Türkiye’nin Darbeler Tarihinde 15 Temmuz

Darbelerin başarısızlığı için orduda ayrışma yaşanmasının önemini ne kadar vurgulasak azdır. 15 Temmuz’da ordu bölünmeseydi, sivil direnişin ve polis mukavemetinin ordunun ateş gücüne karşılık vermesine imkân yoktu.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

15 Temmuz 2016 başarısız darbe teşebbüsü Cumhuriyet’in kurulmasından bu yana meydana gelen darbe girişimleri içerisinde en kanlısı oldu. 15 Temmuz darbelerin başarısı/başarısızlığında haberleşme araçlarının önemini, günümüzde medya kanallarının çeşitliliğinin ve çoğulcu olmasının darbeleri bastırmada önemini ortaya koydu.

 

Talat Aydemir anılarında 1962 ve 1963 darbe girişimlerinde başarısız olmasını radyoyu ele geçirmekte başarısız olmalarına bağlar: “Tek radyonun bu kadar tesirli silah olduğunu o zaman anladım. Mağlubiyetimizin tek sebebi radyodur.” Radyoyu ele geçirmenin büyük oranda akıbetini belirlediği 1960, 1962 ve 1963 darbe girişimleri ve silahlı kuvvetlerin 1990’ların çoğul ama hâkî medyasını kullanarak farkla tarzda gerçekleştirdiği 28 Şubat’tan sonra, 15 Temmuz çoğulcu ve sivil medyanın önemini gösterdi.

 

Hava kuvvetleri yine Talat Aydemir’in darbe girişimlerinde oynadığı rolden bu yana ilk defa 15 Temmuz darbe girişiminde kullanıldı. 15 Temmuz dünya genelindeki darbe girişimlerinin çoğunda olduğu gibi başkent başta olmak üzere büyük şehirlerde başladı ve yine bu şehirlerde yenildi. Bu, örneğin, merhum Adnan Menderes’in elinde olmayan bir imkandı; başkent ve büyük şehirlerde insanları mobilize etme kapasitesi yoktu.

 

15 Temmuz darbe girişimi, plan ifşa olduğundan korkularak erkene alındı, bu nedenle ilk defa ve alışıldık olunmadığı üzere akşam saatlerinde başladı. Darbeler merkezlerinde askerlerin olduğu eylemler olsa da, başta siyasetçiler olmak üzere sivil aktörlerin de siyasi ikballeri için darbelere destek verdiklerini, darbeyi çağırdıklarını sıklıkla görürüz. Ancak 15 Temmuz’da siyasi partilerin darbeye karşı tavır aldıklarını gördük.

 

Bölgesel Bağlamı

 

Subaylar (bazen polisler, emekli askerler de) nadiren ucuz macera tutkusuyla darbelere kalkışırlar.  Darbeciler, darbe ister emir-komuta zinciri içerisinde gerçekleşsin ister hiyerarşi dışı yapılsın, iç şartların ‘olgunlaşmasını’ bekledikleri/sağladıkları gibi dış ortamı da izlerler. Darbe sadece siyasi iktidarı devirmekten ibaret değildir. Darbeciler darbeden bir gün sonrasını da hesaba katmak durumundadırlar.

 

Darbeciler aynı dönemde başka bir ülkede meydana gelen darbeye verilen/verilmeyen bölgesel ve uluslararası dış desteği (ekonomik, siyasi, askeri), not ederler, böylece etraflarındaki darbelerden ilham alabilir veya aldıkları derslere göre kendi planlarını erteleyebilirler.

 

Örneğin Mısır’da 1952 yılında meydana gelen ‘Hür Subaylar’ darbesi 1958’de, Ürdün’de 1957’de, Sudan’da 1958’de ve Lübnan’da 1961’de darbe teşebbüslerine ilham kaynağı olmuştu. Yunanistan’da 1967 darbesine karşı Kral’ın kontrolünde bir karşı-darbe planlandığında, Kral’ın kafasında ‘Türkiye modeli’ vardı. Ordu yönetimi ele geçirecek, durumu istikrara kavuşturacak, sonra sivillere devredip siyası muhafız olarak sistemdeki rolünü devam ettirecekti.

 

Türkiye’de darbeciler 1971 askeri müdahalesinden önce 1969’da Pakistan’da General/Devlet Başkanı Eyüp Han’a karşı Genelkurmay Başkanı Yahya Han’ın halk gösterileri sonucu meşruiyeti tükendiği için istifa etmesi yönünde ültimatom vererek gerçekleştirdiği ‘Yahya Han modelini’ değerlendirdiler. Yani  müdahale dışarıdan bakıldığında darbe olarak gözükmeyecek bir tarzda komuta kademesi hükümete muhtıra verecek ve iktidarı devretmesini sağlayacaktı.

