Muhalefet İttifakının Siyaseti ve Stratejisi Ne Olmalı?

Önümüzdeki genel seçimlerde muhalefetin kazanabilecek bir alternatif çıkarmasının en makul yolu, asgari demokratik ilkeler zemininde seçim sonrası yol haritasını da kapsayan geniş  tabanlı bir mutabakat ile seçimlere girmek. Muhalefetin seçimlere, bloğun tamamının desteğini alan tek bir cumhurbaşkanı adayıyla girmesi iktidarın kutuplaştırma stratejisini boşa çıkarmakla kalmayacak aynı zamanda muhalefetin olası ikinci tur planını ilk turda gerçekleştirmesini imkan sağlayacak.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

“İttifak” kavramı, cumhuriyet tarihinde ilk defa Türkiye siyasetinin vazgeçilmez unsurlarından biri haline geldi. Gerek siyasal rejimin 2015 yılından itibaren belirginleşen “rekabetçi otoriter” niteliği, gerekse 2018’de resmen uygulamaya koyulan başkanlık sistemiyle birlikte ittifaklar, siyasette aktör olmanın bugün belki de yegane aracı.

 

Ciddi kamuoyu yoklamaları iktidar bloğu Cumhur İttifakı’nın oylarını bir süredir yüzde 50’nin altında bulması, muhalefetin doğru bir ittifak stratejisiyle bir sonraki genel seçimleri kazanabileceğini gösteriyor. “Doğru ittifak stratejisi”nin ne olduğu konusunda ise tam bir mutabakat yok. Bir yandan bu ittifakın seçim kazanmanın ötesinde hedefleri olan bir “demokrasi ittifakı” olması gerektiğini savunulurken, muhalefet partileri seçim harici dönemlerde ittifaklar hakkında konuşmayı pek tercih etmiyor.

 

Her ne kadar anketlerde ibrenin muhalefeti göstermeye başlaması önemli ve anlamlı bir gelişme olsa da, rekabetçi otoriter rejimlerde seçimler muhalefete kazandırmamak ve hatta – 7 Haziran 2015 seçimleri örneğinde olduğu gibi – kazansa dahi onu iktidar yapmamak üzere kurgulanmış durumda. Dolayısıyla Cumhur İttifakı’nın düşüşünden maksimum fayda sağlamak için birbirleriyle üstü örtülü bir rekabet içinde olan muhalefet partileri ittifaklardan şimdilik hiç söz etmese de, seçim zamanı geldiğinde kazanabilir bir seçenek ortaya çıkarmak için muhalefetin tek bir şansı olacak. Bu şansın en iyi şekilde değerlendirilebilmesi için gerek önceki başarısız deneyimlerden gerekse diğer rekabetçi otoriter rejimlerin deneyimlerinden ders almak gerekiyor.       

 

Demokrasi İttifakı mı, Seçim İttifakı mı?

 

“Demokrasi ittifakı” önerisinin temelinde, Türkiye’nin içine girdiği popülist otoriter sarmaldan şikayetçi tüm muhalefet partilerinin topluma demokrasinin yeniden inşasını merkeze alan bir gelecek perspektifi sunma ihtiyacı yer alıyor. Bu öneriyle, şimdiye kadar sadece seçimler vesilesiyle kurulan muhalefet ittifaklarının seçim harici dönemleri kapsayacak şekilde genişletilmesi ve iktidarın Türkiye’yi daha da otoriterleştiren adımlarına karşı ortak bir karşı duruş geliştirilmesi amaçlanıyor.  

