Türkiye- Rusya İlişkilerinde Tarihi Güven(sizlik) Sorunu

Birbirilerine karşı büyük bir güvensizlik besleyen ve farklı çıkar ve tehdit tanımlarına sahip olan bu iki ülke ancak birbirlerinden bile daha az güvendikleri bir aktörün ortaya çıkması halinde ilişkilerini bir ortaklık zeminine oturtabiliyorlar. O yüzden tıpkı çatışmaları gibi işbirlikleri de bir saman alevi gibi.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

1996 yılının temmuz ayında Türk hükûmetinin Çeçen direnişine verdiği (dolaylı da olsa) desteği kesmesi talebiyle Türkiye’yi ziyaret eden Rusya Başbakan Yardımcısı Albert Chernyshev her iki dilde de karşılıklı kırılganlığa ve zayıflığa işaret etmek için kullanılan bir atasözü ile ikili ilişkilerin durumunu değerlendiriyordu: Camdan evin varsa komşuna taş atmamalısın. Aynı yılın hemen başlarında Trabzon’dan Rusya’nın Soçi limanına hareket eden ve içinde 177 yolcu ve 55 mürettebat olan Avrasya Feribotu 9 Çeçen yanlısı eylemci tarafından kaçırılmıştı. Korsanların lideri olan, Muhammet Tokcan, Rus Ordusunun Çeçenistan’daki saldırısını durdurmasını istiyordu. Rehine krizi korsanlarla Türk hükûmeti arasındaki müzakerelerin ardından 72 saat sonra sona erdi. Çeçen yanlısı korsanlar kaçırdıkları feribot ile İstanbul’a yanaştıklarında Çeçen davasına sempati duyan binlerce Türk tarafından “Çeçenistan Rusya’ya mezar olacak” sloganları ile bir kahraman gibi karşılandılar.

1990’lar boyunca, Rusya Türkiye’yi sadece ‘teröristlere’ karşı hoşgörüyle yaklaşmakla değil, aynı zamanda Türkiye’nin Sovyet sonrası alanda nüfuzunu genişletmek için Rusya’nın güvenliğini tehdit eden gruplarla suç ortaklığı yapmakla suçladı. Bu dönemde Çeçen ve Kuzey Kafkasya diaspora grupları Türkiye’de çok aktifti ve faaliyetlerinin resmi kanallardan destek gördüğü iddia ediliyordu. Kesin rakamlar bilinmemekle birlikte, Kafkas kökenli birçok Türk vatandaşı Çeçen bağımsızlık savaşını desteklemek için Çeçenistan’a gitti. Türkiye sürgün Çeçen savaşçılarına ev sahipliği yaptı. Rus medyası da sürekli olarak Çeçen komutanların gizli toplantılarının nasıl İstanbul’da yapıldığını ve Çeçen muhalefetine olan silah transferi ve yardımları yazıyordu. Aynı donemde Rus politikacılar da Kürt hareketine desteklerini açıkça bildirmekten çekinmiyorlardı. Örneğin 1994’te Moskova Türk hükümetinin bütün protestolarına rağmen Rusya Federasyonu’nda yaşayan Kürtlerin sorunlarını tartışmak üzere uluslararası bir konferansa ev sahipliği yaptı. 1995 yılında Türkiye’de Meclisin eski iki üyesi, Rus makamlarıyla Moskova’da sürgünde bir Kürt parlamentosu kurma olasılığını görüşmek üzere Moskova’yı ziyaret etti. 1995 yılında Rus hükümeti, Türk hükümetinin PKK tarafından yönetildiğini söylediği bir Kürt Evi’nin Moskova’da açılmasına izin verdi.

İkili ilişkiler her iki ülkenin birbirilerinin “iç sorunlarına” dair duyarlılıklarını terör şemsiyesi altında tanımaları ile normalleşecekti. 1998 yılında Genel Kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı Rusya’ya resmi bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaretten kısa bir süre sonra donemin başbakanı Bülent Ecevit’in Moskova’ya resmi ziyareti sırasında Terörle Mücadele Ortak Bildirgesi imzalandı. Aynı yıl Abdullah Öcalan sığınak aramak için Rusya’ya gittiğinde Rusya bu talebi reddedecek ve daha sonra PKK bağlantılı gruplarla bağlarını koparmaya başlayacaktı. Türk hükümeti ise bu tarihten itibaren Çeçen yanlısı Kuzey Kafkasya diasporasının Türkiye’deki faaliyetlerini engellemeye ve hatta yasaklamaya başlayacaktı.

