Küresel Isınma Tehdidi Altında Uygarlığımızın Geleceğini Düşünmek

Küresel ısınma tehdidi, büyüme ideolojisinin sonuna geldiğimizi ve tarım devrimi ve sanayi devrimi gibi dünya-tarihsel bir dönüşümü hayata geçirmemiz gerektiğini söylüyor. Zira bu tehdit aynı sanayi devrimi gibi tüm yaşam biçimlerimizi baştan aşağı düşünmemizi zorlayan ve yerküre ölçekli planlamayı dayatan bir toplumsal kırılma olmakla birlikte, önümüzdeki on yıllarda da yepyeni ideolojiler ve yaşam felsefeleri yaratması kaçınılmazdır.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

I. Önümüzdeki Dünya-Tarihsel Meydan Okuma

 

Şu anda dünya radikal bir biçimde değişiyor. Batı kapitalizminin 2008 ekonomik kriziyle baş edememesinden kaynaklanan toplumsal-siyasal sorunlar; merkez siyasetin çöküşü, aşırı sağın ve aşırı solun yükselişi gibi olgular Türkiye siyasetine yön verirken, içinde yaşadığımız dünyanın düzeninin değişmez bir sabite olmadığını ve birbirine karşıt rüzgarların kaotik akışlar doğurduğu bir yeryüzünde gemimizi yürütmek zorunda kaldığımız anlamına geliyor. 2008 ekonomik krizinin etkilerini yaydığı yeryüzünde yaşanan Çin-ABD jeopolitik savaşı, önümüzdeki 50 yılda Batı merkezli dünyanın bir ‘sonuna gelip gelmediği’ sorusunu sorma gereksinimi uyandırıyor; uzun soluklu düşünenlerde. Ve eğer Batı egemenliği sona erip dünya ölçekli bir Çin hegemonyası inşa edilecekse, 1945’den beridir sürdürdüğümüz Batı yönelimli siyaseti tümden dönüştürmek zorunda kalacağımız anlamına geliyor. Hele ki internetin yerküre ölçekli yayılmasının yarattığı küresel bilinç dönüşümleri, yeni yetişen kuşakların ulusçu bir ideoloji terbiyesi altında kendini evinde hisseden Soğuk Savaş mahsulü 40 yaş üstü kuşaklardan çok daha farklı kişiliklere dönüştüğü ve bu ülkenin gelecek 50 yılda sağ salim yoluna devam etmesini istiyorsak, bu bilinç dönüşümlerine uygun yeni ideolojik haritalar ve aidiyetler tasarlamaya çalışmamız anlamına geliyor.

 

Ekonomik kriz, jeopolitik savaş ve küreselleşme süreçleri bizleri yeni bir dünyaya hazırlasa da, tüm bunlar sanayi devriminin gölgesinde şekillenen, dolayısıyla Batı modernitesinin ufkundan dışarı çıkmayan dönüşümlerdir. Olası bir Çin hegemonyası kapitalizmin ilgası değil, daha da derin bir tesisi anlamına gelir. Ekonomik krizle baş etmek için kapitalizmi lağvetmek değil, belki de yeryüzü ölçekli bir Keynesçi ve sosyal demokrat siyaset yeterlidir. Küreselleşmenin bir medeniyetler savaşına yol açmaması için Batı modernitesinin bir ürünü olan kozmopolit bir ideoloji yeterli gelebilir. Yani bu dönüşümler hayata bakışımızda ve hayattan beklentilerimizde çok da radikal kırılmalar yaratmak zorunda değildirler.

 

Fakat şu anda yerkürenin yaşadığı öyle ciddi bir tehdit var ki, bu tehditle baş etmek insanlık tarihinde radikal kırılmalar yaratan tarım devrimi, sanayi devrimi gibi bir dönüşümü zorunlu kılıyor. Bu tehdit artık her gün çok daha fazla düşünmek zorunda olduğumuz küresel ısınma tehdidi. Yaşamak için tüketiyoruz, tüketebilmek için enerji harcıyoruz, harcadığımız enerji yeryüzüne sürekli karbondioksit ve sera gazları salıyor; atmosferdeki karbondioksit, iklimi yavaş yavaş ama kalıcı bir biçimde dönüştürüyor ve atmosfer sıcaklığının sürekli artış süreci, küçük adımlarla birikerek önünde sonunda uygarlığımızı yok edebilecek ‘bir anda gerçekleşecek katastrofik olaylar’a zemin hazırlıyor. Şu anda damla damla eriyen Grönland ve Antartika buzullarının atmosfer belli bir sıcaklığa ulaştığında bir anlık bir hamlede denize karışacağı öngörülüyor ve eğer bizler yerkürenin sıcaklığını bugünkünden 3 derece fazlasının altında tutmayı başaramazsak iklimsel bir kıyamet kaçınılmazmış gibi görünüyor.

 

Küresel ısınma çalışmalarından dolayı 2018 yılında Nobel Ödülü almış William Nordhaus’un İklim Kumarı adlı çalışmasını ciddiye alacaksak, küresel ısınmaya karşı önlem almadığımız takdirde, atmosfer sıcaklığının kritik eşiğe ulaşması için öngörülen tarih yaklaşık olarak 2070 yılı. Böyle devam edersek, 2070 yılına kadar atmosferdeki karbondioksit artışı tarımın daha da üretken olmasına yol açacak; teknolojik yenilikler sonucu gelişen tıp, küresel ısınmanın sağlığımız üzerindeki bozucu etkilerini fazlasıyla telafi edecek; haliyle bizler önümüzdeki 50 yıl boyunca maddi olarak, yani besin ve sağlık cihetinden daha da iyi bir durumda olacağız.

 

 

Fakat Nordhaus’a göre, enerji kaynaklarını tüketme biçimimize böylece devam edecek olursak yaklaşık elli yıl sonrasında, yani kritik eşik aşılınca, bir anda yeryüzü ölçekli katastrofik dönüşümler meydana gelecek ve eğer biz şimdiden kalıcı önlemler almazsak, insanlık olarak bu felaketin altında kalacağız.

 

Küresel ısınmayı önüne geçilemez bir süreç hâline getiren olgu; enerji kaynaklarımızın büyük oranda karbondioksit salan fosil kaynaklara bağlı oluşu. Petrol, doğalgaz, kömür gibi sanayi devriminden beridir sahip olduğumuz tüm maddi nimetleri borçlu olduğumuz bu kaynaklara yenilerini eklemeye çalışıyoruz. Sınırlı da olsa rüzgardan enerji üretiyoruz. Fakat yeryüzü rüzgarları bu kadar enerji tüketimini beslemeye yeterli değil. Nükleer kaynaklar ne yazık ki radyasyon yayıyor. Hâliyle nükleer enerji kaynaklarını bırakın büyütmeyi küçültmek zorundayız. Güneşten sınırlı oranda enerji elde edebiliyoruz. Fakat güneş enerjisini depolama teknolojisini hâlâ yeterince geliştiremedik. Hidrojen atomlarında enerji biriktirmeye çalışıyoruz, fakat hâlâ hidrojeni bir kap içinde depolamayı beceremedik. Radyasyonsuz enerji üreteceği söylenen nükleer füzyon üzerine çalışmalarımız ise henüz erişmeye çalıştığımız noktadan çok uzak. Yani küresel ısınmayla baş etmek için henüz yeni enerji kaynaklarını keşfediş yeteneğimize bel bağlayamıyoruz. Eğer böylesi bir enerji keşfedebilirsek, bu bizim için insanlığı kurtaracak  muhteşem bir mucize olur. Ve bu teknolojilere ciddi destek vermeye devam etmeliyiz. Fakat önümüzdeki elli yılda fosil yakıtlara hâlâ ciddi ihtiyacımız olacağı varsayımıyla hareket etmek ve stratejiler geliştirmek zorundayız.

