Fransa’nın Kültür Savaşı: “İslamo-Goşizm”

İslamo-goşizm, günümüz koşulları altında Fanon-Sartre ittifakını ortadan kaldırmak adına yürütülen bir kültür savaşıdır. Bu savaş hangi araçlarla yürütülecektir: Kelimelerle mi şeylerle mi? Kavafis’in şiirinden ilerleyecek olursak “barbarlara” yasa işlemediğinde ne olacak? Marx’ın ifadesiyle soruyu yeniden formüle edersek “eleştiri silahının” yerini “silahların eleştirisi” mi alacak?

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Barbarları Beklerken!

 

Bugün Avrupa’nın en temel konularının başında Müslüman göçmenlerle ilişkileri gelmektedir. İsmail Kara’nın bir kitabının başlığını Avrupa için uyarlarsak, “Avrupa’da Bir Mesele Olarak İslam” uzun yıllara yayılacak olan bir sosyo-politik, dinsel ve kültürel boyutları olan bir konudur. 1960’lardan itibaren güçlenen İslami hareketlere bakış açısında bugün gelinen noktada büyük bir değişiklik göze çarpmaktadır. Anti-emperyalist mücadeleleriyle desteklenen İslami hareketlerin devrimlerden sonraki uygulamaları karşısında Avrupalı aydınların bakışında geleneksel Batılı önyargılar hakim olmaya başladı. İslami hareketlerin yükselişe geçtiği 1970’lerin ikinci yarısından itibaren ikircikli olan destekler bugün gelinen noktada geri çekilmiş durumdadır. Sosyalistlerin bir bölümü açısından emperyalizme karşı mücadele eden, kendi ülkelerindeki despotları devirmeye çalışan, devrimci, demokratik ve dolayısıyla ilerici görülen İslami hareketler bugün itibariyle otoriterlik, despotizm ve faşizmle malul bir şekilde anılıyorlar. Geçmişte İran, Sudan, Cezayir, Mısır, Türkiye gibi ülkelerdeki İslami yükseliş karşısındaki kafa karışıklığı bugün Avrupa’nın bizzat merkezinde kendisini göstermektedir. Avrupa’da İslam’ın yükselişi tartışmalarının ve politik paradigmada yaşanan önemli kırılmanın merkezi üssü, aydınlanmanın, laikliğin ve cumhuriyetçi değerlerin temsilcisi olan Katolik Fransa’dır.

 

Napolyon döneminden itibaren Fransa’nın, çoğunluğu Müslüman coğrafyalardaki sömürgeci etkinliği, kolonyalist hafızası ve emperyal önyargıları bilinen bir gerçektir. 1960’larda Fransa’nın Cezayir Bağımsızlık Savaşı esnasındaki uygulamaları ve Fransa’nın entelektüel alanında yaptığı etkiler, iç cephede neden olduğu ittifaklar; örneğin, Frantz Fanon ile J. P. Sartre’ın entelektüel işbirliği büyük bir olay, politik bir skandal olarak hala hafızalardadır. Emperyal hafıza hala canlı olmakla birlikte bugün değişen koşullar altındayız. De-kolonyal süreçte çevreden merkeze bir nüfus hareketliliği yaşandı. Bugün Avrupa’da kendi dini, kültürel yaşantılarını sürdürmeye çabalayan önemli bir Müslüman nüfus yaşamaktadır. Kapitalist metropollerin değişen demografisi Avrupa’nın muhtelif metropollerinde, özelliklede Fransa’da (Paris’te) keskinleşen bir etnik, dinsel, kültürel ve politik ayrışma ve bölünmelere neden olmaktadır. Tüm bu etkilerin ve tarihsel önyargıların sonucunda ortalama Fransız küçük insanı tipik olarak şu şekilde düşünmektedir: “Barbarlar medeniyetimizi istila etmeye geliyorlar…” Giderek yaygınlaşan ve derinleşen çöküş anlatısına göre, çağdaş uygarlığı sömürgelere taşıma misyonu, eş deyişle “barbarları medenileştirme stratejisi” iflas etmiş, yerini çok daha büyük bir soruna “barbarların” medeni Avrupa’yı yıkmalarına, çağdaş uygarlığın temsilcisi metropollere akın etmelerine bırakmıştır. Afrika’nın yerli halklarını medenileştirmek isteyen kolonyalistten, Avrupa’nın yerli halklarını istila etmek isteyen yeni bir tür kolonyalizme geçilmiştir. Başka bir ifadeyle, klasik oryantalist ilişki tersine dönmüş, Avrupa yerlileşmiş, yerliler ise kolonyalistleşmiştir. Fethedilmesi gereken pasif, nesne, dişil, duygusal ve egzotik doğu imgesine karşılık gelen erkek, rasyonel, aktif bir öznellik olarak kurgulanan batı imgesi tam bir çöküşün içindedir. Dünyanın genç, eril halkları dişileşmiş, yaşlanmış, takatsiz kalmış Avrupa’yı istilaya gelmektedirler. Fransa’nın tipik küçük insanı ve giderek siyasal ve entelektüel alanındaki büyük unsurları etkisi altına alan düşüncenin genel hatları bu şekildedir.

