Dış Politikada Esnek İttifak Dönemi

Türkiye dış politikası bugün için stratejik ve taktiksel düzeylerde “esnek ittifaklar” üzerinden gelişiyor. Esnek ittifakların yararları olduğu kadar, sürdürülebilirlik ve siyasi maliyet noktalarında ciddi sorunları da var.

Share on twitter
Share on facebook
Share on linkedin
Share on whatsapp
Share on email

Türkiye hem küresel ve bölgesel çalkantılardan hem de özelde Suriye-Irak sorunlarından kaynaklanan meydan okumalar nedeniyle en fazla güvenlik riski alan ve zarar gören ülkelerin başında geliyor. Suriye ve Irak’ta yaşanan iç savaş, insanlık trajedisi, terör sorunu ve çökmüş devlet yapıları, bu ülkelerle uzun sınırları olan Türkiye’yi bir taraftan sorunların çözümünün kilit aktörü/bölgesel gücü yaparken, diğer taraftan da tüm bu sorunların ve risklerin merkezinde olan bir ülke konumuna getiriyor.

 

Dahası, Suriye meselesi sadece bölgesel bir güvenlik ve istikrarsızlık sorunu değil, aynı zamanda da Türkiye’nin iç dengelerini de etkileyen bir sorun. Suriye meselesi, Kürt sorununun “mekânsal ve siyasi merkezi” konumuna gelmiş durumda; Kürt sorunu artık sadece yerel ve ulusal bir sorun değil, “ulusal ve yerel sonuçları olan bölgesel ve küresel bir sorun” olarak yaşanıyor. Diğer taraftan, Suriye’de yaşanan iç savaş, Amerika ve Rusya (ve İran) arasında bir “proxy” (vekalet) gerilimine de dönüşmüş durumda. Amerika ve Rusya, bölgesel hegemonya kurma için yaptıkları mücadeleyi Suriye üzerinden yapıyorlar.

 

Suriye meselesi çözülmeden Kürt sorununun çözümü çok zor gözüküyor. Kendi içinde Kürt sorununu çözemeyen Türkiye’de, Suriye meselesine ve bölgeye geniş ve çok boyutlu bir perspektiften bakamıyor. Kürt sorunu, hâlâ Türkiye’nin Suriye ve bölgeye bakışını belirliyor; güvenlik-ekonomi-demokrasi denkleminde, güvenliği Türkiye dış politikasının temel mottosu ve anlayışı haline getiriyor.

 

Üstelik, vurgulayalım, Suriye meselesi Türkiye’de sayıları 5 milyona yaklaşan sığınmacılar üzerinden “mülteci krizi”ni de yaratmış bir sorun. Türkiye, evlerinden ve ülkelerinden ailelerinin ve kendilerinin yaşamlarını kurtarmak için zorunlu olarak ayrılan bu insanlara, “insani durum” ve “insani yardım” temelinde yaklaştı; “misafirperverliklik” ilkesi içinde kapılarını zorunlu göç edenlere açtı. Bununla birlikte, bu konuda çalışan düşünce kuruluşlarının ve sivil toplum örgütlerinin “mülteci sorununun iyi ve etkili yönetimine geçme gerekliliği” ikazlarına rağmen, devlet ve hükümet bu konuda atılması gereken adımları zamandı atmadı (hâlâ atmıyor); kendi ve kendine yakın aktörler dışında kalan muhalefet partileri, belediyeler ve sivil aktörlerine güvenmedi: bu krizle sadece hükümet ve devlet düzeyinde ilgilenmeyi tercih etti.

 

Bu tercihin doğru bir tercih olmadığını bugün görüyoruz. 2018 yılının ikinci yarısından başlayarak, mülteci krizine insani yaklaşarak takdir edilmesi gereken işler yapan Türkiye, giderek artan bir biçimde, kendi içinde ciddi bir “mülteci sorunu” yaşayan bir ülke konumuna geldi. Başta Suriyelilere ve genelde mültecilere karşı toplumsal tepki giderek arttı, misafirperverlik yerine ötekileştirmeyi, hatta ırkçılığı içeren bir söylem toplumsal yaşamda gelişti ve yaygınlaştı. Son dönemde yapılan araştırmaların gösterdiği gibi, mülteci sorunu, bugün, “toplumsal uyumu ve birlikte yaşamayı zedeleyen ciddi bir sorun” olarak toplumun geniş ve tüm kesimleri tarafından görülüyor.

