Önce Hukuk Reformu ve Sistem Değişikliği Sonra Ekonomi

Gerçekten kalkınmacı bir model için, düzgün para politikalarını, bağımsız Merkez Bankacılığını kesinlikle göz ardı etmeden çok ciddi bir hukuk reformuyla başlanmalı. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin tamamen rafa kaldırılıp, güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçilmesi ve Türkiye’nin dünyadan doğrudan sermaye çekebilir bir ülke haline dönüştürülmesi gerekiyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Eski Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın istifası sonrası Cumhurbaşkanı Erdoğan ekonomi, hukuk ve demokraside reform ihtimalinden bahsetti. Aradan geçen sadece 2 ayda demokrasi ve hukuk alanlarında yeni bir reform beklentisi neredeyse kayboldu. Bugün Türkiye HDP’nin kapatılma ihtimalini konuşuyor. Peki, demokrasi ve hukuk aynı kalırken ekonomi düzelir mi? Ya da iktidarın bu tek kanatlı stratejisi çalışır mı? Hazine ve bankacılık geçmişi olan şimdi de Gelecek Partisi’nin ekonomi kurmayları arasında yer alan Kerim Rota’ya göre çalışmaz. Rota ile Albayrak sonrası ekonomiyi, reform stratejisini, Biden’ın seçilmesini ve Halkbank davasını konuştuk.

 

Bu işlerin biraz başına dönmek gerekirse kısa süre önce Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak istifa etti ve arkasından yönetim değişti. Berat Albayrak’ın sorumluluğu bitti mi? İstifa ettikten sonra ne değişti?

 

Berat Bey’in dönemini birçoğumuz 2018 Temmuz’dan itibaren başlayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden 2020 Kasım’a kadar olan, yaklaşık 2 buçuk yıllık dönem olarak algılıyoruz. Teknik olarak da böyle ama şunu da biliyoruz ki aslında Berat Bey’in ekonomi kurumları üzerindeki etkisi bundan çok daha önce başlamıştı. Ama tabii ki ekonomi politikaları üzerindeki etkisi ise Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle ciddi şekilde başladı. Burada şöyle bir sonuç çıkıyor.

 

Bu 2 buçuk yıllık dönemde, Türkiye aslında belki de iktisat kitaplarında çok da kabul görmeyen, olmaz denilen şeyle bir deney odası haline getirildi. Dış sermayeye çok ihtiyacı olmadan bir büyüme modeli yaratılmaya çalışıldı. Bu büyüme modeli yaratılırken de içeride enflasyonun, faizlerin baskılanabileceği gibi bir hayale kapılındı. Sonuç şu oldu açıkçası, dış kaynak çıktıkça Türkiye’nin büyümesi baskılandı, ki zaten bu üç senelik dönemin toplamında Türkiye’nin ortalama büyümesi yüzde 1 civarında olacak.

 

Potansiyel büyümesi yüzde 4.7 olan bir ülke, üç senede yüzde 15’e yakın büyüme yapması beklenen bir ülke yüzde 3-4 civarında büyümüş olacak. Bu da çok büyük bir işsizlik, çok büyük bir reel ücretlerde gerileme ve fakirleşmeyi doğurdu. Aynı şekilde, 2018-2019-2020 yılları, AK Parti hükümetleri dönemindeki en yüksek enflasyon dönemi oldu ve hep çift hanede kaldı.

 

Ekonomiden sorumlu bakanlar arasında bakıldığında da Berat Bey’in dönemi, yüzde 14,5 ortalama enflasyonun olduğu bir dönem oldu ve dediğim gibi bu, AK Parti bakanlarının en yüksek enflasyonu. İşsizlik keza öyle. İş piyasasından ayrılanları hesaba katmasanız, TÜİK verileriyle yola çıksanız bile işsizliğin en yüksek olduğu dönemlerden birini yaşadık. Kurlarda da en büyük hareketliliğin gerçekleştiğini, 1994 yılından beri hesaplanan reel efektif döviz kurunun en değersiz olduğu noktaya geldiğini gördük.