Nitekim Rusya ve Türkiye arasındaki işbirliği iki ülkenin ilişkilerinin tarihi boyunca çıkarlara dayanan stratejik bir ortaklık gerekliliği kadar hem içeriden hem de dışarıdan kendi toprak bütünlüklerine yönelik tehdit algısı ile her zaman doğrudan bağlantılı oldu. Her iki devlet hem birbirilerine karşı derin bir güvensizlik hissettiler hem de aynı güvensizliği Batılı devletlere karşı her daim muhafaza ettiler. Özellikle dış güçlerin içerideki etnik ve milliyetçi ayrılıkçı hareketleri destekleyerek ülkelerini güçsüz düşürmek istediklerine dair inanç her iki ülkenin hem dış politika kararlarında hem de rejimlerinin işleyişinde hemen her zaman şekillendirici bir rol oynadı. Güvenlik kültürlerinin en temel unsurlarından biri oldu.

Kötü Komşu Hayırlı Dost Sahibi Yapar (mı?)

Dış İşleri Bakanlığı 1965 yılında yayınladığı “Belgelerle Türk-Sovyet Münasebetlerinde 48 Yıl” başlıklı değerlendirmesinde Batı’nın emellerine dair inancın ve Batı karşısındaki konumun Türkiye ve Rusya’nın ikili ilişkilerinde her daim önemli bir unsur olduğunu tespit eder. Bu değerlendirmeye göre Sovyet Rusya’nın kendisini Batı karşısında kuvvetli ve zayıf hissetmesine göre Türk-Sovyet münasebetleri değişmektedir: “Rusya kendini Batı’ya karşı kuvvetli hissettiği zamanlarda Türkiye’ye karşı daima sert, hatta düşmanca tavır takınmıştır. Kendisini özellikle Batı karşısında tehlikede gördüğü zamanlarda ise aksine olarak Türkiye’ye yakınlaşmıştır.”

Belgelerle Türk-Sovyet Münasebetlerinde 48 Yıl” benzer bir eğilimin Türkiye için de söz konusu olduğunu söyleyip, Birinci Dünya Savaşından sonra iki ülke arasında gelişen dostluğu şu şekilde tarif eder: “Türkiye ile anlaşmak Bolşeviklere İslam dünyasında büyük bir prestij sağlayacak ve böylelikle içeride rejimlerini kuvvetlendirmek, dışarıda da emperyalizmin temellerini sarsma imkânı verebilecekti. Mustafa Kemal ise Sovyet yardımını emperyalizme ve onunla işbirliği yapan Osmanlı idaresine karşı savaşabilmek için istemekteydi.” Ortaklık hem içeride iki rejimin temellerini güçlendirmek ve rejime muhalif grupları kontrol altına almak hem de Batı’nın gücünü dengelemek için önemlidir.

Bu eğilim bütün bir Soğuk Savaş boyunca da devam edecektir. Örneğin Türkiye’nin 1952 yılında NATO’ya girmesi ile gerginleşen ilişkiler, Kıbrıs krizi üzerinden Batı ile arasının gerilmesi ile düzelir. İki ülke liderleri birbirilerini ziyaret eder, kültürel ve iktisadi içerikli pek çok antlaşma imzalanır. Her ne kadar Sovyetler Birliği Kıbrıs konusunda Türkiye ile ayrı düşündüğünü her durumda ifade etmiş ve Türk ordusunun adaya yönelik tüm askeri girişimlerini sert bir tepki ile karşılamış olsa da Batı ile Kıbrıs konusunda yaşanan bu gerilim işbirliğinin de kapısını aralamıştır Dış İşleri belgeleri bu işbirliğini Batı’ya duyulan hayal kırıklığına açıkça bağlar ve “Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki haklı davasına müttefiklerin gösterdiği ilgisizlik karşısında Türk efkar-ı umumiyesinde beliren kırgınlık arttığı ölçüde Türk ve Sovyet yakınlaşması ortaya çıkmıştır” der.

Türkiye ile Rusya ilişkilerindeki bu genel eğilim aslında Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye-Rusya ilişkilerini çerçevelemeye devam edecektir. Bir başka deyişle iki devlet arasındaki ilişkinin sınırlarını çizen her iki devletin kendi tehdit algıları arasındaki uyum ve Batı ile bu tehdit üzerinden kurdukları ilişkidir. Tüm anlaşmazlıklara ve çıkar çatışmalarına rağmen iki devlet kendi tehdit algılarını uyumlu hale getirebildikleri ölçüde işbirliği yapabilmişlerdir. Bu eğilim bugün iki devlet arasında yaşanan gerilimli ve son derece istikrarsız gelişmelere ve ani tavır değişikliklerine de ışık tutacak bir nitelik taşır.