 

Esnek İttifaklar Dönemi

 

Türkiye dış politikasını içerden etkileyen Kürt sorunu ve mülteci sorunuyla, Türkiye’nin uluslararası ilişkiler alanında tarihsel olarak ittifak yaptığı Batı’yla, diğer bir değişle Amerika, Avrupa ve Avrupa Birliği’yle son dönemde yaşadığı güven ve strateji krizi birleşince, bu siyasi ve tarihsel bağlamın önemli sonuçlarından biri de, “esnek ittifaklar” olarak adlandırdığım, Suriye sorununa cevaben Türkiye’nin güvenlik ve askeri temelde farklı ülkelerle yaptığı “ittifaklar siyaseti”nin ortaya çıkması oldu. Aslında, gözlemlediğim kadarıyla, Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi içinde de, dış politika vizyonu ve stratejisi temelinde, Türkiye’nin dünyadaki yerini Batı ittifakı dışında görmek ve Rusya ve Çin gibi ülkelerle stratejik ya da derin işbirliği yapmak temelinde belirme eğilimi güçlenmişti.

 

2016 FETÖ darbe girişiminden itibaren, Türkiye’yi, Batı ittifakı dışında ve kendi tercihleri ve kararları doğrultusunda hareket etmek istiyen bir “ulus devlet” olarak görme tercihinin birincil derecede karar vericiler arasında güçlendiğini söyleyebiliriz. Batı, Türkiye’den uzaklaşırken, Türkiye de 2015’ten itibaren hızlanan bir biçimde Batı’dan uzaklaşmaya başladı.

 

2016’dan bugüne, Türkiye dış politikası “esnek ittifaklar dönemi”ne girdi. Dış politika karar süreçlerinde, NATO, AB gibi kurumsal olarak yer aldığı ittifak ilişkilerini belirleyici görmeme ve bağımsız olarak dış politika stratejisini geliştirme eğilimi güçlendi. Türkiye, başta Rusya olmak üzere, farklı ülkelerle, ulus-devletler arası ittifaklar kurarak dış politikasını yapma ve uygulamaya sokma sürecini başlattı.

 

Bu bağlamda, Suriye sorununun çözümüne Batı ittifakı ve bu temelde gelişen Cenevre Süreci’nin dışında ve Astana Süreci dediğimiz “Türkiye-Rusya-İran İttifakı” ile yaklaşmak; bu ittifakı, Fransa ve Almanya, şimdi de Britanya ile işbirliğiyle güçlendirmek ve “Almanya-Fransa-Britanya-Türkiye Görüşmeleri”ni başlatmak; Libya ile ticari ve askeri ilişkileri geliştirmek; Doğu Akadeniz enerji alanında bağımsız hareket etmek ve ittifak yapılacak ülkeleri aramak; Kürdistan Referandumuna “Ankara-Tahran-Bağdat İşbirliği”yle yanıt vermek vb. gelişmeler… Son dönemde yaşadığımız tüm bu gelişmeler, başta Türkiye’nin Suriye meselesine ve bölgeye yaklaşımında, genel olarak da Batı’yla ve küresel dünyayla ilişkilerini şekillendirmesinde gördüğümüz gibi, Türkiye dış politikasının “esnek ittifaklar” olarak adlandırdığım, farklı ulus devletlerle, farklı alanlarda, sorun çözücü olarak düşünülen “ittifaklar yoluyla dış politika yapmak” tercihine döndüğünü bize gösteriyor.

