menekşe tokyay

BAKIŞ

Bu yıl da çocuklar için yaşanabilir bir dünya ve ülke kuramadık. Kâh onların bedenlerini en ağır istismarlara konu edip bunu karanlık yapılanmalar altında örtbas etmeye kalkışanlar oldu; kâh onların beslenme, okula gitme, çalışmama gibi en temel haklarını bile önemsizleştirenler… Bu da hepimize en büyük dert olsun.

Modern edebiyatımızın usta kalemlerinden Kemal Varol, Everest etiketiyle satılan, çağdaş klasikler arasında yer alan, üç yıl önce Attilâ İlhan Roman Ödülü’ne layık görülen ve sinemaya da uyarlanan Âşıklar Bayramı adlı kitabında şöyle der: “İnsan öldüğü yaşta kalırmış. Yani kaç yaşında ölürsen geride kalanlar seni hep o yaşta hatırlarmış. Zannedersem, insan birinden ayrılınca da aynı yaşta kalıyormuş.”

Peki çocuklar, hakları ihlal edildiğinde de hep aynı yaşta kalırlar mı? Yoksa aksine bir anda büyürler mi? 

2023, çocuk haklarının sık sık gündeme geldiği, farklı konu alanlarıyla kesişen bir şekilde çocukların haklarının sakız gibi çiğnenip atılmaya çalışıldığı, ama bir yandan da hak savunucularının birçok hak alanını gündemde tutmak için canhıraş şekilde çabaladığı bir yıl oldu. 

İsrail’in saldırıları sonucu hayatını kaybeden, yıkılan binaların enkazı altında kalan, kaybolan, yetim kalan, kimsesiz hale getirilen Filistinli çocuklar için ise 2023, “en ölümcül yıl” olarak tarihin kirli ve utanılası sayfalarında yerini aldı. 

Artan hayat pahalılığı, düşen alım gücü, dünya ve ülke çapında gıda krizi, gelir adaletsizliği ve yüksek enflasyon karşısında çocukların beslenmesi ise, bu sene Türkiye gündeminde üst sıralarda yerini korudu. 

Aç, Susuz Bir Yıl 

Kimi çocuklar okula özel şoförle gidip ülke gerçeklerinden yalıtılmış şekilde sırça fanuslarda büyütülürken, kimi çocuklar da bu yıl açlıkla ve susuzlukla sınandılar. Meclis’te muhalefet sıralarından birçok milletvekili, çocuklara okullarda ücretsiz bir öğün yemek ve ücretsiz içme suyu sağlanması taleplerini kâh soru önergeleriyle kâh bütçe görüşmelerinde söz alarak dile getirdiler, sürecin sıkı takipçisi oldular. 

Ama nafile. 

Çocukların eğitim masrafları nedeniyle okula gidemediği, gizli açlığın kol gezdiği, çocukların ancak okullarda kayıt sırasında bağış toplanırken akıllara geldiği, OECD ortalamalarına bakıldığında beş çocuktan birinin yoksulluk içerisinde büyüdüğü bir ülkede, Millî Eğitim Bakanlığı, geçen dönem sadece okul öncesi eğitim için uygulanan ücretsiz okul yemeği uygulamasını bile sessiz sedasız durdurdu. 

Hükümet, bir öğün yemek için bu yıl da ödenek ayıramadı; Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın önümüzdeki beş yıl için hedefinde ilköğretim ve liseler için ücretsiz yemek programı olmadığı görüldü; çocukların beslenme hakkını devlet güvencesi altına almaya dönük anayasa hükümleri havada asılı kaldı. Okul yemeği programı uygulanan örneklerde çocukların okul devamlılığının arttığına dair çağrılara kulaklar tıkandı. 

18 yaş altı yaklaşık 23 milyon çocuğun yaşadığı ve bu çocukların dörtte üçünün okul çağında olduğu Türkiye, üye sayısı 90’ın üzerine çıkan Uluslararası Okul Yemekleri Koalisyonu’nun üyesi olmayı ve bu koalisyonda paylaşılan iyi uygulama örneklerinden ve deneyim aktarımlarından yararlanmayı bu sene de istemedi. 

Çünkü çocukların sağlığı bu sene de öncelik değildi. 

Çünkü çocuk beslenmesinin bir kamu sağlığı meselesi ve bir beka sorunu olduğu gerçeği göz ardı edildi. 

Çünkü Değerler Eğitimi adı altında yürütülen projelere veya vakıflara aktarılan ve bütçe görüşmelerinde canhıraş şekilde savunulan finansal kaynaklar, çocukların en temel beslenme hakkı için seferber edilmedi. 

Çocukların üstün yararını önceleyen bir öncelikler sıralamasına gidil(e)medi.

Çankaya Belediyesi başta olmak üzere birçok belediye, dezavantajlı mahallelerdeki devlet okullarındaki çocukları hedefleyen projeler çerçevesinde, bu açığı kendi girişimleriyle, kendi bütçelerinden pay ayırarak kısmen kapatmak için çabaladılar. 

Ankara Büyükşehir Belediyesi, ilkokula giden öğrencilerin yaşıtlarıyla eşit koşullarda gelişimlerini tamamlamaları amacıyla, sosyal yardım alan ailelerin 10.762 çocuğu için aylık kantin desteği ödemesine başladı. 

Yerel yönetimler elbette bu yaygın yoksulluğun ve kronik boyutlara varan çocuk açlığının üstesinden tek başına altından kalkamaz, ama bir model olarak merkezi yönetimi zorlamak ve çocukların yanında olduklarını göstermek açısından bu duruş son derece kıymetliydi. 

Yoksulluk-Beslenme-Eğitim Kısır Döngüsü 

Bu sene de boğazımızdan zar zor geçen her lokmaya, o lokmaya erişemeyen çocukların karın gurultusu ve susuzluktan kuruyan boğazları eşlik etti. Çünkü sosyoekonomik olarak dezavantajlı ailelere doğan çocuklar bu sene de bulgur, makarna, ayçiçek yağıyla beslendiler. Günaşırı et yiyemediler. Yoksullukları beslenmelerini, beslenmeleri de eğitimlerini olumsuz etkiledi. Bu kısır döngüyü kıramadılar, kırmaları için de bir koruyucu şemsiyeden yararlanamadılar. Oysa beslenme, bir kamusal hak idi. 

Ne güzel der Yuval Noah Harari: “Açlık çeken çocukların özgürlüğünden söz edilemez.” Çünkü çocukların okula aç ve susuz gittiği, birbirlerinin beslenme çantasından bir ısırık ekmek almak için yalvardığı, hatta karşılığında en sevdiği tokasını vermeyi önerdiği, açlıktan derslerine konsantre olamadıkları, düşüp bayıldıkları, gelişim bozuklukları gösterdikleri ve en sonunda da eğitimin dışına itildikleri travmatik bir coğrafyada hepimiz aç kaldık hepimiz susuz, hepimiz yalnız bırakılmış ve itilmiş…

Çocukluk ve İşçilik 

Bu yıl “çocuk işçiliği” de gündemde üst sıralarda yerini korumaya devam etti. Çocuk işçiliğini önlemek için milyon dolarlık bütçeli projelerin yürütüldüğü, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın 2017-2023 dönemi için Çocuk İşçiliği ile Mücadele Ulusal Programı’nın yürürlükte olduğu ülkemizde 15-17 yaş arasında çalışan çocuk sayısı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2022 faaliyet raporuna göre, 620 bine ulaştı ve yıllık yaklaşık yüzde 20 artmış oldu. 

