ufuk uras

BAKIŞ

‘Cumhuriyet 100’üncü yılında kendini tamamladı mı?’ sorusuna herhalde olumlu yanıt vermek kolay değil. Kendini tamamlamak, demokratik bir cumhuriyeti elbirliği ile kurmayı gerektiriyor. Hrant’ın da vasiyeti buydu, bizlere ve gelecek kuşaklara.

Sevgili Hrant Dink, topluma bir ayna tuttu, toplum da aldı o aynayı parçaladı. Diyebilirsiniz ki neden toplum diyorsunuz da, toplumun bir kesimi ya da devletin içindeki bazı unsurlar değil? Bunun nedenleri var.

Hrant’ı 1970’li yıllardan beri tanırım, siyasi arkadaşlığımız da var. ÖDP’yi kurduğumuzda hep desteğini aldık, ama kendisi adaylık gibi bir sürece girmek istemedi, çünkü çıkardığı Agos gazetesi de dahil olmak üzere toplumun her kesimine seslenmek istiyordu, bunu büyük ölçüde başardığı için zaten hedef alındı.

ABD’de de siyah hareketi içinde radikal unsurların değil, hep toplumun vicdanına seslenen Martin Luther King gibi liderlerin hedef alınması tesadüf değildir.

Hrant da evrensel standartlara uygun bir demokrasiyi ahir ömründe görmek istiyor, bu çerçevede AB normlarına uygun reformları önemsiyor ve destek veriyordu. “AB’ci, liberal” gibi sataşmalara kulak asmıyordu.

Ama maalesef son dönemlerinde çevresindeki çember daralmış ve yalnızlaşmıştı. Agos’un kapısına kadar gelen tehditlere, linç girişimlerine karşı bir avuç aydınımız dışında çevresinde kimse yoktu.

O dönem Meclis’te muhalefetin de Hrant’ın hedef gösterilmesine neden olan 301’inci maddeyi hararetle desteklediği hatırlanırsa, durum daha sarih anlaşılabilir. BirGün’deki günlük yazılarının “kimlik eksenli olduğu” iddiasıyla forum sayfasına taşınmak istenmesinden tutun da, bazı etkinliklerde kendisine mikrofon bile tutulmamasının acısını yaşamış, üzüntüsünü ailesiyle de paylaşmış ama ne yapsak onu teselli edememiştik.

En son yargılandığı davaya katılımın sağlanması için ısrarla çağrıda bulunmamıza karşın, Şişli Adliyesi’nde ağır tacizlerin ve tehditlerin edildiği dava salonunda sadece beş kişiydik.

Danıştay saldırısı sonrası birlikte durum değerlendirmesi yapmış, bir süre yurt dışında olmasının iyi olacağını ona önermiş, ama diğer dostları gibi ikna edememiştim.

Devlet koruması verilmemişti, ama etrafında onu gözetebilecek insanlar olması yönündeki önerimize de sıcak bakmamıştı. Belli ki kendi yüzünden başkalarının canının yanmasını istemiyordu.

Kadıköy’deki “Bir Arada Yaşamı Savunalım” mitingimizi kenardan izlemiş, Adalet Ağaoğlu ve benle dertleştikten sonra, “Yanına bir arkadaşımızı verelim, eşlik etsin” önerimi kabul etmeyip, kendi başına vapura binip gitmişti.

Üniversitede sınavdayken cinayet haberi gelince hepimizin dünyası yıkıldı, altüst olduk. Agos’un önüne vardığımızda yanıma yaklaşan bazı kişiler katilin karşı sokaktan koşarak kaçtığını, ama yalnız olmadığını, etrafındaki kişilerin de yukarı ve aşağı yola doğru kaçtıklarını söylemişlerdi.

Hrant’ın görkemli cenazesi bütün dünyaya mal olmuş, “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz” sloganı başta diaspora olmak üzere kamuoyunda şaşkınlık yaratmıştı. Bu pankart, flama ve lolipopların bütün gece çalışılarak nasıl yapıldığını bildiğim için bunu bile diline dolayıp komplo teorileri üretenlerin insafına bırakılamazdı bu dava. 

“Ben Türk’üm, Ermeni değilim ki” diyebilen üniversite hocaları oldu bu süreçte. Davalara “Biz daha devrimciyiz” diye ayrı pankartla katılanından sadece seçim zamanlarında boy gösterip sonra ortadan kaybolanına kadar memleketimden insan manzaralarından tipik örneklerle geçti zaman. Bugün bile Hrant’la ilgili bir basın açıklamasına hayatında ilk defa katılıp, “herkesi insanlığa çağıran” siyasetçilere tanık olabiliyoruz.

Örgütlü Terör Eylemi

Bugünden geriye baktığımızda cinayetin örgütlü bir terör eylemi olduğunu açıkça görüyoruz. Delillerin itinayla karartıldığı apaçık ortada. Zavallı bir tetikçiyle sınırlanamayacağı da açık, ama nedense daha hiçbir şey belli değilken Deniz Baykal, “bu cinayetin milliyetçi duygularla işlenmiş münferit bir hadise olduğunu” belirtme gereği duymuştu.

Dava süreci boyunca da hep tuhaf gelişmeler oluyordu. Katile kullandığı silahla ilgili detaylar sorulduğunda arkadan birilerinin suflesini görüyorduk; mahkeme heyeti, önemli detayları atlıyordu.

Ama her türlü aculluk bir yana Hrant’ın vermek istediği mesajları kamuoyu sonunda anladı. Hrant, bir isim koyma, etiketleme gereğini bile duymadan 1915 tehcirinin sadece kamuoyunda tartışılabilmesini ve yaraların birlikte sarılmasını önemli buluyordu.

Aktif siyaseti bırakmama rağmen yeniden genel başkanlığa dönmemin nedeni oldu Hrant’ın öldürülmesi. Meclis’te Hrant Dink Cinayetini Takip Komisyonu oluşturduk, bu aşamada bile “Şu parti varsa, biz olmayız” tuhaflıklarıyla karşılaştık.

Meclis kütüphanesinde Agos gazetesinin de olmasını sağlamış olmaktan çok memnundum, umarım hâlâ mevcuttur. 

Cevapsız Kalan Soru Önergeleri

Hrant’ın kardeşi Orhan Dink, dava dosyasını getirmişti. Meclis’teki odamda birlikte AİHM’in Hrant kararından soru önergeleri¹ çıkardık. Ama maalesef, ek süre istendi ve sonrasında da tek bir cevap alamadık.

Bugün zaman zaman ortaya atılan, cinayeti “Ergenekoncular mı, FETÖ’cüler mi yaptı?” gibi tuhaf bir tartışmanın, kendi siyasi ihtiyaçları doğrultusunda davayı araçsallaştırma hallerinin kabul edilebilir bir yanı yok.

Çünkü verdiğimiz soru önergelerinde her kesimden insanın adı vardı zaten. Aslolan gerçeğe ulaşmaktı, hangi kesime yarayacağına bakmak değil.

Soru önergelerine çevirdiğimiz AİHM kararı hukuk fakültelerinde okutulacak bir ders niteliğindedir. “Resmî makamların Dink’in yaşamı hakkında açık ve yakın tehlikenin vücuda gelmesini engellemek için başvurması gereken önlemleri almadıkları, sorumluluğu olan kamu görevlilerinin ortaya çıkarılması için etkili bir soruşturma yürütülmediği sonuçlarına ulaşılmıştır” diye belirtilmişti.

“İfade özgürlüğün korunmasının devletin yükümlülüğü olduğunun” da altı çizilmişti.

Hrant’la ilgili Yargıtay kararında ifade özgürlüğüne haksız bir müdahale olduğu gerekçeleriyle saptanmıştı AİHM kararında.

Kamu görevlileriyle ilgi soruşturma izninin verilmemesinin Sözleşme’nin 2’nci maddesinin ihlali olduğu saptanıyor ve Hrant’ın yargı kanalıyla görüşleri nedeniyle cezalandırıldığına işaret ediliyordu.

Bu kararda detaylarıyla adları zikredilen isimlerin, bütün taraflarıyla kamuoyuna mal olan şahıslar olduğu da görülüyor.

Helalleşme ve Yüzleşme

Bugün bunca zamanın ardından ertelenen bu helalleşme ve yüzleşme sürecinin toplumsal/siyasal bir sahibinin olması gerekmiyor mu? Geçmiş bir yana, geleceğin inşasında, bir arada yaşamın anayasal ve yasal teminatlarının sağlanmasında, hepimizin, başta iktidar olmak üzere büyük sorumluluğu yok mu?

Herkesin kimliği, inancı, kültürü ve diliyle özgürce yaşayabileceği bir Türkiye hedefi anlamlı bir yol haritası değil mi?

Türkiye-Ermenistan futbol maçına gittiğimde, havaalanında beni karşılayan Delal Dink, “Babam bugünleri görse çok sevinirdi” demişti.

Ermenistan’daki Paşinyan yönetimi, Türkiye ve Azerbaycan’ın el ele vererek sınırların açılması, Zengezur Koridoru’nda mutabakata varılması, bugün Hrant’a vereceğimiz en güzel özür hediyesi olacaktır.

Cumhuriyetin 100’üncü yılında niye üniversitelerimizde Ermeni dili ve edebiyatı kürsüleri, Bizans Tarihi bölümleri var olmasın? İstanbul’da sadece 84 Bizans yapısının kaldığının farkında mıyız? Bu miras hepimizin ortak değeri değil mi? Surların olmadığı, Ayasofya’sız bir İstanbul düşünülebilir mi?

Herkesin birbirine benzediği bir kültür sıkıcı olmaz mı? Mezarlıklarda hepimiz aynılaşacağız zaten, hayatı mezarlığa dönüştürmenin gereği var mı? Özgüven sorunlarını aşmanın artık zamanı gelmedi mi?

Tamam hepimiz Cumhuriyet çocuğuyduk, ama artık ergenlikten olgunluğa geçmenin tam da zamanı değil mi?

Memleketteki fikrî daralmayı aşmak gerekiyor, yoksa nefes daralması gibi bizi tıknefes bırakıyor bu çölleşmiş ortam.

Ne mutlu, hür doğdum, hür yaşarım diyebilenlere. Fikri hür, vicdanı hür nesiller yaratabilenlere.

Geçmişimiz ve kimliklerimiz hapishanemiz değil, bizi zenginleştiren özgürlük alanlarımız olsun. Hrant, Agos’taki Çağdaş Yobazlar yazısında sofuluğun sağının ve solunun olmadığını bu yüzden etraflıca anlatıyordu.

Çokkültürlülüğü değil, kültürlerarasıclığı en temel şiarımız ve yol göstericimiz yapalım. Derler ya size yapılmasını istemediğiniz bir şeyi başkalarına da yapmayın diye, o zaman tersten söylersek, size yapılmasını istediğiniz bir şeyi neden herkes için de temenni etmeyesiniz?

“Bu bir risk alma olur, bizi böler” diyorsanız, bölücü kültür olmaz; kültürsüzlük, banallik, pespayelik ve vandalizm, siyasi holiganizm asıl bizi böler.

Adalet herkese hakkını teslim etmekse, yeter ki herkesin hakkının ne olduğunu saptama konusunda kendimizi yukardan belirleyici bilirkişi gibi görmeyelim.

Japonların, “Güneşe tapılan ülkede ısı kanunları tartışılmaz” atasözündeki gibi at gözlüklerimizle, tabularımızla, tabutluklarımızla yaşamaya devam edemeyiz artık.

Nefret bulaşıcı bir hastalık, bizi ayakta tutan nefretimiz değil birbirimize karşı olan önyargısız ve sevgi dolu temennilerimiz olmalı.

Kötülüğü seyretmek bizi sadece kötülüklerin bekçisi kılar. Buna namzet yeterince kalabalık bir güruh var zaten.

‘Cumhuriyet 100’üncü yılında kendini tamamladı mı?’ sorusuna herhalde olumlu yanıt vermek kolay değil. Kendini tamamlamak, demokratik bir cumhuriyeti elbirliği ile kurmayı gerektiriyor.

Hrant’ın da vasiyeti buydu, bizlere ve gelecek kuşaklara.

__

¹Verdiğimiz soru önergelerinin detaylarına bakmak isteyenler için: Ufuk Uras, Meclis Notları, Pencere Yayınları, 2013, s.100-118.

İLGİLİ YAZILAR

vahap coşkun

BAKIŞ

Ön seçim kararı, DEM Parti için doğru bir hamle oldu. Parti yönetiminin eli rahatladı; zira seçimlerde alınacak neticeye taban da ortak oldu. 31 Mart, DEM Parti açısından, artık tek başına merkezin tercihlerinin bir eseri olarak değerlendirilmeyecek; karar alma sürecine dâhil edildiği için taban da sorumluluğun bir parçası olacak.

DEM Parti, 90’a yakın merkezde adaylarını belirlemek için ön seçim yaptı. Ön seçimlere, beklenenin ötesinde bir ilgi gösterildi. Parti tabanının hemen her yerde ön seçimlere katılımı yoğun oldu. Diyarbakır’da yaklaşık 21 bin delege oy kullandı. Delegenin teveccühüne mazhar olmak için adaylar arasına sıkı bir rekabet yaşandı. İlk turda seçilmek için yüzde 50+1’e ulaşmanın şart olduğu ön seçimlerde, birçok merkezde adayın belirlenmesi ikinci tura kaldı.  

Doğrusu, ön seçim DEM Parti için bir mecburiyet halini almıştı. 2023 seçimlerindeki hezimetin ardından bir hasar tespitine girişen DEM Parti, kronikleşen oy kaybının ve seçim mağlubiyetlerinin sebeplerini ortaya çıkarmaya çalıştı. Öne çıkan sebeplerden biri de, partinin taban ile bağlarının zayıflamasıydı. Merkez, yerelin hassasiyetlerini ve dengelerini gözetmeden adayları belirliyor ve tabanından da sessizce ve bir sorgulama yapmaksızın bu kararına uymasını bekliyordu. 

Elbette bu dayatmacı tavır, seçmende bir rahatsızlık nedeniydi. 2023 Mayıs’ındaki kötü tablo ise, bu rahatsızlığı çok üst bir seviyeye çıkardı. Tabanın tanımadığı ve bilmediği, tabanla bir ünsiyet kuramayan adayların gösterilmesine tepki sert bir şekilde dile getirildi. Seçimlerin ertesinde yapılan değerlendirme toplantılarında, parti yönetimi en çok bu konuda yaylım ateşine tutuldu. Tabanın, kendisine ve şehrine yabancı isimlere tahammülü kalmamıştı. 

