Kapitalizmin Sarsıntılı Gelişimi; Eski Üstyapının Yeni Ekonomiye Uymayışı

Ulus-devlet dediğimiz sosyo-politik formasyon, kapitalist dünya uygarlığının bir önceki aşamada yarattığı siyasal üstyapı. Küreselleşme ise yeni ekonomik temel. Eski üstyapının kabına sığamıyor. O kalıbı zorluyor, aşındırıyor, tehdit ediyor. Bu da karmaşık reaksiyonlara yol açıyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Halil Berktay, Perspektif’e verdiği mülakatın ilk bölümünde demokrasinin dünya tarihinde çok kısa dönemli ve belli bir coğrafyaya has bir durum olduğunu tarihi çerçevesi içinde anlatırken gelecek için çok da umutlu olmadığını söylemişti. Mülakatın ikinci bölümünde ise bugünü değerlendiren Berktay, şu an yaşanan sorunların kendisine ve kökenlerine dair çarpıcı tespitlerde bulunuyor.


PERSPEKTİF: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir refah devleti gelmiş, demokratik bir kültür gelişmişti. Meselâ Avrupa, bundan savaşmayıp zenginleşerek faydalandı. Türkiye’de de son on yıl (2002-2012) hiç fena değildi aslında… Nasıl oldu da popülist eğilimler ve otoriter siyasetlere yöneliş oluştu? Birçok ülke, seçimler sonucu bu tür tercihlerde bulundu. İnsanlar neden korktular da böyle bir eğilim baş gösterdi?

 

İlk söyleyeceğim şey şu: geniş halk kitlelerini etkileyen faktörler ile elitleri, yöneticileri, hâkim sınıfları etkileyen faktörleri hem birlikte, hem ayrı ayrı düşünmek lâzım. Herkes aynı derecede korkuyor da birbirine sarılıyor; spontane bir dalga gelişiyor, değil mesele. Sonuçta, politikacılar, devlet adamları, halkı korkutan şeyleri kullanarak bu tür rejim veya yönetimler kurmayı başarıyor.

 

Bu koşulla, bilinen şeyleri tekrarlayarak başlayalım. Ekonomisi ve siyasasıyla kapitalizm, yeni bir gelişme evresinde. Buna küreselleşme deniyor. Aslında kapitalizm 500 yıllık varlığı boyunca hiç saf yerli, yani şu veya bu ülkeye içsel olmadı. Başından beri uluslararası boyutlar içerdi ve bunlar hep giderek tırmandı, yoğunlaşan entegrasyon örüntüleri oluşturdu. Kristof Kolomb ve Vasko de Gama’dan itibaren “tüccar imparatorlukları” (merchant empires) da dediğimiz ilk denizaşırı sömürge imparatorluklarının kurulması, bu tırmanışta önemli bir momentti örneğin. Bir diğer aşama, 1875-1914 arasının “Yeni Emperyalizm”iydi. Dolayısıyla kapitalizm ilk defa uluslararasılaşıyor da değil. Ama işte daha önce kullanılmayan bir terim devreye giriyor; sırf son otuz kırk yılın adı küreselleşme oluyor.

 

Yeni ve özel bir içeriği var kuşkusuz; sırf mal (meta) dolaşımı değil, sermaye, işgücü ve fikir dolaşımı da olağanüstü hızlanıyor ve akışkanlık kazanıyor. Bunların sadece biri veya ikisi değil, hepsi birden, ulus-devletlerin varlığı ve barındırdıkları iç siyaset alanları veya havuzlarıyla şu veya bu ölçüde çelişiyor. Şöyle bakalım isterseniz: Yeryüzünde, bir yanda ulus-devletler ve bunların kendi toprakları, mekânları, iktidar alanları var. Diğer yanda ise çeşitli boyutlarıyla habire gelişen bir küreselleşme söz konusu. Klasik Marksist “ekonomik temel – üstyapı(lar)” ayırımıyla gideceksek, ki bence hâlâ çok yararlı, ulus-devlet dediğimiz sosyo-politik formasyon, kapitalist dünya uygarlığının bir önceki aşamada yarattığı siyasal üstyapı. Küreselleşme ise yeni ekonomik temel. Eski üstyapının kabına sığamıyor. O kalıbı zorluyor, aşındırıyor, tehdit ediyor. Bu da karmaşık reaksiyonlara yol açıyor.

 

GÖÇ, SERMAYE, SICAK PARA

 

P: Ne gibi reaksiyonlar bunlar?

 

Tek tek ele alalım. Önce sermaye. Hızla el değiştirebilen, merkezinin tam nerede olduğu bile çoğu zaman belli olmayan, adı üstünde çok-uluslu (multi-national) şirketler söz konusu. Üstelik bunlar habire diğerlerini satıyor veya satın alıyor. Herşey anonimleşiyor, çehresizleşiyor, adı konmaz hale geliyor. Yıllardır tanıdığınız, daha doğrusu tanıdığınızı sandığınız büyük bir şirket var; diyelim bir yayıncı, bir otomotiv üreticisi, ya da plak ve müzik firması. Çoktan, hiç bilmediğiniz holdinglerin eline geçmiş de haberiniz yok. Kontrol kaçıyor; şu veya bu ülkenin topraklarındaki fabrikaların açılıp kapanması bile denetlenemez oluyor. Diyelim bir ülkedeki herhangi bir tesiste zehirli gaz sızıntısı meydana geldi (geçmişte Hindistan’da olduğu gibi). Sorumlu firma gereken tazminatı ödemek yerine çekip giderim ve bir daha senin topraklarında yatırım yapmam diye direnebiliyor. Faraza şimdiki COVID-19 (coronavirus) krizinde, Çin’de kapanan fabrikalara çok sayıda ilâç fabrikası da dahil. Bu fabrikalar çok-uluslu ilâç şirketlerine ait. Yıllardır aşırı ucuz Çin emeğiyle antibiyotik üretiyor ve oradan dünyaya, bu arada Avrupa’ya ihraç ediyorlar. Şimdi bu fabrikalar kapanınca, bir süre sonra Avrupa’da antibiyotik sıkıntısı çekilecek olması gündeme geliyor.