 

 

Bir iktisat karnesi çıkarılsa, son 20 senenin açık ara en başarısız karnesi bu son iki buçuk senede, Berat Bey’in bakanlık döneminde çıkar. Dolayısıyla, bu kadar başarısız bir iki buçuk senelik denemeden sonra, şu anda sadece bir ekonomi bakanının ve Merkez Bankası başkanının değişmesiyle, Türkiye’de denenen iktisat modelinin rafa kaldırılıp kaldırılmadığını söylemek için çok erken olduğunu düşünüyorum.

 

 

Tabii ki bununla ilgili sinyaller var. Mesela Merkez Bankası rezervlerinin artık döviz satışı için harcanmaması, Merkez Bankası’nın biraz daha piyasa faizlerine yaklaşan gerçekçi bir faiz modeli oluşturması gibi önlemler alındı. Ama bu önlemler, ödemeler dengesi krizinde artık duvara çarpmak üzere olan bir Türkiye’yi buradan almak için aceleci olarak alınan önlemler mi, yoksa bir yeni iktisat modelinin veya biraz daha rasyonel bir iktisat modelinin bir parçası mı, henüz bu veriye sahip değiliz.

 

Benim endişem, atılan adımların ödemeler dengesi krizinden kaçınabilmek için yapılan acil bir değişiklikten ibaret kalacağı yönünde. Öncelikle bu iki buçuk senenin içerisinde, Türkiye’nin en büyük finansal skandalı olarak adlandırdığım Merkez Bankası rezervlerinde 133 milyar dolarlık büyük bir müdahale var. Tamamen şeffaf olmayan, Merkez Bankası’nın açıklama bile getiremediği acayip bir döviz satışı modeli uygulandı ve başarısız da oldu.

 

 

Görüyoruz ki Merkez Bankası başkanı değişmesine rağmen, başkan bu konuda sorulan sorulara çok cevap veremiyor; kaçamak cevaplar vermek zorunda kalıyor ve bu kararların altında imzası olan Para Politikası Kurulu üyelerinin hepsi şu anda görevine devam ediyor. Bakan ve Merkez Bankası başkanı atamasının üstünden yaklaşık iki aya yakın bir dönem geçti. Biraz özel sektör tecrübesiyle şunu görüyorum: Bir şirkette bir değişiklik yapacaksanız, yönünüzü belirleyecekseniz, üç ay içinde gerekli değişiklikleri yapmanız lazım; ondan sonra artık kimse sizi ciddiye almaz. Bunun iki ayı geçirildi ve sadece aslında başkan ve bakan değişikliğiyle yetinildi. Aynı şey kredibilitesini kaybetmiş diğer kurumlarda da var. TÜİK bunların başında geliyor. BDDK da yine böyle. Bu kurumlarda iktisat dışı uygulamalara imza atmış bürokratların hepsi hâlâ görevde.

 

ŞİMDİ HER ŞEY DOĞRU YAPILSA BİLE 2018’DEN SONRAKİ ALTI YIL KAYIP

 

İstatistik Kurumu’nda sanki rakamlar değişiyormuş gibi. Daha güvenilir rakamlar verildiğine dair bir kanaatiniz var mı?

 

İstatistik Kurumu ayda iki üç kere belli şirketlerden fiyat alır; gıda için marketlerden, otomotiv için otomotiv firmalarından liste fiyatlarını çeker veya saha araştırmaları yapar. Bu fiyatlara çok yoğun müdahale edildiği, bu saha araştırmaları öncesinden fiyatların indirilmesinin talep edildiği dedikoduları vardı. Bu doğruysa, Kasım ayı içerisinde bunun terk edildiğini düşünüyorum. Ancak bu, daha önce bu uygulamaları yapmış, bu emirleri vermiş insanların görevde olduğu gerçeğini de değiştirmiyor.