Dolayısıyla DEM Parti’nin eski usulle seçime gitme şansı yoktu. Merkezin bildiğini okuması kan kaybını derinleştireceğinden DEM Parti, adaylarını ön seçim ile tayin edeceğini duyurdu. 31 Mart’ta hangi isimlerle yarışılacağına taban karar verecekti. Taban, kararın kendisine bırakılmasını sahiplendi. Üzerindeki ölü toprağını attı, uzun süredir görülmeyen bir motivasyonla hareket etti, oy vereceği salonları erkenden doldurdu ve ön seçimin gerçek bir seçim havasında geçmesini sağladı. 

Bu itibarla ön seçim kararı, DEM Parti için doğru bir hamle oldu. Parti yönetiminin eli rahatladı; zira seçimlerde alınacak neticeye taban da ortak oldu. 31 Mart, DEM Parti açısından, artık tek başına merkezin tercihlerinin bir eseri olarak değerlendirilmeyecek; karar alma sürecine dâhil edildiği için taban da sorumluluğun bir parçası olacak. Tavan ve taban, geçen seçimlere nazaran daha yüksek bir oya ulaşılırsa başarıyı, daha düşük bir oy alınırsa da başarısızlığı paylaşmak durumunda kalacaklar. 

Ön Seçimin Sınırları 

Ön seçimler, siyasetin toplumsallaşması ve siyaset sahnesine yeni aktörlerin çıkması bağlamında çok önemli işlevler görür. Ancak ön seçimler fazla da romantize edilmemelidir. Ön seçimler, iyi ve doğru bir aday çıkarmanın teminatı değildir. DEM Parti özelinde de, ön seçimlerin birtakım sınırlılıkları vardı. Nitekim bazı yerlerde gerek teknik eksikliklerden ve gerek seçim sürecine şaibe karıştırıldığından bahisle, ön seçimler iptal edilmek durumunda kaldı. 

Daha yapısal sorunları da var ön seçimin. Evvela, ön seçimler tanınan isimlere avantaj sağlar, tanınmayan isimler ise yarışa daima birkaç metre geriden başlamak zorunda kalır. Tanınan isimler aday olunan makam için gerekli niteliklere sahip olmayabilir, buna mukabil uygun isimler ise kendilerini delegelere tanıtmak için yeterli süre ve fırsatı elde edemeyebilir. Delege nezdinde herhangi bir özelliğinden dolayı çok tutulan bir isim, o görev ve o şehir için doğru isim olmayabilir vs. 

Hülasa doğru bir adayı bulmak için salt ön seçimler ile yetinilmemesi lazım gelir. Doğru aday, daha genel bir programa ve daha bütüncül bir değerlendirme sürecine ihtiyaç duyar. Sağlıklı bir ön seçim süreci için; ön seçime girecek adayların belli ölçütlere göre belirlenmesi, adaylara kendilerini kamuoyuna ve delegelere anlatmak için yeterli ve eşit süre ve fırsat verilmesi, oy kullanacak delegelerin adaylar hakkında yeterli veriye sahip olması gerekir. Bütün bunlar da kısa bir sürede, bir-iki ay içinde olamaz. 

DEM Parti, eğer ön seçimi sürekli bir hale getirecekse, bu hususları göz önüne alıp bundan sonraki seçimlerde ön seçim sürecini daha vakitlice organize etmelidir. Yüksek katılım, tabanın sesine kulak verilmesine duyarlı ve ön seçime hazır olduğunu işaret ediyor. Parti yönetimine düşen, tabandaki bu iradeyi daha profesyonelce ve daha hukuki bir çerçeve içinde düzenlemektir. 

Eğrisi Doğrusuna Denk Gelmek 

Ön seçim diğer bütün merkezlerde büyük bir heyecan yaratırken Mardin’de bir krize neden oldu. Daha önce iki kez Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı olan ve yerine kayyum atanan Ahmet Türk, başkanlık için bir kere daha başvuru yaptı. Türk, ön seçimlerden önce kendisini bağlayan bir söz verdi ve ilk turda yüzde 50+1’i alamadığı takdirde seçimlerden çekileceğini söyledi. 

Ön seçimler yapıldı. Türk, seçimde en yakın rakibine ciddi bir fark attı. Ama ilk turda seçilmesine yetecek orana ulaşamadı. Bunun üzerine verdiği sözün gereğini yerine getirdi, adaylıktan çekildiğini ve aktif siyaseti bıraktığını açıkladı. Türk, bana göre, doğru olanı yaptı. Aslında “eğrisi doğrusuna denk geldi” demek daha isabetli olur. Çünkü Türk’ün adaylığı baştan itibaren yanlıştı. Başlıca iki nedenden ötürü: 

Birincisi, Türk’ün uzun bir siyasi geçmişi var. İlk kez 1973’te milletvekili oldu. Yarım asrı aşkın bir süre bilfiil siyasetle iştigal etti. Türk, bu süre zarfında bir siyasetçiye nasip olabilecek hemen her sıfata kavuştu: Parti kurucusu oldu, genel başkanlık yaptı, defalarca milletvekili rozeti taktı, belediye başkanı seçildi. 

Yaşı da dikkate alındığında Türk aktif siyasetteki misyonunu tamamlamıştı, onun hiç adaylığa tevessül etmemesi lazımdı. Buna rağmen başkanlıkta ısrar etmesi, ona ve partisine zarar vermekten başka bir sonuç üretmedi. İnsanın siyasetten çekileceği zamanı bilmesi lazım; haddinden fazla süren bir siyasi yolculuk, ne o yolcuya ne de partisine fayda sağlar. 

İkincisi, siyasete hizmet, sadece aktif siyasetin içinde kalarak olmaz. Siyasi partiler, Kürtçe ifadesiyle “rûspî” (aksakallı) büyüklere de büyük bir gereksinim duyarlar. Sıcak siyasetin hayhuyu içinde yer almayan, başkanlık veya vekillik gibi makamların peşinden koşmayan, delege hesaplarıyla işi olmayan, meselelere belli bir mesafeden soğukkanlılıkla ve bilgelikle bakan rûspîlerin varlığı, bir partiye ciddi bir katkı sağlar. Toplumun lafına itibar ettiği kişiliklerin uyarıları ve önerileri, bir partinin yolunu bulmasına yardım eder. 

Bilhassa DEM Parti geleneğinin, böyle bir işlev görebilecek aktörlere fazlasıyla ihtiyaç hissettiği aşikâr. Ahmet Türk de bunun için biçilmiş bir kaftan, artık siyaset defterini kapatmalı. Gündelik siyasetin kısır tartışmalarının uzağında durması, fikri sorulan, tecrübelerini paylaşan, danışılan, yol gösteren biri olması, ona daha çok uyar. Çekilmesi, bu manada, doğru oldu. Umarım herhangi bir gerekçeyle bu kararından dönmez.

İLGİLİ YAZILAR

Odadaki File Karşı Geçici Görüş Birliği

BAKIŞ

2023’ün Körfez siyasetindeki en hassas noktalarından biri, devam eden küresel ve bölgesel krizlerdeki pozisyonları korumak ve belki de daha avantajlı işbirlikleri başlatmaktı. 2024’te ise Körfez ülkelerinin bölge adına en titiz çalışacakları dış politika başlıklarından biri, Gazze savaşının bölgesel bir savaş haline gelmemesi ve Filistin işgalinin mümkün olan en hızlı ve yapıcı çözümle sonlanması olacak.

Körfez ülkelerinin 2023 yılını uzlaşılar ve diplomatik hamleler yılı olarak özetleyebiliriz. Aslında 2020 İbrahim Anlaşmaları ve 2021 Al-Ula zirvesiyle başlayan uzlaşılar süreci, aynı yılın sonunda Türkiye’nin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan’la ilişkilerini güncellemesiyle devam etti. 2023’ün anahtar uzlaşıları ise Suriye ve İran’la yapıldı. Henüz elle tutulur diplomatik sonuçlarını göremesek de Tahran ve Riyad’ın görüşmeye başlaması Yemen ve Suriye’de çözüm sinyalleri doğurdu. Temmuz ayında Suudi Arabistan, Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (ASEAN) Dostluk ve İşbirliği Anlaşması’na katılma kararı aldığını açıkladı. Ekim’de Suudi Arabistan’ın başlattığı bu kurumsal işbirliğini, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ve ASEAN ortak zirvesi takip etti. İki organizasyonun 2025’te Malezya’da bir takip oturumunda buluşacağı açıklandı ve ekonomik yatırımları ve işbirliğini artırma kararı alındı. 2024’ün ilk haftasında ise hem BAE hem Suudi Arabistan, Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın oluşturduğu BRICS’e katıldılar. 

Zorlu Dış Politika Dengesi

Yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi, 2023’ün Körfez siyasetindeki en hassas noktalarından biri, devam eden küresel ve bölgesel krizlerdeki pozisyonları korumak ve belki de daha avantajlı işbirlikleri başlatmaktı. BRICS ve ASEAN’la girilen bu yol da aslında bu yeni çoklu işbirliklerinin göstergesi. Bir yandan ABD’nin bölge ülkeleri için askeri koruma ve temel siyasi eksen olma rolü değişmese de, bölge ülkelerinin artık ABD’den oluşmayan bloklarda da aktif diplomatik çaba içine gireceği aşikâr. Ukrayna savaşı bu noktada Körfez ülkelerinin 2023’ü de Rusya ve ABD arasında hassas bir dengeyle geçirdiği ilk örnek oldu. Ortadoğu genelinde daha ön plana çıkan, Yemen ve Filistin gibi meseleler nedeniyle pek konuşulmasa da ABD yönetimi ile özellikle Suudi Arabistan’ın Donald Trump yıllarındaki yakınlığı sağlayamaması, 2024 başkanlık seçimlerini Körfez için önemli bir dönüm noktası yapıyor. Körfez devletlerinin bölgedeki politikaları, Suriye ile ilişkileri, Türkiye’nin bölgeye angaje olma biçimi ve Yemen’de bir çözüme yaklaşmak, ABD’deki 2024 seçimleriyle yakından ilişkili olacak. O nedenle, 2024 temelde siyasi dinamiklerin Kasım seçimlerine ve sonrasına hazırlanmasına dayalı senaryolarla geçeceğe benziyor. 

Suudi Arabistan-İran Diyaloğu

2023’ün Körfez jeopolitiği adına en kritik gelişmelerinden birisi Suudi Arabistan ve İran’ın Çin’in arabuluculuğuyla bir araya gelmesiydi. Pekin Anlaşması adı verilen bu sürecin temel çıktısı, bölgenin içine düştüğü mezhep söylemine dayalı kutuplaşmanın bir yönüyle yumuşayarak yerini ufak adımlarla barış görüşmelerine bırakması. Örneğin, Suriye devlet başkanı Beşşar Esad’ın Mayıs ayında Arap Ligi’ne geri alınması ve temel olarak Arap devletleriyle normalleşmeye başlaması ve Suudi Arabistan’ın Husilerle resmen müzakere masasına oturup Husileri Riyad’da ağırlaması, iki devlet arasındaki tansiyonun makul bir zemine kaymasıyla ilgiliydi. Geçmiş zaman kipiyle yazıyorum, çünkü 7 Ekim sonrası bölgenin siyasal atmosferi öylesine değişti ki yeni yılın başlangıç tarihi olarak Aksa Tufanı operasyonu temel alınabilir. 

Kuveyt’in yeni Emiri

2023’ü kapatırken Kuveyt Emiri Nevaf el-Ahmed el-Cabir el-Sabah vefat etti. Kuveyt’in en kısa süreli lideri olsa da emirlik için önemli dönüm noktalarına imza attı. Milli birlik ve beraberlik duygusunu pekiştirmek, siyaseten Kuveyt toplumunu tekrar bir arada hissettirmek ve yumuşak bir zemine taşımak için Emirlik özel hakkını kullanıp pek çok suçluyu affetti. Tam olarak bu nedenle ‘afların emiri’ (Emir of Pardons) unvanını aldı. Özellikle sürgündeki isimlerin geri dönmesi ve belli siyasi suçluların affedilmesi, söylemde kalmayan bir yeni dönem atmosferi oluşturdu. Fakat Emir Nevaf 83 yaşında göreve başladığı için bu sürecin kısa olması bekleniyordu. Kuveyt’in resmî veraset sistemi 1986-1915 yılları arasında ülkeyi yöneten Mubarak el-Sabah’ın soyundan gelen birinin tahta geçmesini öngördüğü için bir manada çekişmelere ve manevra alanlarına açık bir uygulama sunuyor. Emir Nevaf’ın vefatıyla yerine, üvey kardeşlerinden Mişel el-Ahmed el-Cabir el-Sabah geçti. Benzer şekilde 83 yaşında göreve gelen Emir Mişel, henüz bir veliaht prens atamasa da Kuveyt’in siyasal sistemindeki gerginlikleri eleştirip, hükümetin istifasını kabul edeceğini söyledi. Bir önceki emirin oğlu Şeyh Ahmet, Kuveyt tarihinde bir ilke imza atarak babası emirken başbakan olmuştu. Onun yerine Muhammed Sabah El-Salem atandı. Kuveyt için yeni emirinin uygulamalarına gebe ve beklentilere açık bir yıla giriyoruz. Emir Mişel’in öncelikle veliaht prens ataması ve parlamentoyu işlevsel bir hale döndürmesi gerekiyor. 