“Çırak” adı altında çalıştırılan ve ailesiyle mevsimlik tarım işçisi olarak çalışan binlerce çocuk da cabası… İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) verilerine göre, 1,5 milyon kadar çırak, stajyer ve meslek eğitimi gören öğrenci de eklendiğinde Türkiye’de en az 2 milyon çocuk işçi var. Sanayinin canına minnet; çünkü hem asgari ücretin üçte birine çalıştırılıyorlar hem de ücretlerinin büyük kısmını devlet karşılıyor. 

Ama o sırada mesleki eğitim merkezinde inşaatın beşinci katından düşerek yaşamını yitiren 16 yaşındaki Zekai Dikici de, inşaatta çalışırken başına malzeme düşerek ilk iş gününde aramızdan ayrılan 17 yaşındaki Yiğit Zamanis de, bir meslek kazanmış olmadı. Sadece okula gidemedi, insanca olmayan koşullarda güvencesiz şekilde çalıştırıldı, okuma hayallerinden uzaklaştırıldı. Çocuğun yaşam hakkı ve bilimsel eğitime erişim hakkı yok sayıldı.

Ucuz Emek Sömürüsü Yılı 

Bu yıl da çocuk, ucuz emek sömürüsü politikasının bir hedefi oldu; eğitim politikalarındaki çürüme, kaliteli ve kapsayıcı eğitime erişimdeki sınıfsallık ve okul terkleri çocuk işçiliğini daha da körükledi; beslenme çantası boş olan çocuk çareyi ailenin geçimini sağlamak üzere “sahalara çıkmakta” buldu; kayıt-dışı çocuk işçi çalıştıran kurumlar ancak bu çocuklar iş kazasına konu olduğunda gündeme geldi; o da bir günlüğüne… 

Çocukların işçiliğinin mesleki eğitim başta olmak üzere farklı kisveler altında ağır sanayide meşrulaştırıldığı travmatik bir coğrafyada, çocukların çocuk oldukları ancak 12 Haziran Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü’nde anımsandı. 13 Haziran’da çocuklar yine atölyelerdeki yük asansörlerinin altında kalmaya, tütün işçiliğine, çapa sallamaya mecbur bırakıldı. Çünkü hakları, takvimdeki bir yaprakla sınırlı tutuldu; dizginlenemeyen bir kapitalizmin yarattığı ekonomik şiddet ve kamu kaynaklarının tahsisinde çocuğun üstün yararını gözetmeyen değerlendirmeler sonucunda çocuklar bu yıl da zorla çalıştırıldı ve/veya çalışmak zorunda kaldı; onlarcası çalışırken öldü, yüzlercesi de yaralandı. 

Depremler ve Kırılgan Çocukluk

Bu yıl Şubat ayında yaşanan ve artçı sarsıntıları hem coğrafi hem de sosyo-ekonomik olarak sonraki dönemlere yayılan depremlerde de çocukların hakları göz ardı edildi. Regl yoksulluğundan eğitim hakkına erişim sorunlarına, deprem anında kaybolan çocuklardan refakatsiz çocuklara, çadırlarda yaşanan istismar vakalarından temiz suya erişim hakkından mahrumiyete kadar çocuklar hakları açısından oldukça dezavantajlı bir süreçten geçtiler, geçmeye devam ediyorlar. 

Bu sürecin belki de tek teselli edici yanı, Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun girişimi ve özel sektörün desteğiyle kurulan Mor Yerleşkeler’de çocuklara verilen psikososyal destek ve hijyen desteğinden Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi ÇABA Çok Amaçlı Erken Çocukluk Eğitimi Merkezi’nin okul-öncesi dönem için depremzede çocuklara verdiği eğitim, oyun ve psikolojik desteğe dek birçok sivil girişim sayesinde çocukların yalnız ve desteksiz bırakılmaması oldu. Çocuk hakları alanında uzun zamandır çabalayan çok fazla sivil toplum girişimi ve uzman, deprem bölgesinde aylarca gönüllü olarak çabaladılar, çocukların her türlü haklarını hem gündeme getirdiler hem de ön-alıcı şekilde süreçlere müdahale ettiler. 

Bu yıl çocuk istismarı konusunda en çarpıcı dava ise, Hiranur Davası oldu. Zorla ve çocuk yaşta evlendirmelerin bu çağda halen normalleştirildiği bir coğrafyada, altı yaşındaki bir çocuğun “evlilik” adı altında yıllarca uğradığı istismar, kamuoyu ve medyanın tepkisi sayesinde açığa çıktı. H.K.G.’nin cinsel istismara maruz bırakılmasına ilişkin davanın ilk duruşması 31 Ocak’ta görüldü ve dava Ekim sonunda karara bağlandı. Mahkeme, baba Yusuf Ziya Gümüşel’e 20 yıl, kız çocuğunun evlendirildiği Kadir İstekli’ye 30 yıl, anne Fatıma Gümüşel’e ise 16 yıl sekiz ay hapis cezası verdi. 

Bu dava oldukça sembolikti ve farklı ideolojik duruşlardan sivil toplum kuruluşları bir araya gelerek H.K.G. ve benzeri durumda olan nice kadın ve kız çocuğuna “asla yalnız yürümeyeceksin” mesajı verdi. Çünkü bu dava da aysbergin sadece görünen yüzüydü. Kim bilir daha nice susan ve susturulan kadının da çocukluğunda benzer istismarlar raporlanmadan karanlığa gömülmüştü. 

Ezcümle, bu yıl da çocuklar için yaşanabilir bir dünya ve ülke kuramadık. Kâh onların bedenlerini en ağır istismarlara konu edip bunu karanlık yapılanmalar altında örtbas etmeye kalkışanlar oldu; kâh onların beslenme, okula gitme, çalışmama gibi en temel haklarını bile önemsizleştirenler… 

Bu da hepimize en büyük dert olsun.

2024’ten tek bir dilek hakkınız varsa, o da çocuklar için olsun. Çocukların “geleceği” için değil, “bugünü” için…

İLGİLİ YAZILAR

mesut yeğen

BAKIŞ

Sadece 2023’ün, 2023 seçimlerinin değil, neredeyse 2019 seçimlerinden sonraki dört senenin ana sorusuydu: Erdoğan gitsin mi? 2024’e de ana bir soruyla giriyoruz, hem de 2024 seçimleri tek tek şehirleri ilgilendiren belediye seçimleri olmasına rağmen. 2024’ün, 2024 seçimlerine kadar geçecek birkaç ayın sorusu artık olgunlaşmış görünüyor: CHP kalsın mı?

Sadece 2023’ün, 2023 seçimlerinin değil, neredeyse 2019 seçimlerinden sonraki dört senenin ana sorusuydu: Erdoğan gitsin mi? 2019 yerel seçimlerinde CHP merkezli muhalefetin büyükşehirlerdeki başarısı 2023 seçimlerinde iktidarın ve Erdoğan’ın değişebilir olduğunu göstermiş, 2023’e kadar geçen dört sene boyunca Türkiye siyasetinde esas cephe de bu soru, Erdoğan gitsin mi sorusu etrafında kurulmuştu. 

