“Kızıl Goncalar” Ülkesi

“Kendine demokratlık” ve “kendine hukuk” dışında bir çıkış yolu öneremeyen; önermeyi ‘zaaf, güç kaybı, aldanma, düşmana kolunu kaptırma’ olarak gören zihniyet kalıpları, bütün bir ülke insanının kazancının nerede olduğu üzerine düşünüp eylemezse, kendini bu minval üzere terbiye etmezse bataktan çıkmak mümkün olur mu?

kızıl goncalar

Yazının başlığı üzerine çok düşündük. “Çürüyen Adalet” desek; başta, hukuk devleti olma nosyonumuzu yerle yeksan eden, kurumlararası hiyerarşiyi ortadan kaldıran, Anayasa’nın buharlaşmasına neden olan, bireysel haklar konusunda kırıntı babındaki umutları da tarumar eden Yargıtay’ın (3 Ocak) son bildirisi akla gelecekti. 

 

“Çürüyen, … Sistem”, “Bataklık” falan desek salt iktidarın köhnemiş ve birikmiş cürümlerine atıfmış gibi algılanacaktı. Oysa iktidarı, muhalefeti, toplumsal katmanlarıyla içine sürüklendiğimiz, daha doğrusu sürüklendiğimiz yerden bir türlü çıkmayı başaramadığımız, hepimizin ortak kaderini temsil eden bir tanımlamaya ihtiyaç vardı. “Kızıl Goncalar Ülkesi” demekteki meramımız yazı ilerledikçe ve nihayete yaklaştıkça anlaşılacak. Diziye dönük eleştirilerimiz baki kalmakla birlikte tabirin kendisi metafor olarak resmî tarihimizi, algılarımızı, ideolojik saplantılarımızı, tarafgirliğimizi, hukuk tanımazlığımızı, konfor alanlarımızı, kutuplaşma seviciliğimizi, gücün elde olup olmamasına bakmadan yaşadığımız dejavulerin bütününü tanımlamak için tercih edildi. 

 

Her güne yeni skandallarla uyanmak vakayı adiye oldu. Hak ihlalleri, rüşvet skandalları, yolsuzluklar, iltimaslar, spordan insanlık vicdanı eylemlilikleri gölgede bırakan kimliksel tartışmalara ve dahi o kimliksel tartışmaların tüm meselelerin üzerini örtmedeki gayri adil kaba gücüne hep birlikte şahitlik etmekteyiz.

 

“Uzun tutukluluk”un marazlarını çokça konuşmaktayız ama sarmalandığımız “uzun tutukluluk hallerimiz”i masaya yatırmakta da bir o kadar isteksiziz.

 

Aslen; “tutukluluk hali”nin hukukiliğini değil, kimin tutuklanıp tutuklanmayacağını en yüksek perdeden hukuk dışı retoriklerle gündem etmekteyiz. Bir haksızlığı gündeme getirirken bile, medya etiğini tersyüz etmekten çekinmeyen ideolojik sebeplerimiz mevcut. Motivasyonumuz ne sefalet, ne yoksulluk, ne yolsuzluk, ne hukuksuzluk ne de ortak erdemler! Üst normlara, evrensel değerlere, ahlaki düsturlara, kurallara kimliğimize ve ideolojik saplantılarımıza hizmet ettiği ölçüde önem atfetmekteyiz. Daha doğrusu önem atfeder gibi yapmaktayız. 

 

Durum böyle olunca, neyi kaybettiğimiz ve kaybettiklerimizin bize somut bedelleri önemsizleşiyor. İrili ufaklı egemenlik alanları, konfor iklimleri, mahalle saplantıları her şeyin üzerinde konumlanmakta.

 

Geleneksel öğrenilmiş ezberler ile kamusal güvensizlik hissini yan yana getirdiğimizde her şeyi meşrulaştırıcı bir reçeteyi uhdemizde tuttuğumuzu zannediyoruz.

 

İktidar, icra gücünü elinde tuttuğu, o alanın tüm ortaklarını (kurumlar ve Meclis gibi) kadük kılıp ülkenin günden güne daha beter hale gelmesine engellenemez şekilde sebebiyet verdiği için öfkenin adresi. Ama öfkenin tarihi yeni değil, uzaklara dayanmakta. Öfkenin sebebi, “bizzat bu iktidarın bunları yapıyor olması”nda! Öfke, alttan alta haklı çıktığını sanmanın “gururunu” yaşamakta. İdeolojik olarak karşısına konumladığı iktidarın “rezaleti” karşısında ahlaki bir ızdırap yaşayanlarımızın sayısı maalesef çok az. Bu ölçümü yapmak da o kadar zor değil. Bazen tek tek olayların büyü(tül)me biçimi; mahalle retoriklerinin cehaleti mazur kılması; doğru bilginin, empatinin, hukukun değil öğrenilmiş çaresizliklerin öfkenin temelinde yer almasının hoş görülüp bayraklaştırılması ne demek istediğimizi sarih biçimde ortaya koymakta.    

 

İktidar hangi alanda ne kadar çürürse çürüsün, “akıl, rasyonalite, bilim, empati, çoğulculuk” diye ses yükseltenler, kimliksel konularda akıl tutulmaları eşliğinde o “rasyonalite, bilim, empati”den ne kadar uzağa düştüklerini ispat yarışına girmekteler adeta. İktidara karşı bunları retorik olarak kullanırken, kendi inşa edecekleri zeminlerle ilgili hiçbir umut kırıntısı bahşetmemekteler. 

 

“Korkuların sarih ve sahih olması, çözümün gayrı adil olmasını meşrulaştırır” gibi bir sübliminal düstur, her kesimin acı reçetesi haline gelmekte. Yangın çıktığında sırtına küfeyi yüklenenlerin sayısı azalmakta. Eski ezberlerden, biriken öfke alanlarından “Ama …”lar südur edip her yanı kaplamakta. Gerçeği ucundan fark edenler devamını getirmekte isteksiz ve bu çabanın mahalleyi iknada anlamsız ve riskli olduğunu düşünmekte. Bu meyanda bedel ödemeye niyetli olanlarımız yalnız ve seslerini duyurma imkânları yok denecek kadar az. 

 

Evrensel Değerlerin Üzerindeki Tabular 

 

Her mahallenin çarpıtılmış ya da hakiki yaşanmışlıklar üzerine oluşmuş hassasiyetlerinin simgelerle ifade edildiği alanları mevcut. Bir mesele çıktığında onu kendi dar alanına hapsedip fitnesinin topluma yayılmasını engellemektense, olabildiğince geleneksel bir yönteme başvurulmakta her seferinde. “Öteki” ile mücadelede o simgeler sahneye itilmekte; şövalyelik dürtüsü her yanı kaplamakta.

 

“Bir yumruk”; çoluk çocuk demeden binlerce insanın katledildiği, dahası, nice kan ve gözyaşına mal olduktan sonra edinilmiş evrensel normların ayaklar altına alınması gerçeği karşısında, insanlık vicdanıyla buluşmaya gayret eden milyonluk bir eylemi gündem dışına itip önemsizleştirebiliyor! Çünkü “bir yumruk”tan fazla tabusal anlamlar ihtiva ediyor. İnsanlık değerlerinin küresel bağlamda çürütüldüğü bir vasatta, yerel düzlemde tabuların o evrensel değerlerin üzerinde anlamlar ihtiva ettiği gerçeğiyle yüzleşiyoruz! 

 

O tabulara sığınanlar için anayasal rejimin Yargıtay eliyle buhar edilmesi değil, kimlerin bunu yaptığı daha fazla anlam ihtiva ediyor. Eğer tersi olsaydı, göndermeler faşizan örneklerle süslenmez, Bursa Nutku’ndan Gençliğe Hitabe’ye, yeni Kubilay’lar yaratmaktan anakronik Hilafet retoriklerine kadar arkaik anlam örgülerine önem atfedilmezdi. 

 

Bir spor müsabakası, dünya gerçeklerini ve zamanın ruhunu tarumar edip 100 yıllık hesaplaşmanın şovu haline dönüştürülmez; Ankara Barosu, hadsiz hukuksuz iddialarla Hilafet avcılığına soyunmaktansa, Adalet Bakan Yardımcısı’nın bir uyuşturucu baronunun tahliyesi talebine adının karışmış olmasını her meselenin üzerinde görürdü. Dahası, aynı baro, mülteci haklarıyla ilgili hassas davranırken, suç duyurusuna konu ettiği utancın arka planındaki yabancı düşmanlığı ve ırkçılığı göz ardı etmezdi.

 

Çoğumuz; iktidarın bu ülkeye yaptığı büyük kötülüklerin, hukuk tanımaz, empatiden ari, çoğulculuğu ve ifade özgürlüğünü gözünü kırpmadan kurban edebilen müzmin muhalifliği meşrulaştıracağı sanrısıyla düşünüp hareket etmekteyiz. 