 

Yaşlı ve Emekli Subaylar Rahatsız

 

“Neyi bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?
             Bugün barbarlar geliyormuş buraya.
Neden hiç kıpırtı yok senatoda?
Senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?
             Çünkü barbarlar geliyormuş bugün.
                    Senatörler neden yasa yapsınlar?”
 
 Kavafis, Barbarları Beklerken

 

 

Değişen bağlam ve egemenlik ilişkileri yeni siyasetleri, yeni kişilik tiplerini (“otoriteryan kişilikleri”) gündeme getirmektedir. Fransa’nın yukarıda andığım entelektüel ve politik bağlamının yapılandırdığı en önemli tartışma İslamo-goşizm (İslami solculuk) başlığını taşımaktadır. Bu tartışmayı kuran politik bağlam, Charlie Hebdo saldırısı sonrasında giderek güçlenen cumhuriyetçi kabarma (dünyanın pek çok liderinin katıldığı ‘Cumhuriyet Yürüyü’şünü hatırlayalım) altında şekillendi. Charlie Hebdo’dan beş yıl sonra gerçekleşen Samuel Patty (Fransa’nın sembolü öğretmen figürü olması dikkate değerdir) saldırısıyla birlikte daha da sıcak bir gündem halini almıştır. Daha sonrasında ise emekli ve muvazzaf askerlerin gelecekte olacağını düşündükleri iç savaş uyarıları geldi. Valeurs Actuelles adlı sitede yayınladıkları iki bildiride askerler Fransa’nın muhtemel geleceğinde bir iç savaş ihtimalinin olduğunu, hükümet şimdiden önlem almaz ise iç savaşın kaçınılmaz olduğunu belirttiler. Gerek cumhuriyetçi askerlerin gerekse de yurtsever Fransız ulusunun tarihsel görevi yerine getireceğinden kuşkularının olmadığını, ancak bu işi halka bırakmaktan ziyade hükümetin şimdiden alacağı önlemlerle halletmesi gerektiğini belirttiler. Yayınladıkları bildiride “Aramızdan bazıları Afganistan, Mali, Orta Afrika ve diğer yerlerde düşman ateşini gördü. Bazıları görev arkadaşlarını kaybetti. Bizim topraklarımızda taviz verdiğiniz İslamcılığı yok etmek için canlarını ortaya koydular.” gibi İslamofobik duygularını ifade etmekte ve yeni siyasetin acilen alması gereken önlemlerin ne olması gerektiğini ileri sürmektedirler. Generallerin bildirisinin hedef noktasında İslamo-goşistler yer almaktadır. Irkçılıkla, sömürgecilikle mücadele adı altında ayrımcılık ve topluluklar arasında nefret yaratılmaya çalışıldığını söylemektedirler:

 

Bu terimleri kullanan fanatikler, bugün ırk temelli bir savaş yaratmak istiyor. Ülkemizi geleneklerini, kültürünü küçümsüyorlar. Geçmişini ve tarihini elinden alarak dağıldığını görmek istiyorlar. Heykelleri yıkarak, asker ya da sivil, asırlık değerlerimize saldırıyorlar. İslamcılar ve banliyö orduları, ulusumuzun elinden toprak kopararak, bu yerleri anayasamıza aykırı dogmalara tabii olan bölgeler haline getirmek istiyor. Her Fransız, inanan ya da inanmayan, her Fransız ülkenin her karış toprağında evindedir ve cumhuriyet yasalarının uygulanmadığı bir mahalle ya da bölge olamaz.  