 

Bunlar, uluslararası kapitalizmin ne kadar girift ve tekinsiz hale geldiğinin sadece birkaç örneği. Sanayi sermayesinin ötesinde, spekülatif finans ve borsa sermayesi de söz konusu. Çok daha oynak. Sıcak para deniyor. Nereye yatırım yapacağı veya nereden kaçacağı belli değil. Bu da ülkelerin ekonomik kaderinde, komplo teorilerine yol açacak kadar büyük oynamalara yol açabiliyor. Özellikle küçük ve orta büyüklükteki ülkelerin ekonomileri kendi dışlarındaki gelişmelere çok daha bağlı hale geliyor. Siyasal istikrar açısından herhangi bir sarsıntı, sırasıyla para kaçışına, döviz kurunun oynamasına, dış açığın büyümesine, borç yükünün artmasına, enflasyona ve giderek yoksullaşmaya yol açabiliyor. Herşey dönüp dolaşıp siyasal istikrarsızlığın büsbütün artmasına dayanıyor. Bir an geliyor, siyasal başarısızlık veya iktidarın sarsılması bütün önceki halkalardan kopuyor; sanki sırf en sonunda sıcak para kaçışı tarafından kasten yaratılmış gibi görülüyor ve gösteriliyor. İnsanlar bilemedikleri, göremedikleri, hükmedemedikleri güçler hakkında olmadık iddialara inanmaya yatkın olur. Hayalî sorumlular bazen uzaylılar olabiliyor, bazen ne idüğü belirsiz bir Üst Akıl. Türkiye’de çok yaşanıyor örneğin; dolardaki yükselişler hemen bir Üst Aklın özellikle Türkiye düşmanı manipülasyonlarına izafe ediliyor. Öyle değil tabii ama insan neden öyle algılandığını da bir parça anlayabiliyor. Trump kadar namussuz ve sorumsuz bir zorba, “Türkiye’yi ekonomik bakımdan yıkarım ha!” dediğinde, korku ve güvensizliğin üzerine tuz biber ekiyor.

 

İkincisi, insan akışkanlığı, yani göçler. Günümüzde muazzam bir olay. İlkçağın şafağı ve sonbaharında görülen büyük demografik yer değiştirmeleri; Hint-Avrupa diasporasını, Germen ve Slav istilâlarını, Arap-İslâm yayılmasını ve Türklerin güneybatı Asya’ya (Ortadoğu’ya) gelişini de aştı. 20. yüzyıl başlarının transatlantikler çağında Avrupa’nın (İrlanda, İskandinavya, güney İtalya, Yunanistan veya doğu Avrupa gibi) geri bölgelerinden Amerika’ya akını da. Tarihte eşi görülmedik boyutlara ulaştı. 

 

a) Dünyanın felâket bölgelerinden kaçış, başlı başına bir trajedi. Gerilik, yoksulluk, kuraklık, açlık, iç savaşlar, katliamlar, diktatörlükler, AIDS dahil salgın hastalıklar… İster Hindiçini’den ve meselâ Kamboçya’dan, ister Afganistan, Pakistan ve Bangladeş’ten, ister Filipinler ve Endonezya’dan, ister burnumuzun dibindeki Suriye ve Irak’tan, biraz daha uzakta Yemen’den, çaresiz ve canhıraş vaziyetteki kitleler kendilerine biraz güvenli, biraz yaşanabilir sığınaklar arıyor. Türkiye, Yunanistan ve Arnavutluk gibi bazı ülkeler de bu süreçte “ilk alıcı” veya “köprü” konumuna düşüyor. Atlantik ötesinde, Meksikalılar ve diğer Hispanikler kapağı ne yapıp yapıp ABD ve Kanada’ya atma çabasında. New York limanındaki Hürriyet Heykeli, Eski Dünya’nın aşağı sınıflarına, emekçilerine, topraksızlarına kucak açmıyor artık. Tersine, onların ahfadını güney sınırında bir “Trump Seddi”yle durdurmayı tasarlıyor.

 

b) Avrupa’nın kendi içinde, eski komünist ülkelerden derece derece batıya göç özellikle 1990-2010 arasında çok yoğundu, ama hâlâ devam ediyor.