Camdan Eve Taş Atarsan

Suriye iç savaşı ilk dönemlerinde hem Rusya’nın hem de Türkiye’nin güvenlik endişelerini yeniden ve çok güçlü bir biçimde bir kez daha su yüzüne çıkardı ve bu güvenlik endişelerindeki gerilim üzerinden iki ülkeyi neredeyse savaşın eşiğine getirdi. Ancak her iki ülkenin de Suriye’de Batıyı dengeleme isteği ve kendilerine yönelik tehditlerde birbirilerine duydukları ihtiyaç 2016 yılından itibaren işbirliğinin kapısını açtı. 2000’li yıllar boyunca nüfusunun %14’ü Müslüman olan Rusya hem ayrılıkçılığa hem de İslami aşırıcılığa karşı uzun vadeli askeri/siyasi bir kampanyaya girişmişti ve bu kampanyanın en önemli ayağı Kafkaslardaki Müslüman toplulukların kontrolüydü. Rus siyasi elitleri Suriye çatışmasının Kafkaslardaki ayrılıkçı eğilimleri ve radikalleşmeyi güçlendireceğinden korkuyordu. Üstelik Suriye iç savaşının ilk yıllarında Kuzey Kafkasya’dan gelen yabancı savaşçılar Suriye savaşının radikalleşmesinde önemli bir rol oynadılar ve radikalleşen Suriye muhalefetinde liderlik pozisyonlarında görev aldılar. Rusya bu dönemde tıpkı doksanlı yıllardaki gibi Rusça konuşan yabancı savaşçıların Türkiye makamları tarafından Sünni yanlısı bir savaş gücü olarak kullanıldığını iddia etti. Bu durum Rusya’nın Türkiye’ye yönelik güvenlik endişelerini olağanüstü boyutlarda arttırdı.

Türkiye açısından ise hâlihazırda zaten ulus-aşırı bir karakter kazanmış olan Kürt sorunu, bu sefer Suriye özelinde yeniden şiddetleniyordu. Irak ve sonrasında Suriye devletinin/rejiminin baskıcı gücünü kaybetmesi ve her iki devletin de sınırları üzerindeki denetimini yitirmesi hem Türkiye’nin güvenlik kaygılarını arttırıyor ama hem de Ankara’nın bölgede gücünü arttırma arzusunu gerçekleştirebileceği bir fırsat sunuyordu. Güvenlik kaygıları, güç maksimizasyonu ve ideolojik nedenlerle Ankara Suriye’de Rusya’nın düşman unsur olarak gördüğü Suriye muhalefetini destekledi. Hedef Esad’ı yollamak, Kürtleri bastırmak ve bölgenin yeniden dizaynında söz sahibi olmaktı.

Ancak bu hedefleri gerçekleştirmek için Ankara’nın işbirliği yaptığı gruplar, Rusya’nın kendi ulusal güvenliğine doğrudan tehdit olarak algıladığı gruplardı. Bu iki farklı pozisyon tıpkı 1990larda olduğu gibi her iki ülkenin tehdit algılarının birbirinden hızla uzaklaşmasına yol açacak ve Suriye savaşının ilk yıllarında neredeyse savaşın eşiğine gelmelerinin önemli bir nedeni olacaktı.

Hava Yumuşadığında

2015 yılı ilişkilerde bir dönüm noktası oldu. İki ülkenin tehdit algılarındaki bu ciddi gerilim ABD’nin IŞİD karşısında PYD’yi desteklemeye başlaması ve Suriye Kürtlerine silah yardımı yapmaya başlamasıyla birlikte radikal bir biçimde değişti. Türkiye açısından bu durum güvenlik kaygılarının Batılı müttefikler tarafından dikkate alınmaması anlamına gelirken, Rusya açısından aynı durum bir türlü bastıramadığı Suriye muhalefetini Türkiye ile birlikte kontrol edebilmek için açılan yeni bir fırsat anlamına geliyor. Nitekim Rus hükümeti 2016 yılında çatışmaların ortasında sıkışmıştı. Askeri çözüm için Türkiye’nin muhalefete verdiği desteği kesmek gerekli görülüyordu. Üstelik Rusya’nın endişeleri sadece Suriye ile ilgili değildi, İran’ın yardımıyla Rusya’nın Esad’ın yanında Suriye çatışmasına müdahil olması Rusya’nın çoğunluğu Sünni olan Müslüman nüfusunu yabancılaştırıyordu. Nitekim Türkiye ve Rusya arasında uçak düşürülme hadisesi sonrası yaşanan gerilim Rusya’nın Kafkas Cumhuriyetlerinde de tepkilere yol açacaktı. Örneğin Mart 2016’nın sonlarında Başkurdistan Moskova’nın baskısı ile bölgenin Türkiye’deki temsilciliğini kapattı. Ancak tüm baskılara rağmen Tataristan temsilciliği kapatmak gibi bir niyetinin olmadığı açıklandı. Kriz Moskova’ya bu cumhuriyetlerin siyasi elitlerinin Türkiye ile ilişkilerini korumaya çalıştığını da gösteriyordu.