 

1961 yılında General de Gaulle’ün Cezayir’le savaşı sonlandırarak barış görüşmelerine başlamasına tepki olarak Raoul Salan’la birlikte bir grup general bildiri yayınlamış, ardından da darbe girişimlerinde bulunmuşlardır. Bugünün generalleri için ise sorun dışarıda değil içeridedir ve tartışma konusu edilen savaş tipi de emperyal savaştan çok “iç savaş”tır; onlara göre dış cephede değil iç cephede savaş kaybedilmek üzeredir. Komutanların tutumlarından da anlaşılacağı üzere Fransa, daha uzun bir süre demokratik merkez siyasetini devam ettiremeyecek, giderek norm devletinden önlem devletine yavaştan dönüşecektir. Olayların gidişatı ve rejim tipinin değişimi kanaatimizce bu yöndedir. Generaller şimdilik Kavafis’in şiirinin başında yakınıldığı gibi parlamentonun yasa yapmamasına hayıflanıyorlar. Ancak parlamento “barbarlarla” mücadele için yasa hazırlığı içindedir, durum şimdilik onlar açısından çok umutsuz değil. “İslami Bölücülükle Mücadele” ve “Cumhuriyet İlkelerine Saygıyı Güçlendiren Yasa” tasarıları Fransız parlamentosunda hazırlanmaktadır. Ancak bu yasalar radikal sağı tatmin etmeye yetmeyecektir.

 

İslamo-Goşizm Nedir?

 

Şimdi bu gerilim hattının politik ve toplumsal boyutlarının ötesine geçerek ideolojik düzlemi teşkil eden “kültür savaşı” ayağına biraz daha yakından odaklanalım. “İslamo-goşizm” terkibi iki negatif kavramın bileşiminden oluşuyor.  Fransızca’da “İslamo” ifadesiyle siyasal İslam kastedilmektedir. “Goşizm” kelimesi de 1960’lardan itibaren radikal solu yaftalamak adına kullanılan kötücül bir sözcüktür. Bu manada İslamo-goşizm kelimesiyle “siyasal İslamla ittifak yapan radikal solcular” kastedilmektedir. İslamcılarla solcuların ittifakını öngören en stratejik metinlerin başında İngiliz Troçkist hareketinin lideri Chris Harman’ın The Prophet and the Proletariat (1994) kitabında buluyoruz. Yükselen İslami hareketlere karşı politik pozisyon belirlemek niyetiyle kaleme alınmış metinde Harman, İslamcılığı faşizmin çağdaş versiyonu olarak gören yaklaşıma karşı çıkarak, neo-liberal küresel hegemonyaya karşı müttefik bir kuvvet olarak tasarlamıştı. Harman’ın müttefik bir güç olarak gördüğü solcular ile lslamcılar arasındaki ilişki ikibinli yılların başında itibaren daha negatif biçimler almaya başladı. Pierre André Taguieff The New Judeophobia (2002) kitabında solun yükselen Üçüncü Dünyacılığını eleştirerek Avrupa soluna sesleniyor ve esasen Filistin Özgürlük Hareketi’ni desteklemeyi bırakmalarını istiyordu. Taguieff solun İslam’la arasına mesafe koymasını talep ederek İslamı kendi içinde tecrid etmeye çabaladı. Günümüzde kavramın daha çok negatif kullanımı ön plandadır ve Fransa’nın ulusal kültür savaşının temizlik aparatına dönüşmüş durumdadır.

