Türkiye, Yunanistan ve AB Kıskacında Mülteciler

AB’nin göçü dışsallaştırma politikası çerçevesinde üçüncü ülkelerle yaptığı anlaşmalar ve mültecileri bu ülkelerde tutma çabası sonuç vermiyor. İnsan hakları ihlallerinin yanı sıra AB’ye gelişlerin kontrolü insan kaçakçılarına verilmiş oluyor. Dahası, AB’ye ulaşana kadar kat ettikleri yollarda ve geçen sürede çeşitli mağduriyetlere uğrayan mülteciler, daha ağır travmalarla AB topraklarına varmış oluyorlar.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

18 Mart 2016 tarihinde kabul edilen Türkiye-AB Mutabakatı, dördüncü yılını doldurmak üzereyken, Türkiye’nin mültecilerin Avrupa’ya düzensiz geçişlerini durdurmama kararı almasının ardından farklı mülteci grupları Yunanistan sınırlarına yöneldi. Daha sonra da değinileceği üzere, mülteci koruması bakımından sorunlar içeren 2016 Mutabakatı kısaca; Türkiye’nin Yunanistan’a düzensiz geçişleri engellemesini ve düzensiz geçen her bir mültecinin Türkiye’ye gönderilmesi karşılığında Türkiye’den bir Suriyeli mültecinin AB ülkelerine alınmasını öngörüyordu.

 

Bu karara çok sert tepki gösteren Atina, hem kara sınırından hem deniz sınırından topraklarına geçmeye çalışan savunmasız mültecilere karşı askeri güç de kullanarak sert güvenlik önlemleri almaya başladı. Alanda çalışan göç araştırmacıları için Yunanistan’ın yaklaşımı yeni bir durum olmasa bile, bu şiddette ve bu kadar büyük gruplara karşı açıkça bu uygulamaları yapıyor olması tartışmaları farklı bir boyuta taşıdı.

 

Halbuki gerek denizden Doğu Ege Adaları’na çıkmaya çalışan mültecilere, gerekse özellikle 2016 Mutabakatı sonrasında Türkiye’nin denizden geçişleri önlemek için yaptığı operasyonlar sonrasında Türkiye-Yunanistan kara sınırındaki Evros Bölgesi’nden mültecilerin Türkiye’ye zorla itildiğine dair birçok rapor bulunuyordu; ancak Yunanistan bu iddiaları yalanlıyordu.

 

Bir diğer önemli nokta ise; Yunanistan’ın 2 Mart 2020 tarihinde Resmî Gazetesi’nde de yayımlanan “1 ay boyunca sığınma başvurusunu askıya alma kararı” oldu. Her ne kadar Yunanistan geri göndermeme yasağını ihlal eden nitelikte uygulamalar yapsa da, sığınma başvurusunu askıya alma kararı ve AB’nin Yunanistan’ın yanında yer alması, uluslararası koruma mekanizmasını tehlikeye sokan bir adım olarak karşımıza çıkıyor.

 

Mültecilerin Geçiş Köprüsü: Türkiye ve Yunanistan

 

Yaşanan bu süreci biraz geriye doğru sardığımızda, mültecilerin aslında uzunca bir süredir ağır insan hakları ihlallerine maruz kaldığını ve Türkiye, Yunanistan ve AB üçgeninde nasıl sıkıştığını daha iyi anlayabiliriz.

 

Mültecilerin Türkiye’nin gündemine gelmesi, her ne kadar 2011 yılında Suriye’deki iç savaştan kaçanlarla birlikte olduysa da, aslında hem Türkiye hem de Yunanistan uzunca bir süredir farklı mülteci grupların geçiş ülkeleri olarak biliniyorlar. Her iki ülkede de tam bir koruma mekanizmasının olmayışı ve alt yapı eksiklikleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından farklı davalarda ele alınmıştı. Yunanistan’a ilişkin en temel davalardan biri, 2011 yılında AİHM’in vermiş olduğu M.S.S. v. Belçika ve Yunanistan kararıdır. Mahkeme, bu kararında Yunanistan’daki iltica sisteminin eksikliğine ve koruma mekanizmasının yetersizliğine dikkat çekmişti ve Dublin Yönetmeliği’nin bu durumda uygulanamayacağını belirtmişti.[i] Bu karar sonrasında Yunanistan’da sığınma prosedürü ve uluslararası koruma alanında birçok yasal reform gerçekleştirildi. Bu reformlara rağmen 2015 yılında Türkiye’den Yunanistan’a geçen bir milyonu aşkın mülteciyle birlikte Yunanistan’daki alt yapı ve kapasite çok yetersiz kalmış, ekonomik krizin de etkisiyle mülteciler çok zor şartlar altında yaşamak zorunda kalmıştı.

