Sarmaldan Çıkış Mümkün mü?

Geniş bir habitatın ortak maslahatını içerecek ve reçetelerini insanlığın ortak birikiminden elde ederek adı sanı, ideolojik tanımı ne olursa olsun, adil rekabeti ve adil paylaşımı engelleme cehdi içindeki azınlık elitizmine karşı mücadele verebilecek bir itikat, akıl ve vicdana ihtiyaç var.

ulusların düşüşü

Ulusların Düşüşü adlı eserin bir bölümünde Daron Acemoğlu ve James A. Robinson “kısır döngü”yü işlerler. Bunların başında ‘sömürücü siyasal kurumlar’ın kısır döngüsü gelir. Bu döngü, ‘sömürücü ekonomik kurumlar’a yol açar ve onları güçlendirir. Ekonomik döngü de yeniden siyasal kurumları besler.

 

Bu kısır döngüye Afrika’dan Latin Amerika’ya, hatta Maya şehir devletlerinden Antik Roma’ya kadar onlarca örnek verilir. Aslında hikâye bilindiktir ama kavramsallaştırmalar bazı sorulara yanıt arayıp bulmamızda işimizi kolaylaştırmaya ve daha sistematik düşünmeye iter. Nitekim, “tersine gelişim”, “verimli döngü”, “çemberi kırmak”, “zenginlik ve yoksulluğu anlamak” gibi terkip ve kalıplar bu yolculuğun köşe taşları olarak belirir.

 

Tarihteki bağımsızlık hareketlerinin ya da kaba askeri devrimlerin öncesinde belirlenmiş efsunlu hedeflere ulaşılamayıp tekerrürü getirmesi, sorunları çözmek bir yana daha da artırması, daha zalimane uygulamaları ve sadece azınlık zümrelerin yer değiştirmesini beraberinde getirmesi bir kısır döngüdür. Sandığın görünür olduğu, demokratik yolların kısmen berrak olduğu kültürlerde de aslında durum pek farklı değildir. Eğer kuşatıcı yapısal kurumlar oluşturulamıyorsa döngü sürgit devam eder:

 

“Bağımsızlık… sadece önceden var olan yerel bir elitin yaptığı darbeden ibaretti; büyük çıkar sağladıkları mevcut sömürücü kurumları devam ettirdiler.” (s.333)

 

“Kölelikten Jim Crow’a: Köleliğin kalkmasına ve siyahlara oy hakkı verilmesine rağmen Güney’in ekonomik ve siyasal rotasının hiç değişmemesinin nedeni, siyahların siyasi gücünün ve ekonomik bağımsızlığının çok zayıf olmasıydı. Güneyli plantasyon sahipleri savaşı kaybetmiş fakat barışı kazanmışlardı. Hâlâ örgütlüydüler ve toprak hâlâ onlarındı… umutla beklenen arazi dönüşümü hiçbir zaman gerçekleşmedi…G. Washington Julian, ‘aristokratik gücün eski tarımsal dayanakları olduğu gibi kalacaksa köleliği tamamen kaldıran bir kongre kararının ne faydası var?’ diye soruyordu… Güney’in plantasyon ekonomisini korumak uğruna yüzbinlerce insan ölürken, büyük köle sahipleri ve onların oğulları savaşı verandalarından izlemiş ve böylece plantasyon ekonomisinin sürekliliğini garanti altına alabilmişlerdi… ucuz işgücü havuzu… düşük ücret… rekabeti azaltmak… bu girişimler başarılı oldu ve Demokrat Parti güdümünde bir tek parti rejimi yarattı… etkili bir apartheid toplumu oluşturuldu…” (s.339-342)

 

Kitapta, aynı döngüyü Alman sosyolog Robert Michels’in “Oligarşinin Tunç Yasası” olarak betimlediği durumlardan da (s.344-346) söz edilir. İdeolojisi ne olursa olsun (Etiyopya’daki Marksist devrimin eski rejimden daha beter şekilde yozlaşması gibi) eskileri deviren yeniler farklı bir şey getirmemişlerdi. 