 

Ağır politik yüke sahip olan kavramı kamusal tartışmanın merkezine getiren odakların başında La Figaro gazetesinin milliyetçi-muhafazakar yazarları gelmektedir. Ancak kelimenin çok daha kamusal bir odağa gelişi, hükümet politikalarında karşılığını bulduğunda yaşandı. Milli Eğitim Bakanı Jean Michel Blanquer,  “İslamo-goşizm terörizmle entelektüel işbirliği” olarak tespit etmiştir. Fransa Yüksek Öğretim Bakanı Fréderique Vidal, Fransız üniversitelerini İslami-solculuk mu kirletti sorusuna verdiği yanıt şuydu: “İslami-solcular sadece üniversiteleri değil, tüm toplumu kirletiyorlar”. O günden sonra terim giderek “entelektüel suç ortaklığı” kapsamına alınarak kriminalleşti ve cadı avının bir enstrümanına dönüştü. Hatta Vidal ilginç biçimde bütün akademiyi İslami-solculuk konusunu bilimsel ve rasyonel şekilde araştırmaya davet etti. Eğitim ve öğretim alanını doğrudan ilgilendirmesinin bir nedeni Fransa’nın ulusal birliği kuran temel mekanizmanın “okullar” olmasından ileri geliyor. Durkheim’ın Toplumsal İşbölümü kitabında ileri sürdüğü gibi toplumsal farklılaşmanın derinleştiği modern dönemde, klasik dönemin bilinçleri ortaklaştıran dinsel yapının yerini “okul” sistemi almıştır. Okul o nedenle en cumhuriyetçi ve ulusal kurumdur. Fransa’nın okul sisteminin, özellikle üniversitede görülen temel krizi, sömürge ülkelerden gelen ailelerin çocuklarının bugün üniversitelerde sosyal ve beşeri bilimlerde etkili olmaya başlaması, yerleşik anlayışları dönüştürmeleridir. Fransız üniversite sistemi ve yerleşik anlayışları sömürge deneyiminden ve özellikle Müslüman ülkelerden gelen göçmenleri içerme, asimile etme, kendine dönüştürme kapasitesini yitirmiştir. Tam da Fransa’nın taşralaşması ve yerlileşmesi dönüştürme kapasitesinin bir ifadesinden başka bir şey değildir. Müslümanların kamusal alanda görünürlükleri zaten tartışma konusu olan Fransa’da şimdi ideolojik ve entelektüel görünürlük elde etmeleri, 19. yüzyıldan itibaren kendisini kültürün başkenti olarak algılayan bir ülkeyi haliyle alarma geçirmeye yetmiştir. Onlara göre “istilanın” ideolojik yansıması beşeri ve sosyal bilimler alanında yaşanmaktadır. O nedenle kültür savaşı şarttır. Sağın ve cumhuriyetçilerin pek çok fraksiyonundan oluşan Fransa cephesindeki entelektüellere göre, İslamcılar ve sol-liberaller ittifak içinde hareket ederek Fransız değerlerinin, cumhuriyetin, laikliğin ve aydınlanmanın altını oymaya çalışmaktadırlar. Solcular ve liberaller evrensel insan hakları retoriğiyle, çok-kültürcülük söylemiyle İslamcıları entelektüel alanda etkili bir konuma yükseltmektedirler. İslamo-goşizm, günümüz koşulları altında Fanon-Sartre ittifakını ortadan kaldırmak adına yürütülen bir kültür savaşıdır. Günümüzün Fanon figürü hem içeride hem de İslami bir surette karşımıza çıktığı düşünüldüğünde sorunun radikalleşme dinamiği açıktır. Milliyetçi-muhafazakar entelektüeller, İslamo-goşizmi, solun muhalefet dinamiklerini ve Müslümanların kamusal görünürlüğünü itibarsızlaştırmak adına kullandıkları suçlayıcı bir söylemdir.

 