 

c) Eski sömürge imparatorlukları tersyüz oldu, oluyor. Faraza Hindistan’dan, Pakistan’dan, Afrika’dan ve Karayipler’den büyük post-emperyal mülteci kalabalıkları gelip İngiltere vatandaşlarına katılıyor. Üstelik, Britanya’nın beyaz nüfusu daha yavaş artarken bu yeni, beyaz-olmayan kesimler daha hızlı artıyor ve demografi adım adım değişmeye başlıyor. Makro-planda belki şöyle diyebiliriz: 1500’lerden başlayarak Avrupa-merkezli denizaşırı sömürge imparatorluklarının oluşumu, zaten dünya çapında çok büyük eşitsizlik uçurumları yaratmıştı. Ama bunlar coğrafi bakımdan birbirinden ayrıydı. Kompartımanlaşmıştı, birbirinden uzak bölgelerdeydi. Şimdi buluşuyor ve kısmen birleşiyor, kesintisiz bir mekâna dönüşüyorlar. İngiliz, Fransız işçisi veya orta sınıf aydını, bakkalı, mühendisi, okul öğretmeni, “Evet, Afrika’da, Hindistan’da, Bangladeş’te yoksulluk var” diyebilirdi geçmişte. Bunun farkındaydılar ve belki gerçekten üzülüyorlardı. Ama şimdi kimsenin tasavvur etmediği bir şey oluyor; “onlar” kalkıp “buraya” geliyor ve ülkelerin çehresinin değişmesine yol açıyor.

 

SPOR VE EKONOMİ

 

Bu değişimin ilk ve en görünür olduğu yer, spor. Artısı da var, eksisi de. Ailesi Karayipler kökenli, ama İngiltere’de doğup büyüyen Vivian (Viv) Anderson’ı çok iyi hatırlarım. İngiliz kulüplerinin bile bembeyaz olduğu zamanlardı. Uzun ve çok hızlı bir savunmacı olarak Anderson, Nottingham Forest’ın gençlerinden ilk 11’ine yükselirken de, sonra 1978’de millî takıma giren ilk siyah olurken de kendisine sürekli muz atılır, maymun ve goril sesleri çıkartılır, her türlü ırkçı hakarete maruz bırakılırdı. Aradan geçen kırk yılda bileşim tersine döndü. Türkiye liglerinden de görüyoruz; Afrika veya Güney Amerika kökenli siyah futbolcu sayısı sürekli artıyor. Amerika’da, NBA, NFL veya MLB’de siyah, Latin, Hispanik vb oranı neden çok yüksek ve hâlâ da yükseliyorsa, aynı nedenle: çünkü beyaz olmayan yoksullar, toplumda neredeyse biricik yükselme kanalı olarak sporu görüyor ve ona küçük yaştan dört elle sarılıyor; profesyonel spor sayesinde hayata tutunmaya çalışıyorlar. Şimdi İngiliz, Fransız, Hollanda milli takımları sahaya çıktığında beyaz oyuncu az; Karayipler, Hollanda Guyanası, Fransa’nın Afrika sömürgeleri, Kuzey Afrika ve diğer Arap ülkelerinden gelen oyuncular ağır basıyor. Profesyonel vatandaşlık tekliflerinin giderek yayılmasıyla birlikte, benzer durumlar atletizmde de gözleniyor. Örneğin Kenyalı uzun mesafe koşucuları uluslararası transfer piyasasında (Türkiye dahil) kapış kapış gidiyor. Ne ki atletizmin görece elit bir izleyicisi var; buna karşılık futbol çok daha popüler ve popülist. “Yabancı”ların varlığı, takım onlar sayesinde kazansa bile, sevincin yanısıra öfke ve kıskançlık da doğuruyor. Hele kulüp düzeyinde, futbolda ırkçılık azalacağına artıyor; beyaz olmayanların görüntü profili yükseldikçe İngiltere ve Fransa’dan İtalya ve Rusya’ya kadar çok geniş bir alanda, siyahlara ırkçı sataşmalar yayılıyor ve artış kaydediyor.

 

P: Bu tepkiler zamanla azalır denemez mi?

 

Hayır, En azından kısa ve orta vâdede, öyle bir umudum yok. Bence en az yirmi yıllık bir zaman ufkunda, bu ve benzeri reaksiyonları ciddiye almak gerekir. Günümüz dünyasında evrenselliğe, hümanizmaya, bir insanlık kardeşliği idealine ve dolayısıyla demokrasiye tepkiler, en çok göç ve iltica olayından kaynaklanıyor. Bir yandan liberalizm, diğer yandan Marksist ilerleme inancı, “milliyetçiliğin bittiği”ni biraz erken ilân etti kanımca. Yeni ekonomik temel veya dinamiklerin, eski üstyapıları hiç sürtünmesiz silip süpüreceği mi zannedildi? “Kapitalist dünya sisteminin merkezinde yeni bir sermaye birikimi modeli doğar; bu yeni modelin ihtiyaçları çepere, periferiye ânında ve mutlak biçimde yansır.”

 

Pek öyle değil işte. Araya binbir çeşit ters vektör giriyor. Bir kere, dolaysız bir ekonomik tehdit gündeme geliyor. “Hayır, Türkler, Cezayirliler, Faslılar… Fransa’nın eski halkı ve işçi sınıfının yaşam ve geçim koşullarını tehdit etmiyor” diyebilir miyiz? Mümkün değil. Marx’ın Kapital’in birinci cildinde uzun uzun anlattığı “yedek işsizler ordusu” meselesi var. Yedek işsizler ordusunu habire büyütüyor; mevcut istihdam havuzu üzerinde, özellikle vasıfsız işler açısından çok ciddi bir baskı oluşturuyorlar. Kapitalist ekonomi hızla büyüyor ve emek açlığı çekiyorsa, en azından bir süre sorun yok. 1950’ler ve 60’larda, savaş sonrası toparlanma sürecindeki Almanya bu konumdaydı. O yüzden, Türk, Yunan, sair Balkanlı gastarbeiter’e kapılarını açabildi. Ama büyüme yavaşlar ve durağanlaşırsa, vahim rekabet sorunları beliriyor. 1930’larda Hitler, Büyük Bunalımın yarattığı işsizlik tehlikesini ustaca manipüle etmişti. Bu işlevi bunu yabancı düşmanı yeni-sağ politikacılar yerine getiriyor.