 

 

Bakan değişikliğiyle beraber bazı kötü alışkanlıklar değişmiş olabilir ama özel şirkette de olsanız, daha öncesinde şüphe duyduğunuz işlemlerin altına imza atan insanlarla hayatınıza normalde devam etmezsiniz. Dolayısıyla Berat Bey’den sonraki etkiyi şu an için sadece bakan ve Merkez Bankası başkanı değişimiyle sınırlı görüyorum.

 

MİLLİ GELİRİMİZ 8 BİN YERİNE 13-14 BİN DOLAR OLABİLİRDİ

 

Hukuk ve demokrasi reformları iddiasına ayrıca geleceğim, ekonomi bundan ne kadar bağımsızdır, konuşmak gerekiyor ama ekonomiyle ilgili, kitaba göre her şey doğru yapıldığı takdirde bile -bu mümkün mü ayrı bir mesele- Türkiye, köprüden önceki son çıkışı kaçırdı mı?

 

Bence kaçırmadı ama Türkiye’nin beş veya altı senesini kaybettiğini düşünüyorum. 2018’den sonraki dönemde kayıp beş-altı yıla imza atıldı. Bunun biraz evvel bahsettiğim iki buçuk senesi, Berat Bey’in döneminde Türkiye’nin bir iktisat deneyi haline getirilmesinden kaynaklı. Çok büyük bir kayıp var ama en azından bu kaybın yerine konması için üç-dört seneye ihtiyaç var. Bunun en iyi göstergesi Merkez Bankası rezervleridir. Merkez Bankası’nın Swap sonrasındaki net rezervlerinin, 2018 başındaki artı 40-50 milyar dolar seviyesine gelebilmesi için -ki şu anda eksi 50 milyar dolar seviyesinde- bir dört-beş seneye ihtiyaç var. 2018 başında Türkiye’nin kredibilitesi veya ekonomik durumu, kendi bölgesindeki ülkelere göre çok da iyi bir yerde değildi. Dolayısıyla Türkiye’nin 2018 başına dönmesi için belki 2024’ü veya 2025’i beklemesi gerekecek. Bu altı sene içerisinde de büyük ihtimalle, rakiplerimiz dediğimiz bize benzer ülkelerdeki gelişimler daha pozitif olacak ve bu da Türk insanının aslında hak etmediği bir şekilde fakir kalmaya devam etmesi anlamına gelecek diye düşünüyorum.

 

 

Son birkaç seneyi değil, en azından önümüzdeki dört beş seneyle beraber Türkiye’nin bir 10 yılının çalındığını söylüyorsunuz.

 

Evet, en az beş altı yılının çalındığını söylüyorum. Oysa Türkiye bu altı yılı iyi değerlendiriyor olsaydı, kişi başı milli gelir bugünkü 8 bin dolar yerine, 13-14 bin dolar olabilirdi; yani arada yüzde 60-70’lik bir farktan söz ediyoruz.

 

HUKUK REFORMU OLMADAN EKONOMİK REFORM OLMAZ

 

Berat Albayrak’ın ayrılmasından sonra hükümette bir reform söylemi başladı. Adalet Bakanı hemen açıklamalar yaptı ve insanlarda sanki bir anda yeniden her şey rayına oturacakmış, en azından bundan altı-yedi sene öncesi gibi olacakmış şeklinde bir hava oluştu. Gelinen noktada sanki hükümet ekonomiyle ilgili “reformları” yapmakta bir problem görmüyor, fakat hukuk ve demokrasi konusunda dün ne ise bugün de aynı kalacak. AİHM içtihatlarının uygulanması, AYM’nin aldığı kararların uygulanması, basın özgürlüğünün sağlanması vs. Bu durumda yargı güvenliği, mülkiyet güvenliği, yatırım güvenliği sağlanmadığı takdirde, nitekim Çin modelinden bahsediliyor, bunlar olmadığı zaman ekonomik reform diye bir şey ne kadar mümkün?

