Bilginin Karanlığından Yeni Bir Aydınlanmaya

George Orwell’in 1984’deki distopyasında totaliter yönetimlerin bilgiye ulaşımı olabildiğince kısıtladığı bir dünyadan daha ziyade Aldous Huxley’un Cesur Yeni Dünya distopyasındaki gibi gerçeği yasak bölgeye geçerek aramak zorunda kaldığımız bir hakikat sonrası (post-truth) ile karşı karşıyayız. Gerçeklik muktedirlerce tersyüz edilip biteviye üretilirken bizden de her üretime iman tazelememiz ve mankurt troller gibi sahip çıkmamız hatta uğruna cansiperane mücadele etmemiz beklenmektedir.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Meşhur darb-ı-meseldir: Konstantinopol, Osmanlı padişahı II. Mehmed komutasındaki ordu tarafından ele geçirilirken dönemin Hristiyan uleması meleklerin cinsiyetini tartışmaktadır. Bizans son demlerinde ortalık zaten karışıkken ehl-i-ilmin, ön cephede olmasalar bile olanlara moral destek vererek vaziyet almak yerine –var olup olmadıkları ayrı bir tartışma konusu olan- meleklerin bir de biyolojik cinsiyetlerine odaklanmaları ilk duyduğunda herkeste kekremsi bir tat bırakmaktadır. Belki bugün tartışıyor olsalardı meleklerin toplumsal cinsiyetine hatta cinsel tercihlerine kadar, tartışmanın spektrumunu da genişletebilirlerdi.

 

Bu anektodun gerçek olup olmaması bir yana, her zaman alaycı bir dille anlatılması hep dikkatimi çekmiştir. Çünkü vatanlarını canları pahasına kanlarının son damlasına kadar savunmak üzere topyekûn bir seferberliğin parçası olması beklenen bu teologlar, ezberleri bozarak aslî işleri teolojik tartışmalarını sürdürmeleriyle bu beklentiyi boşa çıkarmışlardır. Bundan kelli mevzubahis ilahiyatçılar işlerine otantik sadakatleriyle hafife değil ağıra alınacak bir tablo çizmektedirler zira bu din alimleri şehir düşmüş hatta imparatorluk yıkılmış olsa bile işlerini en iyi şekilde yapmanın gayretindedirler. Belki de bu alimler, nasıl olsa Müslümanlar şehri ele geçirse bile kadim savaş hukuku gereği din adamlarına dokunulmayacağının bilgisini haiz olmanın getirdiği rahatlıkla da hareket etmiş olabilirler.

 

Elbette geçmişi de kalpleri de en iyi bilen Allah’tır. Beni ilgilendiren bilgi sahipleri -hakkıyla amel etsinler veya etmesinler- Francis Bacon’ın Meditationes Sacrae’de (1597) ifade ettiği gibi bilgi kendinden güçtür (ipsa scientia potestas est). Modernite öncesinde bilginin sağladığı bu iktidar herkese payidar olmasın deyu Umberto Eco’nun Gülün Adı romanındaki gibi olabildiğince gizlenirken yaşadığımız modern, postmodern, hipermodern veya ultramodern zamanlarda ise bilgi artık “müminin yitik malı” olmaktan çıkmış ortaya mebzul miktarda saçılmış durumdadır. Bilginin bu kadar uluortalığı öte yandan bir şeyi gizlemek için herkesin görebileceği yere koymak ilkesinin uzantısıdır.

 

Bilginin Gücü Adına…

 

Bu yazı artık her an maruz kaldığımız bilgi bombardımanının bizatihi kendisi bilgiye ulaşmamızın önünde bir engele dönüşürken, her birimizi herhangi bir konudaki sahih bilgiye ulaşmak için birer veri madencisi ve/ya editör kıldığına dair farkındalığı paylaşmaya dairdir.

 

 

İster konvansiyonel medyada ister sosyal medyada ya parçası ya da en azından seyircisi olduğumuz tartışmaların yazının girişindeki gibi uzmanlık gerektiren bir teolojik tartışmanın bırakın işin ehlince bir köşeye çekilip yapılmasını, her şeyin her düzeyde tartışılmasının getirdiği sis, gölge hatta karanlık ile karşı karşıyayız. Günümüzde tecrübe ettiğimiz bilgi çokluğunun ve kolay ulaşımının sağladığı şeffaflığın aslında bir manipülasyona dönüştüğünün altını çizmek isterim. Bilgi astronomik bir şekilde arttıkça ve bilgiye ulaşım da bir o kadar kolaylaştıkça, enflasyona maruz kalan her fenomen gibi değersizleşmesi bir tarafa, bu manipülatif süreç ışık kirliliğinde olduğu gibi bilgiyi kirletici de kılmaktadır. İşte bu yüzden asıl şimdi bilmeye cesaret etmemiz (Sapere aude!) gerektiğinden yeni bir Aydınlanmaya muhtacız.