 

İspanya’da ise Kral’ın karşı çıkması sonucunda başarısızlıkla sonuçlanan 1981 darbe girişimine kalkışanların aklında 12 Eylül modeli vardı. Kısacası, darbeler yalnızca iç faktörler nedeniyle ve iç koşullar sayesinde meydana gelmezler. Bazen bir bölgedeki bir başarılı darbe girişimi sunduğu ‘modelle’ ve ‘başarısı’yla bölgenin geri kalanına ‘bulaşır’.

 

Geçmiş darbe girişimleriyle karşılaştırdığımızda, dış aktörler bakımından bölgesel aktörlerin doğrudan aktör olarak ön plana çıktığı ilk darbe girişimi 15 Temmuz gibi gözüküyor 27 Mayıs darbe girişimi nihayetinde Batı eksenli dış politika izleyen, Ortadoğu’da bölgesel politikaya Batı’nın güdümünde dahil olmaya çalışan bir hükümete karşı yapıldı. Bölgede Mısır gibi Demokrat Parti’nin darbeyle devrilmesine üzülmemiş ülkeler varsa da bunların darbede doğrudan siyasi, diplomatik ve ekonomik etkileri yoktu. 27 Mayıs bu bakımdan bölgesel resme doğrudan oturmuyordu.

 

Bölgesel gelişmeler, 12 Eylül için uygun fırsat yaratmıştı. İran’da meydana gelen devrim ve bölgesel dengelerin alt üst olması, Afganistan’ın Sovyetlerce işgali, bu iki olay nedeniyle Körfez’in ve petrol akışının İran ve Sovyetler tehlikesi altında girdiği düşüncesi 12 Eylül’ü bölgesel planda kabul edilebilir kıldı.

 

Askeri hükümetin 1983’e kadar, seçilmiş hükümetin de bu tarih sonrasında takip ettiği Türkiye’nin Körfez güvenliği için rol edinme isteği, Afganistan’da mücahitlere verilen (kısıtlı da olsa) destek ve Körfez ile daha yakın ilişkiler kurulması gibi politikalar, darbenin bölgesel resme oturduğunu gösterir. Yine de bölge ülkelerinin aşağıda 15 Temmuz için iddia edeceğimiz gibi bir aktif desteğinin olduğunu söylemek zor.

 

28 Şubat için de bölgesel şartların müsait olduğu söylenebilir. Hem (Fransa ve ABD gibi) Batılı ülkeler hem de Körfez (Suudi Arabistan) ve Kuzey Afrika (başta Mısır, Tunus ve Fas olmak üzere) ülkeleri, Sudan’da 1989 darbesiyle başlayan ve 1991’de Cezayir’de İslami Kurtuluş Cephesi’nin 1991 seçim zaferiyle hız kazanan İslami siyasi hareketliliği iktidar yürüyüşü olarak tehdit olarak algılamışlardı.

 

Cezayir’de İslami harekete karşı yapılan 1991 darbesiyle karşı adımı atılan bu süreçte, 28 Şubat darbe girişimi İran ve Suriye’ye karşı İsrail-Türkiye-Ürdün yakınlaşması gibi bölgesel gelişmelere de paralel seyretti. Bu bölgesel resimde Refah-Yol hükümetine karşı yapılan darbe bölgede İsrail tarafından hararetle desteklendi ama aynı şeyi diğer bölge ülkeleri için söylemek nispeten zor. Nihayetinde, o dönem Türkiye’yi Suriye ve İran gibi ülkelere karşı konumlandıran, İsrail ve ABD donanmlarıyla ‘Güvenilir Denizkızı’ tatbikatına Türkiye’yi sokan askeri-diplomatik kanattı.

 

15 Temmuz ise bu kez Arap İsyanları sürecinde bölgede Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve 2013 darbesinden sonra Mısır üstlenilen bölgesel karşı-devrim hareketi bağlamında değerlendirilmeli. 15 Temmuz’un önceki darbelerden belki de en önemli farkı darbenin uluslararası şartlardan ve aktörlerin müdahalesinden çok bölgesel bağlama daha doğrudan, daha net oturmasıydı. 3 Temmuz 2013 Mısır darbesinde olduğu gibi, 15 Temmuz rahatlıkla Körfez’deki anti-devrim ekseni tarafından finanse edilebilir, darbenin meşruiyeti için bu eksenin diplomatik desteğine yaslanılabilirdi. Zira darbe sonrası Türkiye Ortadoğu’da ‘tarafsız’ gözüküp karşı devrim saflarını güçlendirilerek, Arap Baharı süreci boğulabilirdi. 