 

İngilizlerin sömürdüğü bölgelerde, onlara karşı mücadele verse bile, onların oluşturdukları sömürücü kurumları devam ettiren elitler örneği bir kader gibi görünse de, yazarlara göre bu kısır döngüyü kıran iki gelişme Görkemli Devrim ve Fransız Devrimleri idiler.

 

Bu yazı bir kitap kritiği olmadığı için Magna Carta’lara ve Ayan Meclislerine kadar götürdükleri tarihsel arka plana (s.348) ilişkin değerlendirmeleri masaya yatırmanın fazla anlamı yok. Ama bu hareketlerdeki tabansal genişliğin sömürücü siyasal ve ekonomik kurumların yeniden inşasını zorlaştırdığı, kapsayıcı kurumların önünü açtığına ilişkin değerlendirmelerin önemi ortada. Dolayısıyla onlarca birbirinin kopyası örnek üzerinden asıl cevabının bulunması gereken noktaya varılmakta: Nasıl olup da Sierra Leone, Etiyopya, Kongo başaramıyor da bu güçlü ülkeler başarabiliyor? Ve bir sonraki bizim sorumuz da şu olsun: “Peki bizim gibi ülkeler kısır döngülerden çıkışı başarabilecek mi?”

 

Bir tarafta asırlarca süren ekonomik ve siyasal sömürünün yarattığı birikim; bu birikimin aynı habitata (Avrupa’ya) aktarılması; birikimin ve tecrübenin sadece ekonomik olmayıp bilimsel, teknik gelişime sebebiyet vermesi ve hepsiyle birlikte siyasi kurumların geleneksel tecrübelerinin varlığı… Çatışan güçlerin varlığı (aristokrasi-burjuvazi, burjuvazi-burjuvazi, burjuvazi-işçi sınıfı…) tümüyle etken unsurlar olarak görülse ve kapsayıcı kurumların sömürücü kurumlara karşı adım adım zaferini müjdelese de, bir etmen var ki bunu konuşmadan bir yere varabilmek çok mümkün gözükmüyor. Bu etmen, gelişmelerin “uluslar”ı değil bir medeniyet havzasını, ortak çıkarlara dayanan geniş bir jeopolitiği, şiddetli iç çatışmalardan dersler çıkarabilen küresel kurumlar icat eden yapıların olduğu bir habitatı ilgilendiriyor olması gibi görünmekte:

 

“Zengin ülkeler, büyük ölçüde 300 yıl içinde belli bir noktada kapsayıcı kurumlar geliştirmeyi başardıkları için zengindirler. Bu kurumlar bir ‘verimli döngü’ler süreciyle kalıcı hale geldiler… bir olumlu etkileşim süreci yaratarak kapsayıcılıklarını giderek artıran dinamikler oluşturdular…”,

 

ulusların düşüşü

 

Meselenin Bize Bakan Yüzü

 

“Biz” derken yalnızca ülkeyi kastetmeyi çok isterdik ama görüldüğü üzere tek başına bir “coğrafya” ya da “devlet”i konuşmanın fazla bir anlamı yok. Zira bunlar tek tek ve halen sömürücü kurumsal yapılar döngüsünden çıkabilmiş değiller ve ortak habitatın (kültürel-askeri-siyasi-ekonomik birlikteliklerin) içinde rekabet unsurları barındırsalar da, daha büyük bir aklın eşliğinde bir birliktelik üretme niyetinden de çok uzaktalar. Dolayısıyla sömürücü kurumlardan sıyrılıp kapsayıcı olanları üretmede de sadece taklit ya da yasaların değişimi vb. yetmiyor. Yetmediğini yıllardır (ve dahi son 20 yılda da) tecrübe ettik. Aslında 200 yıllık hikâye de bize aynı şeyleri söylüyor ve sonuç olan kurumları sebep gibi görerek, “önce taklit edelim sonra benimseriz” diyerek bir noktaya varmak mümkün olmuyor.