Türkiye Körfez İlişkileri

Türkiye’nin Körfez ülkeleri ile ilişkileri noktasında verimli bir yılı geride bıraktık. 2022’de temelleri atılan uzlaşı sürecinin kuvvetlendiği bir yıl oldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı’na (COP28) katılmak üzere Kasım’da BAE’ye gitti ve Aralık ayında KİK’in Katar’daki 44’üncü zirvesine onur davetlisi olarak katıldı. Türkiye’nin Arap monarşileriyle yaptığı ekonomik anlaşmalara, özellikle BAE, Katar ve Suudi Arabistan ziyaretleri esnasında yenileri eklendi. Bu anlaşmaların çoğu inisiyatife dayalı işbirliği temennisi olduğu için, ikili ilişkilerde gerçekte oluşturacakları farkları önümüzdeki yıl göreceğiz, fakat belki de en önemli imzalardan birisi Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı ve Baykar arasında atıldı. Türkiye tarihinin en büyük savunma ve havacılık ihracatı sözleşmesi imzalandı. Suudi Arabistan’ın Türkiye ile ilişkilerini daha yumuşak ve yapıcı bir çerçeveye taşımak istediğinin ve bölgesel gerçekliklerin de bir göstergesi olarak bu anlaşma, Türkiye’nin Krallığın savunma sistemine yakın bir ortak olmasını sağlayabilir. Buna ek olarak, Katar ve Türkiye’nin Gazze savaşı üzerinden yürüttükleri mekik diplomasisi, iki başkentin zaten ortak noktaları olan bölgesel okumalarını 2024’te de güçlendirebilir. 

7 Ekim Sonrası ve 2024 beklentileri 

7 Ekim’de savaşın başlamasıyla 2023’te adım adım inşa edilen Husilerle barış ve İran’la bölgesel uzlaşı başlıkları zarar gördü. Aslında siyasi liderlerin söylemlerinde bu iki başlığa dair net değişiklikler görmedik, fakat aktörlerin Gazze savaşına verdikleri tepkiler bölgenin kırılma noktalarını tekrar ayyuka çıkardı. İran, Hamas’ın operasyonunun arkasındaki askeri güç olarak, Husilerin ve Hizbullah’ın direniş söyleminin de temelini oluşturuyor. Fakat Suudi Arabistan, dışişleri bakanının bünyesinde kurumsal adımlar atmak ve bağış toplamak gibi Gazze savaşının etkilerinin azaltmak üzere adımlar atsa da Muhammed bin Selman şahsi bir inisiyatif almadı ve sert bir söylem kullanmadı. Veliaht Prens’in İsrail’le bir noktada uzlaşmayı bekleyen bir siyasi lider olduğunu anladığımız bu süreç aslında Suudi Arabistan’ı önümüzdeki 50 yıl boyunca yönetmesi beklenen liderin bölge politikalarına dair de bir çıkarım imkânı sunuyor. Muhammed bin Selman, Suudi Arabistan’daki toplumsal dengeyi önceleyen ve siyasi riskler almayı tercih etmeyen bir kral olabilir. Özellikle Yemen’deki yenilgisi, Filistin meselesinin hatta Suriye’nin çok uzun yıllardır süren kangrene dönmüş yapıları, Veliaht Prens’i bu motivasyona taşımış olabilir. Husilerin Kızıldeniz’de saldırılarda bulunmaları, Suudi Arabistan’la içinde bulundukları müzakere sürecini sekteye uğratıyor. 

Yemen, Suriye ve Filistin dosyalarında yalnızca Suudi Arabistan için değil Körfez ülkelerinin geneli için hassas bir yıla giriyoruz. Arap dünyasının Gazze savaşında yeterli adım atamaması, toplumsal olarak vatandaşların, rejimlerin başarılarını ve bölgesel rollerini düşündükleri bir süreç doğurdu. Bu toplumsal unsur, doğrudan Arap Baharı gibi bir sonuç doğurması manasında değil, fakat bir soykırımın kayıtsızca izlenmesi açısından Ortadoğu genelinde sosyolojik bir travma doğuruyor ve Arap Baharı sonrasında belki de en kritik iz bırakan süreçlerden birisi oldu. O nedenle, 2024’e hem Körfez ülkeleri hem de diğer Ortadoğu ülkeleri için yeni bir sosyal dinamikle giriyoruz. Gazze savaşı ve İsrail’le normalleşme adımları, özellikle sosyal medya üzerinden savaşa tanık olan bir nesil için rejimlerini tanımlama açısından bir turnusol kâğıdı olabilir. 

İsrail’in bölgedeki rolünü ve konumunu ekonomik işbirlikleri üzerinden tanımlayarak bir siyasi normalleşmeyi tetiklemesi öngörülen İbrahim Anlaşmaları’nın Gazze savaşı süresinde bir etkisi olmadığını gördük. Anlaşmaların temel mantığı odadaki büyük fili görmezden gelmekti, fakat beklenen senaryo çalışmadı. 2024’te Körfez ülkelerinin bölge adına en titiz çalışacakları dış politika başlıklarından biri, Gazze savaşının bölgesel bir savaş haline gelmemesi ve Filistin işgalinin mümkün olan en hızlı ve yapıcı çözümle sonlanması olacak. Bu noktada KİK bünyesinde anlaşmazlıklar olacaktır ama savaşın bölgeye sıçramaması ortak nokta. Buna ek olarak, Husilerin Filistin’e destek hamleleri ve sosyal medya üzerinden yürüttükleri propaganda ile kendilerini ‘haklı bir direniş hareketi’ olarak yeniden küresel alanda tanımlama çabaları, onlarla 2015’ten bu yana resmen savaşan Arap monarşilerini Filistin’le karışmış bir Yemen dosyasıyla baş başa bırakıyor. Husilerin bu stratejik hamlesi, özellikle Suudi Arabistan’ı Yemen’de daha büyük tavizlere zorlayabilir. Özet olarak, 2024 yılı KİK ülkeleri için zorlu diplomatik süreçlere gebe gibi duruyor.

İLGİLİ YAZILAR

fuat keyman

BAKIŞ

Batı-sonrası dünya bugün için Türkiye’ye potansiyel değil, aksine ciddi riskler getiriyor. II. Dünya Savaşı sonrası değerli Türkiye tablosunun tersine, Türkiye’nin güvenlikten ekonomiye oyunun ve masanın dışında kalma riskini güçlendiriyor. Türkiye’nin bugün demokrasi ve hukuk sorunu kadar, büyük güçler rekabetinin yaşandığı Batı-sonrası dünyada “dışlanma ve oyun dışında” kalma sorunu da var.

2024 ve yakın gelecek için yapılan “risk” araştırmalarının ortak sonucu, “savaş” ve “iklim krizi”nin ilk ikiye yerleşmesi oldu.

Daha önce ilk ikide çıkan “eşitsizlik” ile “hayat pahalılığı ve ekonomik sorunlar” üçüncü ve dördüncü sırada yer alıyor. 

Bu sıralamayı “gıda güvenliği” ve “şiddet-yoksulluk-yoksunluk sarmalı” izliyor. 

Başta savaş ve sonra iklim krizi, birlikte, “güvenlik” alanını ve “güvenlik dünyası”nı, “eşitsiz dünya”, “dijital dünya”, “kabile dünyası” ve “kurallar-temelli dünya”nın önüne koyuyor. 

Savaş ve iklim krizi, küreselleşme üzerine yazılarımda ve konuşmalarımda belirttiğim gibi, sadece devlet güvenliği için değil, daha da önemlisi “insani güvenlik”, “çevre güvenliği” ve en genelinde “yaşam güvenliği” için de dünyanın en önemli riskleri. 

Üstelik, savaş ve iklim krizi, hem küresel dünyada hem ülkelerde yaşadığımız ve toplumsal ve bireysel psikolojiyi çok etkileyen, “belirsizlik”, “güvensizlik” ve “endişe” duygularının yaygınlaşmasına ve derinleşmesine neden oluyor. 

Aynı zamanda yaşamımızda “kıyamet” riskini artıran, “Soğuk Savaş 2.0”, “Üçüncü Dünya Savaşı”, “Nükleer Savaş”, “Yaşamı Yok Edici Afetler” olasılığını, komplo teorisi değil, aksine “gerçekleşme olasılığı olan bir olgu” konumuna getiriyorlar. 

Nasıl olmasın?

2022’den beri Rusya’nın işgaliyle başlayıp devam eden, devam edecek olan “Ukrayna Savaşı”;

7 Ekim 2023’ten beri devam eden, Gazze’de soykırım düzeyinde katliamlar sahneleyen, Yemen ve Kızıldeniz’den başlayıp İran’a, Lübnan’a ve bölgeye yayılma riski olan “İsrail-Filistin Meselesi”; 

Irak ve Suriye, Azerbaycan-Ermenistan, Balkanlar, dünyanın farklı yerlerinde de yaşanacak ve 2024 ve sonrasına damgasını vuracak olan savaşlar;

Diğer taraftan, sadece 2023’ün değil, son 10 yılın, dünyanın yaşadığı en sıcak yıl ve dönem olması; ve Yunanistan, Libya, Haiti, Türkiye başta olmak üzere dünyanın farklı yerlerinde yaşadığımız korkunç afetler, savaş ve iklim krizini en büyük risk konumuna getiriyorlar.

Dahası, 1945-sonrası Batı merkezli liberal düzenin sonunu, bitimini yaşıyoruz.  

Bu düzen artık “eski”: Hegemonu ne Amerika ne Amerika-Avrupa’dan oluşan Transatlantik İttifakı ne de başta BM Güvenlik Konseyi olmak üzere bu düzenin uluslararası kurumları dünya siyasetine şekil verebiliyor, sorunları çözebiliyor. 

Batı-sonrası dünya”da yaşıyoruz.  

Batı-Batı-dışı dünya ilişkilerinde güç ve etki dengesi değişiyor, dünya çok-kutuplu, çok-kümeli, çok-eksenli hale geliyor, ama ne Çin ne de Batı-dışı dünya küresel ya da bölgesel lider, hegemon konumunda. 

“Yeni” doğamıyor ya da daha doğmuyor. 

Yeninin ne olduğunu bilmiyoruz. 

Eski ölüyor, yeni daha doğamıyor: Uluslararası sistemde “geçiş”, “interregnum” dönemindeyiz.

Üstelik, 7 Ekim’de gerçekleşen Hamas terör eyleminden sonra İsrail’in Gazze’de sivil insanlara soykırım ve etnik temizlik düzeyinde uyguladığı bilinçli politika ve bu politikaya Amerika, Almanya, İngiltere’den başlayarak Batı hükümetlerinin “koşulsuz destek” vermesi, “demokrasi-soykırım” sorusunu gündeme getiriyor. 

7 Ekim ve Gazze’de soykırım ölçeğinde yaşananların, sadece 1945-sonrası Batı merkezli liberal düzenin bitimine değil, aynı zamanda Batı ve Batı modernitesi fikrinin de çok ciddi hasar görmesine neden olduğunu düşünüyorum. 

Batı’da aşırı sağ ve kültürel ırkçı partilerin ve liderlerin güç kazanmaya devam etmesinin ve bu yıl farklı ülkelerde ve kurumlarda yapılacak seçimleri de kazanma olasılıklarının yüksek olmasının, Batı-sonrası dünyanın Batı içinde de ortaya çıktığı anlamına geldiğini görebiliriz. 

Demokrasinin çok zayıflaması ve kültürel ırkçı düşüncenin güçlenmesi, dolayısıyla bir tür faşizmin Batı içinde giderek yaygınlaşması ve derinleşmesi, demokrasiden otoriterleşmeye sapmanın çok ötesinde, dünyayı belirsizlik-güvensizlik-endişe sarmalına iyice savuruyor. 

Batı-sonrası dünyanın, sadece Batı-dışının güçlenmesi değil, Batı içinde demokrasinin giderek zayıflaması ve bu iki sürecin birlikte yaşanması anlamına geldiğini de görmeliyiz. 

“Eskinin bittiği, yeninin doğmadığı”, “Batı sistemi-fikri-modernitesinin bittiği ve büyük zarar gördüğü” ve “Batı-sonrası dünyanın başladığı ama nasıl şekilleneceğini bugün bilmediğimiz” bir sistemsel-düzensel geçiş döneminin tanımladığı bu tarihsel bağlamın iyi anlaşılması ve değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamalıyım. 

Türk Dış Politikası ve Batı-Sonrası Dünya

Özellikle Türkiye için. 

Türk dış politika yapımcıları ve destekçileri, Batı-sonrası dünya düşüncesine çok fazla irdelemeden, tartışmadan sahip çıkmış, hatta güçlü şekilde destekliyor gözüküyorlar.

Batı-sonrası dünyanın Türkiye’nin yararına olduğunu ve bu dünya bağlamının Türkiye’nin önemini artırdığını düşünüyorlar. 

Batı-sonrası dünyanın çok-kutuplu yapısı içinde, Türkiye’nin önemi, değeri ve gücü artıyor algısının kabulüyle, dış politikanın da Batı ile tarihsel ve kurumsal çapanın-bağlantının zayıfladığı, Batı-dışı ile ilişkilerin güçlendiği ve ülkenin kendi kararları ve çıkarları doğrultusunda tek-taraflı belirlendiği bir nitelik göstermesi gerektiğini öneriyorlar. 

Buna da “stratejik otonomi” deniyor. 

Doğru: Türkiye, Batı-sonrası dünyanın önemli bir aktörü olabilir, değeri ve etkisi artabilir, bu dünyanın şekillenmesine katkı verebilir. 

Doğru: Batı’dan Batı-dışı dünyaya güç ve etki kayışı var, Amerikan hegemonyası ve Avrupa-AB artık ne uluslararası sistemi şekillendiriyor ne de sorunlara çözüm olabiliyor.

Doğru: Çok-taraflı/kümeli/eksenli bir yapıya doğru gidiyoruz.    

Fakat bugün bu geçiş döneminin Türkiye’yi nasıl etkilediği ve nasıl bir Türkiye tablosunu ortaya çıkardığına baktığımız zaman, bu sorunun yanıtını olumlu vermenin mümkün olmadığını, dahası Türkiye için risklerin potansiyellerden çok daha fazla olduğu bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. 

Risklerle dolu bu tablo, Batı-sonrası dünyanın bitim tarihi olabilecek 7 Ekim 2023’ten bu güne giderek de netleşiyor ve olumsuzlaşıyor. 

Birincisi; kuzeyinde “Ukrayna Savaşı”, güneyinde “Gazze Savaşı”, doğusunda “Azerbaycan-Ermenistan-İran gerilimi” olan, üç tarafı savaşla, dahası “Büyük Güçler Rekabeti” ile çevrilmiş durumdayız.

İkincisi; 7 Ekim’den bugüne, Irak’ta başlayan ve Suriye’ye kayabilecek olan 11 terör saldırısı oldu ve bu saldırılarda 31 şehit verdik. Tüm bu saldırıların arka arkaya gelmesi, Gazze meselesinden bağımsız değil.

Üçüncüsü; Ukrayna savaşında uzlaştırıcı ve gıda koridoru konumundayken, İsrail-Gazze savaşında bu konumda değiliz, olmamız da istenmiyor gözüküyor.