Gidebilirdi, gidecek gibiydi de. Ancak siyasete “gitsin diyenleri bir araya toplasam yeter” diyen Kılıçdaroğlu aklı hâkim olunca, “bu akıl geleceğine Erdoğan kalsın” diyenler galebe çaldı. Olan oldu ve önümüzdeki beş sene boyunca olağanüstü bir gelişme olmazsa Erdoğan gitsin mi sorusunun Türkiye siyasetinde bir kez daha sorulmasına hacet kalmayacak. Erdoğan’ı bir dönem daha cumhurbaşkanı yapacak türden bir anayasa değişikliği pek muhtemel görünmediğinden, seçimlerin yenilenmesine yol açacak olağanüstü bir gelişme olmadığı takdirde, Erdoğan gitsin mi sorusu bir daha sorulacak gibi değil. Benzer minvaldeki büyük soru, olsa olsa, “Erdoğan’ın varisiyle mi devam edelim” sorusu olabilir.

Öte yandan, Erdoğan gitsin mi sorusunun geçerliliğini yitirmesi Türkiye siyasetini ana bir sorudan, bir esas cepheden mahrum etmiş değil. Tersine, seçim senesi olmasının da katkısıyla 2024’e de ana bir soruyla giriyoruz, hem de 2024 seçimleri tek tek şehirleri ilgilendiren belediye seçimleri olmasına rağmen. 2024’ün, 2024 seçimlerine kadar geçecek birkaç ayın sorusu artık olgunlaşmış görünüyor: CHP kalsın mı? Kürt şehirlerinde DEM Parti hangi yüzdelerle seçimleri alacak, seçimleri kazanan DEM Parti belediye başkanlarının yerine yine kayyım atanacak mı sorularını birer yan soru gibi düşünecek olursak, Türkiye siyasetinde esas cephe önümüzdeki birkaç ay boyunca bu soru etrafında kurulacak. 

CHP Kalsın mı?

Yaklaşık 1.400 kadar belediye için seçim yapılacak ve il ve ilçe genel meclisleri için verilen oylar partilerin desteğinde bir azalma ya da artma olup olmadığını gösterecek, bunlar da var, ancak Türkiye siyaseti “31 Mart 2024 seçimlerinde aslında ne oldu” sorusuna şuna bakarak cevap verecek: CHP’nin 2019 seçimlerinde AK Parti’yle MHP’nin elinden aldığı İstanbul, Ankara, Adana, Mersin ve Hatay gibi büyükşehirlerde kim kazandı? Daha doğrusu, CHP kaybetti mi? Özetle, 2023 2024’e devrilirken, Türkiye siyasetinin ana sorusu da değişiyor, aslında değişti bile: Erdoğan gitsin mi sorusunun yerini CHP kalsın mı sorusu almış durumda. 

Türkiye siyasetinin ana sorusunun artık Erdoğan gitsin mi değil de CHP kalsın mı olması sebepsiz değil. 2023 seçimlerinde Erdoğan’ın gitmemesi, 2028’e kadar iktidarda kalma hakkını elde etmiş olması esas sebep elbette. Ne var ki, 2023 seçimlerinde gitmemesi Erdoğan’a sadece 2028’e kadar iktidarda kalma hakkını değil, kendisiyle anılan milli ve yerli rejimi kalıcılaştırıp ebedileştirme imkânını da vermiş durumda. Oluşan bu yeni durumla beraber Türkiye siyasetine istikamet veren ana arzular artık Erdoğan gitsin ve Erdoğan kalsın arzuları değil. 28 Mayıs 2023’ten beridir Türkiye siyasetine istikamet veren milli ve yerli rejim ebedileşsinle milli ve yerli rejim ya da iktidar değiştirilebilir olmaya devam etsin arzuları arasındaki gerilim ya da rekabet. 2028 seçimlerinde halen canlı olmaya devam eder mi emin değilim ama bu rekabet 2024 seçimlerinde İstanbul ve büyükşehirler CHP’de kalsın ve kalmasın tercihlerinde cisimleşecek. 

Türkiye siyasetinin kalbi artık CHP kalsın mı sorusu etrafında atıyor; bunun sebebi de Türkiye siyasetine istikamet veren muarız arzuların değişmiş olması. 2023 2024’e devrilirken vaziyet bu. 

CHP Kalır mı?

Bu vaziyetle beraber Türkiye siyasetini izleyenlerin, analiz edenlerin önünde birbiriyle bağlantılı iki soru var: CHP kalır mı, kalırsa nasıl? CHP kalır mı sorusuna “evet, tabii ki” demek kolay değil. Değil, çünkü 2019’dan 2024’e değişen en az iki önemli şey var: Evvela kazanılacak görünen 2023 seçimlerinin kaybedilmiş olması büyükşehir belediyelerinin CHP’de kalmasını sağlayacak muhalif seçmenlerin inancını ve hevesini kırmış durumda. Daha önemlisi, 2019’da büyükşehirleri CHP’ye kazandıran ittifakın temsilcileri artık CHP’nin yanında değil. Muhalefet seçmeninin ‘depresyonu’ ve İYİ Parti’yle DEM Parti’nin kendi adaylarıyla yarışacak olması büyükşehirlerin CHP’de kalmasını güçleştirecek, bu açık. 

Öte yandan, büyükşehirlerin CHP’de kalmasını güçleştirecek görünen faktörleri dengeleyebilecek, dahası büyükşehirlerin CHP’de kalmasına yol açabilecek faktörler de yok değil. Bu minvaldeki faktörlerin ilki ‘sosyoloji’. Malum son 2023 seçimleri de dahil 2017’den bugüne yapılan bütün seçimlerde Cumhur İttifakı büyükşehirlerin pek çoğunda çoğunluğu bulamıyor. Diğer deyişle, hayatın akışı büyükşehirlerde Cumhur İttifakı’ndan yana değil. Milli ve yerli rejim devam etsin karşısında etmesin arzusunu kuvvetli kılan bu hal, büyükşehirlerin CHP’de kalmasına yataklık edebilir. Bir ikisi hariç CHP’nin yönettiği büyükşehirlerdeki belediye başkanlarının iyi belediyecilik yapmış olmaları da diğer bir faktör. 2024 seçimlerinin genel sorusu CHP kalsın mı olacak olmakla beraber, nihayetinde her belde, tekil olarak kimi belediye başkanı görmek istediğine de karar vereceğinden, CHP kalsın mı sorusunun cevabını almak için bakılacak yerlerde mevcut başkanların iyi belediyecilik yapmış olmaları CHP’yi kazanabilir kılıyor. 2019’da CHP’nin AK Parti’nin elinden aldığı belediyelerle ilgili nahoş hatıralar da bu fasılda sayılabilir. 

Bir diğer faktör de kendi adaylarıyla yarışacak olmalarına rağmen İYİ Parti ve DEM Parti’nin CHP’li başkanlarca yönetilen büyükşehirlerde seçimleri kazanma şanslarının olmayışı. Bu durum bu iki parti seçmeninin büyük kısmının CHP adaylarını desteklemelerini kolaylaştırabilir. En önemli faktörse şu: 2023 seçimlerinin yol verdiği milli ve yerli rejimin ebedileşme ihtimalinin yarattığı endişe ve parti yönetimindeki yenilenme, CHP’nin Türkiye muhalefetinin sıklet merkezi, Türkiye siyasetinin AK Parti karşısındaki esas merkezi olmasına kapı aralamış durumda. CHP bu fırsatla beraber büyükşehirlerde CHP’li olmayan muhalefet seçmeni için de desteklenebilir parti olma hüviyetine erişme imkânını yakalamış görünüyor. Özetle, şartlar ya da faktörlere dair objektif bir değerlendirme CHP’nin kalmasının zor ama mümkün olduğuna işaret ediyor.

CHP Nasıl Kalır?

