“Hilafeti Hatırlamanın” Tedirgin Ediciliği

Hilafet meselesi Kemalist meydan okumanın konusu olmaktan çok daha önemli ve ciddi bir meseledir. 21’inci yüzyılda hilafetin uygulanabilirliği, hilafet kavramının reel-politik ile nasıl uyum sağlayabileceği ve bu konseptin Batı ve Doğu cephesi olarak ayrılmış dünyada yeni bir cephe ve mevzi oluşturup oluşturamayacağı gibi tartışmalar güncelliğini sürdürmektedir.

hilafeti hatırlamak

İstanbul’da Filistin için düzenlenen yürüyüşte “Kelime-i Tevhid” yazılı bayrak taşıyan kişiye yapılan yumruklu saldırı, aşırı kutuplaşmanın yarattığı, birbiri ardı sıra patlak veren çatışma ve şiddet olaylarının sonuncusu oldu. 

 

Zafer Partili (ZP) olduğu veya ZP’nin aşırı sağcı, radikal ideolojik kompozisyonundan etkilendiği muhtemel saldırgan gencin Kelime-i Tevhid bayrağını, Filistin yürüyüşüne katılıyor olmayı “Arap seviciliği” sayması ve bunu saldırmak için yeterli görmesi; saldırının laik Cumhuriyet’i yıkmak isteyen hilafetçiye tepki olarak okuyan bilumum Kemalistlerce savunulması; dahası mevzubahis bayrağın hilafet talebini ihsas ettiği, dolayısıyla anayasal düzeni ortadan kaldırmak anlamına geldiği için onu sallamanın suç teşkil etmesi gibi Türkiye’ye has Kemalist patolojinin uç verdiği başka bir tartışmanın içinde bulduk kendimizi.

 

Kemalizm’in Arap düşmanlığı kisvesine bürünmüş İslamofobik yaygaraları ilk değil, son da olmayacak gibi gözüküyor. Beyaz Türkçülük, seküler Türk milliyetçiliği veya Kemalizm olarak adlandırılan faşist, jakoben, agresif laik mefkûrenin oligarşi talebini değil de, azınlık bir dindar kesim haricinde merkez sağı oluşturan, Cumhuriyet’le çoktan barışmış muhafazakârların oralı olmadığı hilafeti tartışıyor olmanın, İslamcı ve muhafazakâr kitlenin uzun yıllara yayılmış apolejetik üslûbunun neticesi olduğu söylenebilir. Fakat hilafet tartışılacaksa şayet çok daha ciddi yaklaşmak gerekiyor, İslami bir nosyona vuruyor olmanın şehvetiyle değil…

 

Kemalizm’in erken Cumhuriyet döneminde olduğu kadar açıktan İslamofob davranması konjonktürel açıdan çok mümkün görünmüyor. Bu yüzden İslam’ı “siyasallaştırarak” dövmek istiyor. “Siyasal İslamcılık” terkibinin sürekli isti’mal edilmesindeki ana niyet de yaklaşık olarak budur. İslam’ın siyasal bir talebi ve va’zı olup olmadığından bağımsız olarak, Kemalizm tarafından İslam’ı politik sahaya çekerek eleştirmek, İslam’ı eleştirebilmek için oldukça işlevsel. Zira sarahaten İslam’ı eleştirmek ve İslam düşmanlığı yapmak halk nezdinde ters tepiyor. Dindar refleksler, bir nebze de olsa Kemalist literatiyi popülist davranmaya itiyor.

 

Hilafet bahsine abanmak Kemalizm’in yakaladığı ivmeyle beraber bir gövde gösterisi olarak okunabilir. Fakat hilafet meselesi Kemalist meydan okumanın konusu olmaktan çok daha önemli ve ciddi bir meseledir. 21’inci yüzyılda hilafetin uygulanabilirliği, hilafet kavramının reel-politik ile nasıl uyum sağlayabileceği ve bu konseptin Batı ve Doğu cephesi olarak ayrılmış dünyada yeni bir cephe ve mevzi oluşturup oluşturamayacağı gibi tartışmalar güncelliğini sürdürmektedir. 

 

Salman Sayyid ve Hilafeti Hatırlamak

 

Konu Kemalistlerin örtük İslamofobisi ve hilafet bahsinden açılmışken hem İslamofobi hem de hilafet başlıklarında akademik üretimi olan Salman Sayyid’in Hilafeti Hatırlamak adlı kitabından bahsetmek oldukça yerinde olacaktır. 