Dördüncüsü; Avrupa ve AB Güvenlik Mimarisi toplantılarına davet edilmiyoruz.

Beşincisi; ne BRICS ülkelerine yeni ülkelerin katılması sürecine katılma daveti aldık ne de Hindistan’da yapılan G20 Zirvesi ve sonrasında yapılan toplantılarda ve açıklamalarda yer aldık.

Altıncısı; BRICS ve G20 toplantıları Türkiye-Hindistan gerilimini artırırken, Hindistan’ın kendisinin stratejik otonomi temeli yaptığı Batı-sonrası dünya tahlillerinde Türkiye’yi dışladığını gördük.

Yedincisi; İsveç’in NATO üyeliğini onaylamada çok geç kalan Türkiye, bugün F-16 alımı gibi al-ver ilişkisine sıkışmış durumda.

Sekizincisi; Türkiye-AB ve Avrupa ilişkileri, al-ver ilişkileri içinde, “mülteci barındırma” konumuna indirgenmiş durumda. Böyle bir durumda, Türkiye vatandaşlarına “vize vermeyen”, sadece nitelikli “beyin göçü”ne açık, Türkiye’nin aleyhine ve tek taraflı bir ilişki güçleniyor.

Bu listeyi uzatabiliriz. Ama görüntü değişmeyecektir.

Batı-sonrası dünya bugün için Türkiye’ye potansiyel değil, aksine ciddi riskler getiriyor. II. Dünya Savaşı sonrası değerli Türkiye tablosunun tersine, Türkiye’nin güvenlikten ekonomiye oyunun ve masanın dışında kalma riskini güçlendiriyor.

Türkiye’nin bugün demokrasi ve hukuk sorunu kadar, büyük güçler rekabetinin yaşandığı Batı-sonrası dünyada “dışlanma ve oyun dışında” kalma sorunu da var. 

Al-ver ilişkisiyle şekillenmiş stratejik otonomi, bu bağlamda ne anlama geliyor ve ne sonuç yaratıyor?

Bugün için olumlu yanıt gerçekçi olmaz. 

Bu yazıyı bu hafta konuşmalar ve toplantılar için gideceğim Amerika seyahatimden önce yazıyorum. Amerika gözlemlerimle devam edeceğim…

İLGİLİ YAZILAR

mehmet akif koç

BAKIŞ

Savaşlar, sıcak çatışmalar, darbeler, dini ve etnik temelli şiddet hareketleri, uyuşturucu kartelleri, korsanlık faaliyetleri, bireysel silahlanma ve artan “yalnız kurt” eylemleri… Dünya hızla ciddi bir şiddet sarmalının ortasına düşmüş vaziyette. Bütün bu süreçler, 2023’te bir önceki yıla göre artış kaydetmiş durumda ve yakın zamanda durulabileceğine, insanlığın sükûnete erebileceğine dair somut bir emare maalesef yok.

2024 yılı benim için kişisel bir güzel haberle başladı; yeni dönemde dış politika ve uluslararası siyaset ağırlıklı analiz yazılarıyla, iki haftada bir siz değerli Perspektif okurlarının karşısında olacağım. Yılın ve yeni dönemin bu ilk yazısında ise, 2023 yılında uluslararası siyasete hâkim olduğunu düşündüğüm bazı temel trendler ve kalıplaşmış eğilimler üzerinden panoramik bir bakış geliştirmeye ve geçtiğimiz yılın kavramsal düzlemde bilançosunu çıkarmaya çalışacağım. 

Bu çerçevede 2023 yılında uluslararası siyasete yön veren dört temel kalıp ve çerçeve olduğunu düşünüyorum (ilk iki maddeyi bu yazıda okuyucunun dikkatine sunuyorum, diğer iki madde bir sonraki haftalık yazıda olacak):

1) “Güç” olgusunun önlenemeyen yükselişi ve silah kullanımında artış

Uluslararası siyaset araştırmacıları açısından, devletler ve toplumlar arası ilişkilerde siyasa yapıcı ve belirleyici temel faktörün ne olduğu sorusuna dair tartışmaların uzun bir arka planı ve tartışma literatürü var. Her ne kadar çeşitli “değerler, ilkeler” vs. gibi subjektif kriterlerden bahsedilse ve bu görüşlerin ciddi alıcısı olsa da, uluslararası dengelere yön veren temel belirleyici faktör “güç” olgusudur ve son birkaç on yıl -hatta her gün yeniden ve bir kez daha- bunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Küresel ölçekteki sıcak çatışma alanları ve süregelen savaş/çatışma dinamikleri 2023 yılında da tesirini artarak sürdürdü. 

– Kremlin’in 2022 Şubat ayında başlattığı Ukrayna’daki işgal ve savaş hali yoğunluk kaybetmekle birlikte devam etti ve yakın zamanda 2022 öncesi statükoya dönülme ihtimali olasılık dahilinde değil.

– Yemen’de İran ve Suudi Arabistan’ın başını çektiği bölgesel bloklar arasındaki çatışmalar durulmadı ve ülke içi güç bölgeleri daha da tahkim edildi.

– Bugün hazana dönüşen “Arap Baharı” ülkelerinden Libya, Sudan ve Suriye’deki iç savaş süreçleri durulmuş değil, bölgesel ve uluslararası aktörlerin kanlı vekâlet savaşı hız kesmeden sürüyor.

– Karabağ’da 1990’ların başındaki güç dengesi bozuldu ve bu sefer Azerbaycan Ermenistan’a güçle boyun eğdirdi.

– Asya-Pasifik bölgesinde Çin’in hem kara hem denizdeki komşularıyla yaşadığı sorunlara güç kullanılarak ve savaş yoluyla çözüm bulunmak istendiğine dair öngörüler hızla arttı 2023’te de. Artık Çin’in içinde olacağı bir sıcak çatışma ihtimali herhangi bir gözlemciye uzak ve imkânsız görünmüyor ki bunun bölgesel ve küresel yayılım alanları herkesi haklı olarak endişeye sevk ediyor.

– Sahra Afrika’sında bölgesel ve küresel aktörlerin destek ve himayesinde darbeler süreci, keza devam ediyor; eski Avrupalı sömürgeci güçlerle, Çin ve ABD arasındaki yeni emperyalizm mücadelesi Afrika’da kendisine velut ve kanlı bir sahne bulmuş durumda.

– Orta ve Latin Amerika ülkeleri ise farklı tür bir şiddet sarmalının ortasındalar: Suç ve uyuşturucu kartelleri belirli yerlerde devlet otoritesini çoktan buharlaştırmış halde ve bu trend artış eğilimi gösteriyor.

– İnsanlığın korkulu rüyası nükleer silahlarda ve askeri amaçlı nükleer başlık envanterinde kaydedilen artış da 2023 yılının dikkate alınması gereken tehlike potansiyelleri arasında. Bilhassa Çin, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore gibi ülkelerin nükleer silah envanterindeki genişleme (konuya dair periyodik bir rapora buradan ulaşabilirsiniz), söz konusu ülkelerdeki karar alma süreçleri ve tehdit algılamaları düşünüldüğünde ciddi bir kaygı unsuru. Çok kısa süre önce Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin, ABD eski Başkanı Trump ve İsrail kabinesinden bir bakanın nükleer silah kullanımına yaptıkları atıflar meseleyi daha tehlikeli bir hale getirme potansiyeli taşıyor.

– Ve elbette Filistin… 7 Ekim saldırılarının ardından başlayan topyekûn İsrail saldırıları ve Gazze işgalinde öldürülen Filistinli sayısı 24 bini, yaralı sayısı ise 60 bini geçmiş durumda. ABD’nin destek ve himayesindeki İsrail saldırganlığı, bağımsız bir Filistin devletinin yaşama ve hayatta kalma imkânlarını maddi ve manevi açıdan çoktan tüketmiş durumda.

Savaşlar, sıcak çatışmalar, darbeler, dini ve etnik temelli şiddet hareketleri, uyuşturucu kartelleri, korsanlık faaliyetleri, bireysel silahlanma ve artan “yalnız kurt” eylemleri… Dünya hızla ciddi bir şiddet sarmalının ortasına düşmüş vaziyette ve pek az bölge bu şiddet ağının etkisinden -kısmen- muaf kalabildi. Bütün bu süreçler, 2023’te bir önceki yıla göre artış kaydetmiş durumda ve yakın zamanda durulabileceğine, insanlığın sükûnete erebileceğine dair somut bir emare maalesef yok.

2) Küresel barış umudunun ve uluslararası örgütlere güvenin aşınması

20’nci yüzyılda yaşanan üç büyük savaşın da ardından -I. Dünya Savaşı, II. Dünya Savaşı ve Soğuk Savaş- idealist liderler ve liberal düşünürlerin öncülüğünde uluslararası ilişkilerin genel çerçevesine küresel barış idealinin egemen olduğu kabul edilir. Büyük savaşların ve ekonomik/toplumsal felaketlerin getirdiği yıkımlar, bu yıkımların tekrarını önlemeye matuf olarak, kurumsal yapılar öncülüğünde bir küresel barış idealini canlandırmıştı. 

Nitekim Milletler Cemiyeti, Birleşmiş Milletler, Avrupa Kömür ve Çelik Birliği (bilahare AET ve AB) gibi kurumsal yapılar bu felaket dönemlerinin ardından kurulan ve yeni savaşların yaşanmasını engellemeyi amaçlayan yapılardı. Keza 1990’lı yılların başında Doğu Bloku’nun dağılmasının ardından esen “bahar havası” ve ekonomik entegrasyon temelli küreselleşme vurgusu da bu sürecin devamı mahiyetindeydi.

Uluslararası sistemde “güç” olgusunun belirleyici olduğunu savunan ve sistem vurgusuyla analiz çerçevesini kuran -klasik, neo-klasik, neo-realist vb. tüm varyantlarıyla- Realist siyasetçi ve düşünürler ise bu bahar havasını suni ve geçici görmekteydi. Nitekim Moskova ve Pekin’in 1990’ların sonundan itibaren yeniden güçlenerek küresel sistemde çok-kutupluluk arayışlarını zorlamaları ve bu yolda kendilerine çok sayıda müttefik bulabilmeleri, ABD öncülüğünde kurulmaya çalışılan tek-kutuplu barışçıl dünya düzeni arayışlarının defolarını da hızla ortaya çıkardı.

Ancak gelinen noktada asıl büyük sorun, bilhassa Birleşmiş Milletler özelinde Güvenlik Konseyi yapılanmasının savaşları ve sıcak çatışmaları durdurmadaki başarısızlığının uluslararası toplumu hayal kırıklığına uğratması ve küresel barış idealinin temelsiz ve suni olduğunu göstermesi oldu. En son İsrail’in Gazze saldırılarını durdurmakta başarısız olunması ve buna varana kadar yaşanan onlarca benzer hayal kırıklığı, “güç” olgusuna yaslanmanın daha güvenli olduğunu ve barış idealinin özünde ham bir hayal olduğunu toplumlara açıkça gösterdi.

Bu noktada devletlerin ve devlet dışı aktörlerin, Neo-Realizmin yaşayan en önemli teorisyenlerinden John Mearsheimer’ın deyimiyle, “Uluslararası siyasetin anarşik dünyasında, Bambi olmaktansa Godzilla olmayı” tercih ettiği bir dönemin ortaya çıkması kimseyi şaşırtmamalı.

İLGİLİ YAZILAR

menekşe tokyay

BAKIŞ

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu verilerine göre 2023 yılında 438 kadın katledildi. İçlerinden 196’sı ateşli silahla, 86’sı kesici aletle, 36’sı yüksekten düşerek, 17’si boğularak öldürüldü. 103 kadının ölüm nedeni ise ‘şüpheli’ olarak kayıtlara geçti. Peki bu cinayetlerle birlikte “kimsesizlik” ve “boşluk” haline düşen, evleri ve aile rutinleri değişen çocukların yas ve iyileşme süreçleri nasıl yürütülmeli? Çocuklar nasıl yeniden güçlendirilmeli?

Bir kitap var ki birkaç gündür elimden düşmüyor. Sayfaları çevirirken gözyaşlarım yaprakların arasına karışıyor. 

Hıçkırıyorum. 

İsyan ediyorum. 

Empati yapmaya çalışıyorum, elimden geldiğince… 

Türkiye’de kadın cinayetleri sonrasında geride kalan çocukların ruh halini daha önceleri hiç bu denli etraflıca düşünmemiş olduğum için kendimi ayıplıyorum. 

“Geride kalmak, özlenenin ayağına takılmayı bekleyen yapayalnız bir taş gibiydi” der Nermin Yıldırım, Rüyalar Anlatılmaz adlı romanında… 

Ayağıma yapayalnız taşlar takılıyor geride kalan tüm o yapayalnız, kırık dökük, yaşamı yarım bırakılmış çocuklarla birlikte… 

Değerli Bir Saha Araştırması 

2011 yılından beri Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Sosyal Hizmet Bölümü’nde kadın ve çocuk refahı üzerine çalışmalarını sürdüren Dr. Gamze Erükçü Akbaş, Doğan Kitap etiketiyle Baba Anneyi Öldürdüğünde: Türkiye’de Kadın Cinayetleri Sonrası Geride Kalan Çocuklar isimli muhteşem bir araştırma-inceleme kitabı yayımladı. 

Kitap, 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un çıkmasından sonra meydana gelen 10 kadın cinayetini, çok sayıda ilde yapılan saha çalışmalarını, çocuklar ve bakım verenlerle gerçekleştirilen etik kurallara uygun derinlemesine görüşmeleri kapsıyor. Kadınların da çocukların da gerçek isimleri kullanılmamış; kadınlara, denizlere karışan nehir isimleri verilmiş. Çünkü, “istedim ki” diyor Dr. Akbaş, “metaforik bile olsa, sonsuzluğa erişebilsinler.” 