Peki bu zor ama mümkün ya da mümkün ama zor durumunda CHP nasıl kalır? Adaylar, beyannameleri, kampanyaları, hepsi önemli işler ve bunların konuşulması, tartışılması ve belli olması için daha zaman var. Ama, yapılması için hemen bugün harekete geçilmesi gereken en az iki iş var görünüyor CHP’nin kalması için. Adaylar ve şehirler seviyesinde değil de, genel merkez seviyesinde. İlkin, CHP’nin kalmasını mümkün kılacaklar bahsinde söz ettiğim son faktörün hakkını vermek, CHP’yi muhalefetin merkezi, K Parti karşısında esas siyasi merkez kılmak fırsatını maharetle kullanmak gerekiyor. CHP, milli ve yerli rejim devam etmesin arzusunda olanlara, bu arzularını gerçekleştirmenin en mümkün yolunun CHP etrafında toparlanmaktan geçtiği hissiyatını verebilmenin bir yolunu bulmak durumunda. Bu yol da görebildiğim kadarıyla CHP’yi muhalefetin koordinatörü değil de kalbi ve aklı kılmaktan geçiyor. CHP’yi milliyetçileri, Kürtleri ve muhafazakârları sekülerlerin ardına dizmeye çalışan parti değil de, sekülerleri, milliyetçileri, Kürtleri ve muhafazakârları ortak bir hayalde buluşturmaya çalışan parti kılmaktan diğer deyişle. 

İlkiyle bağlantılı olmakla beraber CHP genel merkezinin yapabileceği ikinci şey de şu: 31 Mart’a, yapılacak olanın yerel seçimler olduğu perspektifini kaybetmeden, bir genel fikir etrafında hazırlanmak. 31 Mart 2024’te CHP kalsın mı sorusu oylanacak tespiti doğruysa, CHP genel merkezinin seçimlere bu soruya niye evet denmesi gerektiğini açıklayan genel bir fikirle girmesi gerekiyor. Şuna emin olabiliriz: Gerek ekonomide iyileşmenin uzağında olduğumuzdan, gerekse de AK Parti’nin 2019 öncesi belediyeciliği çok da iyi hatırlanmadığından, Erdoğan da 31 Mart seçimlerini bir yerel seçim olarak bırakmayıp, seçimlerin CHP kalsın mı gitsin mi referandumuna dönmesini tercih edecektir. CHP kalsın mı sorusunun seçmenin bilinçaltındaki milli ve yerli rejim ebedileşir mi endişesinden ayrışması için elinden geleni yaparak tabii ki. CHP’nin kalmasını bu kez Sisi’yle değil ama pek muhtemelen terörle, Gazze’yle, LGBT’yle, ailenin muhafazasıyla vs. ilişkilendirecektir Erdoğan. Bu durumda, CHP’nin İstanbul, Ankara, Adana, Mersin ve Antalya gibi büyükşehirleri yönetmeye devam etmesinin, daha doğrusu ‘CHP’nin kalmasının’ manasını tayin etme savaşında CHP’nin baskın çıkması gerekiyor. Bu da tek tek belediye başkan adaylarından çok CHP genel merkezinin becerebileceği bir iş.

İLGİLİ YAZILAR

Odadaki File Karşı Geçici Görüş Birliği

BAKIŞ

Kasım’ın ortasından beri Yemen’deki İran destekli Husi hareketi hâkim oldukları Hudeyde Limanı’nı kullanarak Kızıldeniz’den geçen gemilere saldırılar düzenliyor. Peki bu saldırıların Filistin’e bir faydası olur mu? Husilerin bu hamlelerle temel amacı ne?

7 Ekim’den bu yana Ortadoğu zor bir dönemden geçiyor. Gazze savaşının etkilerini ve unsurlarını anlamak için bölgesel politikalara farklı açılardan yaklaşıyoruz ve ‘tünelin sonunda Filistin için ne çıkar’ sorusuna bir cevap arıyoruz. Fakat bölge siyaseti yeni etkenleri dahil ederek hem Filistin hem de diğer aktörler için süreci daha da zorlaştırıyor.

Kasım’ın ortasından beri Yemen’deki İran destekli Husi hareketi hâkim oldukları Hudeyde Limanı’nı kullanarak Kızıldeniz’den geçen gemilere saldırılar düzenliyor. Öncelikle şunu söylemekte fayda var, bir İran eksenli direniş grubu olan Husiler için İsrail’e savaş açma söylemi, kısacası Filistin’e destek yeni bir durum değil. Henüz ‘Husilere’ dönüşmeden önce bile Zeydilerin temel sloganı ‘Amerika’ya Ölüm, İsrail’e Ölüm, Kahrolsun Yahudiler’ idi. Gerek Hüseyin el-Husi’nin konuşmalarından oluşan Risaleler’de (Malazim), gerek Abdülmelik El-Husi’nin 2004’ten bu yana yaptığı konuşmalarda İsrail nefreti temel bir unsur oldu. Bu noktada asıl sorulması gereken iki soru var: Birincisi, Husilerin Kızıldeniz’deki saldırılarının Filistin’e bir faydası olur mu? İkincisi, Husilerin bu hamlelerle temel amacı ne?

Önce saldırıların tabiatına ve Yemen’deki sürece dair biraz bilgi verelim.

Husiler Yemen’de Ne Durumdalar?

Husilerin şu an Suudi Arabistan’la bir yumuşak müzakere süreçleri var. Gazze savaşı başlamadan hemen önce bir iletişim kanalı oluşmuştu ve Riyad-Tahran arasında buzların erimesi, Muhammed bin Selman’ı (MbS) Yemen’den çıkaracak bir adım haline gelmeye başlamıştı. Fakat Gazze’de yaşananlar hem bölgenin ve liderlerin odağını kaydırdı hem de MbS’nin diplomatik olarak düşük profil bir liderlik sergilemesi, İsrail’le ilişkileri yumuşatma beklentisi olarak okundu ve İran çevrelerinde iyi görülmedi. Suudi Arabistan kurumsal olarak adımlar atıyor ve Dışişleri Bakanı oldukça görünür, öne çıkan bir figür, fakat Krallığın Filistin direnişi için tam performans çalışmadığı imajı İslam dünyasında yerleşik bir kanı. Bu durumu tetikleyen fiziki unsurlar da oldu, aşağıda bahsedeceğim. 

Husilerin Kızıldeniz’deki Saldırıları

Husiler ABD’nin deniz filosu Akdeniz’e konuşlandığından bu yana füze ve roketlerle bir şekilde kuzeydeki hedefleri ve temelde donanmayı vurmaya çalışıyorlar. ABD’nin Kızıldeniz’de güvenliği sağlayan füze kruvazörleri (USS Carney) Husilerin ataklarına karşı savunma yaptılar ve uluslararası camiayı bu noktada uyardılar. Burada paylaşılan bir detaya göre, füzelerden birisi Suudi Arabistan hava savunma sistemine takıldı ve düşürüldü. Husi lider, Abdülmelik el-Husi’nin kuzeni olan ve siyasi büro için çalışan Muhammed el-Husi, Suudi Arabistan’ı Hamas direnişine katılmalarına fiziken engel olmakla suçladı. El-Husi, X üzerinden yaptığı paylaşımda, Hamas’a destek olmak için Husilerin önünde Suudi Arabistan sınırının ve Kızıldeniz hakimiyetinin engel olduğunu yazdı. Diğer bir deyişle, Suudi Arabistan Ortadoğu’da Filistin’e askeri olarak destek oluşmasına engel bir unsur olarak tasvir edildi. Bu söylemin elbette bölgede büyük bir karşılığı yok, temelde İran destekli grupların ortak ifadeleri bu yönde oluyor. Fakat burada asıl mesele, Husiler ve Suud yönetimi arasında ilişkilerin tekrar daha gergin bir hatta taşınması. Husilerin Yemen’de hem ekonomik hem de siyasi olarak hâkimiyet sorunları var. Marib’deki petrol kaynaklarına hâlâ ulaşabilmiş değiller. Fakat Hudeyde Limanı sayesinde Kızıldeniz’deki atakları gerçekleştirebiliyorlar. 