 

DİN, KÜLTÜR, YAŞAM TARZI

 

P: Mesele sırf ekonomik mi sizce? Başka boyutları yok mu?

 

Değil tabii. Var tabii. Kültür, gelenekler, örf ve âdet, belki her şeyin üzerinde. İnsan dediğiniz yaratık, hayatının her aşamasında ve gününün her saniyesinde, alışkanlıklarıyla varoluyor. Adına toplum dediğimiz büyük kitlelerin ise entropy’si, alışkanlık eylemsizliği veya ataleti daha da yüksek. Yüzyıllardır oluşmuş bir kültürleri, dinleri, inanç ve ibadet tarzları (veya dinsizlikleri), hayat tarzları, davranış biçimleri var. Avrupa örneğinde, tâ Ortaçağdan süregelen etno-lingüistik bileşimleri söz konusu. Batının beyaz çoğunlukları çoğunluk olmaktan çıktığında, ya da demografik değilse bile kültürel bakımdan egemen ve belirleyici olmaktan çıktığında, ya da siyasette giderek önem kazandıklarında, kendi konumları ve ayrıcalıklarından çok çok emin değillerse, bu altüst oluşu hoş karşılamıyorlar. Dünyanın düz değil yuvarlak olduğunun anlaşılmasına, ya da ekseninin kaymasına veya manyetik kutbunun yer değiştirmesine benzer bir etki yapıyor. Kendilerinden uzakta olduğu sürece çok aldırmayabilecekleri bazı post-emperyal realiteler burunlarının dibine geldiğinde, aynı sokağa yerleştiğinde ve komşu olduğunda, irkiliyor ve tedirgin oluyorlar. “Emekçi halkların kardeşliği… onlar da insan… hepimiz aynı dünyanın çocuklarıyız” şeklinde bakmayabiliyorlar. “Hümanist olalım, birbirimizi sevelim” maddî dayanakları olan bir çözüm değil, son tahlilde. Ya da bu tür temenniler birçok örnekte belki kendin dayak yiyinceye kadar, kendin soyuluncaya kadar, kendi çocuğunun bir göçmenden uyuşturucu satın aldığını fark edinceye kadar sürüyor. Sonrasında kıyamet kopuyor. Kabul edelim ki “öteki” korkusu veya düşmanlığı, hattâ ırkçılığın tohumları, belki gezici avcı-toplayıcı grupları, klanlar ve kabileler döneminden, Homo sapiens ve Homo neandertalensis’ten beri herkesin içinde bir parça var. Ancak zamanla, onbinlerce yıl boyunca “insanlık” konsepti giderek genişliyor, hemen herkesi kucaklıyor. Ama işte, “evli evinde, köylü köyünde, herkes yerli yerinde” duran bir insanlığa razıymışız meğer. Reel ve maddî bir içiçelik fazla geliyor. Yerleştiğini, kök saldığını sandığınız uygarlık kabulleri çatırdamaya başlıyor.

 

Bu tür endişelerin hızla çoğalmasında, konjoktürel faktörlerin payı büyük. Bırakalım siyasî nezaketi veya politik doğruculuğu (political correctness). Göçmen ve sığınmacılar gelip yerleştikleri ülkelere kolayca intibak ediyorlar mı daha baştan? Tabii ki hayır. Şu soru çok kritik: Göç alan ülkeler, olanca kapitalist gelişmişlik ve refahlarına karşın, durumun vahametini idrak edip ister tek tek ister birlikte, bu yeni sosyolojiye millî gelirlerinden yeterince pay ayırıyorlar mı? Franklin Roosevelt tarzı bir New Deal, ya da yeni bir Marshall Planı sunuyorlar mı (1871/1888’in Enternasyonal Marşı’ndaki ifadesiyle) “dünyanın lânetlileri”ne? Asla. Böyle bir uzak görüşlülük ve diğergâmlık, yok bugün yeryüzünde. Gerekli yumuşak, sevecen ve kucaklayıcı entegrasyon olanaklarının yokluğunda, yeni gelenler yabancı bir vahşi kapitalizm cengeline, ormanına, birbirleri dışında hiçbir dayanışma ağı olmaksızın başıboş terkediliyor mu? Büyük ölçüde. Kendi kültür ve kimliklerine sımsıkı sarılıp özel gettolar oluşturuyorlar mı? Maalesef. Bu yoksul gettoların içinden özel suç örgütleri yükseliyor, meselâ uyuşturucu ticareti alıp yürüyor mu? Evet, tek tek olgulara baktığımızda, bunların hiçbiri Amerika’da da, Avrupa’da da, Türkiye’de de, Trump’ın, Dugin’in, Marine le Pen’in, Matteo Salvini’nin icat ettiği yalanlardan ibaret değil. Bir gerçek payını barındırıyorlar. Kültürel alışkanlıkların at gözlükleri ise, bu gerçek payını iki yönde abartıyor. Birincisi, bütün göçmen ve sığınmacıları suçlu gösteriyor. İkincisi, bütün yerli-beyaz muadillerini masumlaştırıyor. Geriye 1-0, ak-kara zıtlıklarıyla örülmüş ırkçı-milliyetçi önyargılar kalıyor.

 

DİĞER “TEHLİKELİ ÖTEKİ”LER VE MÜSLÜMANLAR

 

P: Bu çerçevede, İslâmofobi nereye oturuyor?