 

Bu dönemde AB, Yunanistan ve Türkiye ile dayanışma içine girmekten ziyade, göçü dışsallaştırma ve güvenlikleştirme politikası kapsamında önce 2015 yılında “Avrupa Göç Ajandası”nı hazırlamış ve Yunanistan’ın Midilli, Kos, Sakız, Samos ve Leros adalarına “sıcak nokta (hotspot)” adı verilen İlk Kabul ve Kimlik Tespit Merkezleri açılmıştı. Böylece, 2015 yazında yoğun geçişler yaşanırken Mart 2016’ya kadar Yunanistan’a deniz yoluyla geçen mültecilerin ilk olarak kaydı bu merkezlerde alındıktan sonra mülteciler anakaradan AB’nin diğer ülkelerine geçiş yapıyorlardı.

 

Bu dönemde Yunanistan’da içinde bulunduğum pilot çalışmalar nedeniyle Atina, Selanik ve İdomeni’de mültecilerin bu yolculuğuna ve bu yolculuk sırasında ne zorluklarla karşılaştıklarına birebir tanıklık etmiş oldum. Bununla birlikte; aynı dönemde hem ekonomik krizden hem de siyasi iradeden kaynaklı Yunanistan’daki altyapı yetersizliğini, Yunan halkının ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen aktivist gruplar ve sivil toplum çalışanlarının dayanışmayla aşmaya çalıştığını, mültecilerin temel gereksinimlerinin de bu dayanışma ile karşılandığını birebir gözlemleme şansım oldu. Zira, hatırlayacağımız üzere Midilli Adası sakinleri gösterdikleri çabalardan ötürü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmişlerdi. Şu an geldiğimiz noktada ise; aynı adada yaklaşan botların patlatılmaya çalışıldığını, sivil toplum çalışanlarının ve gazetecilerin saldırıya uğradığını, Moria kampına giden yolların bloke edildiğini ve hatta Skala Sikaminias’ta yer alan mültecilerin ilk varış noktasının ateşe verildiğini görüyoruz. Sadece Midilli’de değil, Kos ve Samos’ta da sivil toplum kuruluşlarına ait mekanlara ve araçlara benzer şekilde saldırıların yapıldığına ilişkin birinci elden haberler geliyor. Peki, aradan geçen bu dönemde Yunanistan’da neler değişti?

 

Adaları Aşamayan Mülteciler

 

Öncelikle, yukarıda bahsi geçen Avrupa Göç Ajandası’yla birlikte “sıcak nokta (hotspot)” adı verilen yaklaşımın benimsenmesinin yanı sıra AB içinde yeniden yerleştirme programı da kabul edilmişti. İki yıl boyunca uygulanması öngörülen programa göre İtalya ve Yunanistan’dan toplam 106 bin mültecinin başka AB ülkelerine yerleştirilmesi beklenirken, programın sonuna gelindiğinde Yunanistan ve İtalya’ya resmî olarak teminat verilmiş 47,905 kişilik yer için ancak 29,144’ü yeniden yerleştirilebilmiş. AIDA’nın Yunanistan’dan 2015-2018 arasında başka bir ülkeye yerleştirilmiş mültecilere ilişkin vermiş olduğu rakam ise 21,731. Dolayısıyla, program başlarken söz verilmiş olan kotaların program sonunda oldukça düşürüldüğünü ve buna rağmen yine de doldurulamadığını görüyoruz. 2017 Eylül’ünde program sonlandırılırken her ne kadar Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) bu programın devam ettirilmesi gerektiğini tavsiye etmiş olsa da, AB bu tavsiyeye uymayarak programı yeniden uygulamaya sokmadı.