 

Bilgi Gerçeği Sağlamıyorsa Ne İşe Yarar?

 

Bilgi bir iktidar aracı olduğundan bunu tekelinde tutan muktedir Yunan mitolojisindeki ateşi çalan Prometheus’a reva görüldüğü gibi bu bilgiyi dağıtan/lar/ı en ağır şekilde cezalandırılacaktır. Dikkat ederseniz herhangi bir bilginin iktidarından faydalananlar bu bilgiye değilse bile bu bilginin sağladığı imkânlardan uluorta faydalanılmaması için sınavlar geçilerek alınan diplomalar ve payelerle erişilen çeşitli engeller koymuşlardır. Bu minvalde, George Orwell’in 1984’deki distopyasında totaliter yönetimlerin bilgiye ulaşımı olabildiğince kısıtladığı bir dünyadan daha ziyade Aldous Huxley’un Cesur Yeni Dünya distopyasındaki gibi gerçeği yasak bölgeye geçerek aramak zorunda kaldığımız bir hakikat sonrası (post-truth) ile karşı karşıyayız. Hatta bir adım daha ileri gidersek, gerçeklik muktedirlerce tersyüz edilip biteviye üretilirken bizden de her üretime iman tazelememiz ve mankurt troller gibi sahip çıkmamız hatta uğruna cansiperane mücadele etmemiz beklenmektedir. Bilgi gerçeği sağlamıyorsa ne işe yarar? Bilgi olarak sunulanın teşhirciliğinin yanında kitlesel üretimle endüstrileşmiş bir bilgi pornografisi sunulmaktadır. Bu da Habermas’ın dediği gibi moderniteyi tamamlanmamış bir proje kılmaktadır.

 

Modernite yaşadığımız zamanı hızlandırmış ve algılarımız da bu hıza ve ivmeye göre şartlandırılmıştır. Öncelikle elimizdeki yaklaşık iki asırlık istatistiklerden biyolojik anlamda ömrü uzayan insan, kadim zamanlardaki hemcinslerinin kısa ömrüne sığmayacak kadar çeşitli bilgi ve olaya şahit olmaktadır. Örneğin, kahramanlar hızla şeytanlaşmakta şeytanlar hızla kahramanlaşmakta ve bu döngü namütenahi tekrar etmektedir. Eskiden bu döngünün en fazla birine ömrünüz yetse kendinizi şanslı saymanız gerekirken Z kuşağı da erken gelen bu olgunlaşmayla duyarsızlıkla nihilizm arasında gidip gelmektedir. Öncelikle bilgi diye sarıldıklarımızın büyük bölümü artık çöptür ve hoşunuza gitmese bile çöpleri ayıklamak hangisinden enerji üreteceğiniz hangisinden geri dönüşümde faydalanacağınız size kalmıştır ama bu da bir seçkicilik gerektirmektedir.

 

“Sarraf anlar altın kıymetinden” atasözündeki gibi nasıl pazarlanacağı veya pratiğe döküleceği bilinmezse bilgi tek başına kimseyi muktedir kılmaz zira “iltifat marifete tabidir, müşterisiz meta zayidir”. İşte bu yüzden muktedirler sadece Carl Schmitt’in kullandığı anlamda istisnayı koymaz o istisnayı tersyüz ederek istisnayı fenomenden sürece taşırlar. Muktedirlerin hem istisna koyma eylemini hem de ters yüz etmesini sadakatle savunan Gramsciyen “organik aydınlar” hep olacaktır ve nihayetinde onlar da fıkrada dendiği gibi patlıcanın dalkavuğu değillerdir. Böylece bu organik aydınlar Firavunun büyücüleri gibi bilginin ontolojisini tahrip ve tahrif ederek aydınlığı karanlığa  tahvil ederler ve zulüm de ilanihaye payidar olmasa da böyle neşet eder.

