Sinan’ın Gözyaşları
Sinan, adeta imkân sahasının bütün sınırlarını zorlar ve tüketirken, gelenek de bir bütün olarak eserinde ebedî bir hâtem olur ve gelecek çağlara el sallar. Bugün de bazıları Sinan’a benzetilebiliyor, hem de sanatın zerresini barındırmayan pespaye örnekler önümüze serilerek yapılıyor bu. Kendilerini Sinan’ın varisi sayanlar, sanat ve mimari adına hiçbir şey üretmedikleri gibi ürettikleri tek şey olan beton ve rantla Sinan’la yarıştıklarını zannediyorlar. Unutmayalım hakiki sanat utangaçtır ve kibirden zerre barındırmaz.
“Kim bilir, bıraksalardı, imparatorluğun kendisi kadar geniş ve zengin sanatı belki de bütün İstanbul’u yedi tepesinde yedi kubbeyle tek bir bina halinde işler, bu kubbeleri vadilerin üstünden aşan ve sırrı yalnız kendisinde olan kemer galerilerle birbirine bağlar; aralarından büyük ağaçları yeşilliğin bir mükâfat gibi fışkırtır; tatlı meyillerle medreselerini, şifahanelerini oturtur; taştan ebediyet rüyasını kademe kademe üç kıyıya kadar indirirdi” (Tanpınar, Mart 1995: 34).
Ahmet Hamdi TANPINAR
“Eski medeniyetimiz” der Tanpınar, “Dinî bir medeniyetti. Beğendiği, benimsediği bir adama ölümünden sonra tek bir mertebe verirdi: Evliyalık!”
Bugün artık o iklimin çok uzağındayız. Varsa yoksa rakamlar, istatistik değerler, büyüme, kalkınma, hükmetme, yönetme, yönlendirme, sindirme, tasfiye etme vs. şeklinde temadi ettirebileceğimiz iktidar, iktidarın dünyevî araçlarıyla dolu bir dünya ve anlayış. 20. asır medeniyeti, esas itibarıyla bir teknik medeniyet olduğu için bunun böyle olması da normal karşılanabilir. Vâkıa, bugün teknik olarak eskilerle karşılaştırılamayacak kadar üstünlüklere sahibiz. Sahibiz, sahip olmasına ama insan emeği yerine tekniğin ikame edilmesinin de bir bedeli, yansıması oldu hayatımıza.
Teknik, insanî olan ne varsa hepsini söküp attı hayatımızdan. Düşüncelerimiz bile onun etkisiyle şekilleniyor. Ya kavramlarla değil de sanatın türlü türlü araçlarıyla iletilen duygu dünyamızın çiçekleri, orada ne oldu dersiniz? Orada olan da kavramlar dünyasında karşı karşıya kaldığımız çölleşmenin bir benzeri yaşandı.
Aslında teknik, zihnin bir ürünü, varlığa kendisi üzerinden tasarruf etmemizi sağlayan bir imkân, mümkünün, pratik bir kesiti olarak tanımlanabilir. Bu açıdan teknik olanla, tabiatta mevcut verili yasalarla ve onlara tâbi olarak işlem gördüğü için doğal olarak nesneden hareket eder. Sanat ise, tabiatta olanı hissetme biçimi olarak nesneden değil, özneden hareket eder. Fakat bu algılama ve hissetme biçimlerinin nesnesi sayılamayacak kadar çoktur ki, sadece insan zihni değil, insan duyguları da bu çeşitlilik karşısında her şeyi yekpâre bir bütünlük halinde göreceği için ayrıntıların formunu hemen belirleyemez.
Bunların belirlenmesi bilgi verilerinde kavramlar, sanat verilerinde ise muhayyilenin yaratıcı hamlelerine ihtiyaç vardır. İmkân sahasının bilişsel yetilerle tanzim ve formüle edilmesiyle imkân sahasının dışında gibi görünen bir şey mümkün hâle gelebileceği gibi, henüz duyulmayan bir şey de sanatın yaratıcı hamleleriyle belli bir forma bürünmüş olarak yokluk sahasından varlık sahasına çıkar. Böylece henüz soyut birer fantezi halindeki imkân ve güzelliğin farklı sürümleri gün yüzüne çıkarak bir fantezi olmanın ötesinde hayatın kurucu unsurları olarak millî hayata yön vermeye başlar. İnsanlık için asıl fetih sahası burasıdır ve bu açıdan büyük ruhlar için daima keşfedilecek bir Amerika, ulaşılacak bir Kızılelma vardır.
