Yeni Popülist-Otoritarizmlerin Açmazları

Bir yanda Faşizm ve Nazizm, diğer yanda Komünizm gibi dört başı mamur diktatörlük teorileri ve ideolojileri mevcut değil. Başka bir deyişle, “nihaî amaç uğruna bütün amaçlar mubahtır” diyen sistematik Makvavelizmler oluşmuyor. Dolayısıyla “diktatörlüğün total manevî evreni” güdük, bu koşul eksik kalıyor. Sonuçta, günümüzün yeni otoritarizmlerinin birçoğu, el yordamıyla oluşmuş, günübirlik, pragmatik ve oportünist parçalılıklar manzarası arzediyor.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Halil Berktay, dünyadaki otoriterleşmenin ve demokrasinin mevcut durumunu analiz ederken yaptığı tarihsel değerlendirmelerin ardından Perspektif’e verdiği mülakatın üçüncü ve son bölümünde analizini güncel gelişmeler özelinde bir sonuca bağlıyor. Keyifli okumalar.

 

PERSPEKTİF: Dünyanın halini, neden bu durumda olduğunu anlatıyorsunuz: liberal küreselleşme ile ulus-devlet yapıları arasındaki çatışmanın korkutuculuğundan hareketle… Bu kadar ortak bir nedensellik zemini varsa, sadece reaksiyon içinde oluşan demokrasi karşıtlığının değil, daha yakından baktığımızda bu demokrasi karşıtlığının belli başlı özelliklerinin, alt-çizgilerinin de benzeşmesi beklenemez mi?

 

Beklenir ve çok da benzeşiyor. Zaten onun için, en çok “popülizm”den söz ediyoruz, sosyal bilimlerde ve bu bağlamda. Tabii biraz fazla yumak olmuş, formülleşmiş bir deyim. İnce ince çekip açmak gerekiyor.

 

MİSTİK, İRRASYONEL BİR KİTLE-LİDER İLİŞKİSİ

 

Yakın zamanda Perspektif’te Cennet Uslu durdu bu konunun üzerinde (Popülizm “Bir” Nedir?, 18 Şubat 2020). Onun işaret ettiği noktalar ile geçmişte Serbestiyet’te 20. yüzyıl tarihinin en karanlık bazı sayfaları hakkında kendi yazdıklarımı tekrar kaynaştırıp, belki şöyle diyebilirim: Birincisi, bu tür yönetimlerde mesele, devletin bürokratik girdi çıktısından, kurumlardan, iktidarın çıkardığı kanun ve yönetmeliklerden ibaret değil. İdeoloji ve ideolojik atmosfer çok daha önemli. Rejim yaratılan “hava”nın ürünü ve çok büyük ölçüde o “hava” sayesinde ayakta duruyor. Dahası, eskiden mevcut kurumlar da bu havada âdetâ eriyor; söz konusu ideolojik atmosfer, bu anlamda belirli bir kurumsuzlaşmaya yol açıyor.

 

İkincisi, bu ideolojinin iki köşetaşı var: hatâsız, mükemmel bir kitle ile onun keza hatâsız, mükemmel lideri arasındaki ilişki. Cennet Uslu’nun altını çizdiği gibi, popülizmin temelinde bir “aslî kitle” varsayımı yatmakta. Öyle bir kitle ki, her nasılsa homojen ve monolitik. İradeyse, tek bir iradesi söz konusu (gerçek veya gerekli; çok farketmiyor aslında). Evrendeki yeri, konumu, tavrı, duruşu özsel olarak doğru ve bu, varoluşunun bütün diğer kıvrımlarını da otomatik olarak doğru kılıyor. “Bizim” kitlemiz — belki sınıfımız, belki ümmetimiz, belki milletimiz, belki cemaatimiz. Hep doğru şeyler düşünüyor, özlüyor ve istiyor da… nasıl bileceğiz ne düşündüğü ve istediğini? Kendisi biliyor mu acaba? Görünüşte bir yığın farklı birey ve gruplardan oluştuğu halde, aslında tek bir talebi ve iddiası olduğunun kendisi nasıl farkına varıyor?

 

İşte bu noktada ikinci unsur, yani lider faktörü devreye girmekte. Lider, her nasılsa biliyor, anlıyor bunu. Aslî kitle ile arasında çok özel bir ilişki var. Seziyor, hissediyor ne istediklerini. Kitlenin bütün özlem ve tasavvurları, parlamenter temsiliyet ya da başka aracılar üzerinden değil, “doğrudan” lidere akıyor. (Nazizm örneğinde, partililer, SA’lar, SS’ler ve halk, sağ kolları ileri kalkmış, avuçları aşağı bakar şekilde selâm verirken, 1933’ten sonra Hitler bu selâmı kendi sağ eli geriye bükük ve avucu yukarı bakar şekilde alıyor; üstün Germen ırkının olanca enerjisi, kitlenin kolları ve ellerinden fışkırıp, boşluğu geçip, Führer’in avucunda ve şahsında toplanıyor.) Dolayısıyla lider, aslî kitlenin bütün isteklerinin tek gerçek temsilcisi, sözcüsü; bu bile yetmez – cisimleşmiş, şahıslaşmış ifadesi. Küçük bir problem var tabii: kitlenin ne istediğini bağımsız olarak bilmiyoruz; elimizde ayrı bir denek grubu yok; ancak lider üzerinden biliyoruz, çünkü lider “benim halkım ben ne istiyorsam onları istiyor” diye çıkıyor karşımıza. 