 

Ayrıca, Mart 2016 yılında başta Uluslararası Af Örgütü olmak üzere hak temelli çalışan birçok sivil toplum kuruluşunun ve akademisyenin eleştirisine rağmen kabul edilen Mutabakat, sadece Türkiye’yi değil; aynı zamanda Yunanistan’ı da etkiledi. Mülteci koruması yerine sınır güvenliğinin ön planda tutulması, geri gönderme yasağına aykırı uygulamalara yol açabileceği nedenleriyle eleştirilen Mutabakat’ın dördüncü yılına gelirken bu eleştirilerin ne kadar doğru olduğu da ortaya çıkmış oldu.

 

2016 Mutabakatı’nın vize serbestisi, Gümrük Birliği, yeni açılacak başlıklar ve gelecek fonlar gibi Türkiye’yi ilgilendiren kısmı Türkiye’de sıkça konuşuldu; ancak kamuoyunda Yunanistan’ı ilgilendiren kısmı pek gündeme gelmedi. Yunanistan’da sığınma başvuru süreci adalar ve anakara olarak ayrılmış oldu. 2016 Mutabakatı’ndan sonra, Yunanistan’a deniz yoluyla düzensiz olarak giren mültecilerin başvuru süreçleri sonuçlanıncaya kadar ana karaya geçişleri yasaklandı. Böylece, başvurusu olumsuz sonuçlanan kişilerin adalardan Türkiye’ye iadesi yapılabilecekti. En son verilere göre; bütün adalarda 40 bini aşkın mülteci kalıyor. Bu kişilerin arasında sığınma başvurusunda bulunmasına ve aradan uzunca zaman geçmesine rağmen hâlâ ilk mülakatlarına bile girmeyenlerin sayısı azımsanamayacak kadar fazla. Adalardaki mülteci sayısı, Türkiye’yle kıyaslayınca ne kadar az gibi gözükse de aralarında bekar çocuklu annelerin, refakatsiz çocukların ve diğer kırılgan grupların da olduğu kampların kapasitesinin dört-beş üzerinde insanı barındırmak zorunda olduğunu hesaba katmak gerekiyor.

 

En son Ocak sonunda yapmış olduğum ziyarette, yollardaki büyük çöp dağları haricinde Moria kampında yer kalmadığından yanındaki zeytinliğe doğru “Jungle” adı verilen kısımda her yerin bataklık ve derme çatma barakalardan oluşan bir yaşam alanı olduğunu görmek, insanlık adına utandığım bir günü yaşamama neden oldu.

 

Öte yandan, Evros Orestiada’da yer alan Fylakio İlk Kayıt ve Kimlik Tespit Merkezi’nde ise daha farklı bir uygulamayla yeri gelenlerin 25 güne kadar bu merkezlerde tutulması mümkün kılındı. Hatta, refakatsiz çocukların “koruyucu gözaltı” adı altında 25 günü de aşabilen bir nevi tutukluluk hâllerine imkân verildi. Fylakio’ya erişim daha zor olduğundan kampa veya kamp çevresine henüz ziyarette bulunamadım. Ancak buradaki merkeze ilişkin net sayılar verilmezken, 240 kişilik kapasitesi olduğunu; ancak konuştuğum sivil toplum kuruluşu çalışanlarından sayının bu kapasitenin üzerinde olduğuna ilişkin duyumlar alıyorum. Bu merkezdeki sorunun kalabalıktan ziyade, refakatsiz çocukların yaşadığı sıkıntılar olduğuna ilişkin yorumda bulundular.

 

Türkiye Kapıları Açınca…

 

Gelelim son günlerde yaşananlara… Türkiye’nin düzensiz göçü engellemeyeceğine dair yaptığı açıklama sonrası Yunanistan sınırına giden mültecilerin kötü muameleyle karşılaştığını ve geri göndermeme yasağına aykırı olarak Türkiye’ye geri itildiklerini görüyoruz. Üstelik geri itmeler sadece kolluk güçleri tarafından değil; yerel halkın da içinde yer aldığı gruplar tarafından gerçekleştiriliyor. Bu noktada, Yunan medyasının ve Yeni Demokrasi Hükümeti’nin sorumluluğu oldukça yüksek. Zira, gelen mültecilerin “istilacı” olarak nitelendirilmesi ve “Yunan topraklarını istilacılara karşı koruyoruz” söyleminin oldukça etkin bir rol oynadığını söylemek mümkün. Bu aşamada, bu söylemin yeni çıkmadığını ve arka planının Yunanistan Eski Başbakanı Antonis Samaras’ın 2012 yılında Başbakanlık görevi sırasında yaptığı konuşmalara kadar gittiğini belirtmek gerekiyor. Fakat, Yeni Demokrasi Partisi, 2019 yazı boyunca yaptığı seçim konuşmalarında gerek adalardaki ziyaretlerinde gerekse basına verdiği demeçlerde “istila”ya ve “toprakları geri kazanma”ya ilişkin söylemlerini oldukça arttırmıştı. Bu durumun, aşırı sağcıların daha çok cesaret bulmasına yol açtığı görülüyor. Aşırı sağ grubun yanına bir zamanlar mültecilere destek vermiş ama bu durumdan yorulmuş olan yerel halk da eklenince durumun vahameti gözler önüne serilmiş oldu.