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin erken yaşlardan itibaren içselleştiril(e)mediği, kadının birey olarak görül(e)mediği, şiddetin kanser hücresi gibi toplumun her katmanına yayıldığı ve adeta bir “iletişim yöntemine” dönüştüğü toksik bir yaklaşımın sonucu olarak uykusunda yakılan, eşarpla boğulmaya çalışılan, yediği tekmelerden kaburgaları kırılan, gebelikte şiddet görüp çocuğu engelli doğan, ölüm tehditleri alan, hem kocasından hem kocasının ailesinden şiddet gören, demirle dövülen, cinayet öncesi en ağır şiddeti yaşayan, tutunacak dalı kalmayan, kendini uçurumdan aşağı atan, göz göre göre cinayet öncesinde uyarı sinyalleri alan, bu risk faktörleri muhtemelen yakın çevresi, mahallesi ve hatta kolluk güçlerine bildirilen, ancak sığınma evinden ayrıldıktan sonra bile haklarında izleme çalışması yapılmayan kadınlar…

Dr. Akbaş’ın deyişiyle, “kimsesizliğin sessizliğinde katledilen” kadınlar… 

Ve ardından “Anne lütfen ölme” diye haykıran, annesiz bırakılan, “keşke annemin öldürülmesine tanık olmasaydık, sürekli o an aklıma geliyor” diyen, sonraki yaşantılarında “şiddete hayır” diyen, ama zihinsel geri dönüşlerinde sürekli bu travmayı yaşayan, ağır şiddete tanık olan, “annem evde yoksa babam onu öldürmüştür” diyerek annesinin cesedini çuvallarda aramaya dek varan, dipten yaralı çocuklar… 

438 Kadın Katledildi 

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu verilerine göre 2023 yılında 438 kadın katledildi. İçlerinden 196’sı ateşli silahla, 86’sı kesici aletle, 36’sı yüksekten düşerek, 17’si boğularak öldürüldü. 103 kadının ölüm nedeni ise ‘şüpheli’ olarak kayıtlara geçti. 

İstanbul Sözleşmesi’nde koruma, önleme, kovuşturma ve etkin politikalar geliştirme konusundaki güvencelerden üç yıl önce İstanbul Sözleşmesi’nden bir gecede ayrılmamızla birlikte kadınlar mahrum bırakıldı. 

Dr. Akbaş’ın kitaplaştırdığı bu değerli araştırma sonucunda kadın cinayetlerinin nasıl önlenebileceği, önlen(e)mediği durumların ardından da çocuklara nasıl destek verilebileceği konusunda bir yol haritası da var. Bu, şiddetsiz bir yaşam için kurumsal ve yasal düzeyde yapılması gerekenlere dair öneriler olarak dikkate alınması gereken bir öneriler bütünü… 

Her vakanın ardından da, “öldürülen X kadını nasıl koruyabilirdik?” diyerek vaka bazlı öneriler getiriliyor. Örneğin kod ismiyle Nil’i nasıl koruyabilirdik? Annesinin, ağabeylerinin haberi olmasına rağmen kimsenin harekete geçmediği, sosyal destek mekanizmalarından mahrum bırakılmış, dış dünyadan yalıtılmış, bir gece kulübünde gardiyanlık yapıp her gün kanlı gömleklerle eve gelen failden korku duyduğu için jandarmaya bile başvuramamış, yalnızlaştırılmış Nil’i nasıl koruyabilirdik? 

Nil, aslında şu anda aramızda olabilir, canı gibi sevdiği çocuklarıyla oyunlar oynayabilir, onu silahla vurup 10 dakikalık mesafedeki hastaneye iki saat geç götürerek kan kaybından ölmesine yol açan kocasından kaçarak kendisine yeni bir hayat kurabilirdi. Nil’in evine bir sosyal hizmet uzmanı gitseydi, şiddet karşısında haklarını bilmeyen Nil ve Nil gibi daha nice kadına destek olunsaydı, bireysel silahlanmayı önleyen kurallar daha etkin çalışsaydı Nil yaşayabilirdi. 

baba anneyi öldürdüğünde

Kadın Cinayetleri Önlenebilir 

Kadın cinayetleri, “uyarı sinyalleri” cinayet öncesinde doğru değerlendirip ciddi risk faktörleri ortadan kaldırılırsa önlenebilir, diyor Dr. Akbaş. 

Peki ne şekilde? 

Bir kadın daha önce şiddet sebebiyle ağır yaralanmışsa, intihar girişiminde bulunmuşsa, aile içi sorunlarla eşzamanlı olarak eşinin silah edindiği bildirilmişse, 6284 sayılı Kanun kapsamında “yaşamsal tehlikesi bulunan kadın” olarak ele alınıp bu doğrultuda mesleki çalışmalar yapılarak… 

“Yaşamsal tehlikesi” bulunan kadının durumunda sadece erkeğe yönelik uzaklaştırma kararı vermekle yetinmeyip, süreçle ilgili tüm işlemler tamamlanana dek kadın ve erkeğin fiziksel olarak bir araya getirilmesini önleyerek, şiddet karşısında yasal prosedürü işletmek yerine kişiler arasında arabuluculuk yapmaktan kaçınarak… 

Ölüm tehdidi alan bir kadına yönelik olgularda erkekler hakkında “delil yetersizliğinden dolayı takipsizlik kararı” vermeyerek, suç duyurularını doğru değerlendirerek, daha fazla delil araştırarak, daha fazla tanık dinleyerek, şiddetin “yasal maliyetiyle” erkeği mutlaka yüzleştirerek…

Hâkim ve savcıların erkek şiddeti karşısında daha duyarlı hale gelmesi çağrısında bulunarak…  

Bireysel silahlanmanın önünü keserek, ruhsatsız ve kolayca erişilebilen silahlarla kadınların katledildiği gerçeğini bir veri olarak alıp bununla mücadele ederek… 

Boşanma sürecinin kadın-erkek arasında bir krize dönüşmesini önlemek için devlet tarafından -özellikle boşanmak istemeyen erkeklerin şiddetini ve ölüm tehdidini önlemek açısından- sürekli ve zorunlu bir “boşanma danışmanlığı hizmeti” vererek… 

Şiddet gören kadınların büyük kısmının ekonomik koşullar sebebiyle okula gönderilmedikleri gerçeğinden hareketle, eğitimde kız çocuklarına fırsat eşitliği sağlayarak, şartlı nakit yardımlarını, eğitime fiziksel olarak uzak çocuklara yurt ve ulaşım desteği sağlayarak, okul terklerini önleyen etkin programlar yürüterek, kız çocuklarını erken yaşta güçlendirerek, yılmazlıklarını artırarak…

Evlilik yaşını 18’e çekecek türden yasal düzenlemelere giderek, çocuk yaşta zorla evliliklere yönelik yaptırımları sıkılaştırarak, akraba veya aile baskısıyla evlenmeye zorlanan kişiler, evlilik öncesi zorunlu ve resmî eğitim programlarıyla yerel idareler tarafından evlilik henüz başlamadan tespit edilerek ve evlilik kararlarının gözden geçirilmesi sağlanarak… 

Çocuklara Yönelik Ne Yapılmalı? 

Peki cinayet sonrasında bir “kimsesizlik” ve “boşluk” haline düşen, hem annesini hem de “arkadaşını” yitiren, evleri ve aile rutinleri değişen çocukların yas ve iyileşme süreçleri nasıl yürütülmeli? Çocuklar nasıl yeniden güçlendirilmeli? 

Dr. Akbaş, bu soruya da oldukça akılcı, net ve uygulanabilir bir yol haritası sunuyor. Örneğin çocuk babayla ancak çocuğun fiziksel ve psikolojik olarak hazır olduğu ve bunu kendisinin talep ettiği durumlarda görüşmeli; görüşmede çocuk açısından risk faktörleri (örneğin babada psikiyatrik bir rahatsızlık veya çocuğa zarar verme potansiyeli varsa, görüşmenin bir cam ya da tel örgünün ardında gerçekleşmesi gibi) kontrol altına alınmalı. 

Bu süreçte de çocuğun cinayet sonrası iyileşme sürecinin sağlanması, çocuğun babayla zorla görüştürülmemesi, ikincil travmalar yaratılmaması şart. Çünkü yine Dr. Akbaş’ın belirttiği gibi, cinayet sonrası “babasının genlerini taşımaktan”, “onun bir parçası olmaktan” bile utanan, babasının soyadını kullanmayıp artık kendisine annesinin bekarlık soyadıyla yeni bir sosyal medya hesabı açan, cinayet sonrasında babasından “o adam”, “katil”, “o” diye söz eden, öfkesi dağlar kadar büyük çocuklar var… 

Çünkü çocuk aslında farklı biçimlerde her iki ebeveynini de “yitirmiş oluyor”.  Dolayısıyla koruyucu, destekleyici ve güçlendirici bir yas sürecinin yürütülmesi, ilgili tüm sorumlu taraflar ve ruh sağlığı profesyonelleri tarafından üstlenilmeli, kayıpla baş etmede çocuğun duygularını ifade etmesine yardımcı olacak bir ortam hazırlanmalı. 

Oysa Dr. Akbaş’ın incelediği vakalarda, çocuklar, cinayet sonrasında büyük bir karmaşanın içinde ve güvensiz halde buluyorlar kendilerini. Bu da, kardeşlerin bakımını üstlenen ablanın omuzlarına orantısız şekilde yüklenen sorumluluklardan tutun da, cinayete tanık olan çocuklarda travma sonrası stres bozukluğuna varan geniş bir yelpazede geride kalan çocukların iyi olma halini derinden etkiliyor. 

Psikososyal Destek Şart 

Dolayısıyla bu yaralı çocuklara cinayet sonrasında koruyucu-destekleyici sosyal bir çevre yaratılması, 18 yaş altındaki çocuklar için bakım sorumluluğunu alan bir vasinin atanması, vasi olmadığında koruyucu aile gibi aile temelli bakım hizmetlerine yönlendirilmeleri, toplumda etiketlenmemeleri adına medyada çocukların fotoğraflarının paylaşılmasının önlenmesi gerekiyor. 

Kitapta ayrıca çocuklara psikososyal destek sağlamak adına sosyal hizmet uzmanlarından, çocuk psikiyatrlarından ve psikologlardan oluşan bir ekibin travma odaklı bilişsel davranışçı bir terapi ve yas danışmanlığını geç kalmadan ve ücretsiz şekilde vermesi gerektiğine dikkat çekiliyor. Çünkü bazı durumlarda çocukların cinayet sonrası intihar girişiminde bulunduğu biliniyor. Söz konusu desteğin Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı işbirliğinde herkese cinayet sonrası ilk bir yıl süresince ücretsiz ve koşulsuz şekilde verilmesi şart. 

Ayrıca, çocukların cinayet sonrasında nasıl bir protokolle ifadelerinin alınacağı, adli süreçte onların üstün yararının nasıl korunacağı da halen yeterince uzlaşamadığımız, standartlaştıramadığımız bir alan. Kitapta yer alan bir anlatıya göre, annesi katledilen bir çocuğun jandarma tarafından olay sonrası ifadesi alınırken, kapısı açık bir odaya alınması ve kapının önünde onun ne diyeceğini duymak için yığılan akrabaların korkusu, çocuğun, babasının cinayeti “kazara” işlediği şeklinde bir ifade vermesine yol açmış. Dolayısıyla ifade alınırken çocukların yanında uzman kişilerin bulunması da şart. 

Dr. Akbaş’ın bir tespitini daha çok kıymetli buluyorum: Türkiye’de Aile İçi Cinayet Sonrası Hayatta Kalanlar Ağı. Şayet böyle bir Ağ kurulursa kişilere akran, yetişkin desteği ve danışmanlık sağlanır; dayanışma ağları kurulur. 

Hepimize şiddetsiz bir yıl, şiddetsiz bir dünya ve şiddetsiz bir ülke diliyorum. Çocukların isimlerinin oyunla, okulla, mutlulukla, şen kahkahalarla; kadınlarının isminin de yaşamla, yılmazlıkla, Anadolu topraklarının verdiği güçle, kararlılıkla, çalışkanlıkla, üretkenlikle anıldığı bir yıl olsun.

İLGİLİ YAZILAR

mesut yeğen

BAKIŞ

 29 Ekim 1923 Cumhuriyet’in ilanından çok, öncesinde ve sonrasında olanlarla ilgili olduğundan, bu olanlar da bugün muhalefettekilere yakın duygu ve fikirleri harekete geçirdiğinden, 100’üncü yıl iktidar cenahında mütenasip bir coşkuya yol açmamış görünüyor. Biraz devletin coşku tertibatını cılız tutmasıyla biraz da 14/28 Mayıs seçimlerinde yaşanan hüsranla ilgili olsa gerek, muhalefettekiler de Cumhuriyet’in 100’üncü yılıyla uyarlı bir coşku ve heyecan göstermiş değil.

“Müjdeler var yurdumun toprağına taşına. Erdi Cumhuriyetim 50 şeref yaşına.” Yaşı yetenler Cumhuriyet’in 1973’te kutlanan 50’nci yaşı için bestelenen marşın bu ilk iki dizesini hatırlıyordur. Marştan başka çok bir şey aklımda kalmış değil ancak Cumhuriyet’in 50’nci senesinin o günün imkânları içinde epey bir heyecan ve coşkuyla kutlandığını biraz hatırlıyorum, biraz da tahmin edebiliyorum. 

100’üncü yıl için aynı şeyi söylemek, malum pek mümkün değil. Ne herkesin kolaylıkla ezberleyip eşlik edebildiği bir marş çıktı ortaya 100’üncü yılda ne de devletin ve milletin heyecan ve coşkuyla katıldığı kutlamalar oldu. 

İktidardakiler, Muhalefettekiler

Keyfiyetin nedeni niçini üzerine çok laf edilebilir, biraz da edildi nitekim. Devletin ‘heyecansızlığını’ iktidarda olanların cumhuriyetle aralarının hoş olmayışıyla açıklamak, ilk bakışta cazip gelse de, çok doğru değil. İktidarda olanların demokrasiyle aralarının iyi olmadığı açık. Ancak aynı şeyi cumhuriyet için söylemek doğru olmasa gerek. Esas sebep genel olarak cumhuriyet ya da Cumhuriyet’in 100 senesi değil de, 100’üncü senenin ilk seneyi, ilk senenin de Cumhuriyet’in banisini ve onun başında olduğu ‘kuruluş serüvenini’ göstermesi zannımca. 2016 sonrasında çok çaba harcanmasına karşın Cumhuriyet’in banisi ve kuruluş serüveninin cari siyasette harekete geçirdiği duygular ve fikirler çok değiştirilebilmiş değil ve bunlar da halen iktidardakilerden çok CHP gibi muhalefetteki siyasi programlara yakın duygu ve fikirler. Bu türden duygu ve fikirleri büyüteceği bilindiğinden ya da hissedildiğinden olsa gerek 100’üncü sene, 100’üncü seneye denk düşen bir coşku ve heyecanla kutlanmadı kanaatindeyim. 