İlk olarak 19 Kasım’da sahibinin İsrailli bir işadamı olduğunu öne sürerek bir gemiye el koydular ve sonrasında da gemilere saldırıları devam etti. Bunun üzerine, Kızıldeniz’i ve Babülmendep Boğazı’nı geçiş olarak kullanmayı planlayan firmalar (Hapag-Lloyd ve Maersk gibi) alternatif güzergâhları tercih edeceklerini açıkladılar. Husilere dair haberleri duyuran sosyal medya hesaplarına göre, hareketin temel amacı İsrail’le ilişkili gemilere saldırmak ki diğer gemilerin endişe etmesine gerek yok. Hareketin sözcülerinden Yahya Saree de benzer bir açıklama yaptı. Fakat ABD bu geçiş yolunu kullanan diğer ülkeleri de kolektif bir savunma mekanizması kurmaya çağırarak Husilere karşı tedbir alacağını ve gerekirse saldıracağını açıkladı. ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin’ın açıkladığı Refah Muhafızı Operasyonu adı verilen bu ortak savunma grubuna, İngiltere, Fransa, İtalya, Hollanda, Norveç, İspanya ve Bahreyn’in katıldığını duyuruldu. 

ABD, Husileri uyardı ve devam ederse saldırıyla karşılık verebileceğini söyledi, fakat Gazze’de savaş devam ederken böyle bir hamle rasyonel olur mu yoksa bölgede daha büyük çapta bir sorun mu yaratır? Gazze savaşının yalnızca Filistin-İsrail arasında kalmasını isteyen hâkim siyasi tavrın, Husilere saldıracağını düşünmüyorum, fakat başla şekillerde hareketi sıkıştırabilirler. 

Husilere Yeni Bir İmaj

Önceki yazılarda Husilerin Yemen’in merkezi hükümetinin tekdüze politikalarına ve Suudi Arabistan baskısına direnmek amacıyla yerel bir Zeydi hareketten nasıl önce paramiliter bir gruba sonra da yarı devlet modeline evirildiğini yazmıştım. 7 Ekim’den bu yana gerek Husi siyasi bürosundan isimlerin, gerek sosyal medyada oluşturulmuş ve grup adına paylaşım yapan hesapların hareketlerini takip ettiğimizde, yeni bir imaj söylemi etrafında birleştiklerini görüyoruz ki asıl tehlike de bunun altında yatıyor. Yukarıda belirttiğim gibi Filistin desteği Husiler gibi İran tarafından desteklenen ve Şii söyleme yakın bir grup için yeni bir durum değil. Üstelik hareket, Suudi Arabistan’ın Batılı güçlerin de içinde olduğu bir bölgesel askeri koalisyona yenilmemiş bir gerilla olarak kendini başarılı bir yerde görüyor. Askeri başarıya ek olarak Husiler, idaresinde olan alanlarda Hizbullah’a benzer şekilde, toplumu ilgilendiren hemen her sosyal unsura ‘Husice’ bir tutum ekliyorlar. Ek vergiler, kızların okuması, kadınların giyinmesi, medya propagandası, eğitim kampları, evlilik kuralları ve aşiretler arası ilişkiler Husi liderinin telkin ettiği şekilde yapılıyor. Bu durum yalnızca Yemen’in yerleşik ve kadim toplumsal kültürünü bozmuyor, organik olmaktan uzak bir ideolojik yeni düzen de kuruyor. Bu yeni düzen, Husilere bağlı alanların Yemen’in diğer kısımlarından iyice kopmasına neden oluyor ve Yemen’in ileride tekrar birleşmesine engel teşkil ediyor. Yemen’de büyüyen nesil, Husilerin oluşturduğu parçalı devlet sisteminde büyük Yemen’den kopuk yapay bir kimlikle büyüyorlar.

Şimdi bu oluşturulan kimliğe 2015’ten beri Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) yenilmemiş bir askeri imajı da ekleyerek kendilerini Filistin’e destek veren bir direniş grubu olarak tanıtıyorlar. Bu durum doğru, Husiler Hamas’a ve temelde Filistin direnişine destek veriyorlar, fakat bu durum Yemen’de yol açtıkları hasarı görmezden gelmeyi sağlar mı? Husilerin adını ilk kez Kızıldeniz’deki saldırılarıyla ve İsrail karşıtı propaganda videolarıyla duyan insanlar, muhtemelen siyasi isimleri Yemen’in resmî temsilcisi sanıyorlar. Çünkü sosyal medya özgeçmişlerinde Yemen devleti sözcüsü, Yemen ordusu üyesi vesaire yazdığı için ve bu konularda oldukça kısıtlı internet bilgisi olduğu için dünya genelinde pek çok insanın Husileri bir yasal kuruluş, grup sandığına nerdeyse emin olabiliriz. Yemen’de savaş sürecindeki rolleri, kıyımları ve süregelen baskıları basında az biliniyor ve halk arasında sosyal medya unsurlarıyla adeta meşhur oldular. Hesaplarında yapılan paylaşımların altındaki yorumlar, bir dönem bölgedeki başka silahlı örgütlerin yaptığı gibi küresel destekçi topladıklarını ve isimlerini Filistin davasıyla -tabiri caizse- ‘temize çektiklerini’ gösteriyor. 

Husiler, Kızıldeniz’deki saldırılarını ön plana çıkarırken İngilizce altyazılı videoları da sık paylaşmaya başladılar. Yahya Saree’nin Gazze’de yaşananlar ve Yemen’in 2015’ten bu yana yaşadıklarını karşılaştırdığı konuşmasında, ‘Orada ne yaşanıyorsa biz de aynı yaşıyoruz, ikisinin de arkasında Amerika var. Eğer Suudi Arabistan ve BAE bizi hâlâ yeneceklerini düşünüyorlarsa, buradayız ve savaşa hazırız’ vurgusu önemliydi. Çünkü İngilizce altyazı ile paylaşılan videoda, Yemen, Husiler, yalnızca bütün imkânsızlıklarına rağmen Filistin’e destek olmuyor bir de Filistin gibi bir zulüm yaşıyor mesajı vardı. Bu video yalnızca bir örnek, 7 Ekim’den bu yana benzer pek çok yayın yapıldı. 

Peki Filistin’e Bir Faydaları Dokunuyor mu?

Husileri yakından takip eden araştırmacı Nadwa Dawsari’ye göre, Husiler zaten Kızıldeniz’de bir saldırı planlıyorlardı, Gazze onlara sadece bunun için ‘gerçek’ bir neden verdi. Kızıldeniz üzerinden küresel ticareti riske atmak ve ilgi toplamak, hareketin imajı ve bilinirliği açısından önemli oldu. Husiler, El-Kaide ya da DAEŞ gibi doğrudan savaşçı ithal ederek büyüyen bir hareket değiller ama yabancı savaşçılara tamamen kapalı olduklarını da söyleyemeyiz. Burada asıl önemli olan, kendilerini Filistin meselesi ile bir kere daha güçlü bir direniş grubu olarak göstermek, buna paralel olarak bölgenin ve dünya siyasetinin ilgisini Gazze’den alıp Aden Körfezi’ne getirmek. İsrail soykırımı bitirene kadar bu saldırılara devam edeceğini söyleyen Husilerin beklentisi gerçekten Kızıldeniz’de güvenliği sağlamak adına Gazze savaşının duracağı mı? Buna pek ihtimal vermiyorum. 