 

Nasıl Başarısız Oldu?

 

Geçmiş darbe girişimlerinin aksine polisin ve istihbaratın darbeye karşı koymak için kullanılabilmesi ateş güçleri açısından değilse de darbe esnasında ‘stratejik bilgi oyununu’ oynamak, yani bilgi akışı tekelini darbecilere bırakmamak bakımından önemliydi.

 

27 Mayıs’ta polisin darbe girişimine koyma gücü zaten yoktu; istihbarata ise darbecilerden sızanlar olmuştu, darbe planlarından haberi olan Milli Emniyet yetkililerinin ise sessiz kalmayı tercih ettikleri söylenir.

 

Ne 12 Eylül’de ne de 28 Şubat darbe sürecinde polisin veya istihbaratın emir komuta zinciri içerisinde hareket eden orduya karşı koyma gücü yoktu. 28 Şubat sürecinde polisin darbe sürecinin karşısında olduğunu söylemek de zordur.

 

Darbelerde genel kural olarak, az sayıda darbecinin bile teşebbüslerinde başarıya ulaşmalarını sağlayan en temel şey ‘kontrolün ellerinde olduğu, direnmenin faydasız ve hatta riskli olacağı’ algısını yaymadaki hünerleridir. 15 Temmuz darbe girişiminde ise haber alma kanallarının çoklu ve açık olması, bunların özellikle istihbarat ve orduda direnişe geçenler tarafından akıllıca kullanılması darbecilere bu imkânı tanımadı. İstihbarat, darbe girişimi henüz sürerken gece yarısı darbenin başarısız olduğu algısını yayma mahareti gösterirken, ordu içerisinden direnen subaylar, direnişlerini, darbenin emir-komuta zinciri dışında icra edildiğini halka ve daha da önemlisi ordunun geri kalanına duyurabildiler ve kendi taraflarının o anki gücünü olduğundan fazla gösterebildiler.

 

Siyasetin darbe girişimine aktif direnebilmesi de farklı bir dönemde olduğumuzu ortaya koydu. Hükümetin 15 Temmuz’da gösterdiği tavrı geçmiş iktidarlar göstermemiş veya gösterememişti.

 

Gazeteci  Yavuz Donat, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonunun 28 Şubat Alt Komisyonuna 12 Eylül’de Süleyman Demirel’in darbe karşısındaki tavrını şöyle özetliyor: “Bir gün, ben Süleyman Bey’e sordum: “12 Eylül sabahı askerler sizi almaya geldiği zaman Hanımefendi size demiş ki ‘Süleyman Bey gitme, diren.” Bu doğru mu?” dedim. Bana “Doğru” ya da “Değil” demedi “Nasıl direnecektim?” dedi. “Benim kendime ait başka bir ordum mu vardı?” dedi. “Kime karşı direnecektim? Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı mı direnecektim?” 15 Temmuz’da hem hükümetin hem de muhalefetteki siyasetçilerin tavrı bu açıdan önemli fark yarattı.

 

15 Temmuz’da sıradan insanların direnişi ile birlikte ilk kez seçilmiş bir hükümet, darbe girişimi esnasında toplumun darbeye direnişine mazhar oldu. Yine de hala atlanan şu noktayı kalın harflerle vurgulamak gerek: Darbeye karşı sivil direniş, ordu içerisinde bölünme yaratması ve ordu içerisinden güçlü direniş ortaya çıkmasına vesile olması bakımından çok önemliydi. Yoksa, sivil direnişe ordu içerisinden direniş eşlik etmeseydi, bölgesel ve uluslararası şartlar, 3 Temmuz 2013 Mısır senaryosunun sivil direnişçilerin katliamı yönünden Türkiye’de tekrar edilmesine imkân tanımaktaydı.

 

Normalde darbe girişimleri kanlı olma olasılığı taşır; stratejik noktaların hızlı bir şekilde ele geçirilmesi ve darbenin oldu bittiye getirilmesi isteği darbenin mümkün olduğunca kansız gerçekleştirilmesi gibi düşüncelerin önüne geçer. Bu, darbecilerin kan akıtmaya hazır oldukları anlamına gelir ama kan akmaması darbe sonrası ulusal ve uluslararası ‘meşruiyetin’ sağlanması bakımından önemli görülür.