 

Muhalefet partileri ise seçimler gibi ittifakların zorunlu olduğu dönemler haricinde bir arada durmayı da, bundan söz etmeyi de kendileri için riskli görüyor. İYİ Parti’nin Millet İttifakı üzerine zaman zaman yaptığı şüpheci açıklamalar ve yeni partilerin diğer muhalefet partileriyle bir blok oluşturma fikrini şu an için gündemlerinde tutmamaları bu şekilde açıklanabilir. Ayrıca, bu partilerin kimliksel olarak birbirlerinden önemli ölçüde farklı olması, iktidarın kutuplaştırma stratejisini aşabilecek ittifak deneyimlerinin siyasi tarihimizde henüz çok yeni olması ve tüm rekabetçi otoriter rejimlerde olduğu gibi Türkiye’de de iktidarın, muhalefet aktörlerini parçalayıp yönetmek ve birbirine karşı kullanmak için geniş imkanlara sahip olması gibi birçok sebepten ötürü muhalefetin “demokrasi ittifakı”nı kolayca kuramamış olması çok da şaşırtıcı değil.

 

Bu noktada muhalefet partileri ve liderlerini Türkiye’nin demokratikleşmesi için yeterince özverili olmamakla eleştirebilir, kendi siyasi tahayyül ve çıkarlarını ülkenin geleceğinden önde tutmakla suçlayabiliriz. Ancak bunun pratikte çok bir faydası yok. Çünkü her ne kadar üç yıl önce resmen başkanlık sistemine geçmiş olsak da, siyasi aktörler reflekslerini halen bir tür parlamenter sistemdeymişiz gibi göstermeye devam ediyor. Bu sebeple siyasi alandaki dinamizm kendini, dünyanın birçok yerinin aksine muhtelif popülist hareketlenmelerle değil halen yeni siyasi partilerin kurulmasıyla gösteriyor. Yeni partiler de her şeyden önce kendi kimliklerini inşa edip, kendi iddialarını ortaya koyuyor; bu şekilde zamanı geldiğinde ittifak müzakerelerinde kullanmak üzere kozlarını arttırıyorlar.

 

Tüm bunlar muhalefet kanadındaki ittifakları seçim harici döneme taşımayı zorlaştıran unsurlar. Söz konusu Türkiye’nin geleceğiyken, bunların hiçbiri meşru mazeret kapsamında görülmeyebilir. Ancak günümüz Türkiyesi gibi siyaset yapmanın bedelinin büyük olduğu ülkelerde, özellikle yeni kurulan siyasi partilerin kendi geleceklerini hesap etmeden siyaset yapmalarını beklemek de çok gerçekçi değil. Dolayısıyla, asıl soru değiştirmesi zor bu verili durumdan hareketle, muhalefet için işlevsel bir ittifak stratejisinin nasıl mümkün olabileceğidir.

 

“Demokrasi İttifakı”nın Bir Aracı Olarak Seçimler  

 

Yukarıda da vurgulamaya çalıştığım gibi muhalefetteki siyasi aktörler, daha çok seçimlerde başarılı olmak için bir araç olarak gördükleri ittifakları tam da bu sebeple seçim harici döneme taşımak konusunda isteksiz görünüyor. Nitekim mevcut ittifaklar da 2018 ve 2019 yıllarında yapılan seçimler sırasında ortaya çıkan konjonktürel ihtiyaçlar sonucunda oluşturulmuştu. Peki bu koşullarda seçim odaklı olacağını tahmin edebileceğimiz bir muhalefet ittifakı, hem paydaş partilerin çıkarları hem de Türkiye’nin demokratikleşmesi için aynı anda işlevsel olabilir mi? Bu ittifak, benzer durumdaki ülkelerin deneyimleriyle birlikte Türkiye’nin üç yıllık tecrübesinden ders alınarak oluşturulduğu takdirde, benim cevabım evet.