 

1 Mart 2019 tarihinde Yunanistan Başbakanı Mitsotakis’in yaptığı açıklamada; AB’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma (Lizbon Antlaşması)’nın 78/3 maddesine dayandırarak, sığınma başvurularını bir ay süreyle askıya aldığını açıklaması, gözleri AB yetkililerine çevirdi. Bahsi geçen maddeye göre: “Bir veya daha fazla ülke üye devletin, üçüncü ülke uyruklarının ani göç akımı nedeniyle ortaya çıkan acil bir durumla karşı karşıya kalması hâlinde, Konsey, Komisyon’un önerisi üzerine, ilgili üye devlet veya devletlerin yararına geçici tedbirler kabul edebilir. Konsey, Avrupa Parlamentosuna danıştıktan sonra hareket eder.” Aynı gün AB Konseyi’nin Başkanı Charles Michel, Yunanistan’ı “AB’nin topraklarını korumak için gösterdiği çabalar”dan ötürü desteklediklerini açıkladı. Benzer şekilde AB Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen de Yunanistan’ı desteklediklerini ve AB sınırlarını korumak için dayanışma içinde olduklarını belirtti. 3 Mart günü, AB Konseyi, AB Komisyonu ve AB Parlamentosunun Başkanları’nın Yunanistan-Türkiye kara sınırına giderek birlik beraberlik mesajı vermesiyle, AB’nin yıllardır konuşulan “Kale Avrupası” politikasında mültecilere kapıları tamamen kapatarak sınır güvenliğini önceledikleri tescillenmiş oldu.

 

Bu ziyaret sonrasında dikkatimi en çok çeken noktalardan biri ise; AB Parlamento Başkanı David Sassoli’nin yaptığı açıklamada AB ülkelerinin yük paylaşımı konusuna değinmesi ve Dublin Antlaşması’nın gözden geçirilmesi gerektiğini söylemesiydi. 2015 sonrasında yaşanan ve AB’nin “mülteci krizi” diye adlandırdığı dönemde, her ne kadar Dublin Antlaşması’nın reforma uğraması gerektiği konuşulsa da, o dönem AB üye ülkeleri buna yanaşmamış ve Dublin Prosedürü’nü kurtarmayı seçmişlerdi.

 

Riskler ve Tehditler Altında Mültecilerin Geleceği

 

Bütün bu yukarıda bahsi geçen sürecin ve son günlerde yaşanan gelişmeler ışığında geleceğe ilişkin birkaç önemli noktanın altını çizmek gerekiyor.

 

İlki; Yunanistan’ın AB’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın madde 78/3’e dayandırarak sığınma başvurusunu dondurması uluslararası hukuka aykırılık teşkil ediyor. Maddede geçen “geçici tedbirler”in hiçbir şekilde mülteci hukukunun esasını oluşturan geri göndermeme ilkesini etkilememesi gerektiği ve sığınma başvurularının dondurulmasının uluslararası hukuka aykırı olduğu hem alanda çalışan hukukçular hem de BMMYK tarafından yüksek sesle dile getirildi. Sığınma başvurusunu dondurma kararının uygulanması söz konusu olursa bu ileride başka ülkelerin de farklı nedenlerle ileri sürebileceği bir uygulama hâline gelmesi riskini taşıyor. Dolayısıyla, AB liderliğini yaptığını savunduğu normlar, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkesinde kötü bir sınav vermiş olmuyor; aynı zamanda, uluslararası koruma mekanizmasının işleyişini de tehlikeye sokan bir politika izliyor.