 

Esnek ittifaklar: Normlar, Kurallar, Tercihler

 

2016’dan bugüne “esnek ittifaklar” temelinde hareket eden Türkiye dış politikasını incelediğimiz zaman, esnek ittifaklar anlayışının bazı özelliklerini de ortaya çıkartabiliyoruz:

 

Esnek İttifaklar;

 

(1) Kurumlar (NATO, AB gibi) değil, ulus devletler arasında hızlı ve riskli küreselleşme süreçlerinin yarattığı meydan okumalara, risklere, türbülanslara belli bir süre içinde etkin çözüm üretmek ya da yanıt vermek için yapılıyor;

 

(2) “Güç ve çıkar temelli bir stratejik tercih” üzerinden yapılıyor; ortak stratejik tercihin yaşama geçirilmesini ve katılan aktörlerin “güç ve kapasitelerinde artış” sağlamayı amaçlıyor;

 

(3) Genellikle, güvenlik ve ekonomi alanlarında ortaya çıkıyor; demokrasiyle ve insani durumlarla ilgili sorunlar gündeme gelmiyor, diğer bir deyişle “güvenlik-ekonomi-demokrasi denklemi”nde demokrasi ikinci plana bırakılıyor;

 

(4) Ortak ve birlikte hareket etmekten doğan “normlar ve söylemler, devlet güvenliği ve ekonomik kalkınma” ekseninde oluşuyor;

 

(5) Yaşadığımız küresel ve bölgesel çalkantı döneminde kurumsal ittifaklara karşı tercih edilebilecek bir nitelik taşıyor.

Türkiye, özelde Washington’la, genelde Avrupa ve AB’yle ilişkilerinde esnek ittifaklar dilinden konuşuyor ve Rusya ile ilişkilerini diplomasi masasındaki etkinliğini arttırmak için kullanıyor.

 

(6) Türkiye, esnek ittifak kurduğu ülkeler içinde Batı kurumsal ittifakları (NATO, AB, AİHM) içinde yer alan tek ülke. Esnek ittifaklar ile kurumsal ittifaklar ilişkisi rahat ve kolay bir ilişki değil; aksine gerilim ve çatışma yaratmaya açık. Türkiye, Rusya ile yakınlaştıkça ABD, NATO ve AB ile ilişkilerinde yaşadığı sorunlar daha da artıyor. Türkiye, Batı ittifakından kopuyor mu tartışması ya da algısı güçleniyor.

 

Bu altı noktadan şu iki önemli sonuca varabiliriz: esnek ittifaklar tercihi Türkiye dış politikasını başta Suriye olmak üzere, bölgesel ve küresel düzlemde güçlendirdi, belli ölçüde başarı kazanılmasına yol açtı. Bu başarının, Türkiye’de karar vericilere yeterli geldiğini görüyoruz. Esnek ittifaklar dönemi devam edecek ya da daha net olarak karar vericilerin temel tercihi olarak sürecek gözüküyor. Bu nedenle de, esnek ittifakların siyasi maliyetinden çok bahsedilmiyor.

 

Esnek İttifaklar ve Siyasi Maliyet

 

Halbuki esnek ittifaklar, bir taraftan belli ölçüde başarı elde etmeyi olanaklı kılarken, Türkiye’ye önemli bir siyasi maliyet de yaratıyorlar. En az üç alanda bu siyasi maliyetin yaşandığını söyleyebiliriz:

 

Birincisi, esnek ittifaklar sadece Türkiye’yi Rusya’ya yaklaştırmıyor, daha önemlisi, Suriye’den başlayarak İran ve tüm Orta Doğu bölgesinde Rusya’nın kazanmasını ve bölgesel etkisini ve hegemonyasını güçlendirmesini sağlıyor. Esnek ittifaklardan Rusya’nın kazanımı Türkiye’den çok daha fazla.

 

İkincisi, Türkiye-AB ilişkilerinde artık Türkiye, tam üyelik müzakereleri yapan bir üye ülke olarak değil, aksine mülteci sorununun ve terörizme karşı mücadelenin Avrupa’ya yayılmasını engelleyen önemli bir “stratejik ortak” olarak görülüyor. Esnek ittifaklar, Türkiye’nin adaylıktan ortaklığa indirgenmesi sürecini hızlandırıyor.

 

Üçüncüsü, Türkiye-Amerika ilişkilerinde, bu ilişkilerin tarihinde belki de ilk olarak, Amerika Türkiye’ye, kendisinin Orta Doğu politikasının uygulanmasında “stratejik ittifak yapmadığı ve merkezi konuma koymadığı” bir ülke olarak bakmaya başlıyor. Diğer bir şekilde söylersek: Erdoğan-Trump ekseninde götürülen Türkiye-Amerika arasında esnek ittifak ilişkisi belki bu ilişkilerin çok ciddi bir krize ya da kopma noktasına gitmesini engelliyor, ama buna karşılık, Amerika da Türkiye’yi artık Orta Doğu’da, Doğu Akdeniz’de, Kuzey Afrika’da ittifak yapacağı ülker arasında görmüyor. Türkiye, artık bugünkü Amerikan yönetimi için merkezi konumda olan bir ülke değil.