 

Şeyhin kerameti kendinden menkul. Ya da, davulcunun şahidi zurnacı… O bile değil; davulcunun şahidi gene davulcunun kendisi oluyor. Fakat siz ne derseniz deyin, biliyor, bir şekilde; nasıl oluyor diye sormayın, akılcı, bilimsel bir açıklama beklemeyin bu açıdan. Oluyor işte; Türkiye’de örneğin Mehmet Uçum ve Markar Esayan’ın açıkça savunduğu “organik liderlik,” böyle bir iktidar esrarı, anlamaksızın inanılması gereken. Kritik sonuç: liderin yanılmazlığı. Bir kere bu düşünce sıçramaları gerçekleştirildikten sonra, kitlenin ne istediğini ayrıca soruşturmak da gereksiz; liderin ne istediğine bakmanız yeter. Kitlenin iradesi, liderin iradesi; liderin iradesi, kitlenin iradesi. Kitle her zaman doğru ve haklı olduğuna göre, lider de her zaman doğru ve haklı. Kâh şu, kâh bu hasletleriyle göklere çıkarılan aslî kitlenin aslî işlevi tam da bu zaten: lidere ayna tutmak, lideri parlatmak; kendi fıtratı ve millî, ırkî, kavmî “deha”sını liderin “deha”sına taşımak.

 

20. YÜZYIL BAŞLARIYLA BİR KARŞILAŞTIRMA

 

P: İyi de, bunlar çok yeni şeyler mi yeryüzünde? Tanıdık gelmeye başlıyor, hele siz böyle anlatınca…

 

Tabii ki öyle, tabii ki tanıdık, zira hemen hepsi 19. yüzyıl sonlarından beri Avrupa’nın milliyetçi-sağ ve giderek aşırı-sağ siyasal literatüründe mevcut. Bizatihî milliyetçilik, Fransız Devrimi sonrasında modern çağın üç büyük ideolojisinden biri. Liberalizm bireyi esas alıyor; sosyalizm sınıfı esas alıyor; milliyetçilik milleti esas alıyor. Liberalizmden de, sosyalizmden de, milleti ister bireyin çıkarları, ister sınıf çıkarları etrafında böldükleri için nefret ediyor. Buna karşılık, milletin tek bir blok halinde, yekpare birlik ve bütünlüğünü savunuyor.

 

Dolayısıyla demokrasi ile milliyetçilik arasında, en uyumlu dönemlerinde bile aşağılarda bir yerde saklı duran, çok temel bir uyuşmazlık var: milliyetçilik, demokrasinin varsaydığı ve koruduğu çoğulculuktan; görüş, çıkar ve inanç çeşitliliğinden hep rahatsız aslında. Bu sınırları zorlamaktan ve toplumu homojenize etmeye çalışmaktan geri durmuyor. Bu özlem Faşizm ve Nazizmle doruğa ulaşacak. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, özellikle Batı ülkelerinde milliyetçilik ehlileşecek bir miktar. Demokrasiyi ister istemez kabullenecek; çoğulcu parlamenter rejimler çerçevesinde faaliyet göstermeye adapte olacak. (Türkiye’de MHP bunu — kısmen de olsa — 1980 sonrasında yaşadı.) Fakat gerilere gidersek, 19. yüzyılın ikinci yarısında demokrasi, pek çok durumda milliyetçilik ile karşı karşıya. Tersten söylersek, demokrasinin gelişmesinden korkan, demokrasiye alternatif, demokrasi karşıtı öneriler, bir yerden sonra daha çok milliyetçilikten ve milliyetçilerden, özellikle Bismarck ve Treitschke tarzı devletçi-milliyetçilerden gelmeye başlıyor. 20. yüzyıl başlarında, tarihçilerin proto-faşizm (ön-faşizm) diye tarif ettiği bir aşama var. Demin anlattıklarımın hemen hepsini içermekte. 2018 Aralık ortalarından 2019 Ocak ortalarına, sekiz on yazı yazmıştım Serbestiyet’te, Heinrich von Treitschke’den başlayıp Carl Schmitt’ten geçerek Hitler’in Otto Thierack ve Roland Freisler gibi emirkulu-yargıçlarına uzanan.

 

Bunlar bilimsel açıdan aşırıya gitme tehlikesi taşıyan benzetmeler kuşkusuz. 20. yüzyıl başları ile 21. yüzyıl başları, aynı şey değil. Faşizm ve Nazizmin eşi görülmedik ve kolay kolay da görülmeyecek hunharlığı ile bugünün birçoğu görece yumuşak otoritarizmleri aynı şey değil. Arada düz bir evrim çizgisi veya soykütüğünden de söz edilemez. Hattâ 2000’li yılların mistik kitle-lider fetişizmi teorisyenleri, farkında bile olmayabilir kendi seslerinde nelerin yankılandığının. Yani yüz yıl gerideki kişiye tapma kültlerinin ortak fideliğine dalmaksızın, Amerika’yı baştan keşfediyor, bütün yetkilerin liderin elinde toplanmasının nasıl rasyonalize edilebileceğini sıfırdan, el yordamıyla bulup çıkarıyor da olabilirler pekâlâ. Zaten “öncül”lerden (precedents), kimin neyi nereden almış olabileceğinden çok, ortak etmenlerin ortak sonuçlar doğurması ihtimaline bakmak lâzım. Tarihte hiçbir kurum, hiçbir akım, hiçbir örüntü, sırf başkalarından taklit edilmişliğiyle açıklanamaz. (Örneğin “Osmanlıda bir timar sistemi olmasının nedeni, daha önce Selçuklularda bir iktâ sisteminin olmasıdır” diyemeyiz.) Benzer koşulların, benzer determinasyonlar üretmesini esas almak gerekir.