 

İşte bu yüzden kapsayıcılık ve çoğulculuk sadece ülke içinde değil, Fas’tan Endonezya’ya kadar bir anlam dünyası oluşturuyor. İşte o yüzden Arap Baharı kolaylıkla “Kış”a çevrilebiliyor. İran kendi jeopolitiğinde, Akdeniz’e inmeyi yegâne hedef haline getirerek Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkelerle çatışmayı her şeyin üzerinde görebiliyor; kendi içinde de sömürücü kurumların yeni elitler elinde ve halkın aleyhine gelişimini engelleyemiyor. Körfez ülkeleri “küçük olsun benim olsun” totalitarizminden ve böylesi kurumlar inşa etmeyi kendi boynuna ilmeği geçirmek olarak görmekten kurtulamıyor. Türkiye onca tecrübesine rağmen, o tecrübeleri -sıfatının çok önemli olmadığı halen kavranamayan- devlet elitizmi eliyle akamete uğratıp, kısa bir dönemin ardından tekrardan kendi içine büzüşmek zorunda kalabiliyor. Ve bütün bunları “İslamcılık” parantezine almayı seven güruhların da anlamakta zorlandıkları şey, bir yandan ırkçılığa varan yabancı düşmanlığı sergilerken, diğer yandan “Türk dünyası” hayalleri kurup kurtlar sofrasına yem olmayı engelleyecek argümanları kendi eliyle baltalamasını da engelleyemiyor. İşte bu yüzden İhvan, on yılların tecrübesine rağmen bir anda, arkasında küresel güçlerin olduğu askeri bir diktatörlüğün pençesinde kıvranıyor; Mısır halkı dejavu sahneleri içinde Oligarşinin Tunç Yasası’nı kader olarak kabullenmek zorunda kalıyor. Kim bilir, belki de “Düşüş”ten ziyade “Ulusların Yalnız”lığından bahis açmak gerekebilir.

 

Nasyonal sosyalistler, krallar, askeri diktatörlükler, azınlık diktaları, bölge halklarına Maya Şehir Devletlerinin ya da Antik Roma’nın yaşattıklarından farklı bir hayat sunmuyorlar. İşte bu hırslar, bencillikler, sınırlı da olsa güç istenci, bu gücü ayakta tutmak ve finanse etmek için sömürücü kurumların varlığını devam ettirme güdüleri sürdüğü müddetçe, kapsayıcılık, demokratlık, çoğulculuk, hukuk devletine sadakat, şeffaflık, denetim gibi olgular sadece efsunlu terkipler olmaktan öteye gidemiyor. Bir yerlerde başarır gibi olmak da, yeterli ve bilinçli güç birikimi, hedefe birlikte yürüme istenci, jeopolitiği bir ortaklık alanı olarak görme bilinci de ancak bilinçli kadroların hayalleri olarak kalıyor.

 

İşte bu yüzden gerçekte ortada bir “İslam dünyası”nın olduğu şüpheli! Varsa da hedeflerinin anakronizmden ne derece sıyrılabildiği bir o kadar şüpheli! Kültürel olarak var gibi görünen ritüel pratikleri ve bugüne etki etmeyen bir tarihi birikim haricinde, bugün ihtiyacımız olanı kavramaya, bunun için dünya tarihini doğru yorumlamaya, sadece belli kliklerin, hiyerarşik yapıların, kimliksel egolarını tatmin ve konfor alanı olarak gören yapıların dışında, geniş bir habitatın ortak maslahatını içerecek ve reçetelerini insanlığın ortak birikiminden elde ederek adı sanı, ideolojik tanımı ne olursa olsun, adil rekabeti ve adil paylaşımı engelleme cehdi içindeki azınlık elitizmine karşı mücadele verebilecek bir itikat, akıl ve vicdana ihtiyaç var.