 

Ankara-Washington İlişkileri Ne Kadar Esneyebilir?

 

Türkiye-Amerika ilişkileri dış politika bağlamında en az Rusya kadar belirleyici konumda olduğu için, bu önemli saptamayı açarak bitireyim.

 

Bu yazıyı New York’dan yazıyorum. Daha önce de Atlanta ve Washington’daydım. Yaklaşık üç haftadır konuşmalar ve toplantılar için Amerika’dayım. Amerika gözlemlerimi maddeler halinde sıralayayım:

 

Birinci olarak, Başkanlık seçimini Trump’ın kazanacağı düşüncesi giderek güçleniyor. Demokratlar arasında bile Trump’ın seçimleri kazanma olasılığı daha yüksek görülüyor.

 

Bırakın azil edilmeyi, eğer sürpriz niteliğinde çok büyük bir sorun yaşamassa, Trump seçimleri kazanacak. Amerika, 2020-24 arası Trump’lı ikinci dört yıla hazırlanıyor gibi.

 

Bu sonuç, şüphesiz Amerika ile ilişkilerini Trump ile ilişkisi temelinde sürdüren Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan’ın sevineceği bir sonuç. Erdoğan-Trump ilişkisinin ve esnek ittifak ilişkisinin bu ve gelecek yılda Türkiye-Amerika ilişkilerini büyük ölçüde şekillendireceğini söyleyebiliriz.

 

Bununla birlikte, altını çizerek vurgulayacağım iki nokta, Trump’ın seçimi kazanmasının Türkiye için çok hayırlı olmama ihtimalini de içerdiğini bize söylüyor: birinci nokta, aşağıda açımlayacağım “İran sorunu”; ikinci noktaysa, “Amerika’nın Türkiye’ye bakışında başlayan değişim”, ki bu değişim hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar tarafından paylaşılıyor.

 

İkincisi, Amerikan dış politikası için 2020’de Suriye sorunu artık ikinci sırada öneme sahip. Amerika, stratejik ve taktiksel düzeylerde, dış politikasında tümüyle İran’a odaklanmış olarak hareket edecek.

 

İran politikası ve odağı, Trump’ın seçimleri kazanmasında da önemli rol oynayacak gözüküyor.

 

Amerika’nın İran’a yaklaşımı giderek hem söylem, hem yaptırım hem eylem boyutları içinde sertleşecek. Amerika, İran’ı hem Irak’ta, hem kendi içinde, hem de bölgede elinden geldiği kadar zayıflatmak ve zayıf bir pozisyonda diplomasi masasına oturtmak istiyor. İran’a şahin yaklaşım Amerika’da güçlü ve bu yaklaşım dış politikayı 2020’de şekillendirecek.

 

Üçüncüsü ve bizim için önemlisi, Amerikanın İran’a kitlenmiş yeni dış politikasında, daha da genel olarak bu politikanın Orta Doğu’ya, Doğu Akdeniz’e ve Kuzey Afrika’ya bakışında, Türkiye artık eskisi kadar merkezi önemde bir aktör değil.

 

Amerika, Türkiye’yi, bırakalım stratejik ortak ya da önemli ittifak dostu olarak görmeyi, İran’dan Suriye ve Orta Doğu’ya, Mısır’dan Libya, Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika’ya uzanan geniş alanda hareket eden dış politikasında “merkezi önemde kilit ülke” olarak görmüyor. Bu, bana da sürpriz olarak gelen bir gelişme.

 

Amerika’nın stratejik ortak, merkezi konumda ittifak edilecek ülke listesinde Türkiye, sanki ikinci sıraya düşmüş durumda.

 

Yeni Amerikan dış politikası; Orta Doğu’ya, İran ve Suriye ile ilişkilerine, kendi söylemleri içinde birincil ittifak aktörleri düzeyinde, “Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri-İsrail-Mısır-Irak ve Suriye’deki Kürt aktörler ekseni”nde bakıyor.