 

“DIŞ”A KARŞI, LİDERİN HİMAYESİ VE YOL GÖSTERİCİLİĞİ

 

P: Lider yüceltmeciliği veya tek adam kültleri, geçmişten bugüne uzanan ne gibi (gerçek veya hayalî) belirlenimler üzerinde yükseliyor?

 

Hepsinin ortak paydası “dış” düşmanlığı. Diyeceksiniz ki bu, zaten milliyetçiliğin doğasında yok mu? Doğru; milliyetçilik salt yurdunu sevmekten farklı bir şey. Sevgi ile değil, düşmanlıkla varoluyor. Milliyetçiliği “düşman/lar” olmaksızın düşünmek imkânsız. Örneğin Türk milliyetçiliğinin geçmişinde, kâh Çin ve Çinliler (Nihal Atsız), kâh Bulgarlar, Yunanlılar ve Ermeniler (Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Millî Mücadele), kâh Araplar (1914-18’de Mezopotamya cephesi), kâh Cumhuriyette içerde kalan sair gayrimüslimler (Varlık Vergisi), kâh Rusya ve Komünistler (Kore, Soğuk Savaş), kâh tekrar Yunanistan (Kıbrıs ve 6-7 Eylül 1955), kâh (Şeyh Sait’ten beri, ama özellikle son 35 yılda) Kürtler, bu açıdan çok önemli, biçimlendirici, formatlayıcı bir rol oynuyor.

 

Fakat belirli “düşman”lara kilitlenmek ile “dış dünya”yı toptan düşman bellemek arasında; bir adım ötede, “dış” tehdidin ne kadar büyük ve âcil görüldüğü (daha doğrusu gösterildiği) ve gösterilmediği arasında, gene de ciddî bir fark var. Yukarıdaki örneklerin hepsinde, krizler aslında konjonktürel. Heyecan dalgaları bir çıkıyor, bir iniyor. Zamanın iktidarı (ki CHP de olabilir, DP ve halefleri de), basın ve elindeki diğer araçlarla milliyetçi duyguları kâh oraya, kâh buraya yöneltip kendi açısından bazı taktik sonuçlara ulaşmaya çalışıyor. Bazen ulaşıyor, çoğu zaman da yüzüne gözüne bulaştırıyor; orası ayrı mesele.

 

Önemli olan şu ki, bunlar illâ kalıcı ve uzun vâdeli, âdetâ kronik ve endemik bir “büyük tehdit” anlamına gelmeyebiliyor. Bütün bir toplum buna göre mevzilenmiyor, gerilmiyor, gerginleştirilmiyor. Somut bir durum var; ona karşılık verilmeye çalışılıyor (faraza İstiklâl Harbi). Buna karşılık bazı hallerde aslî kitlenin (daha spesifik olarak, milletin) topyekûn bir varlık-yokluk meselesiyle yüzyüze getirilmesi; realite ne olursa olsun, öyle tasavvur edilmesi ve gösterilmesi söz konusu. Hattâ bu tür durumlarda, realiteden ne kadar uzaklaşılırsa ve “tehdit” ya da “düşman/lar” ne kadar soyut, ne kadar silik, ne kadar muğlak ve mevhum kalırsa o kadar iyi. Çünkü o zaman aslî kitle hariç her şey kötü demek. Çünkü o zaman, “düşman/lar”ın elle tutulur olmaması ile kitlenin (pratikte mümkün bir mücadele yerine) genel bir haleti ruhiyeye, belirli bir ontolojik psikoza çağırılması elele gidiyor. Gene ekstrem bir örnek: 1919 Versailles Antlaşmasının Almanya’ya çok ağır geldiği bir gerçek. Hitler bunu alıyor; Alman milletinin olanca üstün ırkî özelliklerine karşın toptan köleleştirilmekte ve yokedilmekte olduğu efsanesine dönüştürüyor. Millet bir beka sorunuyla yüzyüze! Dolayısıyla mesele sırf Versailles’ı altetmekten çıkıyor; her türlü düşmanı yokedecek ve tehdidi kökten bertaraf edecek topyekûn bir “millî devrim” sorunu haline geliyor. O da, daha âdil bir barış perspektifiyle hiç ilgisi olmayan bir “dünya hâkimiyeti” projesine uzanıyor.

 

P: Hani durumdan görev çıkarmak deriz ya… Bu “vaziyet” de kendisi için bir “vazife” anlamına geliyor?