 

Buradan baktığımızda, küresel ısınmayı yok edemesek de, onun ilerleyişini yavaşlatacak, yani kırılma noktasını 50 yıldan örneğin 100 yıl sonrasına öteleyecek bir strateji, sadece ve sadece yerküre ölçekli büyümeyi durdurma stratejisi olabilir. İktisadi büyümeye dayalı bir ekonomiyi sürdürdüğümüz sürece, her geçen yıl atmosfere daha büyük oranlarda karbondioksit salmamız ve küresel ısınmayı her geçen yıl daha da fazla beslememiz mukadderdir. Büyümeyi durdurabilmek ise küresel ısınma süreçlerini yok etmez, fakat bugün öngörülen rakamlara oranla çok daha ileri bir geleceğe öteler. Kırılma anını öteleyebilmek ise gerek gerekli yeni teknolojilerin keşfi noktasında, gerekse de küresel ısınmayla baş edecek yeni toplumsal ve siyasal örgütlenmelerin ve kültürel dönüşümlerin düşünülmesi ve hayata geçirilmesi noktasında bize ciddi zaman kazandırır.

 

‘Büyümeyi durdurmak’ ibaresi ilk duyulduğunda şok edici bir etki yaratır. 500 yıllık kapitalist sistem, sürekli büyüme hedefi etrafında çalışır. Tüketiciler gelecek yıllarda daha müreffeh olacağı, üreticiler gelecek yıllarda daha zengin olacakları varsayımıyla sisteme destek verirler. Devlet adamları halklarından gelecekte onları daha güzel bir dünyanın beklediği vaadiyle destek alırlar. Büyümeyi durdurma düşüncesi tüm bir kapitalist sistemin sonu anlamına gelir. Hayal bile edilemez bir düşüncedir bu. Fakat hayal bile edilemeyen bu düşünceye bizleri mecbur kılan küresel ısınma olgusu, eğer biz zaten kendi ellerimizle büyümeye son vermez ve büyümemeye dayalı bir ekonomi inşa edemezsek, doğanın bizim gibi yaşlı kuşaklar için olmasa da, 2070 yılını görecek çocuklarımızın 2. Dünya Savaşı’nın katastrofik olaylarından daha sarsıcı koşullar altında ihtiyarlıklarını yaşayacakları anlamına gelir. Yani büyümeyi bizim seve seve sonlandıracağımız değil, doğanın zorla durduracağı anlamına…

 

İlk başta şok edici duran ‘büyümeyi durdurma’ ibaresi, doğru anlaşıldığında bizlerin gelecekte daha mütevazı, ama belki de bugünkünden çok daha mutlu ve kaliteli yaşayacağımız anlamına gelir. Nordhaus’un aktardığına göre; bugünün ortalama Amerikan insanı, cumhuriyeti kurmuş iki yüz yıl önceki atalarından 25 kat daha fazla tüketiyor. Fakat muhtemelen bir anket yapma şansı bulsaydık, kapitalizmin manevi tahribatının ıstırabını yaşamamış iki yüz yıl önceki insanların bugünün ortalama Amerikalısından çok daha mutlu bir hayat sürdürdüğünü ortaya çıkarabilecektik. Bu fark, sanıyorum, bugün yaşayan Türk insanı, Osmanlı klasik barışını yaşayan ortalama bir ahi esnafıyla karşılaştırıldığında da karşımıza çıkacaktır. Yani mutluluk ile tüketim olanakları arasında eksiksiz bir korelasyon yoktur. Hatta çağdaş mutluluk anketlerine bakacak olursak, bir ülkenin ortalama yoksulu bir ülkenin ortalama zengininden daha fazla keyif alır hayatından. Mutluluğun tüketimden çok daha farklı bileşenleri vardır. Ki kapitalizmin manevi tahribatı altında yaşayan bizler, bu bileşenlerden mahrum durumda hayatlarımızı sürdürmekteyiz. Ve eğer küresel ısınma tehdidinden alnımızın akıyla çıkacaksak, mutluluk-tüketim bağlantısını ve mutluluğun tüketim dışı bileşenlerini de yeniden düşünmek zorundayız.

 

Yazının devamında ‘büyümeyi durdurmak’ ibaresiyle tam olarak neyi kastettiğimi anlatacağım. Şimdilik sadece bir yanlış anlamayı baştan engellemek üzere büyümeyen bir ekonominin %0 büyüyen bir ekonomi olmadığını, zaten %0 büyüyen bir ekonominin süregelen nüfus artışıyla baş edemeyeceğini bildiğimi söylemek istiyorum. ‘Büyümeyi durdurmak,’ teknolojideki minimal gelişimler sayesinde sürekli artan verimlilik artışının izin verdiği yerin ötesinde büyümemektir. Verimlilik artışının, nihayetinde aynı ürünü daha az enerjiyle üretebilmek anlamına geldiğini ve teknolojik yeniliklerden kaynaklanan verimlilik artışlarının, ABD’yi baz alacaksak, son yetmiş yıllık ortalamada yıllık %2’ye yakın bir oranda gerçekleştiğini düşündüğümüzde böylesi bir büyüme artışının nüfus artışıyla baş edebileceğini söyleyebiliyoruz sanırım. Ve büyümeyen bir ekonomide istihdamı enerji tüketen sanayi sektöründen enerji tüketmeyen hizmet sektörüne aktaracağımız için, yapısal bir işsizlik sorunu da yaşamak zorunda olmayacağız. Yani küresel nüfusun ortalama maddi refahını düşürmeyen ve elbette artırmayan bir büyümeme modeli kafamdaki. 

 

II. Küresel Isınma Literatürü

 

Türkçede okuduğum kadarıyla küresel ısınma literatürünün bu konuyu tartışırken neleri merkeze aldığını aktararak tartışmaya başlamak istiyorum. Bu literatürü takip ettiğimde soruna üç tip yaklaşma biçimi tespit ettim.

 

Bunlardan birincisi; çağdaş kapitalist sistemle uyum hâlindeki düşünürlerin yaklaşımı. Bu tip yazarlar arasında dünyaca ünlü sosyolog Anthony Giddens’ın İklim Değişikliği Siyaseti ve konuyla ilgili araştırmalarından dolayı Nobel Ödülü kazanan William Nordhaus’un İklim Kumarı adlı kitapları var.

 

 

 

Bu iki düşünür konuya yaklaşırken, merkeze “Karbondioksit salınımı nasıl azaltılabilir?” sorusunu koyuyorlar. Bunun için gerekli dönüşümü de salt “enerji kaynaklarını değiştirmek için gerekli önlemler neler?” sorusuna yanıt vermeye çalışarak tartışıyorlar. Yani devletler ve uluslararası kuruluşların gerekli hukuki önlemleri alması ve bu önlemlerin arkasında durması bu düşünürler için sorunu çözmek açısından yeterliymiş gibi duruyor.

 

Anthony Giddens küresel ısınmayı konuşurken, yeryüzü yurttaşları olarak tüketimi azaltma gereksinimi duyduğumuzun farkında. Fakat bu konuda herhangi bir tefekkürü yok. William Nordhaus ise bu gereksinimin farkında bile değil gibi. Zira kitabın mesajı “Kapitalizmin bize sunduğu nimetlerden vazgeçmemeliyiz, maddi refahımızı sürekli ilerletmeliyiz. Tüketim olanaklarımızı asla düşürmemeliyiz. Ne önlem alacaksak bu sabiteler üzerinden almalıyız.” düşüncesi üzerine oturuyor.

 

Ayrıca birer sistem yanlısı düşünür olarak her iki yazar da, kârı sürekli büyütme üzerine kurulu kapitalist sistemin küresel ısınma sorununu nasıl doğurduğu, beslediği ve bu tehdidi nasıl büyüttüğü üzerine en ufak bir tefekkür bile sergilemiyor. Yani her iki düşünür de kapitalizmin tekelci şirket yapılanmasına ve bu şirketlerin kâr arayışına herhangi bir halel getirmeden, salt zorlayıcı ve teşvik edici vergilerle küresel ısınma tehdidiyle başa çıkmaya çalışıyor.