 

Aslında seçimlerin hem ittifaklar hem de demokratikleşme meselelerinin merkezinde olması Türkiye’ye özgü bir durum değil. Rekabetçi otoriter rejimlerin, konvansiyonel otoriter rejimlerden en büyük farkı bir kurum olarak seçimlerin varlığını devam ettirmesi. Bu rejimlerde seçimler, bir yanıyla iktidarların en güçlü noktası. Tüm sistem ve kurumlar öyle bir şekilde dizayn ediliyor ki seçim zaferi iktidarlar için adeta garanti altına alınmış oluyor. Türkiye’de de yakından gözlemlediğimiz üzere iktidar; yargı, medya ve devlet imkanlarını sonuna kadar kendi lehine kullanıp seçim zaferini garantiliyor ve her şeye rağmen sandık zaferiyle kazandığı iktidarına “demokratik” meşruiyet sağlamış oluyor.  

 

Ancak her şeye rağmen otoriter rejimin “rekabetçi” yönü, iktidar için aynı zamanda bir zafiyet oluşturur. Bu zafiyetin kendi bekasına yönelik bir tehlike haline gelmemesi için muhalefete karşı tipik bir “böl, parçala, yönet” stratejisi uygulayan iktidar, muhalif siyasi parti ve STK’ların yanı sıra toplumu da öyle bir şekilde bölüp, birbirlerine karşı kullanır ki neredeyse girdiği her seçimde bir şekilde çoğunluk oluşturmayı başarır. Türkiye’de CHP, HDP ve sağdaki diğer muhalif partilerin birbirlerine karşı kullanılması, “çoklu baro” gibi önerilerle meslek örgütlerinin parçalanmaya çalışılması ve alabildiğine popülist söylem ve eylemlerle toplumu kutuplaştırma politikası, Erdoğan iktidarının yıllar boyunca başarılı bir şekilde uyguladığı bu stratejinin sac ayaklarını oluşturuyor.

 

Rekabetçi Otoriter Rejimlerde Muhalefet Seçimleri Nasıl Kazanıyor? 

 

Tam da bu yönüyle seçimler, otoriter iktidarların aynı zamanda en büyük zaafı. Çünkü sistem tarafından kendisine dayatılan tüm dezavantajlara rağmen muhalefet, iktidarın bu “böl, parçala, yönet” oyununa gelmediği takdirde seçimlerde halen önemli bir şans elde edebiliyor. Siyaset Bilimciler Valerie Bunce ve Sharon Wolchik, rekabetçi otoriter rejim kategorisindeki 11 ülkede gerçekleşen seçimleri inceledikleri çalışmada, muhalefetin seçimleri nasıl ve hangi koşullarda kazandığı sorusuna odaklanıyor.

 

Çalışmalarında devletin gücü, kurumlar, ekonomik performans gibi birçok faktörü inceleyen Bunce ve Wolchik’in bulgularına göre esas mesele muhalefetin performansı. Buna göre, rekabetçi otoriter rejimlerde muhalefet ancak ve ancak inovatif, iyi planlanmış, kapsayıcı ve daha önce örneği olmayan ortak bir planla seçimleri kazanabiliyor. Bunce ve Wolchik, bu planın amacını şu şekilde özetliyor: Muhalefet partilerinin birbirleriyle, sivil toplumla ve tüm demokrasi güçleriyle işbirliği içinde kuracakları, kapsamlı, kompleks ve emsali görülmemiş bir seçim birliği ile oylarını maksimize etmek, katılımı arttırmak ve seçmenleri büyük bir kampanya ile mobilize edip onları muhalefetin kazanıp, iktidar olabileceğine ikna etmek.    

 

Bu çerçevede bakıldığında muhalefet, iktidarın otoriter rejimi sürdürülebilir kılan stratejisini çalışmaz hale getiren, işlevsel bir seçim ittifakıyla Türkiye’de otoriterleşmeyi durdurabilir. Seçimlerin bu noktada merkezde olması bir yandan rejimin gereklilikleriyle örtüşürken, diğer yandan da “demokrasi ittifakı” olarak ifade edilen muhalefet işbirliğini somut bir hedefle işlevsel hale getirebilir.   