Konuşmanın şimdi yeri mi emin değilim ama 29 Ekim 1923 tarihinin kolektif tahayyülde Cumhuriyet’in ilanından başka bir şeyleri gösterdiğini bizzat Cumhuriyet’in ilanı hadisesinden çıkarmak da mümkün aslında. Taha Akyol’un birkaç ay önce yayımlanan Neden 29 Ekim? (Doğan Kitap) çalışmasında gösterdiği üzere, uzunca bir süre meclis hükümeti sisteminden yana kalan Atatürk BMM üzerindeki gücünü pekiştirmek ihtiyacı duyduğu için 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’i ilan etmeye karar vermiş görünüyor. Nitekim, 1839, 1876, 1908 ve 1922’de olanlardan sonra kolektif vicdan Cumhuriyet’e giden yolda olunduğunun idrakinde olduğundan olsa gerek, Cumhuriyet’in ilanı monarşiden Cumhuriyet’e geçmekle değil, Cumhur reisinin gücünün sınırlarıyla ilgili bir tartışmaya sebep olmuş zamanında. Bu da 29 Ekim 1923’ün bugünkü manasının, bu tarihin bugün harekete geçirdiği duygu ve fikirlerin, bu tarihte olanla değil, öncesinde ve sonrasında olanlarla ve Cumhuriyet’in banisiyle ilgili olduğunu gösteriyor. 29 Ekim 1923 Cumhuriyet’in ilanından çok, öncesinde ve sonrasında olanlarla ilgili olduğundan, bu olanlar da bugün muhalefettekilere yakın duygu ve fikirleri harekete geçirdiğinden, 100’üncü yıl iktidar cenahında mütenasip bir coşkuya yol açmamış görünüyor. 

Ancak mütenasip coşkudan uzak duranlar sadece iktidardakiler değil. Biraz devletin coşku tertibatını cılız tutmasıyla biraz da 14/28 Mayıs seçimlerinde yaşanan hüsranla ilgili olsa gerek, muhalefettekiler de Cumhuriyet’in 100’üncü yılıyla uyarlı bir coşku ve heyecan göstermiş değil. Biraz daha derin bir tefekkürden sonra söylemek gerekir belki ama muhalefet safındaki coşkusuzluğun devletin coşku tertibatını cılız tutması ve 2023 seçimlerinde yaşanan hüsrandan daha esaslı sebepleri de olabilir. 29 Ekim 1923’le özdeşleşen duygu ve fikirlerin zemini kalmadığı izleniminin galebe çalması, diğer bir deyişle, kaybetmiş olmanın idrak edilmiş olması ya da kaybettik duygusunun baskın çıkması gibi sebepler mesela.

Münevverler

Devlet ve millet 100’üncü seneye mütenasip seviyede coşkulanmazken, münevverler de Cumhuriyet’in 100’üncü senesine 100’üncü seneye mütenasip bir ilgi göstermiş değil. Mücbir sebeplerle bir zamandır akademinin dışında olmakla beraber münevverlerin iki esas enstrümanını, akademiyi ve yayın dünyasını göz ucuyla da olsa izliyorum ve orada gördüğüm şu: Cumhuriyet’in 100’üncü senesi, Cumhuriyet’in 75’inci senesi kadar bile gürültü koparmış, aman aman bir entelektüel mesaiye yol vermiş değil. Üniversiteler ve yayınevlerince yapılan işler hacim olarak 100’üncü seneyle mütenasip olmadığı gibi yapılan işler biraz da “yapmasak olmaz” türünden işlerden olmuş. Gözümden kaçmadıysa eğer, İngilizce yayımlanan bir iki sıkı derlemenin haricinde ortada 100’üncü seneye yakışan bir seri, kallavi bir çalışma yok. 

Münevverlerin Cumhuriyet’in 100’üncü senesine 100’üncü seneye mütenasip bir ilgi göstermemesinin de sebepleri olsa gerek. Memleketin hemen her zaman “düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bir ülke” olması sabit sebebinin bugündeki türevleri olarak bir zamandır süregiden korku iklimi, yayın dünyasının sokulduğu cendere, muhalif akademisyenlerin üniversitelerden kazınması, milli ve yerli rejim diyerek devletin yeniden fetişleştirilmesi, cumhuriyetin manasının sabitlenmesine dair süregiden rekabetin yarattığı hassasiyetler, dünyanın her tarafına musallat olan süflilikten payımıza düşeni almış olmak gibi sebepler mesela.  

Sebepleriyle beraber bütün bu hal, diğer deyişle, sebepleriyle beraber akademinin ve yayın dünyasının 100’üncü seneye ilgisizliği şu soruları akla getiriyor: Başka koşullar hâkim olsaydı Cumhuriyet’in 100’üncü senesine dair bilgi üretimi nasıl olurdu? Mesela 100’üncü sene 2023’e değil de 1960’lardakine benzer bir entelektüel canlanmaya sahne olan 1990’lara denk gelseydi münevverler ne yapar, ne söylerdi? Ya da 1997’ye, 28 Şubat iklimine ya da çözüm süreci senelerine denk gelseydi? 1990’lara denk gelseydi liberaller, solcular nasıl anlatırdı 100’üncü seneyi, 1997’ye denk gelse İslamcılar, 2013’e denk gelse Kürtler? 

Kürtler

Cumhuriyet’in 100’üncü senesi çözüm süreci senelerine denk gelseydi Kürtler ne yapar, ne yazar, ne derdi, tahminlerim var ama 2023’e denk geldiğinde ne yazdıklarını biliyorum. Birkaç hafta önce Dipnot Yayınları’ndan çıkan Kürtler ve Cumhuriyet başlıklı 1.000 sayfalık çalışma vesilesiyle tabii ki…

İki yazıyla katkıda bulunduğum Kürtler ve Cumhuriyet, yayın dünyasında nadir görülen işlerden. Kürt Çalışmaları alanının bilinen onlarca ismi Ayhan Işık, Gülay Kılıçaslan, Behzat Hiroğlu, Kübra Sağır ve Çağrı Kurt’un sabır ve adanmışlık gerektiren editörlük çabasıyla bir araya getirilmiş ve Kürtlerin Cumhuriyet’le 100 senelik münasebetinin hemen her veçhesine ilişkin, kısa ve nitelikli yazılardan oluşan kalıcı bir eser oluşturulmuş. Ancak hemen ekleyeyim: Kürtler ve Cumhuriyet bir yazı yığınından oluşmuyor. Bilakis, Kürtlerin Cumhuriyet’le ilişkisini epey çeşitli, bir o kadar da zor problematik etrafında deşeleyen, tematik tarafı ağır basan bir çalışma Kürtler ve Cumhuriyet

İçeriği hakkında bu kadarını söyleyip Kürtler ve Cumhuriyet’in Cumhuriyet’in 100’üncü senesinde ortaya çıkan coşku ve ilgi bahsinde neye denk düştüğüne geçeyim. Kestirmeden ama tebessümle söyleyeyim: Kürtler ve Cumhuriyet Cumhuriyet’in 100’üncü senesine, 100’üncü seneye mütenasip bir ilgiyi herkesin ya da cumhurun değil, neredeyse sadece Kürtlerin gösterdiğine işaret ediyor. Cumhuriyet’in 100’üncü senesine Kürtlerin 100 yazar ve 100 yazıyla ‘coşkulu’ bir ilgi göstermesinin de sebepleri olsa gerek. Aklıma ilk gelen şu: Cumhurun içinde Cumhuriyet’le derdi olan halen çok olsa da derdini ortaya koyma enerjisine sahip olan bir tek Kürtler. 

Kürtlerin enerjisi devam eder mi, ne kadar devam eder, başkaları da yeniden enerji bulur mu, Cumhuriyet’in sonraki yıldönümleri bu seferkinden daha fazla coşku ve ilgi uyandırır mı, orasını hayat gösterecek.

İLGİLİ YAZILAR

ufuk uras

BAKIŞ

Bach’ın Goldberg Varyasyonları gibi artık yeni bestelere ve icracılara ihtiyacımız var. Yoksa siyasi tahayyüllerimiz, değişim diye yola çıkıp geri dönüşüm kutularında son yolculuklarını tamamlayabilir.

20024’e gelindiğine kestirimde bulunacak bir dünya geride kalacak mı bilemeyiz, ama bu yılın dünyasını muhtemelen Uzak ve Ortadoğu’daki gerilim dinamikleri şekillendirecek gibi gözüküyor. Uluslararası ilişkilerde tümdengelimden yola çıkarak tüme yeniden varmak daha doğru bir yaklaşım gibi. Küresel düzeydeki kavganın saflaşmaları yerel tutumları üretiyor ve yeniden belirliyor. Kaos, rastlantı ve belirsizliklerin uluslararası ilişkileri belirlediği bu dünyanın düzenli olduğu varsayımından yola çıkmak, bu disiplini bilimin girebileceği en zor alanlardan biri haline getirebiliyor. 

Yaklaşan yerel seçimlerle ilgili birçok önemli küresel kurumun CEO’su, kendileri açısından bir siyasi risk ve sürpriz beklemiyorlar. Bu değerlendirmeyi yapanlar geçen yılki seçimleri de tüketici memnuniyet endekslerindeki yükselişe bakarak, bunun siyasi memnuniyetin işareti olabileceği gibi bir kestirimde bulunmuşlardı. Bu varsayımları medyada paylaşmama rağmen olgusal durumlarla kendi temennilerinin yerlerini değiştirenler, özellikle seçmen kitlesinde beklentileri büyüterek ciddi bir hayal kırıklığına neden olmuşlardı. Nostradamus gibi kâhinlerden farkımız, olgusal doneleri koymadığımızda torbamızın dik durmadığını bilmemizdir.

İktidarın 2023 seçimlerinde hem Meclis’te çoğunluğu elde etmesi hem de Cumhurbaşkanlığını kazanması karşısında, bu zor koşullara rağmen seçimleri almasının muhalefette yarattığı travmanın hâlâ aşılamadığı görülüyor.

İkinci Travma Riski

Seçim kıl payı kaybedildi, ama “faturayı bir günah keçisine çıkarıp izlenen hattın tam tersini yaparsak, bu sefer şans bize güler” gibi bir mekanik yaklaşımının sonuç vereceğine dair bir inancın yaygınlaşması kaygı verici, çünkü bu analizi külliyen yanlış buluyorum. Tuhaf bulduğum bu içi boş iyimserliği yerel seçimler akşamı test etme imkânımız olacak ve umarım yanılan taraf olurum, yoksa siyaset dünyamızın çok daha ağır bir ikinci travma yaşayacağı gün gibi ortada. “Bir kez hata yapmak insani, ama ikinci defa olursa şeytani” denmesi bu yüzden herhalde, tuhaf bir şeytana uyma hali ile karşı karşıyayız. Damdan düştükten sonra, defalarca dama çıkıp yeniden aşağıya atlamak anlaşılabilir bir durum değil; siyaset bilimi ve sosyoloji gibi disiplinlerden çok psikiyatrinin alanına giriyor bu takıntı.

Varlığını kabul etmesek de siyaset evreninde de bir kara delik herkesi kendine doğru hızla çekiyor. Zaman daralıyor ve kara deliğin ötesinde ne olduğundan da emin değiliz.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun yönetimindeki muhalefet bir dizi vahim hatasına rağmen, biraz da 50+1 sistemi nedeniyle yan yana gelme başarısını göstermişti. Bugün o ittifakın eklektik kaldığı, toplumsallaşamadığı vs. söylenebilir, ama parti devleti modeline karşı olan herkesi yan yana getirmeye çalışan bu hat doğruydu; seküleri, muhafazakârı, Sünnisi, Alevisi, Kürdü, Türkünü yan yana getiren bu tarihsel buluşma önemli bir müktesebat ve ortak hafıza oluşturdu. Bugüne kadar da kimse eğer bu çizgi yanlışsa, doğrusunun ne olduğunu söyleyemedi, çünkü onlar da tam ne yapacaklarını bilmiyor. Nerdeyse bütün 2023 boyunca ağırlıklı olarak CHP ve değişim temaları konuşuldu ama elde kalan, retorik siyaseti dışında ne, belli değil.

Var olan yüzde 48’i tahkim edip büyütmek yerine steril, safkan siyaset modellerini önermek adeta bir toplu intihar girişimine dönüştü neredeyse. Özellikle herkesin gözünü diktiği İstanbul seçimlerinde, kendini saydırma yarışı tam gaz devam ediyor. Freud’un yakın fark narsisizmi bir kere daha siyaset alanında da kendini doğruluyor. Ortak paydalar değil farklılıklar öne çıkıyor.

“Adı üstünde, bu bir yerel seçim, yerel dinamikler sonucu belirler” diye düşünmeyin, bu seçimin özellikle İstanbul ekseninde bir hayat memat seçimi olacağını öngörmek zor değil.

O yüzden sanki yüzde 50 barajı varmış gibi en geniş yelpazeyi kapsayıcı bir siyaseti sürdürecek bir esneklik ve yumuşaklık gerektiği ortadayken, sert ve köşeli bir siyaset, muhalif mahallenin militanlarınca belki sevinç ve coşkuyla karşılanabilir, ama sanırım bu seçimi de belirleyecek olan gri alandaki kararsız seçmen olacaktır.

İktidar seçimlere büyük ölçüde blok halinde girme esnekliği gösterirken, muhalefetin çok parçalı hali düşündürücü. “Bizi halk birleştirecek” romantizminin, bu denli bıçak sırtı bir durumda yaratacağı riskler göze alınamaz. Hele partilerin “halkla ittifak yapacağız “söylemi de bir tuhaf. Halk, dışınızdaki bir özne değil ki ittifak yapılacak bir aktör ve faktör olarak dışınızda tanımlayabilesiniz, bir Japon turist edasıyla.