 

Bu mümkün değil bence. Ama ne kadarına izin verir; ödemeler dengesi krizine girmeden Türkiye’yi yüksek reel faizde, düşük reel ücretle ucuz iş gücü halinde dört-beş sene daha taşımanıza izin verecek kadar olur. Sıcak para dediğimiz kısa vadeli para gelir ama hukukun, demokrasinin olmadığı, hukukun çalışırsa da geç çalıştığı veya siyasi yönlendirmelere müsait olduğu bir ülkede kimse, ‘greenfield’ diye adlandırdığımız, Türkiye’ye gelip bir fabrika yatırımı yapmaya niyetlenmez. O zaman gelecek olan sıcak para. Bunun için de ihtiyaç olan belli ki çok yüksek reel faiz, kurların oynaklığını düşük tutacak düzgün bir para politikası. Ama bunların hiçbiri Türkiye’de bir kalkınma hikâyesi yazmaya yetmeyecek. Bu çok kötü bir paradoks.

 

Özellikle 11 Eylül 2001’den sonra FED’in parasal genişlemesinden dolayı, Türkiye’nin de dahil olduğu birçok ülkede aslında otokrasiye götüren, ülkelerini çok da iyi yönetmeyen, çok da muazzam lider olmayan birçok liderin, 2008 krizinde ortaya çıkan bu parasal genişlemelerden siyaseten faydalandığını düşünüyorum. Bu parasal genişlemeler sebebiyle, para politikalarını biraz düzgün yöneten ama demokrasiyi ve hukuku çok da iplemeyen bir sürü otoriter yönetimin aslında başarılı göründüğünü ve sürdürülebilir olduğunu gördüler.

 

Bence 2001 öncesindeki dönemde bu pek mümkün olamıyordu. Demokrasiyi, insan haklarını hiç iplemeyen ülkelerin dünyadan sermaye çekmesi pek mümkün değildi ama şimdi görüyoruz ki sadece biraz düzgün para politikası ve daha az demokrasiyle, en azından biraz taviz vererek hayatına devam edebilen ve sıcak para çekebilen ülkeler oluşmaya başladı. Biraz da aslında paranın bütün dünyada globalizasyona bir yan etkisi olduğunu düşünüyorum. Buna yapacak bir şey yok ama Türkiye de buna uyum sağlayarak dört-beş sene daha ülkenin fakirleşmesine rağmen, ödemeler dengesi krizine gitmeden devam etme şansına sahip.

 

İLK YAPILMASI GEREKEN HUKUK REFORMU VE SİSTEM DEĞİŞİKLİĞİ

 

Siz eleştiriyorsunuz ama bir taraftan da artık bir hazineci, bankacı değilsiniz, siyasetçisiniz. Peki, bugün siz olsanız ne yapacaksınız?

 

Bence gerçekten kalkınmacı bir model için bu düzgün para politikalarını, bağımsız Merkez Bankacılığını kesinlikle göz ardı etmeden çok ciddi bir hukuk reformuyla başlayıp; öncelikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin tamamen rafa kaldırılıp, bir güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçilmesi ve ondan sonra Türkiye’nin de ciddi anlamda dünyadan doğrudan sermaye çekebilir bir ülke haline dönüştürülmesi mutlaka gerekiyor.

 

Bu olduğu noktada zaten para politikalarına bağımlılık da zaman içinde, belki bir-iki sene içerisinde azalacaktır. O zaman da genel sermayeyi, sizin hem daha uzun vadeli almanız hem de gelen doğrudan sermayeyi içeride kontrol etmeniz ve onu uzun yıllar boyunca elde tutmanız da mümkün oluyor. Maalesef son iki-üç senedir sadece finansal ekonomi konuşur olduk. Merkez Bankası’nı konuşmanın dışında ekonomide başka bir şey konuşulmaz hale geldi maalesef.

 

BUGÜNKÜ İSİMLER 4 YIL ÖNCE ATANSAYDI HAYAL KIRIKLIĞI OLURDU, ŞİMDİ ÜMİT OLDU

 

Sonuçta bir ekonomi uzmanı olmanıza rağmen, “Bugün iktidar olan kişinin ilk yapması gereken şey ekonomiyle ilgili karar almak değil, hukuk ve sistem değişikliğidir” diyorsunuz.