 

Aynen. Tabii çok yeni değil; kamusal alanın oluşmaya başlamasından beri, yani son birkaç yüzyıldır çok bilinen bir yöntem bu, devletlerin çok sık başvurduğu bir usul — dikkatleri “dışarı”ya çevirip “içerde” birlik sağlamak. Hattâ bir açıklama tarzı olarak fazla ayağa düştüğü, hele sol kültürde cılkının çıkarıldığı bile söylenebilir. Gelgelelim son derece gerçek ve geçerli olduğu bir alan da var: korkmuş iktidarların (veya potansiyel iktidar odaklarının), daha önce milliyetçi olsun veya olmasınlar, sert ve haşin milliyetçi söylemlere sarılıp, reel dünyanın kâh şu, kâh bu çıkıntısını alabildiğine abartarak bir beka sorunu inşa etmeleri… İşte burada liderin işlevi gündeme geliyor. Lider bunun için var. Bir kere kamuoyuna, aslî kitleye, koşulların çok ama çok ağır, çok ama çok vahim olduğu kuvvetle telkin ediliyor. Sonra lider, kitlesinin talebinin ne olduğunu görüyor, anlıyor, doğru yorumluyor. Beka sorunuyla yüzyüze bulunan kitlesini korumayı ve ona doğru yolu göstermeyi üstleniyor. Bu tarihsel misyona uygun, hayatta kalma dâvâsından güç alan bir program, platform ve/ya politikalar demeti formüle ediyor.

 

“TEORİK, İDEOLOJİK DİKTATÖRLÜKLER” DEĞİL, PRAGMATİK VE OPORTÜNİST OTORİTARİZMLER ÇAĞI

 

P: Bu da haliyle otoriter bir program demek…

 

Evet, güvenliği demokrasinin önüne geçiren, bunun için aradığı mazereti bulmuş, dolayısıyla otoriter bir program ve otoriter bir iktidar profili oluyor.

 

P: Bildiklerimizin tekrarı mı?

 

Hayır; hemen şunu belirteyim, bazı bakımlardan, alışılmış 20. yüzyıl diktatörlüklerinden hayli farklı bir çehre söz konusu. Önemli fark, asker-polis yapısında ve şiddet, özellikle organize devlet terörü dozajında. Bunu söylüyorum ama dikkat ve tereddütle de söylüyorum, bir yandan. Tabii Çin bir komünist rejim, Kuzey Kore keza. Aynı şekilde, yumuşama belirtilerine karşın Vietnam ve Küba. Hepsi doğrudan tek parti diktatörlükleri ve kapsamlı gizli polis aparatlarına sahip. Muhalif ses çıkarmak olanaksız. Gelip götürüyorlar ve bir daha bulunamıyorsunuz. Sinciyang’da, Müslüman Uygurlar arasında, kadınların başları ve yüzlerini örtmeleri, evde ibadet ya da pasaport başvurusu, şüpheli diye fişlenip “siyasî yeniden eğitim okulları”na kapatılmak için yeterli gerekçe sayılıyor. Bir sonraki halkada, Rusya’da Putin ve Belarus’ta Lukaşenko, benzer resmî ve gayri-resmî şiddet olanaklarına sahip. Modi’nin Hindistanı ve Duterte’in Filipinlerinde, üniformalı-üniformasız çeteler “meşru av” gibi görülen hedeflere (kâh Müslümanlara, kâh uyuşturucu şüphelilerine) serbestçe saldırabiliyor. Buna karşılık bir dizi İslâm ülkesinde (Endonezya, Pakistan, Afganistan), Müslüman olmamak, Sünnî olmamak, muhalif olmak ve kadın olmak gibi konum veya kimlikler, ister devlet ister özel şiddet odakları karşısında derece derece kırılganlık ve savunmasızlıkları ifade etmekte.

 

Gene de totaliter diktatörlükler, kadir-i mutlak polis devletleri, (Mussolini’nin Kara Gömleklileri veya Hitler’in Kahverengi Gömleklileri gibi) paramiliter örgütlerin sokak terörü, siyasal muhalefetin doğrudan ve toptan yokedilmesi, büyük kamp sistemleri, kitle imha ideolojileri, soykırım boyutlarına ulaşan katliamlar… söz konusu değil; en azından çoğu yerde ve çoğu zaman söz konusu değil günümüzde. Belki dünyanın ve insanlığın çok acı tecrübeler sonucu ulaştığı genel seviye, belki tek tek ülkelerin demokratik olgunlaşma açısından gelmiş olduğu nokta, buna engel. Öyle veya böyle; mutlak bir tek parti yönetimi tesis edilmiyor; demokrasinin seçimler ve meclis gibi en kritik bazı kurumları, yıpratılmış, eğilip bükülmüş ve işlevsizleştirilmiş de olsa varlığını koruyabiliyor. Türkiye’nin durumunun, 12 Mart ve 12 Eylül askerî diktatörlüklerinden bile daha kötü olduğunu yazanlar var internette. Uyduruyorlar; ağızlarından çıkanı kulakları duymuyor. Nasreddin Hoca’nın “seksen değnek” fıkrasında olduğu gibi, ya dayak yememişler, ya sayı saymasını bilmiyorlar.