 

Küresel ısınma tehdidine ikinci yaklaşım biçimini ise kapitalist sistemin kendisiyle problem yaşayan solcu yazarlar sergiliyor. Buna örnek olarak, Jonathan Neale’in Küresel Isınmayı Durduralım, Dünyayı Değiştirelim adlı yapıtını ve Daniel Tanubo’nun Yeşil Kapitalizm İmkânsızdır adlı eserini örnek verebiliyorum.

 

Bu iki yazar, kapitalist sistem değişmeden, yani rekabete ve sınırsız kâr arayışına dayalı tekelci şirket yapılanması radikal bir biçimde dönüştürülmeden ve ekonomi yerküre ölçekli bir planlama altına alınmadan bu işin çözülemeyeceğini dile getiriyor. Zira her iki yazar için, çağdaş kapitalizmin hâkim aktörlerinin tikel çıkarları, küresel ısınmayı önlemek için gerekli önlemleri almaya karşı ciddi direnç arz ediyor. Ve Kyoto Protokolü’nü sabote ettiklerinde yaptıkları gibi, bu güçlü şirketler önlem önerilerine sürekli engel çıkartıyorlar.

 

Fakat gerek Neale, gerekse de Tanubo, aynı Giddens ve Nordhaus gibi, “Tüketim olanaklarından asla vazgeçmeyelim. Maddi refah arayışımızdan asla ödün vermeyelim.” düşüncesi zemininde strateji geliştiriyorlar.

 

Hâliyle bu iki sol yazarın küresel ısınma tehdidine yönelik çözüm teklifleri sistem düşünürü olan Nordhaus ve Giddens’la paralellik arz ediyor. Yani çözüm teklifleri her iki yazar grubu için de hemen hemen aynı. Tüketim artışını ve sürekli büyümeyi devam ettirerek, salt üretim için kullanılan enerji çeşidini en başta vergiler yoluyla dönüştürecek önlemler almak. Aradaki fark şuradan doğuyor: Sistem düşünürleri bu sorunu serbest piyasa mekanizmasıyla çözmeye çalışırken, sol düşünürler serbest piyasanın bu çözümlere engel olacağına; bu stratejileri başarıyla uygulamak için tikel şirket çıkarlarını düşünen çağdaş kapitalizmdense, bir bütün olarak insanlığın çıkarını düşünen küresel sosyalist ve planlamacı bir devlete ihtiyaç duyulacağı yönünde kanaat dile getiriyorlar.

 

Gerek sol, gerek kapitalist olsun her iki düşünür grubu da sürekli büyüme arzusundan vazgeçmek istemiyor. Bugünün koşullarında ise sürekli büyümek, yani tüketimimizi sürekli artırmaya dayalı bir ekonomi modelinden vazgeçmemek enerji tüketimini ve karbondioksit salınımını sürekli artırmak anlamına geliyor. Enerji kaynaklarımızı kökten değiştirecek bir teknolojik yenilik olmadığı sürece serbest piyasada da kalsak, küresel sosyalist bir devletle de bu işi çözmeye kalkışsak, sonuç değişmiyor. Daha çok tüketim, daha çok büyümek demek. Daha çok büyümek ise atmosfer sıcaklığını daha çok artırmak demek.

 

Küresel ısınma tehdidine yanıt olarak karşıma çıkan üçüncü yaklaşım biçimini ise Sergei Latouche’un Kanaatkar Bolluk Toplumuna Doğru adlı kitabı temsil ediyor. Bu yaklaşım biçimini önceki iki düşünür grubundan radikal bir biçimde ayıran düşünce, kitabın bir ‘küçülme ekonomisi’ni savunmasıdır. Latouche için, küresel ısınma koşullarında ve doğal kaynakların sınırlılığı varsayımı altında, sürekli büyümeye dayalı bir ekonomi sürdürülebilir değildir. Eğer insanlığın ve yeryüzünün geleceği için endişeliysek, büyüme iktisadına bir son vermemiz gerekir.

 

Latouche’u ciddiye almaya değer kılan temel sebep, onun maddi fakirleşmenin mutluluk azalması anlamına gelmediğini inandırıcı bir biçimde savunabilmesi. Büyümemek düşüncesi, pek çoğumuz için bir mutsuzluk hâli anlamına gelir. Latouche ise mutluluk ile maddi tüketim arasındaki mantık bağını parçalayarak, daha az tükettiğimizde aslında çok daha fazla mutlu hayatlar kurabileceğimiz inancını güçlü bir biçimde işliyor. Latouche için kapitalizmin tahribatı altında yitirdiğimiz sayısız manevi ve sosyal nimet türü vardır. Eğer yeni bir toplum örgütlenebilmesine geçebilirsek, tüm bu manevi ve toplumsal nimetleri tadabileceğizdir. Fakat bunun için mutluluğa dair hayallerimizi gözden geçirmemiz gerekmektedir. Latouche, refah kapitalizminin zirvede olduğu 1960’ların Batı toplumuyla bugünün Batı toplumu arasında mukayese yapar. Ve 1960’ların koşullarındaki bir refah seviyesine doğru küçüldüğümüzde, muhtemelen bugünün Batılılarından çok daha mutlu olabileceğimizi söyler. Elbette ki gerekli manevi ve toplumsal dönüşümleri yaparak…

 

Eğer küresel ısınmayla başa çıkacaksak gerek sistem düşünürleri, gerekse de sol düşünürler maddi refah artışı sabitesinden vazgeçmedikleri için derdimize deva olamıyor. Latouche ise sağ ve solun ötesinde bir ekonomi modeli geliştirmek istiyor. Ve onun modeli tüketim olanakları ile mutluluk arayışı arasındaki bağı parçalayabildiği için sanıyorum üzerinde durulması ve fikirleri geliştirilmesi gereken yaklaşım biçimini temsil ediyor. Küresel ısınmayla baş edeceksek, doğayı kirletmeyen yeni bir enerji türüne geçiş yapmadığımız sürece, Latouche’un yaklaşımını takip etmemiz ve derinleştirmemiz gerekiyor.

 

III. Mutluluk, Devlet, Kapitalizm

 

Hümanist psikoterapinin münşii Abraham Maslow, fıtratına uygun yaşayan bir insanın temel üç ihtiyaç düzeyini ayırt eder. İlk aşamada barınma, güvenlik, beslenme, cinsellik, sağlık, giyim-kuşam gibi bedensel ihtiyaçlar yer alır. Maslow’a göre bedensel ihtiyaçları karşılanmış insanın ikinci düzey ihtiyaçları sevme, sevilme, aidiyet duyma, saygı duyulma gibi toplumsal ihtiyaçlardır. Bu ihtiyaçları da karşılanan birey, manevi ve ruhsal ihtiyaçlarını karşılama yoluna gider, ki bunlar da kendini gerçekleştirme başlığı altında toplanır. Yani çıkar ya da para için değil de, yeteneklerini ve hayallerini gerçekleştirmek için bir işle meşgul olma; menfaat için değil de, içindeki hakikatleri kendine ve bedenine mal etmek için kitap okuma; içinde yaşadığı cemaatle, kozmosla ve Tanrı’yla bir olduğunu duyumsama gibi ihtiyaçlardır bunlar. Maslow için gerçekten mutlu insan kendini gerçekleştirebilmiş insandır.

 

Maslow’un kendini gerçekleştirme düşüncesinin temelinde Platon’dan, Aristo’dan ve antik mirastan süzülen evrensel tasavvufa ait bilgelik vardır. Antik düşünce mirasımız için insan sürekli daha fazla tüketmek adına çabalayan insan değildir. Aksine antik miras için maddi haz, servet ve prestij gibi maddi menfaatler için çabalamak, insanı asla gerçek manada mutlu etmez. Antik mirasta kişi maddi nimetleri ölçülü bir biçimde tüketir. Daha sonra kozmos bütünlüğü olarak da düşünülen Tanrı’yla bir olmak için şehre, polis’e ya da ihvan halkasına katılır ve teorik ve pratik düşünceyle tanrısal bilgeliği kendinde tecessüm ettirerek mutluluğa ulaşır.