 

Gannuşi gibilerin hapse atılması, zaten yüzyıllık bir serencam. Mesele, o kaba otoriterliğe hamasi karşı çıkışlar değil; mesele, Gannuşi’nin ve benzeri entelektüel çevrelerin dönüşüm adına gerçekleştirmek istedikleri fikirlerinin henüz imtihan safhasına çıkamamış olmasında. Mesele, entelektüellerin kalıplaşmış zihin yapılarının hışmına uğramamak için karnından konuşmak zorunda kalışları. Mesele, kendi kadim normlarımızla bugüne dair çağdaş birikimleri bir potada eritemeyişimizde.

 

Bu örnek, içinde bulunduğumuz seviyeyi bir parça anlatabilmek açısından manidardır diye düşünmekteyim. Hilafeti çok önemseyen bir toplulukla bir konferans sonrası çay sohbetine koyulmuştuk. Şahsıma, “Hilafeti ilan ettikleri takdirde Suriye coğrafyasında kendilerine biat zorunluluğu fikrine nasıl baktığımızı” sormuşlardı. (Henüz IŞİD Hilafet ilanında bulunmamıştı.) Dilim döndüğünce kendilerine bunun ne türden bir anakronizm olduğunu ve zararlarını anlatmaya gayret etmiştim. (IŞİD bilahare maalesef manidar şekilde beni doğruladı.) Ben de onlara “Mursi ilan ederse peki sizin tutumunuz ne olur?” diye sormuş ve cevap alamamıştım. “Peki siz nasıl bir sistem düşünüyorsunuz?” diye sorduklarında da, “daha yiyecek çok fırın ekmeğimiz olduğundan, jeopolitik ayrılık konularımızın fevkinde ikna edici çözümlerin devreye girmesi gerektiğinden, kültürel, siyasi, ekonomik birliktelik süreçlerinden ve nihayetinde AB benzeri bir habitatın oluşturulmasının öneminden” bahsetmiştim. Sonuçta da kulağa ironik gelecek şekilde Erdoğan ve Mursi gibi aktörlerin, yani liderlerin altı ay ya da bir yıllık dönem başkanlıklarından söz etmiştim.

 

Karikatür bir tartışma olsa da, aslında kendi içinde halipürmelalimizi ortaya koymakta. Çünkü nasıl yönetileceğimiz aslında sadece bir sonuç. Başkanlık sistemi nasıl bir sihirli değnek değil idiyse (ki tersi yeterince ispatlandı) aslında Hilafet gibi bir kurumun inşası da (itikadi oluşu zaten tartışma dışı ve kara mizah) zaten bugünün şartlarında öncelikle İslam coğrafyalarında çatışmaları daha da ivmelendirecek ve havanda su dövülmesini sağlayacak gereksiz bir hayal ve enerji kaybı. Başkanlık tartışmasından bile daha ilkel bir beklenti olarak da kodlanabilir. Çünkü onda bile birikimli tarihsel koşulların ve çağdaş deneyimlerin bir yekûnu mevcut. 

 

Meselemizin Hilafet olmadığı (bunu savunan arkadaşları da gücendirmek olmadığı) herhalde anlaşılmıştır. Onca tarihi tecrübeye, bugüne dair onlarca çağdaş siyasi-kültürel kavrama, kapsayıcı kurumların öneminin tecrübi örneklerle ortaya konmuş olmasına rağmen bu tecrübelere gözünü kapayan bir aklın bugünden yarına bir şey üretebilmesi mümkün değil. Ama Gannuşi gibilerin İslam Devleti’nde Kamusal Özgürlükler kitabında bu zihin yapısını eleştirmesi; sadece bu görüşlerin diktatoryal yapılara “İslami” tez sunması anlamında değil; coğrafyamızdaki düşünüş kalıplarını değiştirmeye dönük bir çabaydı. Dün, model olarak görülen ve bel bağlanan “Adil insan”dan daha öte, onun da bozulmasını engelleyecek sistemik bir ahlakı inşa çabasının hangi argümanlara dayanacağıyla ilgiliydi. Kadim “ahlaklı insan” hülyasında gezinmeye devam mı edilecekti, yoksa reçetesi zaten mevcut olan düzeni ahlaklı kılma gayretlerini kavramakla mı iştigal edecektik? İslam dünyasında halen bu eşiğe ulaşılabilmiş değil. Özgür birey, onun iradesi, bunları koruyacak yapısal dönüşümlerin özeti ve bunların aslında tam da dinî değerlerle örtüşür olarak görülmesi gerektiği gibi. 