 

Bana göre bu açıdan çok önemli bir faktör: bir yanda Faşizm ve Nazizm, diğer yanda Komünizm gibi dört başı mamur diktatörlük teorileri ve ideolojileri mevcut değil. Başka bir deyişle, “nihaî amaç uğruna bütün amaçlar mubahtır” diyen sistematik Makvavelizmler oluşmuyor. Dolayısıyla “diktatörlüğün total manevî evreni” güdük, bu koşul eksik kalıyor. Sonuçta, günümüzün yeni otoritarizmlerinin birçoğu, elyordamıyla oluşmuş, günübirlik, pragmatik ve oportünist parçalılıklar manzarası arzediyor. Zaman ufukları da çok sınırlı; şimdiki liderlerinin ötesinde nasıl sürdürülebilecekleri belli değil. Putin’den sonra Rusya? Viktor Orban’dan sonra Macaristan? Esasen bu yüzden, hiç olmazsa kendi başkanlıklarını olabildiğince sürdürmeye gayret ediyorlar. Biraz da aşırı güçlü liderliğin gölgesinde, bağlayıcı teori devamlılığı ve hattâ parti devamlılığı kesinlik kazanmıyor. Diktatörlük bile denmiyor çoğu zaman. Birçok örnekte, “illiberal demokrasi”lerden söz ediliyor.

 

YENİ OTORİTARİZMİN ÜÇ AYAĞI: MEDYA, HUKUKSUZLAŞMA, KURUMSUZLAŞMA

 

P: Ama gene de insanları boğuyor ve korkutuyorlar… Herkes sizin gibi tarihsel karşılaştırmalar yapmıyor. Günlük hayatta ne yaşadığına bakıyor. Bu rejim veya yönetimlerin gücü nereden kaynaklanıyor?

 

Bana bu yeni tip otoriter yönetimlerin üç özelliği ilginç geliyor: (1) medya boyutu; (2) özel bir hukuksuzlaşma boyutu; (3) daha da genel bir kurumsuzlaşma boyutu söz konusu. İlk bakışta en tipik, en çarpıcı özellikleri, medyayla ilişkileri, ya da medyayı kullanma tarzları. Bu da, küreselleşmenin beraberinde getirdiği üçüncü korkudan; bu söyleşinin ikinci bölümünde değindiğim yeni fikirler, uluslararası emsaller ve STK’lar korkusundan kaynaklanıyor. Modern Çağda, bütün ideo-politik cereyanların, kişilerin, partilerin ve iktidarların propaganda diye bir meselesi vardı ve var. Herkes kendi görüşünü yaymak ister, istiyor. Ayrıca, özellikle tehlikeli addedilen bazı fikirleri yasaklama girişimleri geçmişte de hep mevcuttu (Türkiye örneğinde, TCK’nın 141, 142 ve 163. maddeleri kaldırılalı henüz 30 yıl, 312. maddesi olumlu yönde değiştirileli 20 yıl olmadı). Öyleyse şimdiki durum nasıl bir farklılık arz ediyor?

 

Problem şu sanırım: 21. yüzyılın ilk çeyreğinin popülist otoritarizmleri, ülkenin “iç”ini “dışarı”dan olabildiğince yalıtmayı; sadece yeni ve karşıt fikirlerin değil, kendileri için zararlı saydıkları bilgilerin de hemen hiç giremediği bir siyaset alanı yaratmayı esas alıyor. Bunu da illâ masif sansür ve yasaklamalara, gazete ve televizyon kapatmalara başvurmaksızın yapmaya çalışıyor; en azından bazı yerlerde başarılı da oluyorlar. Ortak yöntem, ama korkutarak, ama informel baskılarla, ama satın alarak, çok geniş bir yandaş medya sektörü oluşturup “parti çizgisi” veya “lider çizgisi”ne uydurmak. Bu sektör sadece habire iktidarın kendi propagandasını tekrarlamakla kalmıyor; aynı zamanda, başka hiçbir aykırı fikir ve bilgi kırıntısının kamuoyuna ulaşmasına olanak tanımıyor. Yönetim açısından olumlu gelişmeler ballandırılıyor, bire bin katılarak biteviyeliğiyle bıktıran sahte, yapay, klişe manşetlere taşınıyor. Olumsuz gelişmeler ise yok farzediliyor, haber değeri kazanmıyor. Halka “rejimin hiçbir yanlışı, başarısızlığı yok; her şey tıkırında; ekonomi de, dış politika da, hukuk da yolunda gidiyor” diye özetlenebilecek bir tablo sunuluyor.

 

Nitekim Putin Rus medyasının, Viktor Orban da Macar medyasının mutlak hâkimi. Dünya çapında göze batıyor, temayüz ediyorlar, bu açıdan. Ama onlarla bitmiyor. Hindistan, örneğin. Keşmir anlaşmazlığı alevleniyor. Hindistan ile Pakistan arasında, aslında küçük bir çatışma meydana geliyor ama Hindistan için kötü gidiyor; iki Hint uçağı düşürülüyor, birinin pilotu esir alınıyor. Tam ne cereyan ettiğinden Hindistan halkının büyük çoğunluğunun haberi olmuyor. Ya da Çin. Hong Kong protestoları aylardır sürüyor, muazzam boyutlara ulaşıyor ve Çin halkının haberi yok. Sinciyang’daki özel “eğitim kampları”nı bilmedikleri gibi. Ya da İran. Kendileri uçak düşürüyor; “iftira” diye tüm dünyayı suçluyor ve halkına da bunu yutturmaya kalkıyor. Bu son örnekte tutmasa da, esas itibariyle medya tekeli (veya yarı-tekeli) üzerinden gerçek dışı bir hayal âlemi inşa ediliyor. Ya da Amerika. Trump başkan seçildi, yemin töreni yapıldı. Geçmiş yemin törenlerine kıyasla katılım hayli düşük oldu. Buna karşı Trump’ın kendisi, şimdiye kadar görülmedik kalabalıklar önünde yemin ettiğini ilân ve iddia etti. Bunun üzerine hava fotoğrafları basıldı, meydanlardaki büyük boşluklar gözler önüne serildi. Bir Beyaz Saray sözcüsünün yanıtı, “bizim dediklerimiz yalan değil, alternatif olgular” (alternative facts) gibi bir şey oldu. O gün bugündür yalanın yeni adı “alternatif gerçek” veya “alternatif olgu” kaldı.

