Türkiye’nin Asya Siyasetinin Dönüşümü ve Sınırları

Büyüyen Çin-ABD rekabetinin en sıcak yaşandığı yer günümüzde Asya iken, Türkiye’nin ‘Yeniden Asya’ niyeti çerçevesinde tartışılması gereken yakıcı başlıklar ve asıl sorular tartışılmıyor. Bölgeye yönelik olarak, bugüne değin sürdürülen derinlikten yoksun ve değişken politikaların varlığı ve nitelikli insan sermayesi sorununa rağmen bu dönüşüm nasıl gerçekleşecek?

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye’nin ‘dünya siyaseti ve ekonomisinin ağırlık merkezi Asya’ya kaydığı için’, “Yeniden Asya Açılımı”nı ilan ettiği şu günlerde, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Asya politikasını incelemek faydalı olabilir. “Türkiye’nin bir Asya politikası oldu mu?” sorusu, meşru bir soru olarak karşımızda durmaktadır.

 

Komünizmle Mücadele Dönemi

 

1950-1960 yılları arasındaki dönem Türkiye’nin Asya politikasının en açık olduğu dönem olarak karşımıza çıkar. Türkiye Kore’ye asker gönderdikten sonra, bu dönemde ‘komünizmle mücadele’ adına bir yandan 1955 yılında Bandung’ta bağlantısızlık fikrine karşı çıkarken, aynı zamanda Batı yanlısı Güneydoğu Asya Antlaşma Örgütü’nü (SEATO) destekledi. Uzakdoğu’da Japonya gibi Batı ittifakının üyelerini desteklerken, Pakistan ve İran’la birlikte Merkezi Antlaşma Teşkilatı’nın (CENTO) üyesi olarak Güney Asya’yı komünizm tehdidinden korumaya çalıştı. Türkiye’nin Güney Asya’ya nüfuz etmesini sağlayan ana etmen; Batı destekli ve Sovyetlere karşı tampon olarak Pakistan’ın ayakta kalmasını arzulayan İran Şahı’ydı. Türkiye özellikle Afganistan ile olan tarihi dostluk ilişkilerini kullanarak, 1926 yılında başladığı Afgan subayların eğitimini devam ettirerek ve Afganistan-Pakistan arasında gerilim yaratan Peştunistan [1] meselesi gibi sorunlarda arabuluculuk yapmaya çalışarak Afganistan’ı Sovyetler’den uzak tutmaya çalıştı. Bu politikasını ABD’de Eisenhower yönetimi ile eşgüdümlü yürüten Demokrat Parti hükümeti, alt-kıtadaki sorunlara tamamen Pakistan penceresinden baktı, bağlantısızların liderlerinden Hindistan’ı öteledi ve arabuluculuk girişimlerinde de başarısız oldu. Keşmir meselesinde Pakistan’ın yanında yer alan ve bu meselesinin ilgili Birleşmiş Milletler kararları ışığında çözülmesini destekleyen Türkiye, Afganistan’ın taraf seçmeme politikasını da açıkça eleştirdi ve Afgan yönetimini Pakistan’ı sıkıştırarak bölgeyi Sovyetler etkisine açmakla suçladı. Bu dönemin Türkiye’nin Güney Asya politikasına en büyük mirası aşırı Pakistan odaklılık oldu.

 

