Trump’ın İkinci Dönem Başkanlığı

Uzmanlar, anketler ya da kumarbazlar ne derse desin; Mr. Trump’ın bir sonraki ABD Başkanı olması uzak bir ihtimal değil, buna kendimizi şimdiden alıştırsak iyi olur. Ama, seçimi kazansa da, kaybetse de; Amerikan demokrasisi asla eskisi gibi olmayacak, bilinen söz yaşamın her alanı için geçerli, “kötü para iyi parayı kovar”. 

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Bundan dört yıl önce hemen herkesi şaşırtarak, önce Cumhuriyetçi Parti’nin adayı, sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin Başkanı olan Donald Trump’ın, birkaç hafta içerisinde gerçekleştirilecek seçimde şansının bu kadar yaver gitmeyeceği öngörülüyor. Hemen hemen bütün anketlerde Demokrat Parti adayı Joe Biden, Trump’ın 10 puan kadar önünde gözüküyor. Anketlerden yola çıkarak Trump’ın seçim kazanma olasılığını hesaplayan sitelerden FiveThirthyEight, bu olasılığı %13’ten fazla görmüyor.

 

The Economist’in karmaşık modeline sorarsak Trump’ın yeniden başkan olma olasılığı %9’dan fazla değil. Geçen sefer çok iyi öngörüde bulunan tahmin piyasalarında Trump’ın başkanlığını satın almak isteseniz Predictit’te 40 cent, Iowa Election Markets’ta 20 cent vermeniz gerekiyor, rakibinin hisse fiyatları çok daha yüksek. Bahis piyasalarındaysa Biden’ın başkanlığı %66, Trump’ınkiyse %34. Bütün bunları yan yana koyduğumuzda Başkan Trump’ın tek bir dönem görev yapmış başkanlar listesine yazılacağı düşünülebilir.

 

Öte yandan, çoğunluğun yanılabileceği ve Trump’ı bir ikinci dönem başkanlık yapabileceği bir senaryo da mevcut. Ulusal trendin tam aksine, Trump’a seçim kazandırabilecek kritik eyaletlerde Biden ile Trump arasındaki fark 3-5 puan arasında değişiyor. Texas’tan Florida’ya kadar uzanan bu kritik eyaletlerin Electoral College’da oy toplamı 538’de 150’yi buluyor, bu sayı seçim sonucunu değiştirebilecek büyüklükte. Üstelik bütün bu modellerin ya da tahminlerin anket sonuçlarına dayandığı göz önünde tutulursa, Trump’ın ikinci başkanlığı çok daha yüksek olasılıkta olabilir. Bu bilgiyi üreten anket şirketlerinin yöntemlerine biraz dikkatli baktığınızda, tahminlerine saygınız bayağı azalabilir.

 

Ankete katılan kişinin verdiği yanıttan, şaşalı grafiğe geçen süreçte her türlü karmaşık istatistik tekniği devreye giriyor. Tek bir veri vermek gerekirse, Ekim ayı başında tamamlanan the Economist/Yougov anketinde başkanlık seçiminde oy kullanacağını/kullandığını söyleyenlerin oranı %75. Oysa ABD’de başkanlık seçiminde katılım oranları 50 yıldır %60’ı geçmemiş, bu seçimlerde de geçmesi için sebep yok. O zaman anketlerde en az 15 yüzdelik puanlık bir kesimin oy kullanmayacağı halde yalan söylediğini varsayabiliriz. Bu kadar çok kişi yalan söylüyorsa, anketin diğer verilerine nasıl inanacağız, değil mi? Anketçiler bir takım karışık hesaplamalarda bu samanlıkta iğne arıyorlar ama Lord Keynes’in de söylediği gibi, yöntemler ne kadar karmaşık olursa olsun, verinin nasıl toplandığı çok daha önemli, ya da başka bir deyişle, “çöp girerse, çöp çıkar!”.