 

Kesinlikle. Aslında ekonomi bakanının kim olduğunun, Merkez Bankası başkanının kim olduğunun bence gerçekten hiçbir önemi yok. Mühim olan sisteminizin nerede olduğu ve neyi teşvik ettiğidir. Türkiye şu anda burada iyi bir noktada değil. Sadece isimlerin biraz daha itibarlı olması sebebiyle bir umut ışığı yanmış vaziyette. Şöyle de düşünüyorum; şu anda Merkez Bankası’na ve Hazine ve Maliye Bakanlığı’na atanan kişiler, bundan dört-beş sene önce yine Merkez Bankası başkanı ve Maliye Bakanı olarak atansaydı, piyasada hayal kırıklığı yaratan isimler olurlardı. Ama bugün öyle bir noktadan devraldılar ki piyasalar doğal olarak ümitlendiler.

 

İki küresel dinamik Türkiye’yi nasıl etkiler? Yaklaşık bir ay sonra, Joe Biden Amerika’da yönetimi devralacak ve Trump dönemi popüler yaklaşımların en azından etkisini kaybedeceğini düşünüyoruz. Toptan bütün dünyada yok olmasını beklemek gerçekçi de değil. Sonuçta Amerika da son tahlilde bu “popüler” liderlerle oturup siyaset yapmak zorunda, onunla beraber herkes değişmiyor. Bir, Biden’ın değişmesi, iki, küresel piyasadaki yüksek para arzı Türkiye’yi nasıl etkiler? İkisini birlikte mi okumak lazım, siz nasıl yorumluyorsunuz?

 

Küresel piyasadaki arzın 2008 etkisi veya 2001 etkisi yaratacağını düşünmüyorum. Gelişen ülkelere akacak ve pompalanacak paranın bu sefer çok büyük etki yaratacağını, eskisi gibi bir kelebek etkisi yaratacağını düşünmüyorum. Bunun da iki tane sebebi var: Birincisi, bu sefer pompalanan para, bir finansal krizden değil, Covid gibi hem arz hem de talep zincirlerini kıran bir krizden ortaya çıktı. Bu krizden de en çok etkilenenler bu sefer 2008’deki gibi bankalar değil; reel sektör oldu, küçük esnaf oldu, Kobiler oldu, çalışanlar oldu, işsizler ve iş arayanlar oldu. Dolayısıyla, büyük ekonomilerde bu pompalanan paranın mutlaka o ekonomideki gelir dağılımından kötü etkilenen dezavantajlı kesimlere gitmesine özen gösterildi.

 

Tabii ki rakam çok büyük ama bu sefer bunun bütün dünyaya yayılacak akışkanlığa sahip olduğunu pek düşünmüyorum. Bu nedenle Biden’ın seçilmesiyle beraber ortaya çıkan atmosferin, bir globalizasyonu parasal anlamda çok destekleyeceğini düşünmüyorum ama Trump’ın kaybetmesinin çok önemli bir dönüm noktası olduğunu ve popülist liderler açısından da bunun aslında bir sarı kart olduğunu düşünüyorum.

 

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

 

Biraz da her şeyde bir hayır vardır, diyerek aslında Covid-19 felaketinin de bu kadar popülist liderlerin iktidarda olduğu dönemde olmasının belki de bir faydasının, şimdiye kadar olgusal gerçeklik şeklinde bizi bir şeylerle korkutan bu popülist liderlerin gerçek bir tehlikeye karşı aslında ne kadar çaresiz ve ne kadar kötü yönetici olduklarını ortaya koyması açısından bir turnusol testi olduğunu düşünüyorum. O yüzden Biden’ın seçilmesiyle beraber, aslında ben bütün bu ülkelerde popülizm dalgasının ciddi bir darbe yiyeceğini düşünüyorum.