 

Bütün yer değiştirmeler ya da halen mevcut nüfus grupları içinde Müslümanlar, hem dinî hem siyasî açıdan bazı özel tepkilerin hedefi. Yani ister başka bir ülkeye gelip yerleşsinler, ister kendi memleketlerinde kalsınlar, Huntington’ın dünyaya ölçüsüz zarar veren şu bednâm Medeniyetler Çatışması senaryosunda “bir sonraki düşman” (the next enemy) rolünü oynamaya devam ediyorlar.

 

Bunun ilk ve en temel nedeni, Hıristiyanlık dışı ve Hıristiyanlık kadar evrensel bir başka monoteist inanç sistemini temsil etmesi. İslâmiyet aslında bir Doğu dini değil. Yahudilik ve Hıristiyanlık Batı dinleriyse, yani illâ bu terimlerle konuşacaksak, Müslümanlık de pekâlâ onlar gibi, onlar kadar bir Batı dini. Hepsi aynı güneybatı Asya (Ortadoğu) coğrafyasında doğuyor ve örtüşüyor, üstüste biniyor. Hepsinin Tek Tanrı’ya bakışı aynı denebilir; farklar daha çok Tanrının Elçileri ve Kitapları düzeyinde beliriyor. Bir bakıma ilk tektanrıcılık, yani Yahudilik, kendi içinden Hıristiyanlığı çıkardığı gibi, Müslümanlığı da kuvvetle etkiliyor. Ama sonraki siyasî gelişmeler içinde Hıristiyanlık batıya taşınıp Avrupa’ya şekil veren Germenler ve Slavlar arasında yayılırken, İslâmiyet gelip Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya yerleşiyor ve böylece karşılıklı iki ayrı dünya vücut buluyor. Hıristiyan âlemi (Christendom) ile İslâm âlemi (Islamdom) arasındaki kamplaşma, Ortaçağ boyunca büyük bir “ötekileştirme” mekanizması teşkil ediyor. Üzerine, kapitalizmin eşitsiz gelişimi oturuyor. Kapitalizmin Avrupa’nın batısında doğup gelişmesinin, Hıristiyanlığın güya özsel üstünlüğü ya da Müslümanlığın güya özsel zafiyeti ile hiçbir ilgisi yok. Bambaşka faktörlerin ürünü. Ama sonuçta, kapitalizm sayesinde (Hıristiyan) Avrupa yükselmeye, Şark ve bu arada Müslüman Şark ise geride kalmaya başlıyor. Adım adım boyun eğdiriliyor, yağmalanıyor, sömürgeleştiriliyor. Düşmanlık olsun diye, ya da biri “kötü” diğeri “iyi” diye değil, böyle oldu diye anlatıyorum. 19. yüzyıl sonları veya 20. yüzyıl başlarında, bir de bakıyoruz ki (Osmanlı hariç) hemen bütün İslâm memleketleri Avrupa-merkezli sömürge imparatorluklarına entegre olmuş. Kabaca Oryantalist diye tarif ettiğimiz bakış açısı, ya da en azından bazı varyantları, bu çok reel sosyo-ekonomik gelişme ve askerî-siyasî güç dengesizliğini din farkına bağlıyor. Bir tarafta Hıristiyanlık sayesinde ve diğer tarafta Müslümanlık yüzünden böyle oldu diye yorumluyor. İslâmiyetin diğer iki tektanrıcı inanç sisteminden apayrı bir Doğu dini olduğu ötekileştirmesi, geriliğe ve ilkelliğe yakıştırılması, derece derece (güya diğer ikisinde hiç olmayan) kadercilik, dogmatizm ve fanatizm boyutlarıyla özdeşleştirilmesi, Bernard Lewis’lerin “İslâmiyette rayından çıkan nedir?” (What went wrong with Islam?) türü sorular sorması, bu karmaşık süreçte gelişiyor ve bütün bir ideolojik söyleme dönüşüyor.

 

Daha yakın zamanda, başka ve zıt dinamikler de sahneye çıkıyor kuşkusuz. 1945 sonrasının dekolonizasyon rüzgârında, İslâm ülkeleri de bağımsızlıklarına kavuşuyor. Lâkin bunların bir kısmında, yukarıdan aşağı modernleşmeci diktatörlükler “din tehlikesi”ni ordu marifetiyle baskı altına alıyor (Atatürkçülük, Nâsırcılık, Baasçılık). Böylece modernizasyon ile demokrasi arasında bir uçurum açılıyor. Kitlelerin sathın altında biriken tepkisi, yer yer patlamalara dönüşüyor. Bu reaksiyon, kendilerine yukarıdan empoze edilen “ithal modernite”yi ve dolayısıyla bir bütün olarak Batıyı hedef alan mecralar da peydahlıyor. Fakat 1980’lerin sonlarına kadar ortalıkta bir de Marksizm var. Sovyetler Birliği, diğer sosyalist ülkeler, hepsini çevreleyen bir de Uluslararası Komünist Hareket… Anti-emperyalizm ve kitlesel seferberlik potansiyeli öncelikle onlara ait gözüküyor. Derken komünizm de çöküyor ve sadece İslâmiyet kalıyor.