 

Antik dönem mirasının geçerli olduğu toplumlar, sürekli büyümeye dayalı toplumlar değildi. Onlar maddi çalışma ve tüketim söz konusu olduğu sürece kanaatkâr toplumlardı. Yani böylesi toplumlarda ekonomi sisteminin amacı bir yandan insanın temel ve değişmez maddi ihtiyaçlarını karşılarken bir yandan da emek vasıtasıyla kişinin ilahi isimlerle ya da kozmik idelerle bütünleşmesini sağlamaktı. Zanaatın, ahiliğin, loncaların egemen olduğu Ortaçağ toplumlarında meslek, para kazanmak için yapılan zorunlu bir faaliyet olmak görülmezdi. Aksine bedensel zahmet de içeren meslek, kişinin Tanrı’yla ve Tanrısal idelerle bütünleşmesini sağlardı.  

 

Böylesi toplumlar, ‘zenginleşme çabası’nı ve tüccarlık faaliyetini aşağılık bir iş olarak kabul ederlerdi.

 

Çağdaş kapitalizm tüccarlığın, kâr için üretimin ve zenginleşme çabasının öne çıkmasıyla başladı. Tüccar mantığı lonca teşkilatlarını, lonca ahlâkını ve bu ahlâkın mutlulukla ve kozmosla bağlantısını tahrip etti. Ticareti ve meslek faaliyetini nihayetinde bağrında herhangi bir manevi değer taşımayan ve salt para kazanmak için yapılan bir faaliyete dönüştürdü. Ve eskinin lonca üyesini ve köylüsünü işçileştirdi ve meta haline getirdi.

 

Kapitalizmin egemen olması sonrasında, Jeremy Bentham’ın faydacı felsefesine yaslanan iktisat bilimi, antik mirasın manevi değerleri merkeze alan ve kozmik idealleri gerçekleştirmeye yönelmiş ahlâkına ve insanına göre değil de, haz peşinde koşan, acıdan kaçan, fayda maksimizasyonu peşinde koşan ve faydayı da neredeyse sadece maddi tüketimde arayan mekanik ahlâka ve insana göre şekillendi.

 

19. yüzyılda sanayi devrimi sonrasında tüccar kapitalizmi yerini sanayi kapitalizmine bıraktı. Sanayi devriminin leitmotifi olan teknolojik gelişme sonrasında rekabetçi kapitalizm yerini bilgiye hâkim olan ve bilgiyi sır gibi saklayan tekelci şirketlerin egemenliğine bıraktı. Tekelci şirketlerin egemen olması sonucu üretim ölçekleri hayli büyüdü, üretim maliyetleri hayli düştü ve yerküre ölçeğinde muazzam bir üretim potansiyeli oluştu.

 

Tekelci şirketler, bu muazzam üretim potansiyelini satışa ve kâra dönüştürmek için talep yaratmak zorundaydı. Talep patlamasını yaratmak için reklam sektörü tüm dünyayı kuşattı. Reklam sektörü ise o güne kadar insanların hayal bile etmediği ve o güne kadar hiç ama hiç ihtiyaç saymamış olduğu nesneleri temel ve vazgeçilmez ihtiyaçlar haline getirdi.

 

Bugünü yaşayan bizlere şu an için gayet normal ve doğal gelse de, Jean Baudrillard ve Cornelius Castoriadis gibi kapitalist toplum eleştirmenleri, dikkatle tefekkür edildiğinde, bugün doğal ihtiyaç kabul ettiğimiz nesnelerin yüzde doksanına yakınının kapitalizmin sanal olarak ürettiği ve doğal olmadığı hâlde doğallaştırdığı tüketim maddeleri olduğunu söyler. Bu ihtiyaçların yaratılması ve doğallaştırılması ise temelde insanlar daha mutlu olsun diye değil, tekelci şirketler ellerindeki muazzam üretim potansiyelini satabilsin ve kâra dönüştürebilsin diyedir.

 

Antik mirasın egemen olduğu toplumlarda devletin görevi sürekli büyüme ve sürekli maddi refah artışı değildi. Böyle bir artış, teknolojisi oldukça sınırlı toplumlarda hayal bile edilemezdi. Tebaasının temel maddi ihtiyaçlarını karşılamış ve onun dinle, tasavvufla veya Platoncu-Aristocu ideler ve formlarla özdeşleşen Maslowcu kendini gerçekleştirme hayallerini doyurabilmiş hükümdarlar başarılı hükümdarlar olarak kabul edilirdi.

 

Antik mirasın egemen olduğu devletler, hiyerarşinin doğal kabul edildiği bir kozmos ve toplum düşüncesine sahipti. Bu sebeple servet eşitsizliği bu toplumlarda ciddi bir problem olmazdı. Hükümdarlar egemenliklerini paraya, tüccara ya da kapitaliste değil; onun halk nezdindeki ideolojik meşruiyetini güvence altına alan din adamlarına borçluydular.

 

Kapitalizmin gelişiminin eşlik ettiği modern toplumlar, hiyerarşik kozmos görüşünü yıktı ve Thomas Hobbes’tan sonra insanların eşitliği düşüncesi zemininde bir ideolojik meşruiyet yaratmaya giriştiler. Ve Reform ve Aydınlanma’dan sonra modern devlet oluşumları dinsel meşruiyete giderek daha az; finansa, paraya ve sermayedarın desteğine daha fazla ihtiyaç duyar oldular. Ve aşama aşama kapitalizmin ve demokrasinin beraberce güçlenmesiyle halk nezdindeki meşruiyetlerini maddi refah artışını sürekli besleyebilme yetisinde buldular.

 

Modern çağda, ideolojik düzlemde hiyerarşi düşüncesi yıkılmış, eşitlik anlayışı yerleşmiş olsa da; maddi servet boyutunda hiyerarşi katlanarak arttı. Eşitlik inancının bu hiyerarşik toplumu sarsmaması ve eşitsizliğin göze batmaması için sıradan bireylerin gözlerinin zenginlerin servetinde değil de, kendi maddi olanaklarının sürekli ilerlemesi hayalinde sabitlenmesi gerekiyordu. Etkili ABD’li diplomat Richard Haass’ın Yeni Amerika’da dediği gibi “Büyüme durursa servet ve gelir eşitsizliği göze batar. Ve eşitsizlik göze batarsa Amerikan toplumu sarsılır.” Temelde bu sebeple, büyüme ideolojisinin aksi düşünülemeyecek bir şekilde tesis edilmesi ve büyümenin sürekli ilerletilmesi gerekiyordu. Teknolojinin sürekli ilerlemesi de sürekli büyümeyi olanaklı kılmıştı.

 

Küresel ısınma tehdidi bu saadet zincirini kırmış olmasaydı, bugün bu tarihi anlatma gereği duymaz ve büyümeye ve maddi refah artışına dayalı bir toplum ufkunun sınırlarında ülkemizin ve yeryüzünün geleceğini düşünmeye ve siyaset tasarlamaya devam edebilirdik. Fakat küresel ısınma tehdidi, atmosfere zarar vermeyen bir enerji çeşidini keşfedemediğimiz sürece, artık büyüme ideolojisinin bir sonuna geldiğimizi ve tarım devrimi ve sanayi devrimi gibi dünya-tarihsel bir dönüşümü hayata geçirmemiz gerektiğini söylüyor. Eğer bunu başaramazsak, insanlık olarak sanıyorum dünya savaşlarından çok daha zor ve geçici dünya savaşlarından farkı kalıcılığı olan bir sürece adım atacağız elli-yüz yıl içinde.