 

HALKBANK DAVASI TÜRKİYE İÇİN TEK BİR BANKA MESELESİNDEN BÜYÜK

 

Post-truth döneminde popülist liderler gerçekleri “eğip bükebiliyorlardı” ve istedikleri gibi satabiliyorlardı ama korona o kadar “gerçek” ki bunu eğip bükecek bir yer kalmadı. İki ülke ilişkilerinde çok fazla boyut var ama önümüzdeki dönemde Amerika’yla ilişkilerde, ekonomiyle ilgili bizi en çok ilgilendiren CAATSA yaptırımları ve finansçı olduğunuz için sormak istiyorum, Halkbank. Halkbank bir ceza alırsa ne olur?

 

Halkbank meselesinde işin Amerika tarafında da siyasi olarak götürüldüğüne dair ciddi emareler var. Türkiye tarafında da bu konunun şimdiye kadar çok ciddiye alınmadığı ve kişisel ilişkilerle bu konudan kurtulma veya üstünün örtülmesine dair gayret sarf edildiği noktası da var. Böyle olunca herhalde artık burada yargıya intikal etmiş bir noktada Türkiye’nin burada kendi tezini ciddi şekilde ortaya koyması ve savunması gerekecek. Ama gerçek şu ki, daha önce kişisel ilişkilerle, en azından kazanılmış olan zamanın yine kişisel ilişkilerle kazanılmaya çalışılması da şart görünüyor. O nedenle, Türkiye’nin bu Halkbank meselesinde de Biden yönetimiyle ciddi bir uzlaşı içine girmesi zorunluluğu da bence var.

 

Halkbank meselesi, Türkiye açısından sadece tek bir bankanın meselesi olarak görülemeyecek kadar büyük, çünkü bu, genelde kamu bankacılığını ve oradan da bankacılık sektörünü etkileyebilecek bir sorun. Tabii ki bu sorunu başımıza açanların sorumluluğu büyük ama bu noktada artık Türkiye’nin kendi tezini savunup buradan aklanması da gerekiyor. Şu anda bizim de desteklememiz gereken kısmının da bu olduğunu düşünüyorum. Ama burada da çok önemli bir sorumlunun da ileride mutlaka araştırılması gerekir.

 

Buradan ceza gelmesi durumunda şunlara bakılacaktır: bir, cezanın büyüklüğü ve uzlaşma noktasında ödenebilir olup olmadığı. Eğer öyleyse finansal piyasalar üzerinde çok muazzam bir etkisinin olması beklenmez ama oldukça büyük tutarlı bir ceza gelmesi durumundaysa, bu ciddi anlamda finansal sektörü ve piyasaları etkileyebilecek bir haber etkisi yaratır. O yüzden, en başta Halkbank yönetiminin, sonrasında devletin bu işe mutlaka ciddi anlamda hukuki bir özen göstermesi gerekiyor.

 

Halkbank meselesi ister istemez Rıza Zarrab ve Hakan Atilla’nın kişisel tartışmalarının üzerinde döndü. Fakat aslında şöyle bir durum var: Bir, Türkiye’nin İran’la ticaret yapma ihtiyacı, zorunluluğu -buna ne derseniz deyin- hiç kimsenin bir ülkeye sadece süper güç olduğu için “Sen komşunla ticaret yapamazsın” diyememesi gerekir. Dolayısıyla Türkiye’nin İran’la ticaret yapıyor olması değil burada problem olan. Burada iki tane problem var:

 

Bir, madem yapıyorsun, Amerika’nın bu konudaki kanunları belli, daha önce ihlal edenlere verilen cezalar ortada; dolayısıyla bankanı, finansal sistemini, dolayısıyla ülke ekonomini koruyacak önlemleri almadan ya da almayı başaramadan bu işlemi yapmanın sorumluluğu nedir? Belki bunu sormamız gerekiyor. İkincisi de madem bunu yapıyorsun, meşru bir gerekçeyle, Türk ekonomisinin komşusuyla ilişkisini sürdürebilmek için yapılıyor, o zaman bu işin içerisine şahsi menfaat girdi mi?