1962-1965 yılları arası Türkiye’nin Güney Asya politikasında oldukça ilginç bir döneme tekabül eder. Türkiye, 1962’de Çin-Hindistan Savaşı’nda (muhtemelen ABD de Hindistan’a yardım ettiği için) ‘Kızıl Çin’e karşı Hindistan’a askeri yardım göndermeyi düşündü. Ancak Türkiye yine Pakistan’ı üzmemek adına Hindistan’a yardım göndermekten vazgeçti. Buna rağmen Türkiye, ABD’nin ve İngiltere’nin de aynı dönemlerde Pakistan-Hindistan arasında arabuluculuğu desteklemesinden de cesaret alarak olsa gerek, Hindistan-Pakistan arasında arabulucu rol oynamaya teşebbüs etti. Bu fikrin Hindistan tarafından dile getirilmesi ve Hindistan’ın Ankara büyükelçisinin Başbakan İnönü’nün böyle bir role soyunmasını “Tanrı’nın bir lütfu’ olarak değerlendirmesi ve Keşmir’de olası çözüm için kendi kişisel önerilerini İnönü’ye şahsen bildirmesi oldukça ilginçtir. Türk Kurtuluş Savaşı’nın alt kıtada bıraktığı olumlu algıyı da kullanan İnönü’nün, Hindistan Başbakanı Nehru ile geliştirdiği ilişkiyi de kullanarak Türkiye’yi Pakistan-Hindistan arasında 1962-1963 arasında arabulucu role soktuğunu görüyoruz. Demokrat Parti döneminde Türkiye’nin Vaşington büyükelçiliğini de yapan Feridun Cemal Erkin’in yürüttüğü bu görüşmelerden bir sonuç alınamazken, Türkiye’nin 1965 Hindistan-Pakistan savaşında yine Pakistan’dan yana taraf olması ve Pakistan’a silah yardımı planlaması Türkiye’nin yeni edinir gibi olduğu ‘daha dengeli’ rolünü de sona erdirmiş gözüküyor.

 

Pakistan İpotekli Asya Politikası

 

Türkiye yaklaşık 1965’ten itibaren, Batı ittifakına üyeliğinin dış politikada ‘kabilecilik’ yapmak anlamına gelmediğini, yani bağımsız bir şekilde, ulusal çıkarları doğrultusunda karşısındaki ülkelerin siyasi ve sosyal sistemlerine bakmadan ilişki kurabileceğini dile getirmeye başladı. Bu yeni bakışta hâliyle Kıbrıs davasına Batılı ülkeler nezdinde yeterince destek bulunamamış olması yatar. Yine de Soğuk Savaş’ın Türk dış politikasını ne ölçüde kısıtladığı da gözle görülebilir. Pakistan, Kızıl Çin’in Türkiye ile resmî ilişkiler geliştirmek istediğini ve bu konuda arabulucu olabileceğini belirttiğinde, Türkiye’nin uzun süre bunu kabul etmemesi bu nedenledir. Sonuçta, Türkiye-Çin ilişkilerinin kurulması ve Türkiye’nin Tayvan büyükelçisini ülkeden göndermesi ancak uluslararası sistemde ABD-Çin yakınlaşması sonrasında gerçekleşti. Türkiye, 1968 yılında İhsan Sabri Çağlayangil’in Dışişleri Bakanlığı döneminde Hindistan’la ilişkileri geliştirmek istese de, bunda başarılı olunamadı. Türkiye’nin Keşmir konusunda Pakistan’ı desteklemesine karşılık Hindistan’ın Kıbrıs’ta Rum tarafını desteklemesi sonucu ilişkiler oldukça mesafeli kaldı. Japonya ile özellikle ekonomik anlamda geliştirilmek istenen ilişkilerde ise Japon tarafı, Türkiye’nin hâlâ OECD Konsorsiyumu’ndan yardım alan bir ülke olduğunu, bu nedenle Japon yatırımları için elverişli olmadığını belirttiler. Emekli bir büyükelçimizin deyimiyle, “Türkiye’nin Pakistan’a ipotekli Güney Asya politikası” bu dönemde de devam etti. 1971 Doğu Pakistan krizi sonrası kurulan Bangladeş’i ‘ne de olsa Müslüman bir ülke olduğu için’ tanımak isteyen Türkiye, Pakistan odağından ötürü bunu yine hemen yapamadı. Suudi Arabistan ve Fas 1969’da Rabat’ta yapılan İslam Konferansı’na ciddi bir Müslüman nüfusu olan Hindistan’ı da davet edince, Pakistan bunu kabul etmedi ve Türkiye, Ürdün ve Pakistan birlikte Hindistan’ın toplantıdan çıkarılmasını sağladılar. Bu olay da Türkiye-Hindistan ilişkilerinde gerilime yol açtı. 1970’li yılların sonlarında ise bu kez ABD’nin Ankara büyükelçiliğinin Afganistan’da olup biteni ve Sovyet davranışını anlamlandırmak için Türkiye Dışişleri Bakanlığı ilgili yetkilileriyle sürekli temas halinde oldukları ve bilgi almaya çalıştıkları görülür. Ancak Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin verdikleri bilgiler ne doğru ne de çok tatmin edicidir. Türkiye’nin Afganistan ve Pakistan ile çok yakın ilişkilerinin olduğu tüm bu yıllar boyunca, her iki ülkedeki büyükelçiliklerimizin son derece yetersiz olduğunu da eklemek gerekir. Afganistan’da bir dönem Türkiye’deki bir iç çekişmeden ötürü büyükelçisiz kalan sefarete acilen sefir atanması talebi de ABD’li yetkililerden gelmiştir.