2018 yılından itibaren Soçi ve Astana mutabakatları ile hızlanarak devam eden Suriye’deki Rus-Türk yakınlaşması, her iki devletin de kendi temel güvenlik sorunlarını çözmede kilit bir rol oynadı ve bu iki ülkeye birlikte muhalefeti ve Suriye savaşını dizayn edebilme ve savaşın gidişatını değiştirme fırsatı verdi. Bu yakınlaşma Rusya’nın Halep müdahalesini ve Halep’in rejim tarafından denetimini mümkün kıldı. Buna karşılık, Rusya Türkiye’nin Türkiye sınırına yakın bölgelerde kontrolü yeniden ele geçirmesine destek verdi. 24 Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı Harekâtı başladığında Rusya bu harekâta karşı çıkmadı. Bir yıl sonra, Türkiye Afrin’de başka bir operasyon başlattığında Rusya kendi güçlerini Türkiye’nin ordusunun yolundan çekti. Her iki ülke açısından da işler yolunda gözüküyordu.

Yeninden Gerginlik

Kısa bir donem için bile olsa Rusya ve Türkiye’nin örtüşen güvenlik kaygıları üzerinden geliştirdikleri taktiksel işbirliği ve birbirine duydukları ihtiyaç 2019 sonları itibarıyla Suriye bağlamında limitlerine ulaşmış gözüküyor. Barış Pınarı harekâtı sonrası ABD Kürtlere olan desteğini sona erdirmese de Ankara’nın taleplerini de gören bir siyaset izlemeye ve Suriye’den kısmi çekilmeye başlaması bu açıdan bir dönüm noktası olarak görülmeli. ABD’nin çekilmesi Rusya ve Türkiye ilişkisinin tutkalı olan Batı’ya yönelik endişeyi ve ABD’nin Suriye’deki gücünü dengeleme ihtiyacını azalttı. Tam da bu dönemde uzun bir zaman boyunca dondurulan ama her iki devletin de en başından itibaren Suriye’de farklılaşan çıkarlarının sembolü olan İdlib sorunu yeniden patlak verdi. Türkiye açısından İdlib’in Esad rejiminin kontrolü altına girmemesi sadece İdlib’ten Türkiye’ye gelecek bir göçmen akınını durdurma anlamı taşımıyordu. Aynı zamanda Suriye muhalefetini kontrol edebilme gücünü muhafaza anlamına da geliyordu. Bu güç Zeytin Dalından Barış Pınarı harekâtına Türkiye’nin Suriye sınırında elde ettiği imtiyazları koruyabilmesini sağlayacak önemli bir kozdu.

Rusya ve Esad içinse İdlib Suriye’nin genelindeki “kaos ve terörü sonlandırmanın yolu” ve savaşı Esad lehine bitirmenin anahtarı olarak görülüyordu. İdlib’in muhaliflerin elinde kalması fiili olarak Suriye’nin parçalanma tehdidinin ve Türkiye gibi yabancı devletlerin Suriye’de kalıcı olması durumunun devam etmesi anlamına gelecekti. Nitekim 2017 yılında Le Figaro dergisine verdiği söyleşide Putin üçüncü devletller tarafından kontrol edilen çatışmasızlık bölgelerinin fiili olarak Suriye’nin parçalanması gibi bir tehlikeye yol açabileceğini söylüyor ve “umuyorum ki bu bölgeler Suriye’nin gelecekte parçalanmasının prototipi haline gelmez” diyordu.

İdlib iki ülkenin sadece Suriye konusunda değil ama aynı zamanda genel olarak güvenlik stratejilerinin ve bölgesel siyasetteki temel dinamiklerinin ne kadar birbirine zıt olduğunu bir kez daha açığa çıkarmış gözüküyor. Rusya ve Türkiye ilişkisinin belki de en önemli sorunu bu iki ülke arasındaki işbirliğinin neredeyse hiçbir dönemde ortak ilkelere, kurumlara ve hatta kısa dönemli ortak bir vizyona dayanmamış olması. Tam da bu durum bu ikili ilişkiyi yolsuzluk ağlarının, kişisel hırsların, belirsiz ve manipülatif bir siyasetin etkilerine açık hale getiriyor. Her iki ülkede de karar alma süreçlerinin merkezîleşmesi bu etkilerin daha da güçlü hissedilmesine neden oluyor.

Birbirlerine karşı büyük bir güvensizlik besleyen ve farklı çıkar ve tehdit tanımlarına sahip olan bu iki ülke ancak birbirlerinden bile daha az güvendikleri bir aktörün ortaya çıkması halinde ilişkilerini bir ortaklık zeminine oturtabiliyorlar. O yüzden tıpkı çatışmaları gibi işbirlikleri de bir saman alevi gibi. Bir an sizi aydınlattığını düşündüğünüz bu alev, bir bakıyorsunuz bütün samanları yakmış ve sönmüş bile…

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.