 

Bunce ve Wolchik’in çalışması, seçimlerin aynı zamanda demokrasiye dönüş ve otoriterleşmeye gidiş anlamında da birer kritik dönemeç olduğunu gösteriyor. 11 ülke arasında, seçimleri muhalefetin kazandığı yerlerde demokrasiye dönüş gözlemlenirken, iktidarın kazandığı yerlerde seçimlerin ardından otoriterleşmenin hız kazandığı görülüyor. Bu çerçevede Türkiye’de muhalefet tarafından gerçekleştirilecek bir seçim ittifakının amacının “Erdoğan’ı yenmek” ile sınırlı olmayacağını söyleyebiliriz.

 

Seçim İttifakı Nasıl Olmalı? İllüzyonlar ve Gerçekler

 

Tüm bunları vurguladıktan sonra geriye tek bir soru kalıyor: İktidarın yıllar boyu seçimleri kazanmak için uyguladığı stratejiyi boşa çıkarabilecek, muhalefete kazandırıp iktidarın bu sefer kaybedeceğine dair toplumu ikna edebilecek bir seçim ittifakı nasıl kurulabilir? Bu soruya cevap verirken Bunce ve Wolchik’in çalışmalarında kullandıkları en dikkat çekici ifade: Emsali görülmemiş bir strateji. Bir başka deyişle, muhalefet ulusal düzeyde hiç tatmadığı seçim galibiyeti için bir yandan geçmiş (ve başarısız) deneyimlerinden ders alırken, diğer yandan da farklı toplumsal kesimleri ikna etmek için geçmişte hiç denemediği bir şeyler denemeli. Bu yapılmaksızın, iktidarda kalma oyununu çok iyi oynayan ve bunu yıllardır başaran bir iktidarın çoklu krizler sonucunda seçimleri otomatikman kaybedeceğini, dolayısıyla “çok fazla” risk ve taahhüt altına girmenin gereksiz olduğunu düşünmek muhalefet için hayatının en büyük yanılgısı olacaktır.   

 

Bir diğer büyük yanılgı ise muhalif partilerden birinin, tek başına ya da kısa vadede kazançlı görünen dar bir ittifakla seçimlerde iktidarı yenebileceği düşüncesi. Gerek rekabetçi otoriter rejimlerdeki seçim deneyimleri gerekse başkanlık sistemiyle beraber Türkiye’de benimsenen seçim sistemi parçalı ve dağınık bir muhalefetin seçimlerde iktidarın işini kolaylaştırdığını gösteriyor. Dolayısıyla seçim stratejisi ve ittifaklar söz konusu olduğunda muhalefet partileri şu gerçeği unutmamalı: Mevcut şartlar altında yapılacak bir seçimin galibi ya Erdoğan olacak ya da bir bütün olarak muhalefet. Rejimin gidişatı da düşünüldüğünde muhalefetin seçimlerde tek bir şansı var ve bunu da ancak asgari demokratik ilkelerle anlaşıp, bir blok olarak koordineli hareket ettiği takdirde kullanabilir.

 

24 Haziran Seçimlerinden Çıkarılması Gereken Dersler

 

Bu çerçevede muhalefetin ulusal düzeyde oluşturacağı bir seçim stratejisi için geçmişteki tek referans noktası 24 Haziran başarısız seçim deneyimini özel olarak incelemek gerekiyor. Muhalefetin bu seçimi neden kaybettiğini açıklamak için birçok sebep sayılabilir. Ancak bu yazının ele aldığı çerçevede yapılabilecek en genel yorum, muhalefetin bu seçimlerde, rekabetçi otoriter bir rejimde seçim kazanmak için gerekenleri uygulamada başarısız olmasıdır.  