 

1980 Sonrası Asya Açılımı

 

1980’li yıllara gelindiğinde, Türkiye yeniden Asya’ya açılımı denedi. Başbakan Turgut Özal, IMF destekli yeni ekonomi programı çerçevesinde yeni ihracat pazarları bulmak üzere Asya’ya yöneldi. Özal, Türkiye’yi Batı’dan Uzak Doğu’ya ulaşımın transit noktası haline getirmeye çalıştı; Türkiye ile Uzakdoğu’yu birbirine bağlayarak ‘ipek havayolu’ kurmak istedi. Özellikle Singapur, Japonya ve Güney Kore gibi ülkelere yönelirken, Singapur’u uzun yıllar ‘müşfik bir otoriter’ yönetimle yönetip büyütmüş olan Başbakan Lee Kuan Yew, Özal’ın neredeyse rol modeli oldu. Bu dönem Asya ülkeleri ile karşılıklı üst düzey ziyaretler olağanüstü derecede arttı. Türkiye’nin önceki dönemlerde de görülen ‘darbe ile işbaşına gelmiş yönetimlerle’ çalışmaktan imtina etmeme uygulaması bu dönemde de, örneğin Bangladeş’te Devlet Başkanı Erşad döneminde devam etti. Başbakan Özal, Türkiye’nin Güney Asya’da, Hindistan’ı çok ihmal ettiğini fark eden ve bunu değiştirme yönünde adım atan ilk başbakan oldu. Ancak 1989’da Hindistan’ı ziyaret eden Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Yeni Delhi’deki büyükelçimizin tüm ısrarlarına rağmen Pakistan’a uğramadan Hindistan’a gelemedi. Bu dönemde Bangladeş’ten, Japonya’ya, Çin’den, Hindistan’a kadar çok sayıda üst düzey ziyaret gerçekleşti. 1980’lerde Özal’ın Asya’da aktif olma adına bir şansı da Çin’in Afganistan’da Sovyet işgalinden büyük endişe duyması ve Türkiye, İran, Hindistan ve Pakistan’ın da içinde olduğu gayrı resmî ‘Güneybatı Asya Milletlerinden’ oluşacak bir ittifak peşinde olmasıydı. Türkiye; İran İslam Devrimi’yle birlikte Güney Asya’ya nüfuz ettiği en önemli yerel partnerini kaybetti. İran-Irak Savaşı sonrası yeniden inşa faaliyetleri ise Türkiye-Japonya ilişkilerinde ekstra motivasyon yarattı. Çünkü Japon firmalar Türkiye’de yerel firmalarla işbirliği yaparak yeniden inşa faaliyetlerine katılmak istediler. Hem bu dönem genel Asya açılımı hem de özellikle Sovyetler’in dağılması sonrası Orta Asya aktivizminin de Batı destekli ve onaylı olduğunu tekrar söylemek gerek.

 

Bu hareketliliğin de devamlılıktan yoksun kaldığını belirtmek gerekir. Zira Pakistan ve Türkiye’nin çıkarları önce Irak’ın Kuveyt’i işgal meselesinde, ardından Afganistan’da Taliban’a destek konusunda farklılaştı. Pakistan, Taliban’ı desteklerken, Türkiye Afganistan’da Taliban’ı bir tehdit olarak algıladı.