Bir diğer soru, İran destekli gruplar arasında bir rekabet var mı? Hizbullah çatışmayı Lübnan’a taşımamak üzere temkinli bir çizgide ilerlerken ve Hamas, operasyonun beyninin yalnızca Filistin direnişi olduğunun altını çizerken, yıldızı parlayan İran unsuru Husiler mi oluyor? Bütün bu sorular ve propaganda etrafında ‘Husilerin amacı nedir sorusu’ kısa bir cevapla açıklanamıyor, fakat Gazze savaşı sonrasında Ensarullah’ın daha küresele seslenen bir hareket olmaya çabaladığını görüyoruz. Filistin davasına paralel olarak Yemen’deki sorunları dünyanın gündemine taşımak ve Husilerin ‘haklı davasını’ duyurmak beraber ilerleyen hedefler diyebiliriz. Bu durum her halükârda Körfez monarşilerini zora sokabilir, Filistin’e bir faydası olur mu, muallak bir soru.

İLGİLİ YAZILAR

Murat Çemrek

BAKIŞ

2023 dendiğinde bir çırpıda sayacağım gelişmeler Maraş ve Hatay depremleri, Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçimler, kadın voleybol takımının dünya birinciliğine yükselmesi ve Cumhuriyet’in 100’üncü yılı seneyi devriyesi şeklinde sıralanıyor. Küresel bir çerçevede kafa yorduğumda ise listenin başında Gazze’de 80 günü aşan insanlık dramı var.

Türümüzle beraber hayvanat ve nebatatın da hayat bulduğu -şimdilik- yegâne gezegenimiz Dünya. Kendisine en yakın yıldız Güneş’in etrafındaki bir tam turu tamamlamasından hareketle geliştirilen takvime de bu yıldızın ismini verdiğimizden Güneş Takvimi diyoruz. Diğer takvimimiz ise ismini gezegenimizin uydusu Ay’dan alan Ay Takvimi. Kullandığımız takvimin temeli ister Güneş ister Ay olsun bizatihi takvimin icadı, Tarım Devrimi ile yerleşik hayata geçen türümüzün hem tohumlamadan hasada zirai üretimin evrelerini takip etmek hem de mahsulünün kaydını tutmak için geliştirdiği muhasebe sistemlerinin mütemmim cüzünü oluşturuyor. Devrim dediğime de bakmayın, devrilen bir şey yok. Artık kimin aklına geldiyse avcılık ve toplayıcılıkla rızkının peşinde koşmak yerine azıcık soluklanalım da hem hayvanatı hem de nebatatı evcilleştirip daha az zahmetle daha çok ürüne nail olalım cehd-ü-gayretinden fazlası değil bu değişim. Ondan kelli, tarih boyunca gelişen bütün muhasebe sistemleri de başı sonu belli mali yıla denk düşmekte olup her iktisadi faaliyet erbabı -devlete vergi vermesi bir yana- işini gücünü takip için defter-i-kebir tutmakla mükelleftir. Başlıkta Z raporu dediğimize bakmayın, zira o günlük gidişatı takip etmek içindir ama bir sene de zaten asri zamanlarda bir gün belki daha azı mesabesinde değil midir? 

Bu edip soruyu fizik hanesinde cevaplamak da pek mümkündür. Einstein’ın görelilik kuramına göre kendisinden önceki kadim ve muhkem anlayışın aksine zaman evrensel ve mutlak olmayıp sadece ışık hızı sabittir. Böylece gözlemcinin hareketine ve yerçekiminin etkisine bağlı bir ölçü olarak uzayda hareket hızı azaldıkça zaman boyutunda hız artmasından hareketle -en azından benim için- 2023 su gibi akıp geçti. Elbette bunda 50 yaşıma merdiven dayamış olmamın sonucunda hareket hızımın azalmasına koşut zamanın daha hızlı akıp gitmesi de etkilidir. 2023 su gibi akıp geçse de ne ülkemizi ne de dünyamızı aşağıda sıralayacağım menfur hadiselerden dolayı hiç de teğet geçmedi. 

Deprem ve Savaş

2023 dendiğinde sizin aklınıza neler geliyor bilmiyorum ama benim aklıma gelip bir çırpıda sayacağım gelişmeler Maraş ve Hatay depremleri, Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçimler, kadın voleybol takımının dünya birinciliğine yükselmesi ve Cumhuriyet’in 100’üncü yılı seneyi devriyesi şeklinde sıralanıyor. Küresel bir çerçevede kafa yorduğumda ise listenin başında Gazze’de 80 günü aşan insanlık dramı var. Ne zaman sosyal ve/ya konvansiyonel medyada Gazze’deki viran olmuş hanelerin görüntülerine muttali olsam, aklıma kayıtsızca Türkiye’deki deprem görüntüleri geliyor. 1999 depremi sonrasında ilk haftanın sonunda gönüllü olarak gittiğim Sakarya’da şehrin bir harabeye dönüşmesinin sonucunda Ağustos sıcağının da etkisiyle asıl beni derinden etkileyen bir şehrin ceset kokmasıydı. O zaman da aklıma gelen ilk şu olmuştu: Biz hiç kan veya ceset görmediğimiz halde şehrin bu hali karşısında büyük bir yeise düşüyorsak acaba toplu bir cinnet hali olan savaşların geride bıraktığı ruhsal yıkım nasıl olabilir? Deprem sonrasında artçı sarsıntılar insanların ruh halini ne kadar negatif şekilde etkilerse etkilesin yaraları sarabilmek için tüm toplumun dayanışmasından hareketle her an yeni bir bombardıman saldırısına maruz kalmak endişesiyle insanlar ne kadar dayanışabilir? 

Seçimler

Türkiye siyaseti için deprem düzeyinde bir gelişme de Mayıs ayındaki Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçimler esnasında yaşandı. Altılı Masa’nın bir cumhurbaşkanı adayı çıkarabilmesi bile bir umut haline gelirken masadaki CHP’den sonra en güçlü ortak İYİ Parti’nin önce masadan kalkması ve sonrasında geri oturması bir anlamda seçim yenilgisini davet etti. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci tura kalması sonrasında CHP’nin Zafer Partisi ile yaptığı protokolün ifşa olması da benzer bir savrulmanın başka bir seansıydı adeta. Bugün de artçı sarsıntıları daha belirgin bir şekilde devam eden bu gelişmeler ışığında günden güne İYİ Parti’nin buharlaştığı ortada. Seçim yenilgisi sonrasında CHP’deki değişim sancıları da genel başkan düzeyinde bir değişim getirmesine getirdi, lakin bunun yerel seçimlerde sandıklara nasıl yansıyacağını 100 günden az kalan bir zamanda hep birlikte göreceğiz. Parlamentoya CHP listelerinden girebilen Altılı Masa’nın diğer ortaklarının bir sonraki genel seçimde var olup olamayacaklarını da yine önümüzdeki yerel seçimlerin belirleyeceği kanaatindeyim. Bu kadar belirsizliğin ortasında muhalefetin bu dağınıklığı hatta pespayeliği iktidar cenahının elini o kadar kolaylaştırıyor ki ellerini ovuşturmaya bile ihtiyaç duymadan AK Parti ve MHP aralarındaki yüzde 50+1 tartışmasını kapalı kapılar ardında değil uluorta tartışmaya açabiliyor. Eğer iktidar cenahında bu niza bir parçalanma getirirse artık parlamentoda “AK Parti ve MHP oylarıyla reddedilen soru önergesi” ifadesine hasret kalabiliriz. 