 

Leeds Üniversitesi Sosyoloji profesörü olan Salman Sayyid’in söz konusu kitabı, “Eleştirel Müslüman Çalışmaları” çerçevesinde yazılmıştır. Avrupamerkezciliği aşarak, dekolonyal bir bakış açısıyla Islami-cate üzerine düşünmeyi ve analiz etmeyi amaçlamaktadır. Islami-cate, Müslümanların ve İslam’ın kültürel olarak domine ettiği, İslam inancının baskın olduğu yer anlamına gelmektedir. Bu kavramı daha önce (yine Sayyid’e atıfla) Perspektif’te yazdığım Kemalizm, Yeşil Kemalizm ve Altılı Masa başlıklı yazıda da kullanmıştım.

 

Kitap temelde Müslümanların kimlik arayışlarına dair bir soruşturma olarak görülebilir. İslam’ın hem din hem de politik bir proje olarak nasıl uzlaştırılacağının incelenmesi yeniden gündeme gelmiş ve dünya çapında yankı uyandırmıştır. 

 

Hilafet, geleneksel tanımı gereği dini ve dünyevi olmak üzere iki tür liderliği birleştirir; iki kılıcı te’lif eder. Fakat Sayyid dini ve normatif bir motivasyondan ziyade siyasi itkilerle hilafet kurumunu gündemine alır. Yeniden kavramsallaştırma çabasına girişir. Bu yüzden Hizbu’t-Tahrir’in hedeflediği gibi nostaljik bir kurumu ihya çalışmasıyla ilgisi bulunmamaktadır.

 

Sayyid, çalışmasının güncel herhangi bir politik olayla ilgili olmadığını, siyaset teorisi türüne dahil olduğunu söylese de siyaset ve İslam’ın yan yana geldiği her tekil olayda kendini hatırlatmaktadır.

 

Ona göre hilafet; ‘sömürge sonrası dünyayı yeniden düzenleme özlemine sahip Müslümanlarla, sömürgeciliğin katı hiyerarşik yapısını devam ettirmek isteyen güçler arasındaki mücadeleyi ifade eden bir metafordur’. 

 

Kitap tek bir bölüm gibi gözükse de içeriksel açıdan iki bölüme ayrılmıştır. Birinci bölümde Müslüman kimliğinin doğasının liberalizm, laiklik, rölativizm ve demokrasi gibi Batı menşeli değerlerle ilişkisini araştırmaktadır.

 

Bu noktadan hareketle Sayyid, İslam’ı temsil makamında olan Müslüman yöneticilerin Batı’nın entelektüelleri ve güç simsarları ile eşit bir şekilde diyaloga girmek istediklerinde, Batı’nın evrenselci dilinin İslam’ın temsilini nasıl kısıtladığını ve engellediğini vurgulamaktadır.

 

İranlı molla Ayetullah Hatemi’nin medeniyetler arası çatışmayı aşmaya yönelik girişimlerinin, Batı tarafından tartışılmaktansa aforoz edilerek oyun dışına itilmesini bu tür bir kısıtlama ve engellemeye örnek olarak gösterir. Hatemi’nin farklılıkları aşmak için önerdiği saygı temelli diyalog önerisi, Amerikan basını tarafından ‘radikal öteki’ olarak tanımlanan İslam’ın evrensel medeniyet anlayışıyla giderilemez uyumsuzluğu nedeniyle tartışma dışında bırakılmıştır.

 

Esasen Selman Sayyid’in kitabın tamamında görülen temel eleştirisi, Batı’nın kendine özgü deneyimini evrenselleştirerek tarihi kontrol ettiği ve öyle anlaşılmak zorunda bıraktığıdır. Evrenselci anlayışın dışından yeni bir diskur geliştirebilmek ona göre ancak “dekolonizasyon” ile mümkündür. İslam dünyası için hilafet, mebhus dekolonizasyon sürecinin en önemli politik enstrümanıdır (veya olmak zorundadır).