 

Amerika, Türkiye’nin, bu bağlamda dengeleyici bir politika izlemesini, İran ile ittifak ilişkisi kurmamasını istiyor. Erdoğan-Trump ilişkisi temelinde gelişen Türkiye-Amerika ilişkileri, belki ilişkilerdeki krizi ve yaptırımları engelliyor, ama Türkiye’yi de merkezi önemde bir ülke olarak konumlamıyor.

 

Daha önce, yeni Amerikan dış politika ekseninin Türkiye’yi bir tercih yapmaya zorlayacağını düşünürdüm. Daha önceki Amerika seyahatlerimde bu düşüncemin haklı olduğunu görmüştüm. Ama artık böyle bir tercih yapma zorunda kalma gibi bir durumla Türkiye karşılaşmayacak.

 

Çünkü Amerika; İran ve Orta Doğu politikasında Türkiye’yi merkezi önemde bir ülke olarak görmediği sürece, Türkiye’yi bir tercih yapmaya da zorlamayacak.

 

Sadece Trump’la ilişki temelinde Türkiye-Amerika ilişkilerini götürmenin maliyeti, Amerika’nın Türkiye’ye bakışındaki önemli değişim olmuş. Bunu, 2020’de de gözleyeceğiz.

 

Dördüncüsü, Trump’ın Başkanlığında gelişen Amerikan dış politikası, Türkiye’nin Rusya’ya yakınlaşmasından eskisi kadar rahatsız değil. Rusya’nın Suriye’de kazanmasından rahatsız; Rusya’nın Orta Doğu’da, Doğu Akdeniz’de, Libya’da güç ve etki kazanmasından rahatsız.

 

Ama Türkiye’nin Rusya’ya yaklaşmasından eskisi kadar rahatsız değil. Türkiye, Amerika’nın İran politikasına ve Orta Doğu politikasına ayak bağı olmadığı sürece, Amerika, Türkiye’nin Rusya’ya yaklaşmasını “kriz” olarak görmeyecek. Bu durumdan rahatsız olduğunu söyleyecek, ama kriz olarak da sürece bakmayacak.

 

Bunun bir nedeni de, Amerika’nın Türkiye’ye bakışındaki değişim ve Türkiye’yi bölge politikasının başarıya ulaşmasında merkezi önemde bir ülke olarak artık görmemesi.

 

Beşincisi de, Haziran 2019’da yaptığım Washington seyahatimden farklı olarak, Beyaz Saray’da ve Amerikan dış politikasının şekillenmesinde Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun gücünün ve etkisinin giderek arttığını gözlemledim. Trump-Pompeo ilişkisi güçlü devam ediyor; Pompeo, özellikle İran politikasının şekilenmesinde çok etkili. Böyle olunca da, Başkanlık Seçiminin kazanılmasında da etkili olacak. Trump’a çok düşük işsizlik oranı yanında, izlediği İran politikasındaki başarıyla seçim kazandırmış aktör olacak. Eğer yerini korursa, Beyaz Saray’da, 2020-24 döneminde Pompeo’nun etkisi güçlü olacak gözüküyor.

 

Pompeo’yu dikkatle izlemek gerekiyor. Amerika’nın Türkiye’ye bakışındaki değişimde de Pompeo önemli rol oynuyor ve Türkiye’nin Amerika için öneminin ve değerinin azalmasında Pompeo’nun da önemli katkısı var.

 

Esnek ittifaklar yoluyla dış politika götürmenin maliyeti, Amerika’nın Türkiye’ye bakışındaki değişim olmuş.

 

Sonuçla, şu saptamayla yaptığım çözümlemeyi bitirebilirim: Türkiye dış politikası bugün için stratejik ve taktiksel düzeylerde “esnek ittifaklar” üzerinden gelişiyor. Esnek ittifakların yararları olduğu kadar, sürdürülebilirlik ve siyasi maliyet noktalarında ciddi sorunları da var. Esnek ittifak kavramını akademi ve politika üretimi ekseninde ciddi olarak düşünmeli ve tartışmalıyız.

 

En son çıkan yazılardan anında haberdar olmak için bizi @PerspektifOn twitter hesabımızdan takip edebilirsiniz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.