Ekonomi Yönetimi

Seçimler sonrasında siyaset topografyasının yeniden şekillenmesi elbette kaçınılmazdı, zira seçimler bunun için yapılıyor zaten. Bu değişim öncelikle Türkiye’nin Mehmet Şimşek başkanlığındaki yeni ekonomi yönetiminin ve Merkez Bankası yeni Başkanı Hafize Gaye Erkan’ın politika faizi artırımlarıyla TL bazlı mevduatın tekrar yeni bir yatırım aracı olarak perçinlenmesiyle kendini gösterdi. Nass tartışmaları bu minvalde elbette güncelliğini korusa da emeklilerin hatırı sayılır bölümünün sadece 7.500 TL maaş aldığı bir ortamda hayatta kalabilmek için kolay yoldan para kazanmak ve köşe dönmecilik bir yaşam biçimine dönüşüyor. Bu furya o kadar etkin ki astronomik servetleri ve gelirleri olan, ismi hepimizde mahfuz bir kısım sporculara dolar bazında yıllık yüzde 240 faiz geliri elde edebileceklerini düşündürten bir altyapı var. Bunu öyle basit bir tamahkârlık ile açıklamaya çalışmak ancak geçiştirmek olur, zira burada çok daha derin psiko-sosyal marazlar var toplumsal olarak. Sadece sporcular değil toplumun çürüyen cevherini güzellik salonlarıyla kapatabileceğini düşünen sosyal medya fenomenleri de saçlarına yabancı paralarla bigudi yapmanın ve sabah kuşağı programlarının birinde kahvesini altından levhalarla içmenin faturasını ödüyorlar.  

Huzur Operasyonları

Seçimlerden sonra en önemli değişim artık akşam haberlerinin hatırı sayılır bir kısmının İçişleri Bakanlığı ve/ya Emniyet Genel Müdürlüğü bültenine dönmüş olmasıdır. Sanki öncesinde Orhan Veli’nin şiirindeki gibi “bedava” yaşıyormuşuz da haberimiz yokmuş. Yapılan huzur operasyonlarında ülkenin otantik mafyası yetmezmiş gibi yabancı mafya liderleri de yakalanıyor. Haliyle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının 400.000 ABD doları gibi senin benim için değil ama küresel mafya liderleri için makul bir fiyata edinebildiği düşünülürse, bu kişilerin pasaport koleksiyonlarına bir tane daha eklemek istemeleri oldukça anlaşılır bir durum. 

Geçen yılki yazımı 2022’nin Z Raporunu Alırken diye bitirmişim ve yine aynı şekilde bitirmekte bir beis görmüyor hatta tam aksine gerekli buluyorum, çünkü Kısacası Erich Maria Remarque’ın meşhur romanının başlığı gibi Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Im Westen nichts Neues):

“Sonuç olarak, her ne kadar 2022 mali ve miladi yılı Gregoryen takvime göre 1 Ocak’ta başlayıp 31 Aralık’ta sona erecek olsa da 12 Kasım 2021’de başlayan süreç daha bitmedi ve biteceğine dair henüz pek de bir emare yok. Eski Hazine ve Maliye Bakanlarımızdan Berat Albayrak’ın sosyal medya platformlarından Instagram’dan duyurduğu istifasını bitirdiği dua ile bu miladi ve mali yıl muhasebesine son vermek istiyorum: ‘Gaybı, kalpleri ve hakiki niyetleri bilen mutlak güç sahibi Cenab-ı Allah bizi Sırat-ı Müstakim’den ayırmasın. Sonumuzu hayreylesin.’”

İLGİLİ YAZILAR

emine uçak erdoğan

BAKIŞ

2023, sivil toplumun öneminin sık sık vurgulandığı ama genel itibarıyla kendisine çok da alan açılmayan bir yıl oldu. Deprem, seçim ve İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü kıyım… Sivil toplumun 2023 panoramasını bu üç önemli konunun izleğinde değerlendirmek mümkün.

Zor bir yılı geride bırakmaya sayılı günler kala içinde bulunduğum ruh hali, sosyal medyada sıkça dolaşan “Çok şükür kötü günleri geride bıraktık. Şimdi sırada daha kötü günler var…” ifadesindeki gibi. Perspektif’te bu hafta farklı konularda 2023 değerlendirmeleri okuyacaksınız. Bu çerçevede ben de sivil toplum açısından yılın değerlendirmesini yapmaya çalışacağım.

2023, sivil toplumun öneminin sık sık vurgulandığı ama genel itibarıyla kendisine çok da alan açılmayan bir yıl oldu. Deprem, seçim ve İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü kıyım… Sivil toplumun 2023 panoramasını bu üç önemli konunun izleğinde değerlendirmek mümkün. Ama önce kısa bir mevcut durum hatırlatması yapmak gerekiyor. 

Türkiye, geride bırakacağımız yıla sistem krizi tartışmalarıyla başlamıştı. Hızlı karar ve etkin yönetim vaatleriyle geçiş yapılan başkanlık sisteminin getirdiği kararların merkezileştirilmesi durumunun aslında o kadar da etki sağlamadığı, Meclis’in de bu süreçte verilen vaatlerin tam tersine etkisizleştiği sıkça tartışılıyordu. Muhalefet partilerinin birleşerek kurduğu Altılı Masa’nın Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e dönüş çıkışı büyük ilgi uyandırmıştı. Nitekim, Ankara Enstitüsü’nün Ekim 2022’de yayınladığı Toplumsal Algı ve Beklentiler araştırmasında toplumun kanaatinin de bu yönde olduğu, yani başkanlık sistemiyle ilgili destekçi olanların bile bazı değişiklikler-sınırlamalar yapılması gerektiğini düşündükleri şöyle dile getiriliyordu: “Başkanlık sistemine yönelik memnuniyet ortalaması, 10 üzerinden 3,8’dir. Katılımcıların yüzde 45’i sıfır puan vermiştir. Bu oranlar, başkanlık sistemine yönelik güçlü bir memnuniyetsizlik ve karşıtlığın göstergesi olarak okunabilir. Başkanlık sisteminde Cumhurbaşkanın yetkilerinin fazla olduğu ve TBMM’nin etkisinin azaldığı konusunda yüzde 60’a varan geniş bir mutabakat bulunuyor. Toplum, başkanlık sistemi taraftarlarının ileri sürdüğü; hızlı karar alma, yönetimi tek elde toplama ve siyasi istikrar sağlama gibi argümanlara da güçlü bir destek vermiyor görünmüyor. Toplumun yarısı bu argümanları paylaşmazken, paylaşanlar üçte bir düzeyinde kalıyor.” 