 

Frankfurt Okulu teorisyenleri Adorno ve Horkheimer, sanayi devrimi sayesinde artık küresel bir bolluk toplumuna girdiğimizi; günümüz için meselenin bu bolluk toplumunu sadece bir sınıfın çıkarı için değil de, tüm insanlığın çıkarı için nasıl şekillendirebileceğimizde düğümlendiğini söylemişlerdi. Küresel ısınma tehdidi altında ise artık küresel maddi bolluk değil de, küresel maddi kısıtlar zemininde insanlığın hayatta kalabilmesi ve mutlu, anlamlı ve değerli bir hayat sürebilmesi için nasıl bir planlama yapmamız gerektiğini  düşünmek zorundayız. Fakat çözüm yine Frankfurt Okulu teorisyenlerinin dile getirdiği cümleyi işlevselleştirmekte yatar: “Gerçekten de mutlu bir insanlık yaratabiliriz. Fakat bunu başarabilmek için bireyler ve toplumlar olarak ‘hayal’lerimizi ve mutlu yaşamdan beklentilerimizi dönüştürmek zorundayız.”

 

Yani küresel ısınma tehdidi bir yok oluş olmak zorunda değildir. Abraham Maslow gibi hümanist psikologları ya da mutluluğu çağdaş iktisat biliminin insan modelini tasarlayan Jeremy Bentham gibilerden çok daha ciddi ve derinden düşünmüş antik düşünürlerin tefekkürlerini ciddiye alacaksak, önümüzdeki meydan okumadan yaşanmaya değer bir ütopya toplumu çıkarabiliriz.

 

IV. Gelir Adaleti ve Dünya Tarihinin Dönüşümü

 

Bir nokta açığa çıkmıştır sanıyorum. Eğer büyümeme üzerine bir ekonomi kuracaksak yerküre ölçekli bir gelir ve servet adaleti için mücadele etmek bir önkoşuldur. Ve ikinci olarak büyümeyen bir ekonomi yeryüzü ölçekli yoksunların daha da yoksunlaştığı bir ekonomi değildir.

 

İkinci cümleden başlayayım. Ve doğrudan bu soruna yönelmiş araştırmalardan hareketle değil de, bu sorun için farklı bir bakış açısı kazandırabilecek gösterge niteliğindeki bazı istatistikleri manipüle ederek konuşayım.

 

William Nordhaus’un İklim Kumarı’nı ciddiye alacaksak, kişi başı gelirde dünyanın en fakir 72 ülkesi küresel ısınmaya sebep olan sera gazlarının salınımının topu topu %10’undan sorumludur. Geri kalan %90 sorumluluk en zengin 100 ülkeye aittir.

 

Bu olguyu bir model olarak alıp buradan bir siyaset tahayyülü çıkartacaksak, en fakir 72 ülkenin maddi refahının iki kat arttığı, yani bu 72 ülkenin enerji tüketimindeki sorumluluğunun %10’dan %20’ye çıktığı ve en zengin 100 ülkenin enerji tüketiminin ise topu topu %90’dan %80’e düştüğü, yani zengin ülkelerin topu topu yaklaşık % 10 küçüldüğü bir küresel ekonomi, büyümeyen bir ekonomidir. Fakat böylesi bir küresel toplum sağlık, barınma, beslenme gibi temel maddi ihtiyaçların karşılanması açısından bugünkünden çok daha başarılı bir toplumdur. Çünkü zengin ülkelerden yapılan %10’luk kesinti temel maddi ihtiyaçlardan değil, lüks tüketimden yapılmıştır.

 

Nordhaus’un ülkeler arasında yaptığı bu karşılaştırmayı yeryüzü ölçekli sınıflar arasındaki eşitsizlik için bir gösterge kabul ettiğimizde, sanıyorum, hemen hemen aynı sonucu verecektir. Yani temel maddi gereksinimlerini karşılayamayan sınıflara gelir aktarımında bulunulduğu ve yerküre ölçekli orta sınıfların ve zenginlerin lüks tüketimlerinden kesinti yapıldığı bir ekonomi, bugünkünden hem çok daha başarılı, hem de iklime bugünküne göre çok daha az zarar veren bir ekonomi olacaktır. Ve Maslow’u ve Latouche’u düşüncemize dahil edeceksek, bu toplum mutluluk olanakları noktasında çok daha ileri bir toplumdur. Yani iktisatçıların diliyle konuşacak olursak Pareto-optimal açıdan, bu toplum bugünküne kıyasla çok daha ileri bir düzeyi temsil eder.  

 

Fakat böylesi bir dönüşümü başarmak istiyorsak, küresel ölçekli bir gelir adaleti mücadelesi vermek ve yerkürenin zengin sınıflarına ve zengin ülkelerine karşı siyasal ve ideolojik bir mücadele yürütmek de zorunludur.

 

Küresel ısınma tehdidi olmasaydı, bu mücadele çağrısı bir idealizmden ibaret olabilirdi. Fakat bu tehdit büyümeyen bir ekonomiyi dayattığı ve böylesi bir ekonominin önkoşulu da insanlığın temel maddi gereksinimlerinin karşılandığı bir sistemin inşası olduğu için, bu mücadele bugün insanlık adına dünya gerçeklerinin bizleri içine girmeye mecbur bıraktığı bir mücadeledir.

 

Bugün zengin ülkeler küresel ısınmanın bir suçlusu olarak fakir ülkelerdeki hızlı nüfus artışını suçlasalar da, istatistiklere baktığınızda ortalama bir Afrikalı çocuğun yetişkin olana kadar yerküreden tükettiği enerji ve atmosfere saldığı sera gazının ortalama bir Avrupalı çocuğun tüketimi ve karbon salınımından yaklaşık on kat daha düşük olduğunu görebilirsiniz. Afrika uluslarından nüfus planlaması yapmaları gerektiğini bekleyecek olsak da, bugün zengin bir çocuğun lüks tüketiminden topu topu %10 indirim yaparak Afrikalı bir çocuğun refahını iki kat artırabilmek mümkündür. Hem de küresel ekonomide en ufak bir büyümeye sebep olmadan.

 

Artık sadece John Bellamy Foster gibi ciddi solcu ekonomistlerin değil, Thomes Pikkety gibi anaakım iktisatçılarca ciddiye alınan iktisat düşünürlerinin de ima ettiği üzere, zaten ABD gibi gelişkin ekonomilerde bile, neoliberalizmin egemen olduğu 1980 sonrası tarihte iktisadi büyümeden nemalanan kesimler, çok büyük oranda en zengin %20lik kesimlerdir. Bu oranları bir gösterge olarak kullanacaksak, son kırk yıllık enerji tüketiminin ve sera gazı salınımı artışının sorumlusu çok büyük oranda temel maddi ihtiyaçların karşılanması çabası değil, lüks tüketimdir.

 

Yani enerji tüketimini azaltacaksak yoksunların daha da yoksunlaşmasına gerek duymuyoruz.  Büyümeyen bir ekonomide fakirlere daha nitelikli yaşam olanakları sunabileceğimizi ve sadece lüks tüketimi azaltma çabasının bile bu sorunla baş etmekte muazzam katkılar yaratabileceğini söyleyebiliyoruz.

 

2008 ekonomik krizinin bugüne sızan ve baş edilemeyen makro-ölçekli dönüşümlerinden dolayı kapitalizmin merkezi olan ABD’de bile zengin kesimlere çok ciddi bir hoşnutsuzluk artık siyasete dökülmüş durumda. Bu kesimler ya Trump gibi aşırı sağcıları ya da Bernie Sanders gibi solcuları giderek daha fazla destekliyor. Artık kapitalist ideolojinin merkezi ABD’de bile 18-35 yaş arası gençlerin %50’sinden fazlası kapitalizmi adil bir ekonomik sistem olarak görmüyor. Soğuk Savaş’ın bittiği ve tarihin sonunun geldiğinin düşünüldüğü 1990’larda böyle bir hoşnutsuzluk hayal bile edilemezdi. Ve Sanders sadece iktisadi eşitsizliği değil, küresel ısınmayı da siyasetinin merkezine yerleştirmiş durumda.