 

Anketçilerin yanılıp yanılmadığını öğrenmemize çok kalmadı, birkaç hafta içerisinde seçim sonuçlarını öğreneceğiz, posta yoluyla oy kullanmanın yaygınlaşmasından dolayı seçim gecesinden sonra da oylar sayılmaya devam edilecek, sonuçları değiştirecek kadar hacimli olur mu, bilmiyoruz. Ama Trump’ın şimdiden salvo ateşine tuttuğu bu yöntemin birkaç yerde seçim sonuçlarını mahkemelik edeceği kesin. Bu nedenle, kesin sonuçların açıklanması Aralık ayını bile bulabilir.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Her Şeye Rağmen Trump’ın Kendi Partisinde Desteği Devam Ediyor!

 

Öte yandan, ABD tarihinin en başarısız başkanlarından biri olmaya aday Trump’ın seçilme olasılığının hala tartışıyor olmamız, siyaset bilimi açısından alınacak dersler bırakıyor. Şu anda Trump’ın başkanlığını başarılı bulanların oranı %46 ki bu rakam Nixon, Reagan ve Clinton haricindeki diğer başkanların 1400. günlerindeki onay oranlarına oldukça yakın. Kaldı ki bu onay oranı Cumhuriyetçi Parti seçmenleri arasında %93, beyaz seçmenler arasında %55, her hafta kiliseye gidenler arasında %55 ve muhafazakarlar arasında %82.

 

Neredeyse 250 bin kişinin Koronavirüs nedeniyle yaşamını yitirdiği, işsiz sayısının 7.9 milyona ulaştığı -salgın öncesinde 4 milyondu, salgında 14 milyona kadar çıktı-, ekonominin ikinci çeyrekte %9 küçüldüğü, Haziran ayında neredeyse 25 milyon kişiyi sokağa döken protestoların yaşandığı bu ortamda; Trump’ın kendi partisinin seçmenlerinin hemen hepsinin onayını alıyor olması ve toplumun belirli segmentlerindeki onay oranı; hiç de küçümsenmeyecek bir başarıya işaret ediyor olmalı.

 

Başkan Trump, kendi tabanındaki bu popülaritesini ülke idaresindeki başarısından almıyor. Hoş, pandemi öncesinde ekonomik performansı daha önceki başkanlardan daha kötü değildi. Yıllık ekonomik büyüme %2 civarındaydı, işsizlik %3.5’tu, her yıl 2.1 milyon iş yaratılmıştı, ücretler her yıl %3 artmıştı, bütçe açığı artmış olsa da, borsa endeksleri %100 değer kazanmıştı. Dış politikadaki başarısı tartışılır, iç politikada ne kadar başarılı olduğunu da Haziran ayındaki ayaklanmalar gösterdi. Zaten daha önce yapılan çalışmalar, başkanların popülaritesini uzun vadede enflasyon, ekonomik büyüme ve işsizlik gibi faktörlerin belirlediğini ortaya koymuş durumda, kısa vadedeyse seçmenlerin ekonomi hakkındaki düşünceleri devreye giriyor ki bu algıların parti tercihlerinden doğrudan etkilendiğini biliyoruz, iktidardaki partinin destekçileri her zaman ekonomiyi olduğundan daha olumlu algılıyorlar.

 

Trump Tabanını Korumayı Siyasetteki Kutuplaşmaya Borçlu

 

Dolayısıyla, Trump’ın kendi tabanındaki desteği koruyabilmesi objektif başarılarından kaynaklanmıyorsa, neden kaynaklanıyor? Bu noktada bizim yakından tanıdığımız bir kavram, siyasal kutuplaşma devreye giriyor. Pew Araştırma Merkezi’nin veciz sözleriyle “başkanlık onayının bu kadar kutuplaşmış olduğu başka bir dönem olmadı”. Ülkedeki siyasal kutuplaşma öyle bir hal aldı ki; başkan ne yaparsa yapsın destekçileri peşinden koşar hale geldiler. Siyasi parti tabanlarının birbirinden nefret eder hale gelmesinin sebepleri buraya sığmayacak kadar çok, ama siyasal liderlerin diğer partiler ve seçmenleri hakkındaki “negatif” kampanyalarının bu eğilimi arttırdığını da bilmekteyiz.