 

Bunun dışında kalan seküler tecrübelerin de “şu din ve etkilediği kültür olmasa hayat ne kadar kolay olacaktı” ezber algısının da bu geniş tabloda ciddi bir tedaviye ihtiyacı olduğu anlaşılmak durumundadır. Üzerinde yaşadığımız ülke, tüm kültürel unsurlarıyla bugünle buluşmak zorundadır. Coğrafya gerçekliğini etnik-dinî tüm kimlik unsurlarıyla kabullenmenin dışında, aslında ortak bir jeopolitik ihtiyacımız olduğunu bu ülkelerdeki genç nesillerin de kavraması zorunludur.

 

Dinî kültür yorumsal zayıflığı dolayısıyla bugün geri çekilmiş gibi görünmekte, daha doğrusu kültürün kendisi iktidarın hizmetine sunulmuş, savunucuları süreklilik arz etmesi farz edilen çatışma alanlarının trolleri gibi davranır hale gelmişken, hamasetin (insani-vicdani yönüyle takdir edilesi çabaları bir yana) akli çözüm çabalarına baskın bir hal aldığı ortadadır. Yani beklediğimiz yol göstericiliğin kitleselleşmesine daha uzun bir zaman olduğu açıktır. Kendi yankı odalarından çıkıp dünyaya seslenebileceği lojistiğin niteliği ve sayısı oldukça sınırlıdır. Seküler ideolojilerin yeter derecede sınavdan geçtiği günümüzde maalesef halen çağdaş ve kapsayıcı bir sesle ne ülkeye ne bölgeye ne de dünyaya haykırabilecek bir durumdadır.

 

Evet, hayat sadece “Ulusların Düşüşü”nde olduğu gibi zenginliğin ve refahın sebeplerini araştırmaktan ibaret değildir. Öyle olsaydı, bugün en mutlu ülke halkları İskandinav ülkelerininkiler olurdu. Hayata her şeyin (mutluluğun, huzurun, dünyaya anlam vermenin) kökeniymiş gibi paye biçilen kapsayıcı kurumları da aşan tarzda ve sadra şifa normlar, ilkeler üzerinden bakabilecek yeni bir inşa sunmanın elzem olduğu açıktır. (Hele ki Filistin coğrafyasındaki sadece yıkımın ve soykırımın değil; buna engel olabilecek kurum ve normların tersyüz edildiği böyle bir dünyaya.)

 

Ama daha elimizdeki dinî-kültürel-siyasi ilkelere ihanetin bedelleriyle uğraştığımız, bu bedellerin bize sömürücü kurumların dejavusunu yaşattığı; ilkeleri ve onları kurumsallaştırmayı zikretmenin Andersen’den Masallar gibi dinlendiği; hedeflere varabilmeyi bırakın, sadece yola çıkabilmek için bile önce ciddi bir kültürel dönüşüme ihtiyaç duyduğumuz bir zaman diliminde “Ne anlatıyorsun?” diyenler de elbette çıkacaktır.

 

*Ulusların Düşüşü, Güç, Zenginlik ve Yoksulluğun Kökenleri, 1.Baskı, Doğan Egmont Yayıncılık, 2013.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.