 

Türkiye’nin bir kez daha Asya’ya yönelmesi ise 1990’lı yılların sonunda gerçekleşti. Bu dönemde Dışişleri Bakanlığı “Güney Asya, Uzak Doğu ve Pasifik Ülkelerine Açılım” başlıklı bir çalışma yürüttü. Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Korkmaz Haktanır, o dönem yaklaşık 35 ülkeyi içene alan söz konusu bu bölgelerle ilişkileri geliştirmek istediklerini açıkladı. “Asya Kaplanları” diye bilinen Singapur, Tayvan, Güney Kore ve Hong Kong ve “Bebek Kaplanlar” diye bilinen Endonezya, Malezya ve Tayland özel önem verilen ülkelerden oldu.[2] Daha da önemlisi, Başbakan Bülent Ecevit, Hindistan’a Pakistan’ın herhangi bir gölgesi düşmeden, kendi özünde önem veren ve ilgi gösteren ikinci başbakan oldu. Pakistan’da meydana gelen 1999 darbesi sonrası Pervez Müşerref’e karşı soğuk davranan, alışıldık uygulamanın aksine Pakistan’a uğramadan kendi kişisel merakı ve ilgisi olan Hindistan’ı ziyaret eden Ecevit, Dışişleri Bakanlığının tüm uyarılarına rağmen, Keşmir konusunda, Türkiye’nin alışılageldik pozisyonu olan ‘Keşmir’de BM kararları ışığında çözüm’den, Hindistan’ın da benimsediği ‘Keşmir’in Hindistan ve Pakistan arasında ikili görüşmelerle çözülmesi’ pozisyonunu benimsedi. Bu dönemde hem doğulu hem batılı, hem Asyalı hem Avrupalı olduğu iddiasıyla hareket eden Türkiye’nin bu söylemi slogan seviyesinde kaldı.

 

AK Parti Döneminde Asya

 

AK Parti dönemi de benzer iki alt döneme ayrılabilir. İlk dönemde rasyonel bir dış politika izleyen, Batı’nın desteğini arkasına alan ve bu destekle birlikte dünyaya sunacak bir şeyi olan AK Parti hükümetleri, Asya’ya daha geniş perspektiften bakabildi. Hindistan ile Türkiye arasında üst düzey ziyaretler gerçekleşirken, ticaret hacmi artırıldı. Türkiye bu dönemde Pakistan-İsrail arasında resmî buluşmaya ev sahipliği yaparken, aynı anda Hindistan-Pakistan arasında 2006’ya kadar gelişen diyaloğu da destekledi. Afganistan’da ABD işgali sonrası ortaya çıkan durumda Afganistan ve Pakistan’ı defalarca İstanbul’da bir araya getirdi ve Afganistan’da kurumların kapasitesini artırmak için çalıştı. Diğer yandan, Türkiye’nin arabuluculuk gücü yine zayıf kaldı, özellikle Pakistan’ı razı etme gücü neredeyse hiç olmadı.

 

İkinci dönemde ise Türkiye bir kez daha Batı’dan destek görmeyen ve Güney Asya’da duygusal dış politikasıyla Asya’da sorunlar yaşamaya başladı. 1971 krizi sırasında rol oynadıkları iddiasıyla bazı Cemaat-i İslamî liderlerini idam cezasına çarptıran Bangladeş ile Türkiye’nin ilişkileri bu dönemde bozuldu. Birçok akademisyen, Türkiye’nin Japonya ile ilişkilerinde hemen ‘Ertuğrul’ gemisine sarılmasını, Güney Kore söz konusu olduğunda Ayla filmine takılıp kalmasını ve benzer şekilde Pakistan dendiğinde Kurtuluş Savaşı’nda Hint Müslümanlarının yaptığı yardımları gündeme getirmesini Türk dış politikasında perspektif sorununun belirtileri olarak alıyor. Geçmişteki tekil bir olaya yönelik özlem dolu, romantik bakış, bilginin ve akla uygun politikanın yerine ikame ediliyor.