 

Trump, gerek seçim kampanyası sırasında, gerekse de başkanlığının sıradan günlerinde hem Demokrat Parti’yi hem de Demokrat Parti’yi destekleyenleri kötülemek konusunda hiçbir fırsatı kaçırmadı. Bu arada Demokrat Parti liderliği de “sütten çıkmış ak kaşık” değil, karşılıklı suçlamalar ile Amerikan seçmenini hiç olmadığı kadar birbirinden nefret eder hale getirdiler. Eğer seçmenler birbirinden bu kadar nefret ediyorsa, seçim kazanmak için herhangi bir söyleme ihtiyacınız yok, nefreti körükleseniz yeter.

 

Ülkemizden de biliyoruz, siyasal kutuplaşma statükoyu korumak isteyen her liderin işine geliyor, çünkü seçim kazanmayı, kazanmasanız bile arkanızdaki seçmen kitlesini korumanızı sağlıyor. Var olan bir siyasal bloğun karşısına başka bir bloğu inşa etmek, seçimi kazanmayı mümkün kılıyor, özellikle 50/50 bölünmüş toplumlarda. Şu anda ABD seçimleri örneğinde gördüğümüz de bu; Biden’ın de Trump’ın da kazanması arkalarında diğer adaydan nefret eden olabildiğince çok seçmen toplayabilmelerinden geçiyor.

 

Bunun farkında olan Biden takımı da artık kampanya vurgusunu “onun kazanmasına izin veremeyiz”, “burnunu kapa ve oy ver” ve ünlü entelektüel Noam Chomsky’nin sözcülüğünü yaptığı “Trump’ı devir, sonra Biden’la savaş!” türü, bize hiç yabancı gelmeyecek bir platforma taşıdılar. Amaç olabildiğinde çok bileşeni Trump’ı devirmekte birleştirmekte, devirdikten sonra ne yapacakları biraz muğlak, çünkü ortak bileşen “hele, o bir gitsin de!”.

 

Kutuplaşmış Bir Siyasette, Siyasetçinin ve Seçmenin Seçenekleri Fazla Değil

 

Seçimi ahlaki üstünlük değil, sandığa olabildiğince çok seçmenini götürmek kazandırır, hele ABD gibi seçime katılımın %60’ın altında kaldığı bir ülkede. O yüzden seçime üç hafta kala her iki tarafın da ötekisini düşman göstererek ve siyaseti “anti-Trump”-“pro-Trump” eksenine taşıyarak oyları harekete geçirmekten başka bir çaresi yok, anlaşılır. Ancak, yine biliyoruz ki siyasal kutuplaşma bir sarmal olarak işlev görüyor, yani bugünün kutuplaşması, düne; yarının kutuplaşması bugüne bağlı ve düdüklü tencerenin kapağını açtıktan sonra, geriye dönüş yok. Siyasetin sıfır toplamlı bir dövüşe dönüştüğü bugünlerde, siyasetçilere şu andakinden farklı davranmalarını tavsiye etmenin bir faydası yok. Bununla birlikte bu tür bir seçim yarışının seçimleri kazandırsa da bizim bildiğimiz demokrasiye zarar verdiğini de akılda tutmakta fayda var.

 

Başa dönelim. Uzmanlar, anketler ya da kumarbazlar ne derse desin; Mr. Trump’ın bir sonraki ABD Başkanı olması uzak bir ihtimal değil, buna kendimizi şimdiden alıştırsak iyi olur. Ama, seçimi kazansa da, kaybetse de; Amerikan demokrasisi asla eskisi gibi olmayacak, bilinen söz yaşamın her alanı için geçerli, “kötü para iyi parayı kovar”. Bu seçimi pas geçelim, ama gelecek seçimlerde kötü paranın tedavüle girmesini nasıl engelleriz, bari onu düşünelim.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.