Kızılelma’da had yok, sınır yoktur.
Sinan’ın Kızılelma’sı
Sinan, Türk’ün o en büyük hamlelerinden birini yaparken insan ruhunun müntehasına ulaşmış gibi hareket eder. Nasıl kartallar en yüksek uçurumları kendine mekân olarak seçerse, Sinan da ruhun uçurumlarındaki had realitelerinin keşfine kanat çırpar. Bu irtifa öyle bir irtifadır ki, orada yalnız kartallar süzülebilir. Ve oradan, o yüksekliktendir ki, ancak oradan o panoramik görüntü ve nispetlere ulaşılabilir. Ve oradan bakan biri, imkân sahasının estetikle kesiştiği o eşsiz denge noktasını kavrayabilir. Bu sadece kavrama da değil, bir duyma, hissetme meselesidir ki sanatla teknik orada, o noktada kucaklaşır.
Çünkü teknik başka, sanat başkadır. İnsan ruhu zihniyle tekniği, duygularıyla ahlâk ve güzelliği yaratır. Bu açıdan sanat kahramanları gibi ahlâk kahramanları da vardır. Ahlâkın kahramanları nasıl en asil duyguların mücessem bir timsali, sembolü olurken, sanat kahramanları da bir dokunuş, bir fırça darbesiyle millî hayatın kendisi, sembolü olurlar.
Ezanı, tekbiri, salavat-ı şerifi besteleyen Itrî böyledir de arkasında çil çil kubbeler bırakan, imparatorluğun her köşesini sebiller, medreseler, şadırvanlar, imarethaneler ve köprülerle işleyen Sinan farklı mıdır dersiniz!
Sadece Sinan ve Itrî değil, o devrin genel karakteristiği bu idi. “Millî olmadığı yerde mahallî kalmak biricik düsturu idi” der Tanpınar. Gerçekten de öyledir. Orada her şey damla damla damıtılarak kıvama ermiş ve özensiz bir ayrıntı bile bu büyük üslup içinde eriyip gitmiş ve şehrin zenginliğine ayrı bir çeşni katmıştır.
“Birdenbire hiç beklemediğiniz bir yerde mermer bir çeşme, bir çeşme aynası veya kapı çerçevesi, iyi yontulmuş taştan beyaz bir duvar size gülümser. İki servi, bir akasya veya asma, küçük ve üslupsuz bir türbe yahut küçük bir bahçe sanacağınız bir mezarlık orada tatlı bir köşe yapar… Gülü, serviyi yahut çınarı yetiştiren, her mevsim erguvanı kızartan, salkımların kandillerini asan, tabiatın cömertliğinden başka hiçbir israf ve debdebeleri yoktur. Onlar zaman içinde damla damla teşekkül etmiştir” (Tanpınar, Mart 1995: 43).

Asrî zamanlarda her şeyi rakamların cenderesine sıkıştıran “tekno-muhafazakârlığın” işleri el aldığı dönemlerde bu ruhtan hiçbir eser göremiyoruz. Varsa yoksa ruhun operatif bir yansıması olan tekniğin reprodüktif çıktıları. Zekâ burada gündelik siyasî hesap ve kısa ömürlü çıkar hesaplarının ilkel bir aracıdır. Burada her şey, değerler ve saf estetik olan sanatın kendisi dâhil her şey kaba rakam ve istatistik yekûnlerin bir hasılası olarak işlem görür. Ve ruhun tekniğe açılan kapısı olan hizmetkârı, yani zihin; her şeyi rakam ve kavramlarla ölçer, biçer, dağıtır, toplar, tasarlar ve düşünür. Tıpkı ruhsuz uzmanların üretim bandında teknik bir aygıta dönüştürüldüğü gibi zekâ da bugün her yerde örneklerini gördüğümüz başka bir ruhsuz aygıtın, yapay zekânın ürettiği nicel çıktılarla ufkumuzu karartır.