 

Pandeminin Öğrettikleri

 

Bütün bu şahit olup anlattığımız karanlık pandemi sürecinde berraklaşmıştır. Hepimiz yayınlanan vakıa veya ölüm sayılarının ne kadar manipülatif olabildiğini hakk-el-yakîn müşahede ediyoruz. İnsanın temelde biyolojik bir canlı olmasından hareketle de ulus-devletler için bedenler üzerinde muktedir olmak siyasetin temeline yerleştikçe Foucaltian anlamda bir biyoiktidar mücadelesi olduğu kristalleşmektedir. Böylece küresel siyaset uluslararası hukukla zenginleşeceğine güçlü olanın güçsüz üzerindeki tahakkümünü gerçekleştirdiği en ilkel haline gerilemektedir.

Bültenimize Üye Olabilirsiniz

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) COVİD-19’u pandemi olarak ilan ettikten sonra ulus-devletlerin yekdiğerinden önce maske ve havalandırma cihazı edinmeye hatta askeri jetlerle bu ticari malları korumaya varan süreç bugün hepimizin gözü önünde yerini aşı savaşlarına bırakmıştır. Bu haberleri gördükçe aklımıza bir yandan Serengeti düzlüklerinde belgeseller gelirken bir yandan da savaş enstrümanlarımızın teknolojilerini geliştirmek hariç insanlık olarak insaniyet namına pek de bir arpa boyu yol kat edemediğimiz ortadadır. Bu noktada DSÖ Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom’un 18 Ocak 2021’deki kurumunun 148. Yönetim Kurulu toplantısındaki sözlerine kulak verelim:

 

Şimdiye kadar en az 49 yüksek gelirli ülkede 39 milyon dozdan fazla aşı uygulandı. Düşük gelirli bir ülkeye ise sadece 25 doz verildi. 25 milyon değil, 25 bin değil, sadece 25. Açık konuşmam gerekiyor, Dünya feci bir ahlakî başarısızlığın eşiğinde. Bu başarısızlığın bedeli de dünyanın en yoksul ülkelerinde insan hayatı ve geçim kaynaklarıyla ödenecek.

 

Bu örnek bile tek başına “bir kişiye dokuz pul, dokuz kişiye bir pul” dağıtan kapitalist sistemin en net görüntüsünü vermeye yetiyor da artıyor, hem de küresel düzeyde. Elbette aşılarla ilgili fikrî mülkiyet haklarından dolayı böyle hayatî bir meselenin ticarileşmemesi gerektiğini savunmak sabun köpüğü bir trajikomediden daha fazlası değil. Zira kapitalizm her fenomeni “tecime elverişli” kılmakla kalmaz kâr maksimizasyonunu ve bundan doğan sermaye temerküzünü de içerir. Haliyle, AR-GE çalışmalarına milyarlarca yatırım yapan ilaç şirketleri sırf insanlar ölüyor diye aşıyı babalarının hayrına piyasa sürmelerini beklemek naiflik değil düpedüz salaklıktır -bu da başka bir timsah gözyaşı manipülasyonu değilse tabii.

 

Hepimizi editör kılan, mesela bu pandemiyle gelen ölüm rakamlarını herhangi bir ülkenin son on yıldaki doğum ve ölüm istatistiklerine ulaşabildiğimizde manipülatif olup olmadığını tespit edebilmemizdir. İşte her birimizi birer istatikçiye dönüştüren de ulus-devletin biyoiktidarına karşı kendi sahih bilgimizi üretme ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Ne yapalım? İçine doğduğumuz çağdan hissemize düşen bu. Değil mi ki sabah kalktığımızda uyurken dünyanın hangi borsasında ne kadar bir düşüş veya artış oldu, hangi konvansiyonel veya kripto para birimi değer kazandı veya kaybetti ya da ulusal düzeyde Resmi Gazete’ye bakıp hangi atamalar ve/ya görevden almalar yaşandı diye erinmeden bakıyoruz hatta uyumayıp ekran karşısında bekliyoruz; bu da öyle bir iş yükü işte. Aslında ilkel insandan pek bir farkımızın kalmadığı veya hiçbir zaman da olmadığı aşikâr hale geldi. Dahası kendi kendimize ne kadar geliştiğimizi ispat için ilkel insana ihtiyaç duyduğumuz gibi gelişmiş ülkeler de “en az gelişmiş ülkeler” ve/ya “gelişmekte olan ülkeler” sınıflandırmasına muhtaç.

 

Sözün özü, bu ilkelliğimiz gizlemek için, şehrimiz değil zihinlerimiz işgal edilirken biz de hayatta kalmak için asli işimizi yapıyor ve meleklerin cinsiyetini tartışıyoruz. Bu bilgi karanlığında yeni bir Aydınlanma ihtiyacımız belirginleşiyor zira Hegel’in dediği gibi “Minerva’nın baykuşu ancak karanlık çöktükten sonra havalanır.”

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.