 

Bu trend Avrupa’da da giderek daha fazla yayılıyor. Son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde 18-35 yaş arası gençlerin %52’si Yeşiller Partisi’ne oy verdi. Merkez siyaset İsveç ve İngiltere gibi en oturmuş demokrasilerde bile parçalanıyor ve Avrupa’da da insanlar giderek daha fazla ya aşırı sağa ya da sola yöneliyor.      

 

Görünen o ki; birkaç on yıl daha 2008 ekonomik krizinin ufkunda yaşayacağız. Bunun yanında küresel ısınma tehdidi giderek daha fazla gündemlerimize oturacak. Yani uzun vadeye ilişkin, ters çevrilemeyen ve giderek daha da güçlenen bu trendler Batı siyasetini giderek daha derinden etkileyecek ve toplumu ve siyaseti şekillendirecek.

 

1900 yılında Avrupa burjuvazisi dünyaya ilelebet kendilerinin hükmedeceğine inanıyordu. Fakat kapitalizmin krizi, emperyalist çatışmaların şiddetlenmesi, milliyetçi nefretlerin yükselişi ve jeopolitik gerilimler ön görülemeyen bir şekilde Avrupa siyasetini çökertti.

 

Bugün de Batı medeniyeti ve özelde ABD hegemonyası bütün teknolojik gücüne rağmen, iktisadi eşitsizlik, eşitsizliğin yarattığı sınıfsal kutuplaşma, temelde küresel iktisadi eşitsizlikten doğan göçmen krizi, Çin’in önlenemeyen yükselişinin yarattığı küresel jeopolitik kriz ve küresel ısınma tehditlerinden ötürü ağır bir dönüşüm sancısı yaşıyor.

 

Yani çağdaş küresel düzen kalıcı bir düzen değil. Böyle devam ederse, bu düzen önümüzdeki elli yıl içinde ciddi bir biçimde dönüşecek. Bu düzenin neye nasıl evrileceğini bilmiyoruz. Fakat bu dönüşümden 1. Dünya Savaşı sonrası bir cehennem çıkmasını istemiyorsak, bu trendleri olası bir ütopya toplumuna doğru dönüştürmeye çalışmamız gerekiyor.

 

Bu ütopya toplumunun mihveri ise küresel ısınma tehdidine karşı nasıl bir yanıtımızın olduğudur. Büyümeye dayalı küresel ekonomi modeli bugünün dünyasında çökmüştür. İnsanlığın temel maddi gereksinimlerinin karşılandığı büyümeyen bir ekonomi yaratmak mümkündür. Fakat bu imkân yerküre ölçekli orta sınıfların kısmi fedakârlığına ve gücünden taviz vermek istemeyen zenginlere karşı siyasal bir kavga vermeye bağlıdır. Batı dünyasında şu anda demografik olarak bu yönde ciddi bir eğilim vardır. Mesele bu eğilimi siyasete dökebilmek, bu eğilimle temas kurmak ve Türkiye gibi ülkeler olarak ülkemiz için siyaset yaparken, hâlihazırdaki düzeni veri alarak değil, bu küresel düzenin yırtılıyor olduğu ve bu yırtılmadan ya yeni bir barış ya da tümden helak çıkacağı bilinciyle tefekkür etmek ve 50 yıllık politikalarımızı bu dönüşüme göre tasarlamak olmalıdır.

 

Zira küresel ısınma tehdidi altında yaşadığımız dönüşüm, herhangi bir dönüşüm değil; tarım devrimi ve sanayi devrimi gibi dünya-tarihsel bir dönüşümdür. Ona vereceğimiz yanıt da akut bir yanıt değil, dünya-tarihsel bir yanıt olmalıdır. Temiz bir enerji kaynağı bulunamadığı takdirde, bu meydan okuma sonucunda ya dinozorlar gibi yeryüzü tarihinden silineceğiz ya da mutluluğu maddi tüketimde değil de, Antikçağ’ın Diyojen gibi kinikleri ve Ortaçağ’ın sufileri gibi maddeyle ilişkisini ve mutluluk fikrini bambaşka bir biçimde kurmuş ‘çok daha manevi’ insanlar hâline geleceğiz. Manevi insandan kastım da sufiler gibi salt öte-dünya için yaşayan değil; Sergei Latouche’un Kanaatkâr  Bolluk Toplumuna Doğru adlı kitabında anlattığı üzere sanat, spor, düşünce, okuma, ‘madde tüketmeyen eğlence’ gibi yeryüzüyle ve seküler nimetlerle barışık bir insan tipidir.

 

William Nordhaus’u veri alacaksak tahminen önümüzdeki 50 yılda küresel ısınma yüzünden ağır bir sarsıntı yaşamayacağız. Hatta insanlık olarak hiçbir teknolojik gelişme gerçekleştiremesek bile tarım ve sağlıkta daha iyiye gideceğiz. Yani şu an için bu meydan okumaya karşı inisiyatif bizde. Fakat şu andaki tüketim biçimimizde bir değişiklik yapmazsak, 2070 civarında kırılma anları gelecek ve anlık katastroflar sonucunda bir helak yaşayacağız. Yeni bir enerji türü keşfedemediğimiz ve fosil yakıtlara bağlı olduğumuz sürece küresel ısınmayı engelleyemeyiz fakat çok daha ileri bir tarihe öteleyebiliriz. Yani şu anda yaşayan ve gelecekleri için bir şey yapmazsak ağır felâketler yaşayacaklarını bildiğimiz çocuklarımızın ve torunlarımızın aksine, küresel ısınmayla baş edecek nesillerin henüz doğmamış olduğu bir geleceğe… Ve eğer bu kırılmaları, örneğin, elli yıl yerine yüz yıl sonrasına erteleyebilirsek gerek gerekli teknolojik gelişim için, gerekse de küresel ısınma tehdidiyle baş etmek için elzem olan yeni küresel kültürü ve sosyal örgütlenme biçimlerini düşünmek ve tesis edebilmek için çok daha fazla zamanımız olacak. Ve doğru yönetildiğinde, küresel ısınma bir helak olmak zorunda değildir. Zira kırılma anından sonra yeryüzünün bazı bölgeleri yaşanamaz hâle gelse de; Sibirya, Grönland, Kanada, Kutup bölgeleri gibi bölgeler yerleşime, tarıma vs. çok daha elverişli hâle gelecek. Eğer bu süreci doğru yönetebilirsek bir yok olma korkusunun gölgesinden çıkıp, insan türü olarak önümüzdeki 1000 yılın hayalleri ışığında geleceğimizi ümitle tasarlayabileceğimize inanıyorum.       

 

İktisat Bilimi ve Siyasal Mücadele

 