 

Başarısızlığın en büyük sebebi iktidarın aksine muhalefetin bu seçimlere bir blok oluşturarak girememiş olması. Her ne kadar dört partinin (CHP, İYİ Parti, Demokrat Parti ve Saadet Partisi) oluşturduğu Millet İttifakı ilk kez bu seçimlerde kurulmuş olsa da, ne ortak bir cumhurbaşkanı adayı üzerinde mutabakat sağlanabilmiş ne de kampanya süresince tam bir ittifak görüntüsü verilebilişti. O dönemde ortak aday tartışmasının tümüyle Abdullah Gül’ün adaylığına indirgenmiş olması, 2014’teki “çatı aday” deneyiminin yarattığı travmayla da birlikte tartışmanın ilkeler yerine isimler üzerinden yapılmasına ve nihayetinde de sonuçsuz kalmasına neden oldu.

 

Sonuç olarak tüm muhalefet partilerinin kendi cumhurbaşkanı adayını çıkardığı seçimde tüm umutlar ikinci tura bağlandı. Beklenti tüm partilerin kendi tabanlarını en çok motive edebilecek adaylarıyla yarıştığı ilk turda Erdoğan’ın oyunun yüzde 50’nin altında kalmasıydı. Bu sağlanabilirse ikinci turda tüm muhalefet, Erdoğan’ın karşısında kalan muhalif adayda birleşebilecekti. Ancak başlarda muhtemel olarak görülen bu beklenti gerçekleşmedi. Çünkü, birlikte hareket etmeyi başaramayan muhalefet, Erdoğan’ın her seçimde uyguladığı “böl, parçala, yönet” stratejisinin önünü açmış oldu.

 

Tüm muhalefet partileri kendi adaylarını göstermiş olsa da, neredeyse ilk günden itibaren seçimlerin ikinci tura kalması durumunda Erdoğan’ın rakibinin CHP’nin adayı Muharrem İnce olacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Bu durum Erdoğan’ın kampanya boyunca tüm seçimi kendisiyle CHP arasındaki bir yarış gibi takdim etmesini kolaylaştırdı. İnce de kampanyasında Erdoğan’la doğrudan girdiği polemikler, onu hedef alan söylemler ve muhalefet tabanını konsolide eden büyük mitingler ile iktidarın zafer formülü olan kutuplaştırmayı yeniden üretmenin ötesine geçemedi.

 

Muhalefet 24 Haziran seçimlerinden iki önemli konuda ders almalı: Öncelikle bu seçimler muhalefetin seçimlere mevcut kutuplaşmanın ötesine geçen bir blok oluşturarak girmesinin önemini kanıtladı. Tüm muhalefetin üzerine anlaştığı konularda değişim vadeden ortak bir strateji yerine, her partinin seçime kendi adayıyla katılması bir yandan güç birliğini imkansız kılarken, diğer yandan kutuplaştırma stratejisini iktidar açısından işlevsel hale getiriyor. Bu şekilde Erdoğan’ın seçimi CHP ile kendisi arasındaki bir yarışa indirgemesi kolaylaşırken, toplumsal muhalefetin CHP’yi aşan yönlerini görünmez hale getiriyor. Oysaki 31 Mart ve 23 Haziran yerel seçimleri, muhalefetin bir blok olarak hareket ettiği zaman bu stratejiyi boşa çıkarabileceğini gösterdi. Nitekim, bunu gören Erdoğan ikinci İstanbul seçimlerinde AKP teşkilatına “İmamoğlu’na sadece ‘CHP’nin adayı’ olarak seslenin” talimatı vermiş ama yine de başarılı olamamıştı. 

 

24 Haziran seçimlerinden çıkarılması gereken ikinci ders ise muhalefetin tüm stratejisini, seçimin ikinci tura kalacağı varsayımına dayandırmaması gerektiği. Bu stratejiyle muhalefet seçimi ilk turda kazanamayacağını zımnen kabul ederek zafiyet göstermekle kalmıyor, aynı zamanda muhalefet partileri arasında bir “ikinci tur rekabeti” meydana getirerek birlikte hareket etmelerini engelliyor. Dolayısıyla ilk amaç başarılıp, seçim ikinci tura kalsa bile ilk turda muhalefet partiler arasında bölünen tüm seçmeni ikinci tura kalan muhalif adaya kanalize etmek gibi oldukça zor bir görev ortaya çıkmış oluyor.