 

Asya Politikasının Sınırları

 

Büyüyen Çin-ABD rekabetinin en sıcak yaşandığı yer günümüzde Asya iken, Türkiye’nin ‘Yeniden Asya’ niyeti çerçevesinde tartışılması gereken sorular tartışılmıyor. Bu rekabet nasıl idare edilecek?, Türkiye’nin Asya siyaseti hangi prensiplere yaslanacak?, Türkiye’nin Keşmir politikasıyla Hindistan-Pakistan arasında arabulucu olması mümkün mü?, Türkiye’nin Hindistan’da aşırı-sağ Hindu hükümetine yönelik eleştirisi nasıl olmalı?, Türkiye’nin eleştirisinin inandırıcı olması için neler yapılmalı?, Türkiye’nin Asya siyasetinde olası rakipleri kimler?, Türkiye hangi ülkelerle hangi konularda ve prensipler üzerinden ilişki geliştirebilir?, Türkiye Asya politikası geliştirmek için hangi araçlara sahip?, Türkiye’nin bölgeye yakınlaşması, bölgeyle olan ticaret açığını artırmayacak mıdır?, Bunun önüne geçilmeli midir?, Güneydoğu Asya ülkeleriyle Türkiye hangi konularda işbirliği yapabilir?, Güneydoğu Asya ülkeleri, Çin-ABD arasındaki rekabeti nasıl yönetiyor?, Türkiye, Doğu Asya’ya ne sunabilir? Türkiye’nin bu sorulara sahici cevaplar üretebilmesi için kendi içinde bir muhasebeye girmesi gerekir. Türkiye’nin askeri eğitim kurumlarında kaç yabancı subay eğitilmiştir ve bu eğitimlerin Türkiye’ye faydası ne oldu? Aynı muhasebe, sivil yabancı öğrenci kabulünde de yapılmalı.

 

Türkiye’nin Asya politikasının başlıca sorunu, insan sermayesi sorunudur. Orta Asya hariç tutulacak olursa, Türkiye’de Asya’nın diğer bölgelerine dair ciddi bir bilgi ve ilgi sorunu bulunmaktadır. Gerçekçi bir Asya politikası için geçmiş teşebbüslere ait deneyimlerden faydalanmak gerekir. Asya politikasının gerçekçi olması için Asya’da nelerin konuşulduğuna, nasıl bir Türkiye algısının olduğuna ve bunun nedenlerine bakmak, en başta Pakistan’la olmak üzere ilişkileri rasyonel zeminde sürdürmek gerekir. Türkiye’nin, örneğin Sri Lanka gibi ülkelerle terör ve radikalleşmeyle mücadele, rehabilitasyon programları gibi temalar üzerinden işbirliği yapması teoride mümkün ama Türkiye’nin sahada bu sorunlarla mücadelesine rağmen bu alanlarda kurumsallaşmış bir tecrübesi, sistematik çalışması ve bilgi derinliğinin olmayışı maalesef çözülmeyi bekleyen bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Ayrıca Türkiye’nin, Asya gibi etnik ve dini yönden çok parçalı bir bölgede etkin olabilmesi için dış politikada da zihnini açması gerekir. Türkiye, bu bakımdan dış politikada da ‘mahalle’den çıkabilmeli. Türkiye’de üç düzlemde ‘mahalle’den çıkış’ gerekli: Bireylerarası ilişkilerde; toplumsal gruplar düzeyinde; uluslararası alanda. Örneğin; Türkiye’nin Asya’ya yeniden yönelişinin ilk gözle görünür, ses getirir adımı Endonezya, Malezya, Katar ve İran’la yapılan ‘İslam Zirvesi’ olmamalı. ‘Yeniden Asya’ niyetinin belirgin ama hatalı ilk adımı ise bu yönüyle Türkiye’nin son dönem dış politikasındaki derin hastalığın yalnızca bir semptomu.

____________________________________________________________________________________________________________________

[1] Afganistan’ın Afganistan-Pakistan sınırının Pakistan tarafında kalan Peştunların sınırın diğer tarafındaki Peştunlarla muttasıl olmaları gerektiği, dolayısıyla sınırın yapay ve geçersiz olduğu iddiası.

[2] Dışişleri Bakanlığı Güncesi, Ocak 1999, s.56-61

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.