Keynesci iktisat devriminin dünya ekonomisine hükmettiği 1945’ten sonra gelişen Solowcu büyüme kuramı, sermaye birikimini ve emeğin niteliğini önemseyen bir model sundu bizlere. Bu minvalde üçüncü dünya ülkeleri için kalkınma kuramları oluşturuldu. Ve sermaye birikiminin gereği olarak böylesi ülkelerde otoriter rejimlere hoşgörü gösterildi. Solow modeline göre teknolojik ilerleme ekonomik büyüme siyasetinin dışındaki nedenlerden kaynaklanıyordu. Yani bir sürprizdi, ekonomik nedenlerin dışındaki sebeplerle gerçekleşiyordu ve kontrol edilemezdi. Ve yine Solow’a göre ülkeden ülkeye teknoloji aktarımı maliyetsizdi. Oysa bu dönemde teknolojik birikim gelişmiş ülkelerde ciddi patentlerle korunuyordu. Bu sebeple üçüncü dünya ülkelerinin kapitalizmin merkez ülkelerine bağımlığı devam etti. Dünya neoliberal rejime geçtikten sonra, Paul Romer teknolojik gelişimin büyümeye içsel olduğunu ispatladı. Teknolojinin motor gücü olan yeni fikirler gelişiminin eğitime ve araştırma geliştirme faaliyetlerine, eğitimin ve AR-GE’nin de teknolojik gelişmeye… Romer’e göre eğitime muazzam kaynaklar ayırma yeteneği olan iktisaden gelişmiş ülkelerle eğitime sınırlı kaynak ayırabilen üçüncü dünya ülkeleri arasındaki zenginlik kutuplaşması bu sebeple mukadderdi. Yeni fikirlerin gelişimi sürecinin uzun vadeli iktisadi büyüme açısından sermaye birikiminden çok daha önemli olduğu anlaşıldığında, yeni fikirlerin neşet edebileceği kültürel ve kurumsal düzenlemeler iktisatçıların dikkatini çekmeye başladı. Yani artık iktisatçılar için kral disiplin, yüksek matematiğe dayanan mikroekonomik analiz değil de, toplumsal ve siyasal kurumların ve kültürlerin yeni fikirlerin gelişimine uzun vadeli katkısını ölçebilen iktisat merkezli toplumsal tarih disipliniydi. Daron Acemoğlu’nun Ulusların Düşüşü adlı eseriyle kamuya tanıttığı ve toplumsal-siyasal kurumların dönüşümünü merkeze alan büyüme kuramı bu düşünce zemininde ortaya çıktı. Bu düşünceye göre, artık üçüncü dünya ülkeleri kalıcı bir biçimde büyümek istiyorlarsa otoriter rejimlerle değil, demokrasiyle bu işi sürdürmek zorundaydılar. Zira yeni fikirler ancak demokratik ortamlarda neşet ediyordu. Fakat Daron Acemoğlu’nun analizinde küresel ısınma tartışmasına zerre kadar yer yoktu. Yine Acemoğlu’nun, yeni bir perspektifle ve muhtevayla hazırlanmış ve Türkçeye de çevrilmiş Makroekonomi ders kitabında da küresel ısınma tehdidine ayrılmış tek bir bölüm yoktu. Dünyaca okunan anaakım siyasal iktisatçı Dani Rodrik de kendi iktisadi büyüme kuramını kamuya tanıttığı Daha Adil, Daha Makul adlı kitabında küresel ısınmayı tartışma konusu etmez. Rodrik’in temel meselesi ulus devlet sonrası küreselleşme koşullarında gelir adaletini sağlayan sürdürülebilir bir büyüme modelini inşa edebilmektir, küresel ısınma tehdidiyle baş etmek değil. Uluslararası siyasal iktisat disiplini, David Blaam ve Bradford Dilman’ın yazdığı ders kitaplarının gösterdiği üzere küresel ısınmayı tartışmaya yeni yeni başlamış olsa da, şu anda ekonomi dünyasındaki söyleme ve yerküre ölçekli iktisadi siyasete hâkim değildir.

 

Oysa eğer çağdaş ekoloji, meteoroloji ve ekoloji bilimlerine ait ders kitaplarına bakarsanız, doğal bilimlere ait bu ders kitaplarının birinci önceliği küresel ısınma tehdididir. Çağdaş sosyoloji ders kitaplarında da öncelik küresel ısınma tehdidi olmaya başlamıştır. Anthony Giddens ve Philip W. Sutton’un Türkçeye de çevrilmiş Sosyoloji ders kitabının yedinci edisyonunun merkez temalarından biridir bu tehdit.

 

Okuyabildiğim kadarıyla sınırlı sayıda isim dışında küresel ısınma tehdidini ciddiye alarak geleceğimizi düşünen anaakım iktisatçı bulabilmek pek o kadar mümkün değil. Bunun bir sebebi ABD merkezli anaakım iktisadın küresel zenginlerin finansmanı sayesinde ayakta duruyor olması. Küresel zenginlerse Kyoto Protokolünü ifsat ettikleri zaman görüldüğü üzere bu tehdidi inkâr etmek üzerinden strateji güdüyorlar. Ve E. K. Hunt ve Mark Leitzenhauser’in klasikleşmiş İktisadi Düşünce Tarihi’nde zikrettiği üzere çağdaş kapitalist işleyişle tezat oluşturan kuramları, örneğin Marksist ya da Veblenci kuramcıları akademiden sistematik olarak dışlıyorlar.

 

Anaakım iktisatçılar genel olarak insan psikolojisindeki yeni düşüncelerden de alabildiğine habersiz, hâlâ fayda maksimizasyonu peşinde koşan ve faydayı neredeyse sadece maddi tüketime indirgeyen ekonomik insan modelinden hareketle düşünüyorlar, yazıyorlar ve siyaset üretiyorlar. Davranışçı iktisat düşüncesi bu konuda bir açılım yapmaya çalışsa da, Rod Hill ve Tony Myatt’ın İktisat: Eleştirel Ders Kitabı adlı eserlerinde zikrettikleri üzere tüm iktisat bilimini yeniden şekillendirmeyi mecbur kılacak bu düşünce geleneği, anaakım söyleme marjinal bir yerde tutuluyor. Ve hâkim söylem hâlâ maddi fayda maksimizasyonu yapan bireye göre inşa ediliyor. Oysa iktisat bilimi, romancı Walras ve filozof Keynes gibi çok disiplinli düşünebilen paradigma dönüştürmüş insanların da gösterdiği üzere, matematikte mükemmelleşme kadar insan psikolojisi üzerine tefekkür etme yeteneğini de ciddiye alan insanlar sayesinde ciddi bir disiplin oldu.

 

Küresel ısınmayla baş edeceksek, iktisat disiplininin mikroiktisat kuramından uluslararası iktisat disiplinine kadar baştan aşağı dönüştürülmesi gerekiyor. Yani matematikte uzmanlaşmak için beşeri bilimler konusunda alabildiğine cahil kalmış eski iktisatçıların ciddi bir paradigma dönüşümünden geçmesi  ya da insan ruhunu maddi haz, maddi acı ve salt parayla ölçülebilen fayda boyutlarının ötesinde de anlayabilen yeni bir iktisatçılar kuşağının yaratılması…

 

Bu yazının göstermeye çalıştığı şeylerden biri de, küresel ısınma tehdidiyle baş edebilmek için küresel zenginlerle siyasal bir çatışmanın mukadder olduğu ve demokrasiye ve serbest piyasaya saygılı olunsa da küresel ölçekli bir planlama yapılmadan bu tehditle baş edilemeyeceği gerçeği. Şu anda ABD’de ve Avrupa’da zenginler ve yoksullar arasındaki çatışma, salt bölüşüm adaleti zemininde değil, küresel ısınma tehdidi de dikkate alınarak sürdürülüyor durumdadır. Örneğin; Bernie Sanders sadece bölüşüm adaletini değil, küresel ısınmayı da öncelikli bir tehdit olarak görüyor, ve sadece zenginlerin değil toplumun her kesiminin bu konuda fedakârlık yapması gerektiğini açıkça deklare ediyor ve yine de kendisine halktan gelen destek her geçen gün artıyor. Trump ABD için bir sürprizdi. Yakın gelecekte Sanders ekolü de böyle bir sürpriz yaratma potansiyeli taşıyor. Avrupa’da refah toplumunun maddi nimetlerine doymuş bir kuşağın çocuğu olan Greta Thunberg’in protestosunun ciddi yankı bulmuş olması da bu sürecin bir parçası. Henüz Türkiye’de tam olarak hissedilmiyor olsa da, küresel ısınma tehdidine karşı yapılması gereken fedakârlıklar Avrupa’da sıradan insanın gündemini giderek daha fazla meşgul ediyor. Sanıyorum bu gündemin ve bu çatışmanın 2008 ekonomik krizi sonrası bölüşüm adaleti tartışmasıyla beraber dünya siyasetini ve toplumunu giderek daha güçlü bir biçimde sarsacağını söyleyebiliyoruz.