 

Hiç kimse de utanmıyor bu hallerden. Utanmak da ne ki? Utanmak bir ahlâk duygusunun varlığını gerektirir. Oysa gerçek ahlâkı diye bir şey kalmamış. Evet, Nazizm yok, Nazi ideolojisi yok, Nazi Partisi yok, Nazi mahkemeleri yok, toplama kampları yok, gaz odaları yok. Ama ortalığı, akı kara, karayı ak göstermeyi vazife bilen bir yığın küçük fahrî Goebbels kaplamış. Birçok ülkenin çoğunluğu için bu yeni medya otoritarizmi, farklı enformasyon kaynaklarıyla, değişik yorumlar ve bu arada doğru bilgilerle aralarına muazzam bir duvar gibi giriyor. Gerçek gerçekliğin yanı sıra, işte böyle, alternatif bir gerçeklik yaratılıyor. “Gerçek-sonrası” (post-truth) toplum diye de rasyonalize edilmek isteniyor bir yandan. En çok sahte haber (fake news) imal edenler, Trump ve çevresi gibi, aynı zamanda başka herkesi en yüksek perdeden sahte habercilikle suçluyor.

 

KİTLENİN VE LİDERİN YANILMAZLIĞINA DAYANARAK, HUKUKU VE BÜTÜN KURUMLARI EĞİP BÜKMELER

 

P: Ama bir yönüyle de şu saydıklarınız çok farklı ülkeler. Yeryüzündeki konumları, nereye oturdukları hayli değişik. Günah keçilerinin de farklı olması gerekmez mi?

 

Tabii herkesin kendi favori şeytanları var bu açıdan. Trump’ınkiler Muhafazakâr Beyaz Amerika’nın “öteki”leri: siyahlar, Müslümanlar, Hispanikler, liberaller, öteden beri “yumurta kafa” (egghead) diye horlanan entellektüeller, artı Avrupalı nankör lâf dinlemezler. Buna karşılık eski sömürge ve yarı-sömürgelerdeki popülist iktidarların ağzından “emperyalizm” düşmüyor. Ne zaman “dışarı”dan evrensel demokrasi ve hukuk standartları çerçevesinde bazı eleştiriler duyulacak gibi olsa, bu tür tatsız anlar emperyalizme, kolonyalizme, terör örgütlerine, güçlenmemizi çekemeyenlere, içişlerimize müdahale çabalarına vb gönderme yoluyla geçiştirilmek isteniyor.

 

P: Galiba hukuk ve yargı, özellikle dikenli konular bu açıdan…

 

Evet, iki nedenle. Biri iç âlem, diğeri dış âlemle ilgili. Üstelik bunlar birbiriyle etkileşime de giriyor. Dışarıda, haydi diyelim ki demokrasi yoruma açık, ama hukuk normları mutlak surette evrensel. İş normlarla da kalmıyor; yazılı ve kapsamı giderek genişleyen bir uluslararası hukuku, ayrıca bu hukukun uygulanmasını gözeten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi kurumları beraberinde getiriyor. Bu da her ülkenin bu açıdan gözetlenmesi ve icabında şikâyet edilebilir olması demek. Buna karşılık içerde, aslî kitle ile lider arasındaki, “dış” tehdidin varlığından beslenen özel ve kutsal ilişki, bir bakıma hukuka gerek bırakmıyor, ya da hukukun etrafından dolanmaya meylediyor, hukuku yok saymanın zeminini hazırlıyor. Aradaki çelişki çok derin. Kitlenin her şeyi doğruysa; örneğin millet veya ümmet böyle her şeyden önemli bir cevher taşıyorsa; ayrıca lider de bu cevheri özümsüyor, kendine malediyor ve geri veriyorsa — ve her yaptığında bu yüzden, bu sayede haklı ve doğruysa, o zaman hukuk biraz fuzulî kaçıyor. Kitle-hukuk ilişkisinde de hukuk fuzulî kaçıyor, lider-hukuk ilişkisinde de hukuk fuzulî kaçıyor. Eski mutlak, tarafsız, objektif özellikleriyle hukuk, kitle-lider ilişkisinin olası saf ve temiz işleyişini bozan bir kambur, bir engel haline geliyor. İktidarın işine geldiği gibi araçsallaştırılması isteniyor.