 

15 Temmuz darbe girişiminde böyle olmadı. Bunda darbecilerin kara birliklerinden yeterince destek sağlayamadıklarını görüp gerekli stratejik yerleri hızla ele geçirmekte başarısız olduklarını fark etmeleri ve bu nedenle şok ve dehşet yaratmak için hava kuvvetlerinin bombalamalarına muhtaç olmaları da rol oynadı. Ordu içerisinden direniş olmasaydı, darbeciler halk direnişini kırmak için Mısır’da olduğu gibi çok kanlı bir darbe yapmaya hazırlardı. Üstelik bölgesel ve uluslararası şartlar da Mısır’da olduğu gibi uygundu.

 

Sonuç

 

Darbelerin başarısızlığı için orduda ayrışma yaşanmasının önemini ne kadar vurgulasak azdır. 15 Temmuz’da ordu bölünmeseydi, sivil direnişin ve polis mukavemetinin ordunun ateş gücüne karşılık vermesine imkân yoktu.

 

Ordunun ateş gücüne direnişin imkansızlığı Türkiye’ye has da olmazdı; sivil direnişin 1991 darbe teşebbüsünü durdurmakta çok önemli rol oynadığı Rusya’da da birçok yorumcu, ‘ordu bölünmeseydi direnişçileri kolaylıkla alt edebilirdi’ der.

 

1961’ Fransa’da Charles De Gaulle’ye karşı Cezayir’e bağımsızlığını ‘verme’ politikası nedeniyle girişilen darbe teşebbüsünü de başarısızlığa uğratan nihayetinde De Gaulle’nin çağrısı üzerine başlayan halkın direnişi değil, ordunun bölünmesiydi. Darbe teşebbüsü ertesinde darbeci generallerden Maurice Challe’nin daha önce NATO karargahlarında görev yapmış olması nedeniyle teşebbüsün arkasında NATO’nun olduğu dedikoduları yayılmıştı. Ancak darbeyi durduran De Gaulle’nin direniş çağrısını transistörlü radyolarından duyan askerlerle Fransız ordusunun geri kalan subaylarının girişime direnmeleriydi.

 

 TBMM 15 Temmuz Araştırma Komisyonuna katılan TSK’ya mensup komutanlar da 15 Temmuz’a dair benzer yorumu yaptılar. Örneğin, Ankara Jandarma Bölge Eski Komutanı  İbrahim Aydın: “Çok net söylüyorum, bu evrakın [darbecilerin darbe gecesi gönderdiği emirler] altında Sayın Genelkurmay Başkanımızın imzası olsaydı bugün Türkiye başka bir konumdaydı, kıymetini bilmemiz gerekiyor.” Yine Ankara’da Hava Kuvvetleri Karargah Merkezini darbecilerinden kurtaran bir Tümgeneralin darbeyi ‘hukuksuz olduğu, yani Hava Kuvvetleri Komutanı’nın bilgisi dahilinde olmadığı için’  kabul etmediğini öğrendik.

 

TSK’da darbe teşebbüsüne direnen hatırı sayılır sayıda subay, teşebbüse ‘darbeler demokrasiye aykırı olduğu için değil’, darbe FETÖ’cüler tarafından yapıldığı ve emir komuta zincirine riayet edilmediği için direndi. 15 Temmuz darbe girişiminde ordunun tavrı bu yönüyle Weimar Almanyası’nda meydana gelen başarısız 1920 Kapp darbe girişimini ve İspanya’da meydana gelen başarısız 1981 darbe girişimini hatırlatır.

 

 Weimar Almanyasında darbe girişimine direnen işçiler demokrasiyi veya seçilmiş hükümeti korumak için değil, Almanya’da monarşinin yıkılmasını simgeleyen 9 Kasım 1918 devrimini korumak direnmişlerdi. İspanya’da ise ordu bu darbe girişimini Kral’ın emri üzerine, darbe girişimi demokrasiye aykırı olduğu için değil, Kral’a olan üst aidiyetlerinden ötürü bastırmıştı.

 

Bu son örnekler, darbelerin bizlerin, yani silahlı kuvvetler dışında kalan kişilerin anlamlandırmakta zorlanacağı bir ordu-içi dinamiği olduğunu gösterir. Aynı nedenledir ki, orduların bölündüğü darbe teşebbüsleri iki tarafın kanları son damlasına kadar savaşmalarıyla bitmez. Bir taraf, daha zayıf olduğunu, darbenin/direnişin başarılı olma ihtimalinin az olduğunu ve devam ederlerse iç savaşa gidilebileceğini de düşünerek teslim olur. Dikkat edilirse, 15 Temmuz’da da böyle oldu. Çoğu yerde darbeciler, savaşarak ölmek yerine teslim oldular.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.