 

Şahsi menfaat girdiği aslında bir gerçek. Mahkeme kayıtlarında da artık ortaya konmuş vaziyette ve iki ülke arasındaki bu ilişkiyi bazı aracılar üzerinden götürdüğünüz zaman işin içerisinde bu karışıklıkların olması çok doğal.

 

BEŞLİ ÇETENİN MALLARINI KAMULAŞTIRMAK ONLARA ÖDÜL OLUR

 

Geçtiğimiz günlerde CHP Genel Başkanı, Meclis’te yaptığı konuşmada beş firmanın aldığı kamu ihalelerini eleştirirken, bunların mülklerinin kamulaştırılacağı iddiasında bulundu. Bu, muhalefetin popülist bir kahramanlığı mı? Çünkü son tahlilde mülkiyet güvenliği, özel mülk, bunun hukuk tarafından korunması diye bir konu var. Bu iddia uygulanabilir mi? İşin teknik boyutunda bunu uygulanabilir buluyor musunuz?

 

Buna kamulaştırma veya devletleştirme şeklinde yaklaşımanın çok doğru olmadığını düşünüyorum ama burada çok büyük bir sorun olduğunu da en baştan kabullenmek lazım. Beşli çete dersiniz, belli firmalar dersiniz, Türkiye’de kamu özel işbirliği projelerinin yüzde 80-85’i 2008 ila 2013 yılları arasında ihale edildi ve yapıldı. Burada iki tane noktaya değinmek istiyorum. Bir, bu dönem Türkiye’nin oldukça fazla doğrudan yatırım ve dış sermaye çekebildiği, portföy akımları çekebildiği bir dönem. Tabiri caizse belki de Türkiye’nin altın yılları.

 

Türkiye’nin bu altın yıllarında yapılmış olan ihaleler niye döviz üzerinden yapıldı? Niye Türk lirası, mesela enflasyona endeksli bir ihaleye çıkılmadı? Çıkıldı ve başarısız oldu da onun üzerine mi döviz üzerinden yapıldı? Hayır, bunlar direkt döviz üzerinden ihale edildiler. O dönemde bankacılığın içinde olan bir insan olarak, eminim ki bunlar enflasyona endeksli Türk lirası olarak çıkılsaydı, ilgi görürdü, bu ihaleye katılanlar olurdu ve hatta Türkiye’de buna uygun finansal enstrümanlar da gelişirdi. Ama döviz ihalesi açılma kolaycılığına geçildi.

 

 

İkinci noktaysa, bu ihalelerin başından, daha sonra kazananlara yapılan revizyonlarından geçiş ücretlerine kadar çok ciddi bir fizibilite sorununun olduğunu düşünüyorum. Normal şartlarda bankaların bir projeye kredi verirken kılı kırk yardıklarını bilen biri olarak söylüyorum; ben burada bankacılık sektörünün de veya Londra’da tahkim garantisi alan tarafların da -ki bankacılık sektörü de bunlardan bir tanesi- devletin, yani Sağlık Bakanlığı ve özellikle Karayolları’nın garantisi sebebiyle, bankaların burada bu işe devlete kredi veriyor gibi baktığını ve projenin fizibilitesini fazla dikkate almadıklarını düşünüyorum.

 

Burada üç tane taraf var: bir tanesi devlet, bir tanesi ihaleyi alanlar, bir tanesi de bunu finanse edenler. Bu üç tarafta da çok ciddi bir özensizlik, hatta belki kötü niyet olduğu açık. O yüzden, şu anda, “Bunlar kamulaştırılacak, özelleştirilecek” demenin belki de bu taraflara verilecek bir ödül olacağını düşünüyorum, çünkü bir işi kamulaştırmak veya özelleştirmek, bedelini ödeyip devlete kazandırmaktır. Bunların bedelini ödemenin, başından itibaren bu ihalelerin fiyatlarının doğru olduğunu, aslında doğru işler yapıldığını da zımni olarak kabul etmek anlamına da geleceğini düşünüyorum.