 

Medeniyetler Çatışması paradigması işte tam buradan kaynaklanıyor. Günümüzde ve Türkiye’de de bazı düşünürler, liberalizm karşısında Marksizmin bıraktığı ideolojik boşluğu Müslümanlığın doldurabilmesinin de ötesinde, Batının (daha doğrusu Batı diye gördüklerinin) elle tutulur alternatifinin tekrar hayatiyet kazanmış bir İslâm Medeniyeti olabileceğine inanıyor. Ben inanmıyorum, açık söyleyeyim. Nerede bu İslâm Medeniyeti; nereden doğacak ya da nerede, nasıl kurulacak, hiç göremiyorum doğrusu. Ne felsefî temelleri, ne kurumları, ne işleyiş kuralları, ne maddî-teknolojik eşiği; hiçbir şey yok ortada. Fakat belki biraz da bu yüzden, yani ortada yapıcı kanallar olmadığından, Müslüman ülkelerin yüzyıllardır maruz kaldıklarına tepki, özellikle bunun sonuçsuzluğunu göremeyen genç ve umutsuz kesimlerde, şiddete ve daha fazla şiddete yöneliyor. ABD ve İsrail’in sürekli kanattığı Filistin yarasıyla da birleşip, 2001’den beri keza kanamaya devam eden Afganistan yarasıyla da birleşip, Selefîliğe ve Cihadizme akıyor. “İslâmî terör” denmesini istemiyoruz ama ortada çok ciddi bir gerçek var. Bir zamanlar Marksizmin inşa ettiği “devrimci şiddet” ve “haklı savaş” teorilerinin tam da cılkı çıkmışken mirası İslâmî cihadizme kaldı. Militan radikallik veya radikal militanlık, ne derseniz deyin, zaten bıktırmıştı, bıktırıyordu herkesi. Sırasıyla El Fetih’in, derken FKÖ’nün, derken onun da parçalanmasıyla çoğalan yığınla Filistin mikro-örgütünün hiçbir yere gittiği yoktu. Hamas ve Hizbullah’ın da bir yere gitmediği gibi. Fakat sonra üzerlerine bir de Taliban, El Kaide, El Nusra, IŞİD veya DAEŞ, El Şebab, Boko Haram ve daha nice adını bilemediklerim geldi. Basıyor, kaçırıyor, rehin alıyor, boğaz kesiyorlar. Kadın erkek, çoluk çocuk demeden ne kadar beyaz ve Avrupalı öldürürsek iyidir diyen bir zihniyet söz konusu. İngiltere, Fransa, Belçika katliamları ortada değil mi? İslâm âlemi de kendi içinden çıkan bu vahşeti durduramadı, önleyemedi. Gerekli dinî-kültürel uyanıklığı ve refleksleri gösteremedi. Dolayısıyla “İslâmî terör” silâhı kullanışlılığını koruyor.

 

“DIŞ” VE DEMOKRASİ KORKUSU

 

P: Bir de fikir dolaşımı demiştiniz; sermaye ve işgücü hareketlerinin yanı sıra, küreselleşmenin korkulan üçüncü boyutu diye nitelemiştiniz, en başta…

 

Kesinlikle… ve şimdi tam oraya geliyorum. Bu damarın başlangıcı, 15 Ocak 1973’te Helsinki’de toplanan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’na (AGİK), 1 Ağustos 1975’te kabul edilen Helsinki Nihaî Senedi’ne ve 1975’ten itibaren ilk konferansın yerini alan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı’na (AGİT) dayanır. Helsinki Senedi, bir kere egemenlik, sınırların dokunulmazlığı ve toprak bütünlüğünün garantisi yoluyla, Sovyetlerin 1956 Macaristan ve 1968 Çekoslovakya gibi müdahalelerinin önünü kesti. Ve aynı zamanda, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı, halkların eşit haklardan ve kendi kaderlerini tâyin olanağından yararlanması, uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerin iyi niyetle yerine getirilmesi gibi bazı ek ilkeler saptadı. O sırada Brejnev’in ve Doğu Avrupa “halk demokrasileri”nin de hayır diyemediği bu ilkeler, 1980’ler boyunca komünist rejimlerin aleyhine işledi. AGİT için, başka ülkelerin içişlerine karışmama, bir devletten diğerine dolaysız, pratik müdahale olmaması demekti. Yoksa, kendi vatandaşlarının temel özgürlüklerini sistematik biçimde ihlâl eden uygulamaların ve rejimlerin görmezden gelinmesi, kamuoyu önünde ve ahlâkî açıdan eleştirilmemesi anlamına gelmiyordu. İnsan hak ve özgürlüklerine saygı, kolektif güvenliğin de bir unsuru sayılmalıydı.

 

Sonuçta, AGİK ve AGİT’in temel insan haklarının vazgeçilmez bir parçası kabul ettiği düşünce, ifade ve haber alma (kısıtsız fikir ve enformasyon dolaşımı) özgürlükleri, tabii Doğu Bloku’nda kâğıt üzerinde olduğu kadar serbest ve kısıtsız biçimde uygulanmadı ama gene de

 

Demir Perde’de ve Berlin Duvarı’nda mecazî anlamda önemli gedikler açtı. Halkın dış dünyadan haberdar olmasına, fikrî birikimine, demokrasi ve özgürlük taleplerinin altının doldurulmasına katkıda bulundu. Liberal-demokratik düşünceler de, onları taşıyıp yayan sivil toplum kuruluşları (STK’lar) da sırf dışarıda değil, hem dışarıda hem içerideydi artık. Bunlardan biri de, Macar asıllı Amerikalı milyarder George Soros’un 28 Mayıs 1984’te Macaristan’ın Bilimler Akademisi’yle imzaladığı sözleşme çerçevesinde önce Budapeşte’de kurulan Soros Vakfı’ydı. Komünizmin sarsıldığı diğer ülkelere de hızla yayıldı ve (Karl Popper’in Açık Toplum ve Düşmanları kitabına atfen) Açık Toplum Vakıfları adını aldı. Özellikle gençlere ve aydınlara bir aydınlanma umudu, alternatif bir mekân ve mecra sundu.