 

Sanayi devrimi, tarım devriminden sonra gerçekleşmiş en büyük toplumsal devrimdi insanlık tarihinde. Yepyeni bir toplum yarattı. Sanayi devriminin yarattığı travmaya ilk yanıt Marksizm’den geldi. SSCB’de totaliter bir rejime dönüşen komünizmin kapitalist dünyada yarattığı tehdit, bir denge noktası olarak Keynesci ekonomiyi ve sosyal demokrasiyi yarattı. Keynes’e kadar serbest piyasaya müdahale etmek bir tabu sayılıyordu. Keynes demokrasiye zarar vermeden de planlama yapmanın bir yolu olduğunu ispatladı. Ve Keynescilik 1945-1973 arasında kapitalizmin altın çağını yaşattı.

 

Küresel ısınma tehdidi de aynı sanayi devrimi gibi tüm yaşam biçimlerimizi baştan aşağı düşünmemizi zorlayan ve yerküre ölçekli planlamayı dayatan bir toplumsal kırılmadır. 1918 sonrası koşullar Avrupa demokrasisinin tüm kurumlarını ve kültürlerini nasıl parçaladıysa, önümüzdeki on yıllarda küresel ısınma tehdidini her gün gözümüze sokacak biçimde, sürekli büyümeye ve zengin-fakir kutuplaşmasının giderek daha da artmasına dayalı bugünkü iktisat düzeninin başta Batı toplumları olmak üzere tüm dünya toplumlarında sarsıntı yaratması sanıyorum mukadderdir. Ve Fransız siyasal devrimine eşlik eden sanayi devrimi nasıl daha önce adı duyulmamış ideolojiler yarattıysa, küresel ısınma tehdidinin de önümüzdeki on yıllarda yepyeni ideolojiler ve yaşam felsefeleri yaratması kaçınılmazdır. Zira sürekli iktisadi büyümenin güvence altında olduğunu veri kabul eden Marksizm, liberalizm ve muhafazakârlık bu tehditle baş etmek için artık elverişli değildir. Immanuel Wallerstein’ın dediği gibi dünya ekonomik sistemin kriz yaşadığı bugünlerde küresel türbülans çağının başlangıçlarını yaşıyoruz. Bu türbülanstan ne doğacağını bilmiyoruz. Fakat eğer yok olmayacaksak bambaşka bir toplum modeline geçeceğimiz kesin gibi.

 

Büyüme kuramında çığır açan Paul Romer’in bize öğrettiği çok temel bir gerçek var. Fikirler iktisadi büyüme için çok değerlidir. Fikirler, sermaye birikiminden bile daha önemlidir iktisadi büyüme için. Fakat fikirler, yaşam kalitesi açısından da çok önemlidir. Hele ki fikirlerle yaşamak; kitap okuyarak, şiir yazarak, sırf zevk için matematiksel denklemler çözerek, bilimi anlamaya ve onun gizemlerini çözmeye kendini adayarak yaşamak, daha fazla tüketmeye hiç de ihtiyaç duymadan mutlu yaşamanın da anahtarlarından biridir. Sergei Latouche’un kanaatkâr bolluk toplumunun da asli bileşenlerinden biridir fikirlerle yaşamak. Ve insanlık olarak fikirlerle yaşamayı sevmeyi öğrendiğimizde, teknoloji sorunlarını dert edinmiş insanların sayısı bugünkünden kat kat fazla olacak. Çağdaş kapitalizmin ve iktisat biliminin çalışma ve boş zaman diye ikiye böldüğü zamana bir de ‘kendini gerçekleştirme saatleri’nin eklendiği gün, sanıyorum bir yan ürün olarak muazzam teknolojik keşifler de gerçekleşecek. Büyük bilimsel devrimleri gerçekleştirenler, Newton, Einstein, Planck gibiler genelde zevk, merak, oyun, tefekkür ve temaşa gibi manevi duygularını doyurmak ve kendilerini gerçekleştirmek için bilim yaparlardı; servet, tüketim ve prestij arzusuyla değil. Bugün bilimde ve mühendislikte keşfedilmeyi bekleyen nice problem var. Bu tarz insanları yeniden yaratabildiğimiz gün çağdaş mühendisler olarak güneş enerjisi, nükleer füzyon enerjisi, hidrojen depolama gibi ‘sırf daha çok para kazanmak’ için çözmeye çalıştığımız problemler de belki de çocuk oyuncağı gibi çözülmüş olacak. Çünkü bugünün televizyon ve internet başında vakit tüketen insanındansa, o gün kendini bilgiye ve hikmete adamış çok daha fazla insan olacak. Ve yeniden maddi refahı yükseltme konularını da tartışmaya başlayabileceğiz bu keşifleri yaptığımızda. Hatta belki ‘kendini gerçekleştirme’ denen o haz duygusu bizi o kadar ele geçirecek ki; insanlık olarak maddi refahımızı artırmayı istemeyeceğiz bile… Madden kanaate ve sınırlı tüketime dayalı, fakat zihnen, manen ve ruhen alabildiğine zenginleşmiş yaşamlarımızı hiç ama hiç bozmak istemeyeceğiz.

 

Felsefenin babası Thales, canı istediğinde finansal spekülasyon yoluyla servet yapabilecek bir bilgi birikime sahipti. Bu yeteneğini toplumuna ispatlamıştı. Fakat temaşanın, tefekkürün, oyunun, gerçek eğlencenin ve kendini gerçekleştirmenin zevkini öylesine alıyordu ki, daha fazla para kazanmak ve daha fazla tüketebilmek uğruna keyfini bozmayı hiç istemiyordu. Ve fıçıda yaşayan ve Büyük İskender’e kafa tutabilecek kadar güçlü bir insan olan Diyojen’in aynı zamanda çağının en mutlu, keyifli ve neşeli adamı olduğunu da çağındaki herkes biliyordu.  Ve antik bilgelik mirasını taşıyan son hanedan olan Osmanlılar, klasik dönemlerinde, saraylısından esnafına ve köylüsüne herkesin şiir yazmak için yaşayabilecek temel maddi gereksinimlerini doyurabildiği ‘büyümeyen bir iktisadi sistem’ yaratmayı başarabilmişti. Bu sistemi o çağda önlenemeyen nüfus artışı, ticaret yollarının değişimi, Amerika’dan eski dünyaya akan altınların yükselttiği enflasyonun basıncı, savaş teknolojisindeki dönüşümler ve iktidarın aşkınlaşması sonucunda kaybetmişti. Fakat bugün de, mutatis mutandis, yani gerekli her şeyi yeni koşullara uydurduktan sonra, benzeri bir sistem yaratabilmek imkânsız değildir. Yeter ki isteyelim. Bu ışık, bir kez anlaşıldıktan sonra kutup yıldızı gibi insanlığı adım adım kendine çekecektir. Ve kapitalizmi yok oluştan kurtaran Keynes’in bizlere öğrettiği gibi; iktisadi planlama demokrasinin çekirdek ilkelerine zarar vermek zorunda değildir.

 

Ek: Bugünün Türkiye’si İçin

 

Şu an Türkiye olarak küresel ısınma konusunda Avrupa halklarının tersine yeterli bilince sahip değiliz. Ve ülkemiz ekonomik bir kriz yaşıyor.

 

Bu çifte problemle baş etmek için kendimizi, bilinçlerimizi ve kurumlarımızı küresel ısınmanın gereklerine uygun bir ekonomik modele hazırlamak zorundayız.

 

Sanıyorum bunun yolu, bugün için yolu niceliksel büyümeyi değil, insan kalkınmasını ve gelir adaletini önceleyen bir büyüme modelinin peşinde koşmamız olacaktır.

 

Yani şu an için merkezi hedef olarak eğitimi ihya etme çabası içinde olan ve gelir adaletini bozmayan bir büyüme modeline geçip, aşama aşama ülkemizi küresel ısınma tehdidine hazır edecek bir bilinç dönüşümü peşinde koşmanın ve uluslararası kurumlarda bu tehdidi ve bu tehdidin gerektirdiği küresel dönüşümleri dünyanın gündemine taşımanın Türkiye için tek gerçekçi ekonomik gelecek ufku olduğuna inanıyorum.

_____
En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR