Kur Korumalı Mevduat ve Gökten Zembille İnmeyen Ahlak

Kurun baskılanması mecburiyeti; tarihin nadir gördüğü, faizin, enflasyonun, kurun birlikte tavan yaptığı bir sürece meydan veren zihniyetin günah zincirinin halkalarından sadece birinin tamiriyle ilgiliydi. O tamirat süreci kaplumbağa hızıyla ve sistemin doğasında var olan engellerle devam ederken, siyasi fatura da “Emekliler Yılı”, “Türkiye Yüzyılı” gibi süslü ama gerçeklerden uzak ifadelerle örtülmeye çalışıldı.

kkm

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek müjde vererek açıkladı; “Kur Korumalı Mevduat (KKM) uygulaması sona erdi. Artık yeni hesap açılmayacak, mevcut hesaplar da yenilenmeyecek.”   

 

Bakan, yılların maliyetinin özet bir dökümünü de verdi X hesabında:  

 

“Zirve seviyesi 3,4 trilyon TL (143 milyar dolar) olan KKM bakiyesi uyguladığımız program sayesinde iki yıldır kesintisiz azalarak 15 Ağustos itibarıyla 441 milyar TL’ye (11 milyar dolar) geriledi.

 

Önemli bir koşullu yükümlülük olan KKM’nin sonlanmasıyla finansal istikrar daha da güçlenecek.” 

 

Tam da bu noktada, iktisatçı olmayanlar bir “inşallah” çekebilir; lakin iktisatçılar o derece emin değiller. Mesela Mahfi Eğilmez, ülkeye bedelinin 60 milyar dolar olarak hesapladığı konu hakkında iki makale kaleme alarak şu vurgularda bulundu. “KKM Faciası” başlıklı ilk yazısından:

 

“Şimdi KKM kalktı ve bundan sonra böyle zarar olmayacak diye düşünebiliriz ama ne yazık ki kazın ayağı öyle değil. KKM’yi kaldırabilmek için bu kez carry trade yolu açıldı. Bir süredir kurun fırlayıp gitmemesi için carry trade’e göz yumuluyor. Bunun da yarattığı ciddi bir zarar söz konusu. Bu da eklenirse zarar 60 milyar doların çok üzerine çıkar.”

 

“KKM’nin Maliyetinin Hesaplanması” başlıklı diğer makalesinde de şunları hatırlattı: 

 

“2021 Eylül ayında faizi düşürerek KKM’yi yürürlüğe koymak durumunda olmasaydık kimseye böyle bir faiz ödemesi yapmak zorunda olmayacaktık. Ülkenin carry trade sonucu karşılaştığı maliyetin boyutunu tam olarak bilmiyoruz. Üstelik bu devam ediyor ve daha bir süre devam edecek. Büyük olasılıkla buradan gelecek maliyet KKM maliyetinden aşağı olmayacak. Dolayısıyla KKM maliyetini hesaplarken carry trade’den gelen maliyeti de işin içine katmak gerekir.” 

 

İktisatçı Hakan Kara, yazımızın da bam telini oluşturan bütüncül maliyeti gözler önüne serdi: 

 

“Böyle bir politikanın (KKM’nin) gerçek maliyetini hesaplamak imkânsızdır. Yüksek enflasyon, servet transferi, gelir dağılımındaki bozulma, güven kaybı, ahlaki çürüme, beyin göçü vs.. Bunların maddi hesabı yapılamaz.”

 

İktidar mahfilleri şimdilerde ister TÜİK’in şeffaf olmayan enflasyon sepeti hesabına göre olsun ister ENAG’ın, enflasyonun sürekli gerileme göstermesini haliyle -maliyetinden bağımsız- bir başarı hikâyesi gibi sunmaktan geri durmamaktalar. KKM de, kendi prosesinde icbar ettiği yönleriyle savunulmuştu; yoksa kendisinden önceki çok katmanlı yanlışlar ya da mesela “nas var” diyerek dinin de istismar konusu edildiği “faiz düşerse enflasyon da düşer” denemesinin yarattığı kaotik sebepler zinciri eşliğinde değil.

 

En baştan yanlış iliklenen düğmelerin tashihi için yapılan bedeli yüksek “tamir” süreçleri, yol açtığı faturalardan bağımsız, bir önceki safhayı onarıp onaramamasıyla savunuldu ve yürütüldü. Oysa Turgut Özal ve Adnan Kahveci’nin gelecek nesillere vasiyet olarak bıraktığı ve “sakın bir daha bulaşmayın” dedikleri bir büyük günahın vebaliydi söz konusu süreç.

 

Mevduatı olmayanın vergilerinden tahsil edilen milyarların faiz olarak sınırlı mevduat sahiplerine ödenmesi, daha önce işlenen büyük günahların tashihi adına işlenen bir başka günaha, yani “servet transferi”ne sebebiyet vermişti. Özeti, fakirden alıp zengine vermenin tam karşılığıydı. “Daha büyük bedeller ödememek için buna mecbur kalınmıştı.” Aslında günaha davet bir yerden başladı mı, zaten onun sonuçlarının büyük bedellerine bir parça fren yaptırmak için başkaca günahlara, çelişkilere, tutarsızlıklara, hesapsızlıklara yol vermek işin doğasında vardı. Aslında “sistemin doğası” demek gerek buna. Zira yaptığın yanlışların kök sebeplerini ortadan kaldırmaya çalışmaktır aslolan. Ama hem o çarpık doğayı koruyup hem o çarpıklığın nimetlerinden yolsuzluk ve rant olarak istifade edip hem de yüksek maliyetli çözümleri sürdürme gayreti zaten akıl ve vicdan dışılıkla eşdeğerdir. 

 

Dolayısıyla kurun baskılanması mecburiyeti; tarihin nadir gördüğü, faizin, enflasyonun, kurun birlikte tavan yaptığı bir sürece meydan veren zihniyetin günah zincirinin halkalarından sadece birinin tamiriyle ilgiliydi. O tamirat süreci kaplumbağa hızıyla ve sistemin doğasında var olan engellerle devam ederken, siyasi fatura da “Emekliler Yılı”, “Türkiye Yüzyılı” gibi süslü ama gerçeklerden uzak ifadelerle örtülmeye çalışıldı.

 

KKM sonlandı, enflasyon da kaplumbağa hızıyla düşmeye devam ediyor ama bu arada 17 milyon işçinin yedi ayda 1 trilyona yakın bir kayıp yaşamış olması gerçeği de devam ediyor. Hakeza, aynı işçi kesimine 500 milyarlık bir vergi yükü yüklenmiş olması da. Bütçe açığı bir parça düştüğünde milletin sevinmesi bekleniyor ama adeta bir köle pazarlığı yapar gibi, adeta fal açıp “üç vakte kadar” edasıyla, tek haneli enflasyon öngörüleri üzerinden memurları sadaka ve fitreye razı etme gayretleri devam ediyor.

 

KKM ile kamu çalışanlarıyla bir türlü bitmeyen köle pazarlıkları arasında ilişki olmadığını söyleyebilmek mümkün müdür? Mega projelerin “gizli”, “ticari sır” denilen ve denetime açık olmayan boyutlarıyla açlık sınırının 28 bin liranın üzerine, yoksulluk sınırının 88 bin liraya tırmanması arasında sebep-sonuç ilişkisi olduğu herkesin malumu.

 

Gerçek enflasyonun istatistiki boyutundan ziyade, hükümet ile sendikalar arasındaki 8-9 misline tekabül eden pazarlıkların uçurumsal talep farkına baktığınızda bile ülkenin geldiği noktanın hakikati yüzünüze çarpıveriyor.

 

O gerçekler, başka bir noktada karşınıza artık “20 liraya adam vuran” değil, motosiklet üzerinde 16-17 yaşında işlenen cinayetlerin 150-200 bin liralara varan boyutunu, daha doğrusu kara paranın büyüyen habitatını ortaya koyuyor. O habitat ki sadece 6,5 milyon işsiz genci değil, 16-17 yaş ortalamalı gençliğinizin içine düştüğü batağı da gözler önüne seriyor. “400 milyar liralık bir yasa dışı gelir ortamı ne ara oluştu?” diye hayıflanan insanlar, konkordatolara eşlik eden, 24 milyondan fazla icra dosyasına sebep oluşturan, piyasanın dayattığı olumsuz koşullar bir yana, bir de o yokluk içinde gasp ve rüşvet çeteleriyle uğraşmak zorunda kalıyor. 

 

Derin yoksulluk, orta direğin yok oluşu, sınıflar arası uçurum, beyin göçü, milyarlar harcayarak yetiştirdiğiniz insanların ülkeyi terk etme çabaları; bir yanda dolar milyoneri sayımız yüzde 21 artıp dünya listelerinde ilk sıraya yerleşirken, aynı anda geniş tanımlı işsizliğin yüzde 32’leri aşması, sadece alım gücünün daralması, gelir adaletsizliğinin artması, yoksulluğun derinleşmesini değil, hepsinin sonucu olan ahlaki yozlaşma ve çöküntüyü de beraberinde getiriyor. Eğer “nas var” politikasına icbar edilmemiş olsaydık, kim bilir belki de Cumhurbaşkanı’nın açıkladığı tarımsal destek bugünkünden katbekat fazla olacaktı ama tarımı ve hayvancılığı cendereye sokan ve sadece iltimaslı birilerinin yapabildiği ithalat politikaları olduğu müddetçe, bu çelişkiler sarmalında hangi yaraya pansuman olabilirsiniz ki?

 

Meselemiz Ahlaki, İnsandan Önce Sisteme Ahlak Libası Gerek! 

 

Yatırımını zorunluluklardan ötürü Çin’e kaydıran tekstilci bir arkadaşla yaptığımız sohbette, ısrarla sorunun sistemik olduğunu inkâr çabasında olması, dün ile bugün karşılaştırmalarında sürekli dış sebeplerin avantaj ve dezavantajlarının tartışma ortamına taşınması kimlikçi ve tarafgir zihniyetin bir yansımasıydı. 

 

Bağışıklık sistemimizin tarumar edildiğine, dolayısıyla dış fırtınaların etkilerine dayanacak gücü bizzat içeride, kendi ellerimizle yok ettiğimize dair örnekler de yeterli etkiyi yapmamıştı. Lakin bilahare sohbet ülkedeki suç oranlarının artması, toplumun kirlenmesi, mafyatik çetelerin cenneti haline gelmemiz ve ahlaki yozlaşmanın artışına gelip dayanmıştı. Sonuçta hepimiz mutabıktık. Ama sebepler zincirini ve faillerini rasyonel ve makro bir çerçevede değerlendirme konusunda, sistemik dönüşümün olmazsa olmazlığı hususunda ayrışıyorduk. Oysa meselenin bam teli de burasıydı. Ahlaksızlıktan şikâyet ettiğinizde, buna karşı verilecek mücadelenin akli, rasyonel, bilgiye dayalı boyutlarını da araştırmak ve bulmak zorundasınızdır. Sokrat’ın “Bilgi erdemdir” sözünden mülhem ahlak-bilgi ilişkisini görmeden, konuştuğunuz alandaki ehliyet-liyakat sahiplerinin tecrübi öngörülerini hesap etmeden, kurumsal hafızanın birikimlerini es geçerek, bunların getirdiği/getireceği faydaları görmezden gelerek bir ahlaki inşa rüyası görmek, en hafifinden saflık ya da cehalettir. Tıpkı itikadınızda şeffaflık ve denetim ilk sıralarda yer almaz, hatta “hiç yoktu ki” kıvamında anılırken, bir şeylerin dönüşebileceğine inanmak, buna karşın ahlaksızlıktan zikir çeker gibi şikâyet etmek gibi.

 

“Kalbini açıp yarmadım ki” ölçütünü toplumsal ahlakın ölçütü açısından da yeterli sayan bir kültür-zihniyetin, sistemik ahlak üzerine düşünüp eyleyebilmesi mümkün müdür? KKM’den rant siyasetlerine dek ahlaki çürümenin sistemik boyutlarını toplumsal yozlaşmanın ağır ve biricik sorumlusu olarak göremeyen bir zihin yapısı, tarihin kıssacıları gibi, İslam ahlakına dair bireysel hikâyeler anlatmanın toplumsal yozlaşmayı engelleyebileceği ya da “iyiliği emr, kötülüğü neyh” misyonunu tamamlayabileceğini düşünür. Oysa farkında değildir ki, o anlatırken yozlaşma logaritmik tarzda artmakta, hatta kendisi ve çevresini de kuşatmaktadır. Zira ahlaksızlığın sebepleri konusunda kendine yakın çevrelerin sorumluluğunu en aza indirme ve “düşmana koz vermeme” gibi refleksle hareket ettiğinde, kendi küçük dünyasındaki ahlak sorununu hallettiğini düşünmektedir. Dolayısıyla ahlak tanımında da, ahlakın nasıl istikrarlı şekilde korunup kollanabileceği ve hatta ahlakın ne olduğu konusunda da ciddi bir paradigmal sorun yaşamaktadır. 

 

O kişi ve çevrelerin durumu, ahlaksızlıktan şikâyet edip çözümüne dair sistemik bir önerisi bulunmayan; çünkü çözümlerin evrensel tecrübeleriyle ilgilenmekten, milyonlar adına düşünmekten ziyade, tartışmaların kimliksel getiri-götürüleriyle ilgilenen bir hali içermektedir.

 

Ontolojik, epistemik ve aksiyolojik açıdan bu sorun giderilmeden; meselenin insanlık tecrübelerine sâri yönetsel, ekonomik, hukuki, sosyal ve kültürel boyutları masaya yatırılmadan, velhasıl, ahlakın sadece bireysel tutumların parçası olduğu ve kimlik tartışmalarıyla korunabileceğini zanneden zihniyet kalıbı yapı-söküme uğratılmadan ne adalet ve zulüm gibi kavramların ne de ahlakın makro bir bakış ve sistemik bir vizyonla kavranabilmesi ve bir çözüm çerçevesine oturtulabilmesi mümkündür. Sorunun, yüzyıllık bütün ideolojik kimlik sahiplerini kapsadığını hatırlatmaya gerek bile yok!

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.