 

1989-1991’de Sovyetler ve Doğu Avrupa rejimleri peşpeşe çöktü. Artık korkmayan ve rejimlerin şiddete başvuracak hali, takati, iradesi kalmadığını anlayan halk, giderek büyüyen kitleler halinde sokağa döküldü. Bir tek Romanya hariç, barışçı devrimler meydana geldi. Bilhassa Çekoslovakya’daki (1989), bu yüzden Kadife Devrim diye anılır oldu. Bu ve benzeri isimler, belirli bir dönüşüm tarzı ve stratejisi ile eşanlamlı hale geldi. 2004-2005’te Ukrayna bu sefer Turuncu Devrim ile sarsıldı. Yuşkeviç ile Yanukoviç arasındaki başkanlık seçiminde, Rusya taraftarı Yanukoviç’in ilk ağızda kazanmış gözükmesi yolsuzluk iddialarına, yolsuzluk iddiaları da büyük protestolara yol açtı. Sonuç düzeltildi ve Yuşkeviç geri geldi. Yanukoviç ise 2010 seçimlerini kazanarak başkan oldu ama bu sefer de karşısına 2014 Euromaidan gösterilerinin dikilmesiyle devrildi (ve karşılığında Rusya Kırım’ı işgal ediverdi).

 

Böyle böyle, belirli bir model oluştu, Putin’in, Belarus’ta (1994’ten beri, yani 26 yıldır kesintisiz başkanlık yapan) Lukaşenko’nun, Macaristan’da Viktor Orban’ların, Tienanmen sonrası bütün Çin liderlerinin, özellikle de Şi Cinping’in ve sonra hepsinin bütün benzerlerinin kafasında: sokak tehlikelidir; dış dünya tehlikelidir; özgür fikir ve haber dolaşımı tehlikelidir; bu açıdan özellikle STK’lar ve Açık Toplum Vakıfları gibi örgütler masum gözükse de son derece tehlikelidir; hepsi emperyalizmin araçları ve oyunlarıdır, bir Üst Aklın eseridir. Bir yerden, küçük de olsa bir hareket başlar, büyür ve meydanlar işgal edilir, ardından Batı basını da çıkar gelir, göstericiler onlardan da güç alır ve iktidar devriliverir. İyisi mi, her türlü kıpırdanışı daha baştan, hattâ önceden ezmek gerekir. Bu da bir yandan özgür fikir ve haber dolaşımına olanak tanımamayı, bunun için de eskisi gibi sansür ve yasaklara başvurulmayacaksa tamamen bağımlı bir medya ve post-truth bir toplum yaratmayı; diğer yandan, STK’lara ve bilhassa insan haklarını kendine dert edinen STK’lara, meselâ Büyükada aktivistleri ve Osman Kavala’nın Anadolu Kültür’ü gibi STK’lara zinhar nefes aldırmamayı gerektirir.

 

TÜRKİYE’DE VESAYETİN KÖR İNADI; AMERİKA’NIN ÇAĞA AYAK UYDURAMAMASI

 

P: Önemli ortak noktalara işaret ediyorsunuz, popülist otoritarizmi tetikleyen korkular açısından. Bunlar her şeyi açıklıyor mu?

 

Hayır, bazı özel durumlar da var tabii. Özellikle ikisine değinmek isterim: ABD ve Türkiye. İkincisi daha kolay; kendi kendimizi daha iyi tanıyoruz ne de olsa. Uzun süre Atatürkçü, 1946/50’ye kadar Tek Partici, sonra yarı-militer bir vesayet rejimi altında yaşadık. Üç veya üç buçuk askerî darbeden geçtik. Türkiye’nin Müslüman, dindar-muhafazakâr kesimleri siyasetten ve kamusal alandan dışlandı. Yükselen umutlardan sonra, özellikle 28 Şubat 1997 büsbütün kahredici oldu.

 

2002’de AK Parti ilk seçimini kazandı. İktidara geldi diyemiyorum; ilk hükümetini kurdu. Sonraki on yıl boyunca laiklerin, Kemalistlerin, vesayetçilerin, solcuların, ulusalcıların, CHP’nin aklı sırf “bunlardan nasıl kurtulabiliriz”e çalıştı. Bütün basın, bürokrasi, jüristokrasi ellerindeydi o sırada. Ablukaya aldılar. Devirmek için her türlü çareye başvurdular. Deniz Baykal’ın CHP’si bir dönem siyaseti bıraktı, sadece Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açmakla uğraştı. “Nitelikli çoğunluk” gibi absürd hukuk hilelerine tevessül edildi. Bazıları Gülencilere dahi bel bağladı, 2012-2013 dolaylarında. Ehven-i şer gördüler, AKP’yi onların devireceğini umdular. Gizli kapaklı bir cemaati, açık ve seçilmiş bir iktidara tercih etmek ne demek? Nasıl bir aptallık? Bir hayal olarak da yanlış hayaldi, yanılsamaydı.