 

“Demokratlık”, iktidara ulaşıldığında kendi gibi düşünenlerin arasında gelişecek bir ütopya olarak görüldüğünden, hukuk da güç mücadelesinin bir aparatı muamelesine tabi tutulmakta. O günlere ulaşana dek retorik kahramanı şahinlerin sofrasına kırıntı taşımak, trollükten hallice, kifayetsizlikten kaynaklı ve mahallenin ödüllendirdiği bel altını sahiplenmek serbest. Hele ki haklı olduğumuz tekil olgular konusunda bizi tutabilene aşkolsun. En zekimiz, benzer olay karşıda yaşandığında ve mahalle haksız olduğunda görünürlüğü kısıtlayıp susma hakkını kullanmakta!

 

Yolsuzlukları ve hukuksuzlukları konuşmayı zül addeden bir kesim, bu habitattan ötürü ‘gelenin gideni aratacağı’ korkusunun ardına sığınıp süreci katlanılabilir görerek meşrulaştırırken; diğer kesimin motivasyonu günahı, cürmü, haksızlığı hangi kimlik sahiplerinin işlediğiyle ilgilenmek.

 

Birileri için Yargıtay’ın AYM’ye yönelik yetki gaspı ve hukuk devletini anayasasızlaştırıp buharlaştırma girişimi güç mücadelesinin bir detayı. Hatta, gücü ele geçirdiğinde tıpkı 1920’lerin ortasında ya da 28 Şubatlarda olduğu gibi, Takrir-i Sükûnların ya da Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun birinci maddesinin yeniden ihya edilme çabalarına tanıklık edileceği bir rövanşizmin engellenmesi. Geçmişteki ve hiçbir zaman var olmamış sözde anayasal rejimin tekrar inşa edileceği korkusu! “Öteki”lerin endişeleri ise o icraatların “haklı olarak” engellediği kesimlerin yeniden neşvünema bulacağı ortamların çoktan mümbit kılındığı düşüncesi! 

 

Yozlaşmaya Katlananlar Versus Rövanşistler 

 

Peki normal şartlarda bu sarmalın reçetesi olan bitene katlanmak ya da rövanşist duyguları daha da bilemekten ziyade evrensel normlara ve onları koruyan erdemlere daha fazla sarılmak değil midir? Henüz değil! En efdali “mış gibi” yapmaktır. O da; “Onlar gelmesin” derken yozlaşmaya daha fazla katlanır görünenlerin sık yaptıkları şeyin siyaset alanından kendilerini soyutlayıp günahlara ortak olmadıkları sanrısıyla hareket edip vicdanlarını rahatlatmaktır. “Bizi Kelime-i Tevhid düşmanlarından koruyan iktidarın yanlışları bizi bağlamaz!” şuuraltı gibi. Tıpkı 28 Şubat gibi süreçlerde “öteki” ile ilgili tarihi-güncel anlatılara vicdan rahatlatmak için inananlar gibi. Tıpkı 28 Şubatlarda mağdurlar içinde pek de görünür olmayan “Hizmet ehli”nin bugünkü mağduriyetlerinde üç maymunu oynayanlar gibi. Keşke mağduriyet üzerinden biriken öfkemiz bizim hakiki öğretmenimiz olabilse ve adalet nokta-i nazarından terbiye olmamıza vesile olsa. Ama anlatıların, düsturların, retoriklerin, simgelerin, tabuların resmî geçit töreni gerçekliğin ve çözümlerin maskelenmesini beraberinde getiriyor. 

 

Atatürkçü doktorumuz pandemide “akıl, bilim” derken; olguyu araştırmada tembellik ederse, o eleştirdiklerinin durumuna düşmez mi?

 

İktidar yanlısı mütedeyyin öğretmenimiz, mülakat torpiliyle işe yerleştiğinde helalinden kazandığını düşünüp gece rahat uyuyabilir mi?

 

Laik mahallede büyüyen ve iktidarın son yıllardaki “faiz sebep, enflasyon sonuç” çılgınlıklarını “rasyonalite, bilim” diyerek eleştiren ekonomistimiz; sığınmacılar söz konusu olduğunda o sosyolojinin gerçekliği üzerine yapılan göç araştırmalarına burun kıvırıp, yabancı düşmanlığında mahalle ezberlerine sarılıp irrasyonalite çıtasını zorlarsa ya da “KHK’lılar” gündeme geldiğinde, ByLock’tan bahsedildiğinde aklına “FETÖ”den başka şey gelmeyen mütedeyyin insanımız kraldan fazla kralcılığı soyunursa, sorunlarımıza şifa bulunur mu?