Fakat ruh bunlarla teskin olmaz. Onun aradığı, insan varlığımızın derinliklerinden fışkıran başka bir şeydir. Ahlâk ve sanat işte bunu, ruhun malzemelerine konu olan bir alanı seçer. Fetihlerini bu sahada icra eder ve sonsuzluğun sesini arar. Bunu yaparken de âdeta varlığı yeniden yaratır. Ondaki gizemi açığa çıkartır. Ve bir anda varlık, hiçbir zihnî kurguya gelmeyen tasarımların, eskilerin ihtira dediği duygusal hasılaların çıktılarıyla dolar taşar. İşte, mimarî denilen şey, bunun en ileri seviyesi, intihasıdır. Orada susan taş konuşur, içini açar, hazinelerini saçar, ruh olur kanatlanır ve nihayet bütün varlığı maveranın bir parçası haline getirir. Burada artık eşya, eşya değil, nabzı sizinle aynı şekilde atan duyarlı bir kalp, munis bir arkadaştır.
Bizim bir lütf-u ilahi olarak (tabir Ekrem Hakkı Ayverdi’ye aittir) bütün bir tarihî dekorumuzu aydınlatan mimarî eserlerimiz böyledir. Onlardan her biri denizlerin en derin yerlerinden çıkarak içimize yerleşen birer inci, göklerden süzülerek bizim semamıza inen birer Zümrüdüanka’dır. Orada öyle irtifa merhaleleri vardır ki, tıpkı Cebrail’in kanadı gibi orada da belli bir merhaleden sonra her şey alev alır, yanar. Orada sadece sanatı dili konuşur ve diğer her şey yanar, kül olur.
Tanpınar, Beş Şehir’de bu ritmin romanını yazar. Orada bir anda eski medeniyetimizden eşsiz peyzajlar, bîhemta elmaslar içinde buluruz kendimizi. Sinan bu rüyanın zirvesi, bizim Zümrüdüanka’mız olur.
Ve orada susan taş konuşmaya başlar.
“İlahi Sinan! Ey Susan taşın ve konuşan hacimlerin şairi; ey maddenin uykusuna kendi nabzının ahengini hepimizin imanıyla beraber geçiren! Aydınlığı en bilgili terkiplerde eritilmiş madenler gibi yumuşatıp ondan zaferlerimize hilatler biçen! Sen bu şehre bütün dünyanın kıskanacağı bir cami yapmakla kalmadın; insan düşüncesinin erişilmesi güç hadlerinden birini tespit ettin.”
Tanpınar, hakiki her sanatkâr gibi mahviyet sahibi adamdır. Bu satırları yazdıktan sonra, “Tabii” der, “O büyük şair Bâkî, böyle benim gibi konuşmaz, sadece duaya benzer çok daha güzel şeyler söylerdi”. Burada Tanpınar, bir anda bir melamî şeyhi olur, melamet hırkasını giyer ve ruhunun murassa bir sarayı olan hazinelerini gizlemeye çalışır. Sonra da aynı tevazuu daha da ileri götürerek Bâkî’nin dizinin dibine oturan sıradan bir medrese çömezine dönüşür.
Sinan budur da, geleneğin bir devamı olan Tanpınar da onun pozitivist devirdeki başka bir sürümü, devamı, altın halkanın farklı bir zinciridir. Orada Sinan adeta imkân sahasının bütün sınırlarını zorlar ve tüketirken, gelenek de bir bütün olarak Sinan ve eserinde ebedî bir hâtem olur ve gelecek çağlara el sallar.
Bugün de bazıları Sinan’a benzetilebiliyor. Hem de sanatın zerresini barındırmayan pespaye örnekler önümüze serilerek yapılıyor bu. Eskiler olsa “Eyne’s serâ, mine’s Süreyya” der ve derinden bir Vâ esefâ!” diyerek iç çekerlerdi.
Bugünse bundan çok uzağız. Kendilerini Sinan’ın varisi sayanlar, sanat ve mimari adına hiçbir şey üretmedikleri gibi ürettikleri tek şey olan beton ve rantla Sinan’la yarıştıklarını zannediyorlar.
Unutmayalım hakiki sanat utangaçtır ve kibirden zerre barındırmaz. Hoyratlık ise, serapa kibir ve gururdan ibarettir. Onda da sanatın zerresi bulunmaz.
Varsa yoksa Kibir, övünme, üstten bakma ve insana, tabiata, komşuya, çevreye ve Tanrı’ya karşı saygısız bir görüntü; hepsi bu…
ABDULKADİR İLGEN