 

İkincisi; Sassoli’nin de belirtmiş olduğu gibi AB’ye üye ülkelerin daha fazla sorumluluk alması gerektiği ve bütün bu sürecin İtalya ve Yunanistan gibi sınır ülkelerine yüklenmemesi gerektiği aşikâr. Bu satırları yazarken, 4 ülke (Finlandiya, Lüksemburg, Fransa ve Almanya) Yunanistan’da bulunan refakatsiz çocukları alabileceklerine ilişkin açıklamada bulundular; ancak daha önce yeniden yerleştirme programında olduğu gibi etkisi oldukça düşük olacak kotalar veriliyor. Lüksemburg’un 10, Finlandiya’nın 175 çocuğu alacak olması, 5000’den fazla refakatsiz çocuğun bulunduğu Yunanistan ile dayanışma içinde olmanın çok uzağında kalıyor. Gerek refakatsiz çocuklar, gerekse diğer mülteci gruplarının korunması için daha köklü yapısal değişiklikler gerekiyor. Öncelikli olarak; adalardaki mültecilerin, özellikle kırılgan gruplardan acilen başlayarak anakaraya gönderilmesi gerekiyor. 2015-2017 arasında yapılan AB içinde yeniden yerleştirme programına başlanması ve kotaların sorumluluk paylaşımına uygun şekilde belirlenmesi gerekiyor. Bütün bunlar yapılırken, Yunanistan’da kalmaya devam edecek mültecilerin durumunun iyileştirilmesi için hem adalarda hem de şehirlerde mültecilerin, sağlık, eğitim, yasal destek ve çocuk koruma başta olmak üzere temel hizmetlere erişebilmeleri sağlanmalı.

 

Üçüncüsü; hem Libya’da yaşanan olaylarda hem de Türkiye-Yunanistan sınırında yaşananlarda görüldüğü üzere, AB’nin göçü dışsallaştırma politikası çerçevesinde üçüncü ülkelerle yaptığı anlaşmalar ve mültecileri bu ülkelerde tutma çabası sonuç vermiyor. Daha önce AB’ye giden göç yollarına ilişkin Antonios Alexandridis ile kaleme aldığımız yazıda belirttiğimiz gibi yasal ve düzenli yolların artırılması gerekiyor. Şu anki durumda, insan hakları ihlallerinin yanı sıra AB’ye gelişlerin kontrolü insan kaçakçılarına verilmiş oluyor. Dahası, AB’ye ulaşana kadar kat ettikleri yollarda ve geçen sürede çeşitli mağduriyetlere uğrayan mülteciler, daha ağır travmalarla AB topraklarına varmış oluyorlar.

 

Son olarak; hem Yunanistan’da hem Türkiye’de hem de AB’nin diğer ülkelerinde, siyasi iradenin mültecileri siyasi kıskaçta bırakan politikaları, aşırı sağın yükseldiği bu dönemde ciddi tehlikelere yol açıyor. Yunanistan örneğinde, mültecilerle dayanışma içinde olan grupların güçlü varlığına rağmen adalarda yaşanan saldırılar bize, önümüzdeki dönemde daha büyük olayların olabileceğine ilişkin uyarı sinyalleri veriyor. Aynı şekilde, Türkiye’de Kahramanmaraş’ta, Samsun’da mültecilere karşı yapılan fiziksel saldırılar, toplumların siyasi söylemlerden ne kadar etkilendiğini gösteriyor. Bu söylemlerin bir an önce değişmesi, toplumsal barış için çok büyük önem teşkil ediyor. Bu çerçevede, hak temelli söylemin benimsenmesi, devletlerin haklı zulüm korkusu nedeniyle ve/veya yaygın şiddet ortamından kaçan insanları koruma yükümlülüğü olduğunun altı çizilmesi gerekiyor.

_____________________________

[i] Dublin Yönetmeliği, iltica başvurusunun işleme alınacağı AB ülkesini belirler. Tüm AB ülkelerine ek olarak Norveç, İzlanda, Lihtenştayn ve İsviçre’de geçerli olan yönetmelik, ilke olarak AB’ye ilk giriş yapılan ülkeyi iltica başvurusundan sorumlu olan devlet olarak tanımlamaktadır.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.