 

O yüzden, benim önerim şu: Daha ihalenin ilk yapılmasından, sonra sözleşme revizyonlarına kadar, sonra bankaların bu konudaki projeye bakışlarına kadar hepsinin baştan incelenip bir adil değer belirlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Daha sonra bu adil değere devletin şimdiye kadar ödediği tutarlar düşülerek yeni bir fiyat belirlenmesi ve o fiyatla, bu projelerin mevcut yüklenicilerce revize edilmesi, onlar tarafından edilmiyorsa başka yüklenicilere verilmesi, o da olmuyorsa devlete kazandırılması adil olur diye düşünüyorum. Dolayısıyla burada bir adil değer yaklaşımına ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.

 

Peki, burada tahkim için Londra mahkemeleri vs. deniyor, bunlar bu süreci engelleyebilirler mi?

 

Mutlaka. Ama biraz evvel bahsettiğim gibi, burada bunun finansörlerinin çok çok önemli kısmının Türkiye’deki bankalar olduğunu, müteahhitlerin hemen hemen hepsinin yerli olduğunu ve tabii ki bir tarafının da devlet olduğunu göz ardı etmemek lazım. Dolayısıyla işin yüzde 90-95’inin yerli olduğu bir yerde aslında bir anlamda bir koruma kalkanı oluşturmak amacıyla Londra tahkiminin ortaya konulduğunu hepimiz biliyoruz. Eminim burada hukukçular da aslında baştan itibaren arkasında iyi niyet olmayan bazı ihalelerin Londra tahkimine gitmesi konusunda da engeller bulacaklardır. Dolayısıyla bu üç tarafın, yeni bir iktidarla, yeni bir yaklaşımla masaya oturduğunda bu işi Türkiye sınırları içinde çözebileceğini düşünüyorum.

 

2020’nin son günlerini yaşıyoruz. 2020 bütçesiyle ilgili açıklamalarınız oldu; bütçeyi şeffaf bulmadığınızı, gerçekçi bulmadığınızı belirttiniz, eski bütçelerle mukayeselerini yaptınız. 2021 projeksiyonunuz; bu hükümet sizce iktidarda kalabilir mi? Eğer iktidarda hiçbir değişiklik olmaz ise 2021 için ekonomide bizi ne bekliyor?

 

İktidardaysa benim beklentim yine çift hanede bir enflasyon, işsizlik rakamının azalmaması. Çünkü özellikle işsizlik desteklerinin veya işsizlik ödeneklerinin artık bir noktada kesilmesi gerekecek. Bunları ortaya koyduğunuz zaman işsizlik rakamları daha da yükselecek. Bunun dışında, cari açığın milli gelire göre yüzde 3-4 civarında olduğu ve büyümenin de belki yüzde 3-4 civarında olduğu bir dönem olabilir. Ama 2018’den bu yana, dört senenin toplamına baktığımızda; bence Türkiye, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde küme düşmüş bir ülke konumunda kalmaya devam edecek. Benim tahminlerim iyimser tahminler, bu tahminleri, herhangi bir finansal oynaklık olmayacağı varsayımıyla yaptım.

 

Kötü tahmininizi sorsam?

 

Özellikle Mart, Nisan aylarından sonra, bu kadar sıkı para politikasıyla Merkez Bankası’nın üzerinde baskıların tekrar başlayacağı, faizlerin suni olarak düşürülmeye çalışılacağı ve kredi mekanizmasının tekrar artırılmaya çalışılacağı bir dönem görürsek, o zaman kurlar da enflasyon da çok daha yüksek seviyelere, cari açıklar daha yüksek seviyelere olabilir. O zaman büyümemiz de çok büyük yara alır. Ama Türkiye’nin artık 2020’de yaptığı hataları bir daha tekrarlamayacağını umuyorum.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.