 

İLGİNÇ BİR PARADOKS: KCK VE ÖCALAN

 

Popülizme yaslanarak siyaset ile hukuk arasındaki sınırı bulandırmanın ve yargı alanına müdahale ederek hukuku eğip bükmenin görece hafif örnekleri de var, çok daha ağır ve vahim örnekleri de. Amerika’da Trump, en son bir dizi savaş suçlusunu, Irak’ta yaralı esirleri göz göre göre öldürmüş subay ve çavuşları, savaş kahramanıdırlar diye affetti; affetmekle kalmadı, geri alınma sürecindeki madalyalarını dahi iade ettirdi. Düşünün: Amerikan ordusu kovuşturuyor, askerî mahkemeler mahkûm ediyor ve Savunma Bakanlığı da gereğini yapıyordu ki, Trump devreye girip affetti bu katil ve işkencecilerin hepsini. Onunla da kalmadı; yakın arkadaşı Roger Stone’un yemin altında yalan ifade suçundan yargılanmasına dahi karıştı, “çok haksız” gibi tweet’ler attı ve bu yüzden savcılar istifa etti, ama gene de, ABD yargısı son tahlilde gerçekten bağımsız olduğundan, bu kadar başkanlık baskısına karşın hüküm giymesini ve hapse girmesinin kaçınılmazlaşmasını önleyemedi. Bir de bizim halimizi düşünün. Türkiye’dekileri uzun uzadıya anlatmayacak, sadece sıralayıp hatırlatmakla yetineceğim: Cumhuriyet gazetecileri, Büyükada aktivistleri, Enis Berberoğlu, 1128’ler Dilekçesi, Rahip Brunson, Ahmet Altan, en son (üç yıla yakın yatması, beraati ve tekrar tutuklanmasıyla) Osman Kavala… AYM’nin tutuksuz yargılama kararlarına tepki (ve uymama denemeleri); AYM’nin 8-8 kararına tepki; AYM’nin 10-6 kararına tepki; keza AİHM kararlarını yok sayma veya çok ağırdan alma; nihayet İstanbul seçimlerindeki Yüksek Seçim Kurulu faciası… Hepsinde, siyasetin daha baştan devreye girip gerek savcılara, gerekse mahkemelere talimat vermesiyle birlikte, buna paralel yürütülen trol saldırıları söz konusuydu.

 

Limiti nedir, kuvvetler ayrılığını hiçe sayıp hukuku tamamen kendine tâbi kılmak istemenin? Bunun Türkiye’de çok ama çok çarpıcı bir örneği var, fakat hayır, başkanlık sistemiyle değil, ondan hayli önce, belki biraz unutulmaya yüz tuttuysa da PKK ile ilgili. KCK hakkında epey patırtı kopmuştu bir zamanlar; 2005 tarihli KCK Sözleşmesi de basına yansımıştı o çerçevede. Ben de okumuş ve bazıları gibi “komünal” vizyonlara ya da “konfederalizm” söylemine hayran olmak şöyle dursun, doğrusunu isterseniz dehşete kapılmıştım. Hangi “Demokratik Toplum”du bu? Bir Üçüncü Bölüm vardı, Genel Organlar diye. Altındaki 11. Madde, “Reberiya Koma Civakên Kurdistan,” yani KCK Önderliği üzerineydi (Reberiya, Rehberlik, Önderlik). Şöyle yazıyordu: KCK’nın “kurucusu ve Önderi, Abdullah Öcalan’dır. Ekolojiye ve cinsiyet özgürlüğüne dayalı demokrasinin [bunlar, yutmak isteyen varsa, işin solcu salçası] felsefik, teorik ve stratejik kuramcısıdır. Her alanda bütün halkı temsil eden önderlik kurumudur. Kürdistan halkının özgür ve demokratik yaşamına ilişkin temel politikaları gözetir ve temel konulardaki en son karar merciidir…” Vurgular bana ait. Şimdi duralım biraz. Bir kişi eşittir bir kurum. Bir kişi eşittir en son karar mercii. Bunları söylediğinizde, iş bitti zaten. Ellerinde silâh da olduğundan, diktatörlük öncelikle bu metnin bağrında kuruldu zaten. Fakat ne hoş değil mi; aslî kitle (bu durumda Kürtler) ile lider (Öcalan) arasında olması gereken ilişkinin bu coğrafyada en ekstrem biçimde teorize edilmişliğine, PKK’da rastlıyoruz.

 

ANTİ-EMPERYALİZM, HER DERDE DEVA

 

P: Böyle bir şey nasıl yazılabilir, nasıl savunulabilir?

 

Savunulur pekâlâ; Çin ve Kuzey Kore hukukunda Yüce Önder (Paramount Leader) kavramı nasıl yer alıyorsa öyle savunulur işte. Burada anlattığım her şey çerçevesinde, kâh düşmanlara, kâh dâvâya, kâh bekaya, kâh KCK Sözleşmesi’nin kendi diliyle) “meşru savunma savaşı ve görevi”ne referans yoluyla gerekçelendirilir. Kürt milliyetçiliğinin bu şiddete dayalı varyantının söyleminde, hepsi eminim son derece gerçek olan mağduriyet anlatılarına başvurmak suretiyle kendini her zaman ve her durumda haklı çıkarmanın (ve çözümü de çözümsüz kılmanın) binbir teolojik ve teleolojik yolu mutlaka bulunur.