 

Herhangi bir konudaki “adam sendeciliğimiz”, bilgilenme konusundaki “tembelliğimiz”, ideolojik ezberlere sarılma mevzuundaki “konforumuz” aynı zamanda tahayyülümüzü daraltan, noksanlığımızı sürur belleten, cehaletimizi besleyen ve bizi adaletten uzaklaştıran unsurlar değil midir?

 

Hangi ölçülerle, hangi düsturlarla çıkacağız bu sarmaldan? İsrail’e ve soykırımına mazeretler düzen, eleştiren gazeteciye, sanatçıya, rektöre dünyayı dar eden Batılıya insanlık dersi verirken; insanlık değerlerinin toprağa gömülmesine isyan etmeyi becerebilen vicdan ve aklımız, kendine ayna tutmayı ne zaman becerebilecek? Kendi ülkesinde toprağa gömülen “kendi değerleri”ni, o değerlerin evrensel normlarla olan bağını daha ne kadar görmezden gelecek? 

 

“Kendine demokratlık” ve “kendine hukuk” dışında bir çıkış yolu öneremeyen; önermeyi ‘zaaf, güç kaybı, aldanma, düşmana kolunu kaptırma’ olarak gören zihniyet kalıpları, bütün bir ülke insanının kazancının nerede olduğu üzerine düşünüp eylemezse, kendini bu minval üzere terbiye etmezse bu bataktan çıkmak mümkün olur mu?

 

Tarihi anlatıları her fırsatta lojistik olarak gören; sarmalı kendi pragmatik çıkarları için kullanan şahinlere verilen toplumsal desteklerin kesilmesi, ancak ve ancak evrensel düsturlara, akla, vicdana, merhamete, empatiye emek harcamakla mümkündür! Bu emeğin, yandaş ya da karşıt mahalle korkularının da panzehri olduğunu kavrayacak yepyeni bir zihniyeti kuşanamazsak bu batağın içinde daha uzun süre debeleneceğimiz aşikârdır.  

 

“Mahalleden Çıkmak” mı, İçerden Terbiye Etmek mi?

 

Hatırlamakta fayda var ki Sokrat, sadece “Bilgi erdemdir” demedi; aklı tanımlarken, onu “ilişkilerin düzenlenmesi” olarak betimledi. 

 

Bu “ortak akıl”, bırakın uygulamayı, teorisinde bile aklımıza yatmayan, havsalamızın zorlandığı nice tortularla malul. 

 

Artık “mahallelerden çıkalım” diyenlerin ayıplandığı hatta hakarete maruz kaldığı bir sürece doğru evriliyoruz. Bunu yaparken de yine aynaya bakmaktan ziyade “Batı da aynı ivmelenmenin içinde” diyerek kendimize alan açıyoruz. Gidişatın kötülüğünün herkes farkında ama sözde reçeteler öğrenilmiş ezberlerden kotarılmakta. Kimsenin derdi hastalığa çare bulmak değil, verili olanı korumak, var olanla idare edip günü kurtarmak!

 

“Kızıl Goncalar” dizisinde olduğu gibi ne tarikatlar olgusunun panzehri Kemalist düsturlardır ne de Kemalizm’in panzehri tarikat kültürüdür. Her ikisine de birer toplumsal kesim muamelesi yapıp toplumun diğer kesimleriyle bir arada yaşanacak bir demos hayali kuranlarımızın sayısı maalesef oldukça az. Dahası, Aziz Nesin filmlerindeki gibi ideolojik sakillikle, birini ötekinin öğretmeni yapmak yerine; eleştiri dilinin içeriden gelmesi gerektiğini kavramakta fayda var. Dizi için geçerli olan toplum için de geçerli. Bunu becerebilecek entelektüel seviyeye sahip senaristlerin yetişmesini sağlayacak ortamı mümbit kılmak için de bir hayli zamana ihtiyaç olduğu ortada. Eksiklik tabii ki bu işlere cesaret eden senaristlerde değil; entelektüel ortamın fakruzaruret içerisinde olmasında. Ama RTÜK engeli bir yana, o günler gelesiye dek çok fırın ekmek yememiz gerektiği vakıa.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.