Bugün Fransa’da giderek radikal sağa doğru kayan entelektüel bloğun iki temel mücadele cephesi bulunmaktadır. Bu iki cephe hattı, bir yandan Fransa’nın Amerikanlaşmasıyla mücadele etmekten, diğer yandan da Müslüman göçmenlere karşı kitle seferberliğini örgütleyemeye çalışmaktan oluşuyor. Fransız kültürünün Amerikanlaşma ve İslamlaşma tehdidi altında olduklarını düşündüklerinden dolayı kültür savaşı giderek dramatik boyutlara taşınıyor. Protestan, liberal, piyasacı, çok kültürcü ve pragmatist Amerika; Katolik, cumhuriyetçi, laik, politik, rasyonalist Fransa’yı tehdit etmektedir. Amerikan sosyal bilimlerinin, özellikle “çok kültürlülük” gibi ırk, kimlik, etnisite eksenli kavramlarının akademik alandan tasfiye etmek niyeti taşımakta, Fransa’nın ulusal sosyal bilim çerçevelerinin hakim olmasını istemektedirler. Aynı zamanda genç, diri, geleneksel, dirençli, güçlü, erkek, savaşçı Müslümanlar; yaşlı, dişil, hantal, kararsız, pasif Fransa’yı tehdit etmektedir. İki cepheden birden sömürgeleştirildiğini düşünen Fransız milliyetçi muhafazakarları kültür stratejisini Avrupa’nın yerli halklarının hissiyatına göre yeniden örgütlemektedirler. O nedenle İslamo-goşizm gibi bir portmanto terkip iki tehdit unsurunu sentezlemeye çalışır; İslamcılarla (Amerikan) liberal solcuları entelektüel ve politik kamusal alandan dışlayarak tecrid etmeyi ve marjinalleştirmeyi amaçlamaktadırlar. Sosyalist ve liberal evrenselciliğe karşı ulusal kültür cephesi inşa çabaları, yukarıda işaret edildiği üzere hükümet politikalarında yankılarını bulmuştur.

 

Revolverle Kültür Devrimi Yapılabilir mi?

 

Milliyetçi-muhafazakar entelektüeller Fransa’da muhafazakar kültür devrimi arayışındadırlar. Aslında onların bu arayışı, Paris 68’den beri devam etmektedir. Mayıs 68’le birlikte gündeme gelen kültür devrimini tasfiye etmek amacıyla yoğun bir çaba sarfetmektedirler. Amerika’da seksen sonrasında yeni muhafazakarlıkla birlikte gerçekleşen entelektüel ve akademik alanın dönüşümünü Fransa ancak günümüzde gerçekleştirebilmiştir. Fransa artık devrimcilerle değil, muhafazakar devrimcilerle anılacak bir ülkedir. Tarihin rüzgarı evrensel entelektüel Sartre’dan milliyetçi-muhafazakar Eric Zemmour’a doğru esmektedir. Sol, yirminci yüzyılda entelektüel baştan çıkarma gücünü büyük oranda yitirmiştir. Aydınlar alanında yıllar öncesinden Gramsci’nin sözünü ettiği transformizm stratejisi sağdan yana çalışmaktadır: Milliyetçi muhafazakar entelektüeller solda yer alan entelektüelleri kendi söylem alanlarına doğru çekmektedirler. Transformize edemediklerini ise tecrid ederek marjinalleştirmeye çalışacaklardır. Yeni durumda artık ne Sartre’ın temsil ettiği evrensel vicdanı tekelleştirmiş entelektüel figürü, ne de Foucault’un dile getirdiği lokal entelektüel figürüdür. Fransa’da aydın figüründe, muhafazakar devrimci figür lehine büyük bir dönüşüm yaşanmaktadır. Onlara göre Paris 68 onun ortaya çıkardığı bütün teorik gelenekler büyük bir çöküşten başka bir şey değildir ve derhal sökülüp atılması, Fransa’nın ulusal geleneğine uygun anlayışların geçirilmesi gerekmektedir. Peki bu kültür savaşı, Alain de Benoist’in sloganlaştırdığı gibi “sağ kanat Gramcsiyanizm”le kendini sınırlayacak temelde bir hegemonya mücadelesi olarak mı kalacaktır? Fransız sağının fikirlerin gücünü, kültürel gücün devlet aygıtını dönüştürdüğünü keşfettiği doğrudur. Ancak yeni durumda devletin baskı aygıtları işin içine gerçekten karıştırılmayacak mıdır? Burada tek referans noktasının sağ kanat Gramscilik olduğu konusunda şüpheliyim. Kültürel hegemonya mücadelesinde bekleneceği gibi, ilk olarak üniversitelerde, gazetelerde, tartışma programlarında, okullarda, dergilerde, düşünce kuruluşlarında, edebiyat ve sanat alanında zihinleri dönüşecek ve zihinsel dönüşümü politik dönüşüm mü takip edecek; yoksa siyasetin doğrudan müdahalesi altında kültür savaşı mı gerçekleşecek, işte sorunun bamteli de burasıdır: Hegemonya nasıl kazanılacak? Fransa’nın muhafazakar kültür devriminin yolu hangisi olacaktır: dergiler, yayınevleri, gazete, düşünce kuruluşları ile sivil toplumda ideolojik hakimiyeti öngören iktidar stratejisine (kurumlar üzerinden yapılan uzun yürüyüş) dayanan Gramsci’nin yolu mu, yoksa Bolşevik parti aygıtıyla politik iktidarı almaya ayarlanmış Leninist yol mu? İdeolojik devrim mi politik devrimi önceleyecek, yoksa politik devrim mi ideolojik devrimi önceleyecek, tüm mesele burada düğümlenecektir. Anti-liberal, anti-sol ve anti-İslam bir devrim olasılığı nereden gelecektir? Ya da başka bir yol daha mı vardır?