 

Mağduriyet anlatılarına sığınmak: bu da son derece tipik ve yaygın; ister Birleşmiş Milletler’den, ister Avrupa Birliği’nden, ister başka herhangi bir uluslararası forumdan veya dünya basınından olsun, bazı Üçüncü Dünya popülist iktidar tipleri her türlü eleştiriyi “onlar ve biz… Batı ve Müslümanlar… emperyalizme karşı yerli ve millî…” ikilemleri içinde itibarsızlaştırıp bertaraf etmeye çalışıyor. Burada tâyin edici öteki, emperyalizm; en yüksek değer de anti-emperyalizm. İnsan hakları her yerde aşınmada. Fakat anti-emperyalizm deyince akan sular duruyor. Öyle ülkeler var ki, çok otoriter bir başkanlık sistemi, hukuka direkt müdahale, mahkemelere talimat, yasama ve yürütme faaliyetlerinin fiilen tek elde toplanması söz konusu. Ama o ülkenin basını, anti-emperyalizm ve beka adına bunların hepsini yok sayan bir hayal âlemi örmeye devam ediyor.

 

P: Bu açıdan Türkiye’nin durumu nedir?

 

Eh, bununla bitirelim isterseniz. Önemli, çünkü AK Parti’nin medyasızlaşması, evet, kendi medyamı edineyim derken medyasızlaşması, genel olarak kurumsuzlaşmasını, pek çok alanda işlerliği olan kurumlardan adım adım yoksun kalmasını da yansıtıyor.

 

TEKELCİLİĞİN KURUTTUĞU İKTİDAR MEDYASI

 

Kestirmeden söylersek, basın konusunda AK Parti bir bakıma kendisine karşı yürütülen laik-vesayetçi düşmanlığın tuzağına düştü, kurbanı oldu. 2002’de ilk seçimi kazanıp hükümet kurduklarında, ellerinde halkın oyu dışında hiçbir şey yoktu. Ordu karşılarındaydı, yargı karşılarındaydı, bürokrasi karşılarındaydı. Basın da karşılarındaydı. Türkiye’de öyle bir laik-Kemalist, devletçi-milliyetçi vesayet medyası vardı ki… AKP büyük basın ve televizyonlar tarafından hemen tamamen kuşatılmış durumdaydı. Böyle bir ortamda devirmecilik girişimleri de eksik olmuyor; her bir tehdit basını arkasında bulurken hükümet sesini duyurmakta çok zorlanıyordu.

 

Buna karşı AK Parti liderliği, bir, bizim kendi yargımızı kurmamız lâzım, iki, bizim kendi medyamızı kurmamız lâzım, yoksa hayat şansımız yok dedi anlaşılan. Güçlendikçe kendi medyalarını kurdular ve daha fazla kurdular ve daha fazla satın aldılar. Gene güçlendikçe, mevcut medyaya daha fazla baskı yaptılar; onları satmaya, devretmeye zorladılar. Sabah’tan başladı, Milliyet’ten geçti, Akşam-Güneş-Star üçlüsü kaç kere el değiştirdi, en sonunda sıra Aydın Doğan’a ve Hürriyet’e geldi. Üzerine Gülenciler ve 15 Temmuz darbe girişimi de bindi. Sonuç olarak, önceki vesayetçi partizanlığın, tek-yanlılığın yerini başka bir partizanlık, zıt bir tek-yanlılık almaya başladı. Ortak yanları, tekelci bir tahammülsüzlük, hoşgörüsüzlük, dar çizgicilik oldu. Yargıdaki paralel gelişmeyi şimdilik bir kenara bırakıyorum.

 

Fakat ilginçtir, yaramadı AK Parti’ye. (İkisi de yaramadı.) Yaramadığı, faydasının sonuna gelindiği, son İstanbul seçimlerinde apaçık görüldü. Millet kanıksadı, dinlemiyor artık. Yüzde yüz yeknesak, tek sesli bir medya arayışı geri tepti. Aşırı merkeziyet öncelikle kendi çevresi ve tabanını sindirdi; yaratıcılığını ve enerjisini öldürdü (genel olarak 1990’ların yeni yetişen Müslüman gençliğinin yeteneği, zekâsı ve yaratıcılığını öldürdüğü gibi). Genel yayın yönetmenleri, yazı işleri müdürleri, sayfa editörleri ve köşe yazarları, orijinallik uğruna birkaç farklı ifade kullanırsam acaba başıma ne gelir diye gölgelerinden korkar hale geldi. Her şey kâh Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’ndan, kâh Anadolu Ajansı’ndan, kâh Meclis Grubu’ndan… aynen alınıp konacaksa; istenen, sadakatte ve harfiyyen tekrarlamada zerrece fire vermeyen böyle bir kalıplaşmışlıksa, ayrıca emeğe ne gerek var ki? Gazetecilik öldü bu yüzden. Özgün habercilik ve haber-yorumculuk diye bir şey kalmadı. Hangi televizyon veya gazete, şu veya bu şekilde elde edilip yeni merkez medyaya dahil edildiyse, cansızlaştı, kurudu gitti. Büyük tiraj düşüşlerine uğradı. İşte Milliyet, işte Hürriyet… Türkmedya’dan kağıt baskı yapan sadece Akşam kaldı. Zira (Sabah dahil) hepsi, resmen açıklanan rakamların çok altında satıyor ve herkes de biliyor bunu. Kimse de dur diyemiyor bu gidişe. Hastalık çok derin. Ama çözüm hep yanlış yerde, yüzeysel önlemlerde aranıyor.

 

Buralarda bir yerde, düşünmek isteyenler için bazı dersler saklı olmalı.

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.