 

Çok acı bir öyküyü özetlersek, Türkiye’nin Hindistan’daki Kongre Partisi muadili, imtiyazlı, iyi eğitim görmüş, laik-orta sınıf kesimleri ne ile karşı karşıya olduklarını anlayıp yeni bir vizyon, yeni bir ulusal uzlaşma platformu geliştiremedi, neredeyse yirmi yıl boyunca. Kendi dar kafalılıklarına mahkûm oldular. Bu kadar devirmecilik karşısında AK Parti de pozisyonunu tahkim etmeye çabaladıkça giderek daha fazla otoriterizme kaydı. İllâ içsel ve özsel kötülüklerinden olmadı; ben herkesin her an aslî niyetlerini gizlediğini varsayan bir tarih anlayışından yana değilim, genel olarak. Bazılarının belirli tasavvurları vardıysa bile, onlara çeşitli fırsatlar altın tepsilerle sunuldu. Olayların öngörülemeyen akışı içinde, çok çeşitli vektörler bir şekilde kesişti, üstüste bindi ve böyle bir sonuç hâsıl oldu. Bu toplumun CHP ile HDP dahil yarısı, 2002-2011 arasındaki AK Parti’nin kıymetini bilseydi bugün Türkiye nasıl bir ülke olurdu, bunu bilemeyeceğiz artık. Bir zamanlar Enrico Berlinguer yönetimindeki İtalyan Komünist Partisi’nin önerdiği türden bir Tarihsel Uzlaşma mı? Tarihsel Uzlaşma buydu işte. Ayağımıza gelmişti. Muazzam bir tarihsel fırsat kaçırıldı. Bir daha o kadar kolay, o şekliyle geri gelmemecesine kaçtı gitti.

 

Amerika’ya dönersek, bir diğer tarihî fırsatı da, çok daha geniş bir ölçekte ABD yönetimi, daha doğrusu yönetimleri kaçırdı ve el’an da inatla kaçırıyor. Yeryüzünün hâlâ en güçlü, en zengin ülkesi olan Amerika, dünyadaki iktidar ilişkilerinin değişmesine adapte olamadı.

 

P: Soğuk Savaş sonrasını mı kastediyorsunuz?

 

Evet, Soğuk Savaş sonrasını. Döneminin herhalde en akıllı devlet adamı olan Gorbaçov, devrildikten çok sonra gördü ve çok iyi gördü bunu. Berlin Duvarı’nın Yıkılışının 25. Yıldönümü kutlamaları çerçevesinde, 12 Kasım 2014’te yaptığı konuşmada, “Soğuk Savaşın sonu yeni bir Avrupa’ya ve daha güvenli bir dünya düzenine giden yolun sadece başlangıcıydı” dedi. Ama “coşku ve zafer sarhoşluğu Batılı liderlerin beynine vurdu. Rusya’nın zayıflamasından ve herhangi bir denge unsurunun yokluğundan yararlanarak, bugün burada hazır bulunan birçoğumuzun uyarılarına da kulak asmaksızın, liderlik tekeli ve dünya hâkimiyeti hevesine girdi.”

 

Hatırlayalım; Francis Fukuyama, Tarihin Sonu başlığı altında, liberalizm öyle bir zafer kazandı ki bundan dönüş olamaz, alternatif rejim ve sistemler artık ortaya çıkamaz gibi argümanlar içeren, tamamen salağın salağı bir kitap yazdı o sıralar. Onunla Samuel Huntington’ın Medeniyetler Çatışması ideolojisi bir yerde birleşti. Hem kibir, hem de “bundan sonra dünyaya ne verebilirim” diye düşünmek yerine, “bundan sonraki düşman nereden çıkacak” diye düşünmeye kapılmak… Amerika, 1945 sonrasında bir parça vizyoner olabilmişti aslında. Avrupa’nın onarımı için, Truman’ın onayıyla Marshall Planı’nı başlatabilmişti. Bugün de benzer bir vizyon gerekli, ama farkına varmıyorlar. Batı dışı ülkelere müdahale, hoşlanılmayan iktidarları devirmek, ordularına darbeler yaptırmak çok daha zor. Dekolonizasyon döneminde bağımsızlığına kavuşan ülkelerin artık belirli bir yönetim tecrübesi, millî ordu ve bürokrasileri, hattâ iyi kötü savaş sanayileri var. Nükleer silâhları olmasa bile sana karşı direnebiliyorlar. Dünya kamuoyunu da eskisi gibi alamıyorsun ayaklar altına.

 

Bu koşullarda, ister ABD deyin, ister Amerikan tekelci sermayesi, ister Amerikan emperyalizmi; dünyadaki yeni kuvvet dengelerini algılayan bir rota çizebilirdi. İngiltere, İngiliz İmparatorluğu’nu yitirdiğinde İngiliz Milletler Cemiyeti’ni (Commonwealth) kurabildi. Etrafında görece yumuşak bir dostluk halesi oluşturabildi. ABD ise bir zamanlar istediği gibi at oynattığı nüfuz alanını, daha fazla hakkaniyet ve tolerans temelinde yeniden düzenlemeyi tasavvur dahi edememekte. Clinton döneminde ve Obama’nın bazı konuşmalarında bazı ipuçları vardı. Ama bir yandan George W. Bush ve sonra Trump, bir yandan Amerikan derin devletinin kendi kafasızlığı ağır bastı. Guantanamo’yu dahi kapattırmadılar, CIA işkence merkezlerinin hesabını dahi sordurtmadılar Obama’ya. Dolayısıyla, onun da vizyonu ne kadardıysa, belki birçok durumda lâftan ibaret kaldı. Gel zaman git zaman, Rusya toparlandı. Çin yükseliyor. Aslında Trump’ın beceriksizliği, bu yeni dünya karşısında ne yapacağını bilmezliğin yansıması.

 

Geriye, bir, bu rejimlerin ortak özellikleri; iki, ne yapılabileceği sorunları kalıyor. 

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.