 

Bizce rüzgar radikal sağdan yana esmektedir. Ancak yine de, pek çok yazara göre aynı dinsel ve etnik içeriğin birinin faşist, diğerinin özgürlükçü görülmesi liberalizmin zaferinin ilanından başka bir şey değildir. Kültür savaşını liberalizm mi kazanmıştır? Eğer öyleyse, liberal hegemonyanın altında ikamet ediyorsak ve bu liberal evrenselcilik her türlü dinsel ve etnik rölativizmi körükleyerek cumhuriyetin politik inşasını imkânsızlaştırıyorsa, başka bir deyişle ulusal-devlet alanını, Hegel’in tabiriyle objektif aklın sahasını toplumsal çıkarlar alanında asimile ediyorsa, rasyonel devletin temsil ettiği ortaklık sahasını tekillikler parçalıyorsa, o halde kültür savaşı hangi araçlarla yürütülecektir: Kelimelerle mi şeylerle mi? Kavafis’in şiirinden ilerleyecek olursak “barbarlara” yasa işlemediğinde ne olacak? Marx’ın ifadesiyle soruyu yeniden formüle edersek “eleştiri silahının” yerini “silahların eleştirisi” mi alacak? Faşizmin propaganda bakanı Gobbels’in “kültür kelimesini duyduğumda elim tabancama gidiyor” sözlerini hepimiz biliyoruz. Buradaki entelektüalizm karşıtlığı ve kültür ile revolver arasında kurulan ilişki yeni bir biçim alıyor. Kültürel devrim (revol-uation) arayışını “revol-ver” ile gerçekleştirmek çok da uzak olmasa gerektir. Şuan için aydınlar ve generaller eleştirilerini “bildiriler”le ifade ediyorlar. Radikal sağın yükselişi, sağ popülizmin hızlı bir şekilde proto-faşizmlere ilerlemesi, Avrupa’nın önümüzdeki on yıllarında yaşayacağı politik ve toplumsal krizlere dair önemli ip uçları vermektedir. Ulus-devletler üzerinde baskı uygulayan, egemenlik sahasını daraltan, Avrupa medeniyeti’nin kurumsal birikimini yansıtan (liberal evrenselci) Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi gibi yapılar ortadan kalktığında, Brexit’i Frexit’ler takip ettiğinde ulusal hükümetler içeride daha geniş bir hareket alanı bulacaklardır. Milliyetçi-muhafazakar entelektüellere göre toplumsal tekilliklere kör olduğunu iddia eden cumhuriyet ve laiklik ilkeleri Fransa’yı savunmak için uygun politik ilkelere işaret etmemektedir. Fransa içinde bulunduğu durumdan, yeni bir cumhuriyetle çıkacaksa eğer, bu cumhuriyetin demokratik olmayacağını anlamak zor olmasa gerektir. Fransa’nın önünde yeni bir cumhuriyet mi durmaktadır yoksa başka bir rejim tipi mi gündeme gelecektir. Avrupa derinden yaşadığı ve uzun yıllara yayılan medeniyet kırgınlığının üstesinden gelecek aşıyı icat edebilecek mi, yoksa “barbarlık aşısına” mı ihtiyaç duyacak, yaşayıp göreceğiz. Peki ya Kavafis’in dediği gibi barbarlar gelmezse:

 

Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi.

 ve sınır boyundan dönen habercilere göre,

 barbarlar diye kimseler yokmuş artık.

Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?

Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.