 

Sonuç olarak, muhalefet partilerinin bir sonraki seçimde yapması gereken, asgari demokratik ilkeler zemininde mutabık kaldıkları, kazanabilecek bir alternatifi ortak bir stratejiyle seçmenin önüne getirmek. Bu ortak seçim stratejisi cumhurbaşkanlığı ve meclis seçimleri özelinde somutlaşırken, seçmen bloklarının davranış eğilimlerinin yanı sıra seçim sisteminin empoze ettiği matematik gerekliliklerin de hesaba katılması gerekiyor.     

 

Ortak Strateji: Geniş İttifak, Tek Aday, Tek Turda Seçim

 

Ne zaman yapılırsa yapılsın bir sonraki genel seçimler, koşulları itibariyle 2018’den çok daha farklı bir ortamda gerçekleşecek. Özellikle seçmen davranışını ciddi bir şekilde etkileyen ekonomik durumun gün geçtikçe daha kötüye gittiğini görüyoruz. Bu durum kağıt üzerinde muhalefetin işine yarasa da, özellikle her geçen biraz daha otoriterleşen bir Türkiye’de çok parçalı bir muhalefetin ulusal düzeyde bir seçimi kazanması hiç de kolay olmayacak. Bu sebeple 24 Haziran seçimlerinden ders almak elzem.  

 

Önümüzdeki genel seçimlerde muhalefetin kazanabilecek bir alternatif çıkarmasının en makul yolu, asgari demokratik ilkeler zemininde seçim sonrası yol haritasını da kapsayan geniş  tabanlı bir mutabakat ile seçimlere girmek. Muhalefetin seçimlere, bloğun tamamının desteğini alan tek bir cumhurbaşkanı adayıyla girmesi iktidarın kutuplaştırma stratejisini boşa çıkarmakla kalmayacak aynı zamanda muhalefetin olası ikinci tur planını ilk turda gerçekleştirmesini imkan sağlayacak. Öte yandan söz konusu geniş tabanlı ittifak sayesinde muhalefet, d’Hondt sistemiyle parlamentoda çoğunluğu sağlama şansını da arttırmış olacak.[1]

 

Çok aktörlü, çok ideolojili ve çok kimlikli yapısı düşünüldüğünde, muhalefetin blok olarak tek bir adayın arkasında birleşmesi de aşılması güç bir zorluğu beraberinde getiriyor. Bu zorluğu aşmanın yollarından biri, muhalefetin cumhurbaşkanlığı seçimlerinde iktidarın karşısına tek bir adayın ötesinde cumhurbaşkanı yardımcıları ve belli başlı bakanlıkları da kapsayan bir kadro ile çıkması. Böylece muhalefetin bütünlüğünü çoğulluğu ile koruyan bir seçenek yaratıldığı gibi, seçmene de muhalefetin yeni bir “tek adam” yönetimi peşinde olmadığı gösterilebilir. Daha önce dünyanın farklı yerlerinde denenen bu model Türkiye için emsalsiz olsa da, “güçlendirilmiş parlamenter sistem” ile demokrasiye dönüşünün mevcut şartlar altında gerçekleşebilmesi için belki de tek gerçekçi seçenek.

  

Tüm bu sebeplerle, son zamanda gündeme gelen iktidara karşı biri sağda diğeri solda iki muhalif ittifak gibi muhalefetin tek bir blok oluşturmasını engelleyen tüm strateji önerilerine şüpheyle yaklaşılmalı. Çünkü bu ve benzeri öneriler tıpkı 2018’de olduğu gibi kağıt üzerinde mantıklı ve demokratik açıdan da anlamlı gözükse de, uygulamada muhalefeti 2018 seçimlerinde başarısızlığa sürükleyen temel etkenleri yeniden üretecektir. Öte yandan, muhalefeti seçimlere parçalı halde sokan senaryoların tümünde Cumhur İttifakı için parlamento çoğunluğunu elde etmek çok daha kolay olacaktır.