 

Sayyid, Batı’nın evrenselleştirici yaklaşımının sadece daha önce gelişen İslam medeniyetlerinin tarihsel örneklerini görmezden gelmekle kalmadığını, ayrıca bir tür sosyal adalet üzerine kurulmuş ‘modern’ bir İslami siyasi varlığın var olabileceği fikrini de kısıtlamaya çalıştığını ifade etmektedir.

 

Müslümanların 21’inci yüzyıl siyasetiyle ilgilenmek için siyasi bir dilden yoksun olduklarını ve bu nedenle kendi çıkarlarını savunurken büyük bir dezavantaja sahip olduklarını öne sürmektedir. Dekolonizasyon stratejilerine dayanan yeni bir siyasi düzenin Kur’an’ın dilini kullanmaması gerektiğini, bunun yerine yeni bir Müslüman siyasi dili geliştirmesi gerektiğini savunmaktadır. 

 

Bu bağlamda hilafet önerisi de ‘oyun alanını eşitlemeye’ yardımcı olmak amacını taşımaktadır. Ona göre hilafet, ulus-devletin yerini alması amaçlanan bir yönetim kurumu değil, Müslümanların Müslüman olmaları nedeniyle ait oldukları uluslararası, varsayımsal bir yönetimdir. Bu haliyle hilafet normatif değil, tamamen reel-politik bir kurumdur.

 

Sayyid’e göre, Atatürk’ün Osmanlı İmparatorluğu’nu Türkiye ulus-devletine dönüştürdüğü şekilde İslam’ı sekülerleştirmek ya da sömürge sonrası Arap devletlerinde olduğu gibi ulus-devleti İslam’dan ayırmak, İslami kurumları ulus-devlet kontrolü altına sokmakta ve İslam’ın radikalleşmesine neden olmaktadır. Bu tür bir radikalleşme Seyyid Kutub ve diğer normatif İslam alimlerinin öğretilerinde gözüktüğü haliyle şiddet yoluyla temel İslam’a dönüş çağrısı yapmaktadır.

 

“Kemalizm mantığı, tabiiyetin en önemli unsurunun etnisite olduğu devlet yapılarının inşasına vurgu yapmayı ve Islami-cate kurumların kamusal hayattaki rolünün marjinalleştirilmesini içeriyordu”.

 

Müslüman Öznellik ve Postkolonyal Düzen

 

Öte yandan, postkolonyal modern düzende herhangi bir tuzağa düşmeden İslam’ın ne olduğunu kavramsallaştırmak oldukça zor görünmektedir. Sayyid’in bu sorun için önerdiği ilk çözüm, Müslüman kimliğinin ‘diaspora açısından’ düşünülerek ona siyasal doğa verme çabasıdır.

 

Sayyid, diasporanın zorunlu olarak ulus-devlet ya da milliyetçilikle ilgili olamayacağını, bu kavramın ‘politik’ olana doğru genişletilmesi gerektiğini savunur.

 

Ona göre diasporanın Müslüman kimliği için kullanılması, Müslümanların coğrafi olarak yerinden edildikleri anlamına değil, politik (ve küresel) olarak bir ‘diaspora’ oluşturdukları anlamına gelir.

 

Sayyid, İslam’ın sömürgeci temsillerden kurtulmasına izin verecek net bir politika analizi veya reform çerçevesi sunmaz; ancak, bunun nasıl gerçekleştirilebileceğine dair fikir ve düşünceler sunmanın yanı sıra beraberinde getireceği muhtemel birçok zorluğu da tartışır.

 

Örneğin; ‘İslam’ devleti siyasal düzen ve ekonomi açısından neye benzemektedir? Ümmeti İslam’ın ötesinde kendi kendine bağlayan şey ne olacak ve yalnızca bu konsepte dayanan bir yönetim hayal etmek mümkün müdür?

 

Sayyid, hilafeti hatırlamayı tam da bu noktada öne çıkarmaktadır. Hilafetin, beş farklı şekilde anlaşılabileceğini ancak içlerinde en verimli olan yolun onu, ‘Islami-cate bir süper gücün metaforu olarak görmek’ olduğunu belirtmektedir. 

 

“Halifeliği hatırlamak” diyen Sayyid’in, ‘… dekolonyal bir beyandır, İslam’ın İslam olduğunu ve Müslümanlar için olması gereken tek şey olduğunu hatırlatmadır’ şeklindeki bu son ifadesi, kitap boyunca sunulan argümanların hülasasıdır denebilir.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.