Kimlik ve Sınıf Siyaseti

Bir sosyal demokrat vakfın toplantısında CHP’nin bugün de değişmez yöneticilerinden biri “kimlik siyasetinden, sınıf siyasetine geçeceklerini” anlatınca, söz alıp, “Biz de 2001 seçimlerinde aynı kararı almış, ama oylarımızın yarısını kaybetmiştik” hatırlatmasını yapmıştım. Kimlik ve sınıf siyasetlerini tokuşturmadan buluşturmak maharetini göstermek gerekiyor. Kültürel kodlar sınıfsal konumlarımızı yukardan belirleyebiliyor. Kimliklerimizi asacağımız bir büyük vestiyer keşfedilmedi henüz, kimliklerimizden sıyrılmış steril bir dünya sadece kendi hayal dünyalarımızda olabilir ancak. Tam da bu yüzden, artık bir kültürel ateşkese ihtiyacımız var. “Eski dosttan düşman olmaz” demeyin, ya “düşman”laştırdıklarınızdan zoraki dost olmuyorsa? Ne olduğunu bilelim ki temennilerin ötesine geçip çözüm üretebilelim. Cumhuriyet’i kuran kadroların sonra birbirinin kuyusunu nasıl kazdığını biliyoruz. O yüzden Ahmet Cevdet Paşa, tarihe sırtını dönen siyasetçiyi, boşuna pusulasını kaybetmiş gemicilere benzetmemiş.

“Seçimlerin en büyük hatası sağa açılmak oldu” diye bileşenlerinizi rencide edip sonra aynı bileşenlere el uzatmak, inandırıcılık sorunları yaratabiliyor. Seçmeni ikna etmek, delegeleri ele geçirmek kadar kolay olmayabilir.

Genel bir siyasal İslam kavramsallaştırmasıyla, AK Parti’den Gelecek’e, Saadet’ten DEVA’ya, Yeniden Refah’a ve DEAŞ’tan Hamas’a atlayıp, herkesi aynı torbada tektipleştirmenin adı toplumu anlamak için analiz yapmak olmuyor.

Pozitivist yanılsamalarla tanımlamalar yapıldığında, bu kavramlar dünyayı gören gözlerimiz olabilecekken, bizi kör edebilen hapishanelerimize dönüşebiliyor.

Üçüncü Yol

Herkes Üçüncü Yol’dan bahsediyor, ama bir türlü bu Üçüncü Yol’da ortaklaşılamıyor. Üçüncü Yol bütün patikaların birleştiği ana yol olmalı belki de. Hem merkezi yeniden tarif eden hem de 12 Eylül, 15 Temmuzların tarif ettiği merkez tanımlamaları dışında bir ortak Üçüncü Yol’da buluşma iradesini ortaya koyabilme yeteneğini göstermek makul olabilir. Diğer yolları ötekileştirerek Üçüncü Yol kendiliğinden ortaya çıkmıyor. Çıkmaz yollardan bir Üçüncü Yol hiç çıkmıyor. Birinci Yol başkanlık, İkinci Yol parlamenter sistem ise Üçüncü Yol nedir? Yarı başkanlık sistemi mi? O zaman sayı saymak yerine önerinizin adını koyun.

Siyasetin bu denli merkezde yoğunlaştığı bir zeminde yerel demokrasinin somut örneklerini sunabilmek çok büyük bir imkân tanıyor.

12 Eylül rejimi sayesinde “temayül yoklaması” diye bir şey keşfedildi, kimse ön seçimi uygulamadığı gibi, yine “şimdi sırasının olmadığı” nakaratına sarılıyorlar.

Resmî ön seçim olmadan fiili ön seçim yapıp, çıkan sonucun organ kararı haline getirilebileceğini birçok TV kanalında örnekleriyle anlatmama rağmen, anlaşılan esas mesele, niyet ve politik kültürde düğümleniyor, teknik bir sorun değil bu. Herkes Evren’in yasalarına sarılıp, Evrenci olmadığını anlatıyor.

“Önüne gelene bir tekme” oyunu benzeri, siyaseti bir laf yetiştirme sanatı gibi algılamak yerine stratejik ve taktik hamleleri içselleştirmek ve örgütlenmenin ancak üretilen fikirler üzerinden olabileceğini unutmamak gerekiyor. 40 yıldır, “Örgütlenebilseydik, her şey farklı olabilirdi” mazereti, sorunu nicel bir mesele olarak tarif ederken, sözümüzü çoğaltmak gibi niteliksel meziyetlerin farkında olmamak üzücü bir durum.

Peki bu değerlendirmeler, muhalefete muhalefet etmek mi demek? Bu yapılmadan, içi boş güzellemelerle siyaset yanlışlarını başka türlü nasıl aşabilir ki?

Ne şakşakçılık ne bedduacılık, Nurullah Ataç’ın dediği gibi, aydın olmak yanlışta doğruyu, doğruda yanlışı göstermek olmalı ki aynı şeyleri değişmez kader gibi yaşamayalım, kendi seçmenini bir türlü beğenmeyen siyasi ucubelere dönüşmeyelim.

Bach’ın Goldberg Varyasyonları gibi artık yeni bestelere ve icracılara ihtiyacımız var. Yoksa siyasi tahayyüllerimiz, değişim diye yola çıkıp geri dönüşüm kutularında son yolculuklarını tamamlayabilir.

İLGİLİ YAZILAR

vahap coşkun

BAKIŞ

Burası, kendine Müslümanların ülkesi! Maalesef, başkasının hak sahibi olduğunu teslim etmek ve hukukuna saygı göstermek, bizde pek rastlanan bir haslet değil. Memleketin, hak ve hukuk sahasında bir türlü selamete çıkamamasının, gerçek bir “hukuk devleti” ve “demokratik devlet” olamamasının asıl sebebi de bu.

Dünya üzerinde homojen bir toplum yoktur; her toplum az ya da çok farklılıklardan müteşekkildir. Farklılar türlü nedenlerden kaynaklanabilir, mesela sosyo-ekonomik şartlar zemininde doğabilir. Keza dinsel, etnik, kültürel, dilsel ve benzeri özelliklerden ötürü de ortaya çıkabilir. Hülasa bir toplumda farklı kimliklerin, farklı kesimlerin, farklı düşüncelerin, farklı yaşam tarzlarının olması kaçınılmazdır; farklılık her toplumun kaderinde vardır. 

Elbette bu farklılıklar birtakım uzlaşmazlıklara ve çatışmalara neden olabilir, toplumsal hayatın içinde bazı sıkıntılı haller yaratabilir. Normaldir; burada üzerinden durulması gereken temel nokta; sosyal yapıdaki farklılıklardan doğan sorunların nasıl giderileceği, birbirinden ayrı menfaat ve tahayyüllerin peşinde koşan insanların birlikte yaşamlarının nasıl sağlanacağıdır.

Tarihsel tecrübe, bu soruna cevap babında, önümüze iki yol çıkarır: İlki, farklıların tanınması ve onların hak ve hürriyetlerinin etkin kılınmasıdır. İnsanlar herhangi bir hususiyetlerinden ötürü toplumun çoğunluğundan veya geri kalanından farklı olabilirler; bu farklılık onların hak ve hürriyetlere sahip olmasında bir ayrımcılığa neden olmaz, olamaz. Farklı olduğu, farklı düşündüğü veya farklı davrandığı için bir bireyin ya da grubun toplumdan dışlanması ya da gayri-hukuki bir muameleye tabi tutulması, sosyal dokuyu tahrip eder. Sivil barış, ancak farklı olma hakkının tanınmasıyla gerçekleştirilebilir. 

İkincisi ise, farklılıkları bastırmak, onları sun’i bir tekliğe zorlamaktır. Bu anlayış dinsel, dilsel, kültürel, etnik, mezhebi ya da fikri her türlü farklılığa, bir tehdit olarak bakar. Kendisi ve kendisine yakın olanların haricindekileri elden geldiğince baskı altına almaya uğraşır. Tabiatıyla farklılıkların tümüyle tasfiye edilmesi mümkün olmaz ama bu yolun yolcularınca farklılıkların kamusal alanda temsilini engellemek, tesirini kırmak, görünmelerini ve duyulmalarını engellemek için azami bir gayret sarf edilir. 

Çoğulculuğa ve Farklılığa Tahammülsüz Toplum 

Türkiye, genellikle bu yollardan ikincisini tercih etmiştir. En başından beri uniform bir toplum inşa etmek ana gayesi olageldiğinden, devletin başı farklılıklarla hiç hoş olmamıştır. Devlet iktidarını elinde tutanlar, kendi çizgilerini başkalarına dayatmış, herkesi hizaya sokmaya çalışmış, farklı ve tehlikeli gördüklerinin üzerinden baskı ve şiddetini esirgememiştir. 

Lakin mesele salt devletle sınırlı değildir; Türkiye’de yalnızca devlet katında değil, toplum katında da farklılığa ve çoğulculuğa tahammülsüzlük var. Bu da insanların bireysel ve toplumsal düzlemde haklarını teneffüs etmelerini engelliyor, hak ve hürriyetlere dayalı bir toplumsal düzeni imkânsız kılıyor.

Bir ülkede bir hak ve hürriyet atmosferinin varlığı, toplumun çoğulculuğu ve farklığı kabulünü gerektirir. Aksi bir tavır, o ülkede hakların ihlal edilmesinin kapsını ardına kadar açar. Bireylerin hak ve hürriyetlerini kullanabilmeleri için, elbette, devletin bunları tanıması ve korumak için çaba göstermesi gereklidir. Ancak tek başına bu yetmez; toplumsal kesimlerde de kendilerinin ve başkalarının hak ve hürriyetlerine karşı bir duyarlılığın olması icap eder. 

Maalesef, Türkiye’de böyle bir duyarlılık son derece zayıftır. Hemen her kesimde, kendisi için hak gördüğünü başkası için günah sayma eğilimi çok güçlüdür. Kendisi söz konusu olduğunda hakperest kesilenler, sıra başkasına geldiğinde mutlak yasakçı bir kimliğe girmekte bir beis görmüyorlar. Kendilerinin bir hakkı çiğnendiğinde ya da kötü bir muameleye maruz kaldıklarında haklı olarak yeri göğü inletenler, aynı durum başkalarının başına geldiğinde hemen bu hak ihlalini ya da kötü muameleyi savunmaya soyunurlar. 

Yumruklar ve Değişen Roller 

O nedenle Türkiye, çifte standartlarla yaşar. Misal olsun diye, biri 2019’da diğeri 2024’te yaşanan iki hadiseye iktidar ve muhalefetin verdiği tepkileri karşılaştırın. 2019’da Kemal Kılıçdaroğlu Ankara-Çubuk’ta saldırıya uğradığında ve linç edilmekten zor kurtulduğunda, iktidar cenahı, bu saldırıyı meşrulaştırmak için seferber olmuştu. İktidar, saldırgan Osman Sarıgün’ü “babacan, sempatik ve eli öpülesi bir şahıs” olarak resmederken muhalefet saldırıyı ve saldırganı hakka, hukuka ve özgürlüklere dayanarak lanetlemişti. 

2024’ün ilk gününde Filistin’e destek için düzenlenen mitingden dönen İsmail Aydemir’e elinde taşıdığı yeşil bayrak nedeniyle üniversite öğrencisi Ege Akersoy yumruk attığında ise roller değişti. Hak ve hukuk bayrağı bu kez iktidarın elinde sallanırken, muhalefet kendini yumruk atanla özdeşleştirip hukukla bağını kesti. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, her türlü hukuki desteği vereceklerini belirterek saldırganın müdafiliğini üstlendi. İstanbul ve Ankara Baroları, varlık sebeplerini inkâr edercesine, mağdurun değil saldırganın arkasında durdular. Serseri bir yumruktan, bir Cumhuriyet’i ve laikliği savunma destanı çıkarmaya uğraştılar. 

Velhasıl burası, kendine Müslümanların ülkesi! Maalesef, başkasının hak sahibi olduğunu teslim etmek ve hukukuna saygı göstermek, bizde pek rastlanan bir haslet değil. Farklı olanların özgürlüğünden korkuyor ve seslerini boğmak için türlü vasıtalara başvuruyoruz. İğne bize battığında hakkı haykırıyor ama başkalarına battığında oh çekiyoruz. Bir sorumluluk etiği geliştirmek gibi bir dert taşımıyor, aksine nalıncı keseri gibi hep kendimize yontuyoruz. 

Memleketin, hak ve hukuk sahasında bir türlü selamete çıkamamasının, gerçek bir “hukuk devleti” ve “demokratik devlet” olamamasının asıl sebebi de bu.

İLGİLİ YAZILAR

adnan boynukara

BAKIŞ

Pervasız, saygısız, hakkaniyeti ihlal eden, gerçeği gizleyen, uluslararası hukuku çiğneyen ve insan haklarını yok sayan tutumların sürdürülmesinin yeni ve büyük değişimler üretmesi kaçınılmazdır. ABD, uzun süre küresel düzen sorunu ve sorumluluğundan bahsetti. Ancak gelinen noktada küresel düzenin bir ABD sorunu ve sorumsuzluğu var.

Yeni yılın ilk sabahı, ABD Dışişleri Bakanı Blinken’ın; “Derin sınavlarla dolu bir yıldı, dünya liderlik için ABD’ye baktı ve biz de bunu yaptık. Aynı zamanda dostlarımızın ve ortaklarımızın liderlik sorumluluğunu bizimle paylaşmak için eşi benzeri görülmemiş adımlar attığı bir yıl oldu” mesajını okuyunca insan utanma ile irkilme arasında bir ruh haline giriyor. 

Dünyada olan bitenin ABD tarafından nasıl algılandığını ve ABD’yi yöneten aklın ne denli sorunlu olduğunu görüp irkildim. Dünyada olan bitenleri düşündüğümde ise utandım. ABD liderliği denilen şey, on binlerce sivilin katledilmesini seyretmek, İsrail’in yürüttüğü katliamlara askeri-siyasi destek vermek mi, İsrail katliamlarını ve ABD suç ortaklığını gizlemek için BM’nin işlevsiz hale getirilmesi mi, Avrupalı liderleri tek sıraya dizip İsrail’e ‘göndermek’ mi, Afrika’da yaşanan açlık ve göç mü, Afganistan’da işlenen suçların hesabını vermemek mi, Suriye ve Irak’ta ortaya çıkan faturayı ödemeden çekilmek mi? Yüzlerce soru yazmak mümkün. Sorulara cevap verilmeyeceğini biliyoruz, yine de sormak lazım. Peki, hangi ülkeler ABD’yi böyle bir liderlik konumuna uygun gördü, bu ne zaman oldu, dünyanın bundan haberi var mı?