 

Sonuç

 

Türkiye’de siyasal iktidarın hem niteliksel kapasite hem de niceliksel destek anlamında eridiği bir dönemden geçiyoruz. Ancak rejimin niteliği, bu durumun otomatikman muhalefet lehine bir iktidar değişikliğiyle sonuçlanmasına izin vermiyor. Ancak yine rejimin niteliği, iktidarın en büyük zafiyeti olan seçimleri kullanabilmesi için muhalefete bir kapı da aralıyor. Dolayısıyla seçimler, muhalefet partilerinin demokratik bir blok oluşturması için bir araç olarak kullanılabilir.  

 

Ancak, siyaset bilimci meslektaşım Seren Selvin Korkmaz’ın da vurguladığı gibi seçim ittifakına yoğunlaşan stratejinin, muhalefet kanadında bir siyasi pasifizasyona yol açmasına izin verilmemeli. Muhalefet partilerinin, her konuda aynı fikirde olmasalar da, iktidarın Türkiye’yi daha da otoriterleştiren adımlarına karşı bir blok olarak karşılık vermesi muhalefetin etkin siyaset ile gündemi belirlemesine imkan verecektir. Bugünlerde böyle bir ortak cephe, iktidarın İstanbul Sözleşmesi’ne karşı başlattığı saldırıya karşı kurulmalıdır. Aksi takdirde Türkiye’de uzun ve çetin mücadeleler sonucu kazanılan insan haklarının, iktidar eliyle kolayca geri alınması muhalefetin varlığını sorgulatan bir gelişme olarak algılanabilir. Muhalefetin çok aktörlü, çok ideolojili ve çok kimlikli yapısı bir blok olarak hareket etmeyi zorlaştırsa da, olası bir seçim galibiyetinin ardından geçiş sürecinin daha çoğulcu yönetilmesi ve demokratikleşmeye evrilmesi için bir avantaj olarak görülmeli.

 

Dünyadaki benzer örnekler ve geçmiş deneyimlerinden ders alan bir muhalefetin önümüzdeki genel seçimleri kazanma şansı oldukça yüksek. Türkiye’de toplumun seçim dönemlerinde hiç olmadığı kadar politikleştiği de göz önünde bulundurulduğunda, muhalefet partilerine düşen tarihi görev seçmeni Türkiye’nin otoriter gidişatına dur diyebilecek alternatif bir ittifakın Türkiye’yi mevcut iktidardan çok daha iyi yönetebileceğine ikna etmektir.

 

__

[1] D’Hondt sistemi, seçim sonuçları üzerinden partilerin mecliste kaç koltuk kazandığını hesaplamaya yarayan ve Türkiye’de de uygulanan bir temsil sistemi. Her ne kadar nispi temsile imkan sağlasa da, d’Hondt sistemine göre bir seçim çevresinde birinci olan parti, o bölge için yapılan milletvekili dağılımında diğer partilere göre avantaj sağlıyor. Şu anda milletvekili dağılımı partilerden önce ittifaklara yapıldığından, muhalefet bloğunun TBMM’de çoğunluğu elde etmesi için seçim çevrelerinin önemli bir kısmında Cumhur İttifakı’nı geride bırakarak birinci olabilecek genişlikte bir seçim ittifakı gerekiyor. Aksi takdirde, örneğin A Partisi yüzde 30 oy, B partisi yüzde 12 oy aldığında kazanacakları milletvekilleri sayısı, ittifak oluşturan A ve B partilerinin kazandığı toplam milletvekili sayısından düşük olacaktır. Muhalefetin geniş bir ittifak oluşturamaması durumunda, Cumhur İttifakı ülke genelinde toplam yüzde 43-45 oyla da meclis çoğunluğunu elde edebilir. 

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.