Kaba Güç Liderlik Değildir

Gazze’de yaşanan olaylara ilişkin “7 Ekim Gazze: Bundan Sonra Ne Olabilir?” başlıklı analizde, izlediği politikalar nedeniyle ABD’nin çıkmaz sokağa girdiğini yazmıştık. Çıkmaz sokağa girmek, öngörülmesi mümkün olmayan sonuçlarla karşılaşmaktır. Şu an ABD’nin küresel sistemde içinde olduğu durum, tam olarak bu. Yani; İsrail’in Gazze’yi işgal etme ve sivil katliamlarına sınırsız destek veren, hatta kendini bu kanlı ve kirli politikalara siper eden ABD’nin durumu sorunlu. Elbette; ABD’nin Gazze’de yaşanan sivil katliamlara verdiği desteğin, insani yardımların ulaştırılmasına izin vermeyen tutumunun ve İsrail’i korumak için BM’de izlediği politikaların yansımasının olmayacağını düşünmek mümkün değil. Ama asgari ahlaki değerler unutulursa, hatta yok sayılırsa ve yönetici elit sivil katliamları meşrulaştırmak için dini kılıf üretme çabası içine girerse, var olan çatışmanın farklı alanlara yayılması kaçınılmaz.

Uluslararası sistemin en temel unsurlarını, sistemin üzerine yaslandığı değerler, bu sistemi taşıyan kurumlar ve her ikisini ayakta tutan güç unsuru oluşturuyor. Bugün bütün bu unsurların tek tek çöktüğünü görüyoruz. Gazze’deki soykırım karşısında daha muğlak olan uluslararası normlar ve değerlerin de daha somut olan uluslararası hukukun da nasıl ters yüz edildiğini gördük. ABD’nin Ukrayna için dile getirip Gazze’de çiğnemediği tek bir değer veya değer merkezli cümlesi yok. “Acıkınca kendi putlarını yemeye başlayan bir aktör” ve sistem görüyoruz. 1945 sonrası uluslararası düzenin en temel kurumsal yapısı olan BM her geçen gün anlamsızlaşıyor, işlevsizleşiyor. BM Genel Kurulu insanlığın ortak vicdanını yansıtıyor. Güvenlik Konseyi ise hegemonyayı. Filistin meselesine dair her oylama ABD merkezli hegemonyanın insanlığın ortak vicdanından ne kadar koptuğunu gösteren tarihsel vesikalara dönüşüyor. Aynı zamanda ABD’nin büyük insanlık ailesi karşısındaki yalnızlığının ve yalnızlaşmasının da göstergesi. ABD, İsrail ve Mikronezya ittifakı. Son olarak, Soğuk Savaş sonrası uluslararası düzenin merkezindeki ABD gücü de artık rakipsiz değil. Ona karşı gelişen küresel bir itiraz var. Kısacası, Gazze mevcut uluslararası düzenin çöküşünü resmediyor. Bu çöküşü mümkün hatta kaçınılmaz kılan ise bizatihi ABD’nin kendisidir.

Siyasal pozisyonların, yaşanan tüm sivil katliamlara, işgallere ve yıkımlara rağmen hiçbir şey olmamış gibi devam edeceği düşünülemez. Sorunun derinleştiği alan, kanlı politikaları meşrulaştırmak için üretilen dini argümanlardır, yani teopolitik alan. Çünkü bu hem çatışma riskini artırır hem sizi bataklığa sürükler hem de küresel düzenin son ‘meşruiyet’ kırıntılarını yok eder. Çünkü teopolitik düşünce tarzı üzerinden insanlığın tümüne dair ortak bir vizyon üretilemez. BM üzerine kurmuş oldukları tasallut, küresel adalet sorununu, temsiliyet ve meşruiyet krizini olabildiğince netleştirir. Dolayısıyla, bilinçli olarak tercih edilen siyasal pozisyonun ürettiği tüm sonuçlardan sorumludur. Sivil katliamlar devam ettikçe, yanınızda durduğunu sandığınız ülkeler ve liderleri de sizden uzaklaşır. Bu tür uzaklaşmalar suç ortaklığını ortadan kaldırmaz ama sizi yalnızlığa mahkûm eder. Çünkü turnusol kâğıdına yansıyan tutumların sonuçları kayda giriyor ve silinmiyor. İşlenen suça taraf olan tüm ülkelerin karşılaşacağı sonuç, küresel düzensizlik ve demokrasi krizidir. Siyasi eksen yoksunluğunun ve katliamcı politikaların üreteceği riskleri gören Türkiye, ilk günden itibaren olan biteni, “ya büyük bir savaş ya da büyük bir barış” şeklinde izah etmişti.

Olabilecekler Öngörülmedi mi?

ABD’nin ve onunla birlikte hareket eden ülkelerin, izledikleri politikaların ve İsrail’e verdikleri desteğin ortaya çıkaracağı sonuçları öngörmediklerini sanmıyorum. Gayet açık ve net biçimde tüm olasılıkları öngördükleri açık. Bu durumda konuşulması gereken; “Peki, neden böyle davrandılar” sorusunun cevabıdır. Bu soru üzerinden geniş bir spekülasyon yapmak mümkün. Ancak iki temel faktör üzerinde durmakta yarar var. İlki; başta ABD olmak üzere, Batılı ülkelerin, küresel işgal süreçlerini meşru göstermek için ürettikleri “medeniyetler çatışması” tezine esir olmaları, bu tezin gerçeklikle bağını sorulamadan, küresel sistemde olan biten her şeyi dini argümanlar üzerinden değerlendirmeleridir. Aslında ‘medeniyetçi’ argümanlar, yeni tür Batı milliyetçiliğini temsil ediyor. İçe kapanmacı, dar idrak ve dar vizyonun mahsulü olan yeni bir milliyetçilik. Dosttan çok düşmana ihtiyaç duyan, işbirliğinden çok çatışmaya bağımlı olan bir milliyetçilik türü. Sonuçları itibarıyla Batı’yı da dünyayı da zehirleyen bir trend. İkincisi; analizi yapmayı, diplomatik ilişki kurmayı, diplomatik çözüm üretmeyi görmezden gelen bu anlayışın sonucunda esir oldukları şey, ilkesizlik, değer yoksunluğu ve siyasal eksen yoksunluğudur.

Batılı ülkelerin karar alma süreçlerini kuşatmış olan bu iki temel faktör varlığını sürdürdükçe, ilgili ülkelerin sağlıklı bir ilişki geliştirmeleri ve dünyadaki gelişmeleri düzgün okumaları mümkün görünmüyor. Bu nedenle, var olan krizin daha da derinleşeceğini söylemek yanlış olmaz. 

Diğer bir sorun ise bu ülkelerin kendilerini ‘seküler’, ‘insan haklarına saygılı’ ve ‘demokrasinin merkezi’ olarak göstermeleridir. Büyük bir çelişki içindeler. Hem uluslararası kararlarını dini değerlere dayandıracaksın hem de ‘seküler’ olduğunu iddia edeceksin. Hem sivil katliamlara destek olacaksın hem de insan haklarına saygıdan bahsedeceksin. Hem hukuktan bahsedeceksin hem de işgallere ilişkin hukuki süreçleri veto edeceksin. Hem çoğulculuktan bahsedeceksin hem de BM karar alma süreçlerinin tümünü tek başına bloke edeceksin. Benzer örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu, çift kimlikli ve ikiyüzlü olmaktır. İkiyüzlülüğün sonucu ise güvensizlik ve öngörülemez olmaktır. Muhataplarınız nezdinde güvenilmez ve ne yapacağı öngörülemeyen birisi gibi davranırsanız, küresel krizlere ve kargaşalara davetiye çıkarmış olursunuz. Şu an ABD’nin ve Avrupa ülkelerinin, dünya halklarının vicdanında yaşadığı meşruiyet krizinin sebebi, bahsettiğimiz ikiyüzlü tutumdur. 

Yalnızlaşmanın Son Örneği

Filistin’de yaşanan 7 Ekim süreci, ABD ve birçok Avrupa ülkesinin askeri, diplomatik ve siyasal desteğiyle, kanlı bir şekilde devam ediyor. İsrail’in sivil katliamlarına, Gazze’yi işgal, Ortadoğu coğrafyasında yayılma politikalarına sınırsız destek veren ABD, üçlü bir yalnızlaşma süreci içinde. Bunları; fazla bir anlam taşımasa dahi BM’nin karar alma süreçlerinde içine girdiği yalnızlaşma, İsrail’in yürüttüğü işgal ve katliamlar konusunda Avrupalı ülkelerin sergilediği utangaç geri çekilmenin oluşturduğu yalnızlık ve Kızıldeniz meselesinde gündeme getirdiği ‘çözüm önerisi’ konusunda ortaya çıkan yalnızlık şeklinde somutlaştırmak mümkün.

ABD’nin önem verdiği ve çerçevesini kendisinin çizdiği, Kızıldeniz’de deniz ticareti konusundaki inisiyatifin karşılaştığı sonuç incelenmeye değer. Yemen’deki Husilerin Kızıldeniz üzerinden yük taşıyan gemilere ilişkin tutumu nedeniyle, deniz ticaretinin yüzde 50’sinden fazlasını yapan şirketler rotalarını değiştirmek zorunda kaldı. Rota değişimi maliyet artışı ve zaman kaybı anlamına geliyor. ABD’nin, Gazze işgaliyle ortaya çıkan küresel hizalanmadan yararlanarak, deniz ticareti için inşa etmiş olduğu hâkimiyetini tahkim etmek istediği anlaşılıyordu. Hatta, ABD Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı’nın, 18 Aralık’ta yapmış oldukları İsrail ve Körfez ülkeleri ziyaretinde, 20 ülkenin işbirliğiyle oluşturulan Refah Muhafızı Operasyonu’nun başladığı ilan edilmişti. Operasyonun ilan edilmesinin üzerinden bir hafta geçmeden bahsettikleri işbirliği çöktü.

Ülkelerin Tutumları

ABD tarafından kurulduğu iddia edilen koalisyon veya uluslararası güç yok. İspanya, Fransa ve İtalya koalisyona katılacaklarını bütün baskılara rağmen ilan etmediler. Hatta Fransa ile yapılan görüşmelerin sorunlu geçtiği ve Fransa’nın “bu tür bir koalisyonun kurulmasının bölgede sıcak bir savaşa zemin hazırlayacağını” ifade ettiği konuşuluyor. 20 ülkeden bahsediliyor ama Fransa, katılması durumunda savaş gemilerinin ABD kumandası altına verilmeyeceğini ve sadece Fransa kargo gemilerine eşlik edeceğini açıkladı. İtalya kendi savaş gemilerinin Kızıldeniz’de sadece İtalyan gemi sahiplerinin çağrılarına cevap vereceğini ifade etti. İspanya ise bölgeye savaş gemisi göndermeyeceğini, ancak NATO şemsiyesi altında veya AB koordinasyonunda bir güç oluşursa katılacağını açıkladı. Kanada, Avustralya, Danimarka, Hollanda ve Norveç koalisyona destek verdiklerini söylemelerine rağmen bölgeye savaş gemisi göndermeyeceklerini ifade ediyorlar. Danimarka bir, Norveç iki, Hollanda ise sekiz deniz personelini göndererek destek vereceğini ifade etti. Hatta bu ülkeler personelin Kızıldeniz’e değil, Bahreyn’deki koordinasyon merkezine gönderileceğini belirtiyorlar. 

ABD’nin bahsettiği 20 ülkeden sekizi ise isimlerinin dahi kamuoyuna açıklanmasını istemediklerini ABD’ye bildirdiler. Şu ana kadar koalisyona katılacağını ve savaş gemisi göndereceğini söyleyen sadece İngiltere ve Yunanistan. Ülkelerin çoğu “politik hassasiyetler” nedeniyle bu sürece katılmıyor veya düşük düzeyde destek veriyor. Bununla birlikte, İsrail’i korumak üzere kurulmuş bir gücün parçası olarak görünmek istemiyorlar. Ortaya çıkan durum itibarıyla, dünyanın en büyük beş firması (Maersk, CMA Group, Hapag Lyod, Evergreen), Kızıldeniz üzerinden taşıma yapmayacaklarını açıkladılar. İngiliz petrol şirketi BP de benzer bir uygulamaya geçeceğini açıkladı. Bu hem navlun fiyatlarında muazzam bir artış demek hem de mal teslim süresinin ortalama 10 gün uzaması anlamına geliyor. 

Sorun Derinleşiyor

Kızıldeniz’de yaşanan gelişmeler askeri, ticari, diplomatik, tedarik zinciri, gıda ve enerji güvenliği gibi pek çok alanda etkisini gösterecek. Bunların yanı sıra asıl etki, kendini İsrail’in işlediği tüm suçların ortağı konumuna getiren ABD’nin içine düştüğü yalnızlık olacak. ABD; uluslararası ilişkilerde hoyrat, pervasız ve saygısız tavrını sürdürdükçe, küresel ilişkilere askeri garnizon mantığıyla yaklaşmaya devam ettikçe, İsrail’in yürüttüğü işgal politikalarının ve katliamların arkasında durdukça, siyasal çekişmeleri/çatışmaları ürettiği dini argümanlar üzerinden değerlendirip çözümü güç gösterisinde aradıkça ve BM’yi ve ilgili kurumsal mekanizmaları kendi tercihlerine araç yaptıkça hem yalnızlaşacak hem de küresel vicdanda mahkûm olacak.

Ortadoğu coğrafyasında yaşanan olaylar, bu olaylara karşı takınılan tutum, kendini İsrail’e siper etme, işlenen suçlara destek olma, sivil katliamlara karşı İsrail’in yanında durma, BM’yi işlevsiz hale getirme, ABD’nin yanında durmanın maliyet üretmesi gibi nedenlerle, birçok ülke açısından ABD, birlikte hareket edilmez, iş yapılmaz, güvenilmez ve küresel güvenliği riske sokan aktör konumuna düşmüştür. Unutulmasın ki bu tür pervasız, saygısız, hakkaniyeti ihlal eden, gerçeği gizleyen, uluslararası hukuku çiğneyen ve insan haklarını yok sayan tutumların sürdürülmesinin yeni ve büyük değişimler üretmesi kaçınılmazdır. ABD, uzun süre küresel düzen sorunu ve sorumluluğundan bahsetti. Ancak gelinen noktada küresel düzenin bir ABD sorunu ve sorumsuzluğu var.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.