2000’li yıllarda demokratikleşme yönünde yapılan mevzuat değişiklikleriyle hem sayısal olarak hem de nitelik bakımından büyük gelişim gösteren sivil toplum, 2010’dan itibaren siyasetteki ibrenin değişimiyle güç kaybetmeye başladı. Bu süreç, Gezi olayları, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından başlayan OHAL dönemi gibi ‘çalkantılı’ dönemle daha da ağırlaştı. 2020’de kabul edilen Kitle İmha Silahlarının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun da sivil toplumun etkisizleşmesinde önemli bir kilometre taşı olarak kabul ediliyor. Kararların merkezileşmesiyle güç kaybı yaşayan sivil toplumun etkisizleşmesinin diğer sebepleri arasında; demokratik ortamın giderek daralması, yani düşünce özgürlüğünden barışçıl gösteri haklarına kadar birçok temel hak alanının giderek baskı altına alınması geliyor. Dış kaynak kullanımının kriminalleştirilmesi; (bakanlıklar AB fonu kullanırken, sivil toplumun fon kullanmasının suç gibi gösterilmesiyle ilgili tüm tartışmaları hatırlatmakta fayda var), sivil toplum faaliyetlerinin davalara konu edilmesi, tutuklamalar, Büyükada, Gezi Davası, çok gündem olamasa da çözüm sürecinde yürütülen faaliyetlerin, raporlamaların dava edilmesi… Bu faaliyetlerinden dolayı halen tutuklu ve yargılanan çok sayıda kişi var.  Keza denetim konusu da özellikle bazı sivil toplum kuruluşları için baskı aracına dönüştürüldü. Bu dönemin, iktidara yakın kuruluşlara hem kaynak aktarımı hem de kamuyla işbirliği alanında daha geniş imkânların tanındığı bir dönem olduğunu da dile getirmek gerek. Bu eşit olmayan tutumla muhafazakâr STK’lar imkân ve kaynak olarak büyürken içerik olarak etkisizleşmeye, daha çok halkla ilişkiler kurumları gibi çalışmalar üretmeye başladılar.

Seçim Gündeminde Sivil Toplum

Türkiye için dönüm noktası olarak görülen seçimlere sivil toplum açısından böyle bir ortamda girdik. Bir taraf baskılarla etkisizleşirken öteki taraf da organik ilişkilenmelerle etkisizleşmişti. Bunlara sivil toplumun kendinden kaynaklanan, kutuplaşmayı aşamama, kendi içinde yeterince demokratik ve katılımcı olamama, işbirliği kuramama, tematik kapanmalar vs. gibi sorunları da eklersek; sivil toplum, dönüm noktası olarak görünen seçim gündemine kendi gündemini, sorunlarının önemini, tartışmalarını taşıyamadı diyebiliriz. Sivil Sayfalar’ın seçimlerden hemen sonra farklı sivil toplum kuruluşlardan temsilcilerin katılımıyla düzenlediği toplantıda; sivil toplumun seçim sürecindeki karnesi ve seçim gündemlerine nasıl yaklaşacağı tüm yönleriyle tartışılmıştı. Keza yine sivil toplum, karar alma mekanizmaları ve siyaset ilişkilerinin mevcut sorunları, yapılması gerekenlerle ilgili YADA Vakfı’nın hazırladığı rapor önemli tespitler içeriyor. Bu yönüyle sivil toplumun siyasetle kurduğu ilişkide rolünü netleştirmesi ve seçim süreçlerinde bu rol ve gündemi kaybetmeden yer alması hayatiyet taşıyor.

Deprem ve Hafızasızlık

Sivil toplum açısından diğer önemli bir gündem maddesi 6 Şubat depremi oldu. Türkiye sivil toplumunun tarihinde 17 Ağustos 1999 depremi önemli bir tarih. Devletin afete müdahalesindeki yetersizlikler, sivil toplumun ortaya çıkışı ve güçlenmesinde, çeşitlenmesinde önemli rol oynamıştı. Daha doğrusu sivil toplumun hayatiyeti daha çok kabul edilmişti. 6 Şubat depremleri de bu yönüyle aynı şekilde deneyimlendi. 

AFAD, Kızılay gibi afete müdahalede yer alan merkezi kurumların, telefon şebekeleri gibi büyük özel kurumların ilk günlerde çökerek oluşturduğu krizi gidermede sivil toplum büyük çaba gösterdi. Hem bireysel hem de kurumlar olarak büyük bir seferberlik hali yaşandı. Sadece insani yardım değil arama-kurtarma başta olmak üzere afete müdahalede güçlü bir varlık gösterdi sivil toplum. İktidarın tutumu da 1999 depremindeki gibi oldu; ilk günlerin ardından müdahale edebildiği bölgelerde kendine yakın hissettiği kurumların dışındakileri sahanın dışında tutmaya çalıştı. Yine 1999’daki gibi ‘asrın felaketi’ olarak adlandırılan ve gerçekten hem şiddet hem de etki ettiği coğrafya alanıyla bu yakıştırmayı hak eden deprem, Türkiye’deki kutuplaşmayı bir nebze azaltmadı hatta ne yazık ki artması için bir araç olarak değerlendirildi. 

Depremin ilk anından itibaren bir yandan seferberlik hali yaşanırken bir yandan da siyasi ajandalarla deprem, kutuplaşma alanına çekildi. Anadolu Ajansı’nın depremde sahada olan sivil toplum kuruluşlarıyla ilgili yaptığı ilk infografik haberde sadece iktidara yakın kuruluşlara yer vermesi, tepkilerle bunu göstermelik olarak genişletmesi, Ahbap etrafında yaşanan tartışma, seküler kesimin arama-kurtarmadan insani yardıma kadar AFAD’dan daha başarılı operasyonlar çıkaran İHH’nın gönüllüsünün İstanbul’a kendi evine aileleriyle birlikte getirdiği mülteci çocuklarla ilgili tartışma vs.… Ardından seçimlerle birlikte bu kez yine depremzedelerin oy tercihleriyle başlayan tartışmalar… Tüm bu tutum, 17 Ağustos’tan sonra ülkeyi depreme hazırlamak vaadiyle gelen iktidarın, bazı illerde 30 yılı bulan yerel iktidarına rağmen niye gerekli önlemleri almadığı, imar aflarıyla, denetimsizliklerle alan açılan ölümler, etkin işletilmeyen adalet süreçleri, henüz tam olarak kaç kişinin öldüğüyle ilgili net bir sayının verilmeyişine kadar birçok alanın hiç gündem olmamasına sebebiyet verdi. Kurumsal siyasi muhalefet de bu konuda tutum alamadı. Sivil toplum kuruluşlarının çalıştıkları alanlarda önemli işler, raporlamalar yaptığı ancak bir araya gelemedikleri ve gündemlerini ortaklaştıramadıkları için afet politikalarında etkili olamadıkları bir verili ortam oluştu hâlihazırda. MAZLUMDER’in depremden sonra ‘yaşatma hakkı’ sorumluluğuna dikkat çektiği raporu yılın önemli çalışmalarından idi, yeri gelmişken tekrar vurgulayayım.

Gazze Meselesi ve Kutuplaşma

Gazze konusuna gelince, İsrail’in kıyımlarına karşı birçok ülkede insanların, üstelik devletlerinin tutumlarının tam tersine sokakları doldurduğu, eylemler yaptığı bir ortamda Türkiye’de kitlesel bir eylemlilik ortaya konulmadı. 7 Ekim’in hemen ardından İsrail Başkonsolosluğu önünde yapılan eylemlerde polisin müdahalesiyle karşı karşıya kalanlar ‘gösteri hakkının’ anayasallığından, temel hak oluşundan dem vurdu. Yıllardır bu hakkı kullanmaya çalışanları ‘suç’ işlemiş gibi göstermemişler gibi… Bir yandan sürekli niye kitlesel bir eylem yapılmadığı konuşulurken bir yandan da Gazze meselesini yıllardır inşa edilen kutuplaşmanın bir basamağı gibi kullanma hali oluştu. Türkiye’deki çoğulculuğu, farklılıkların bir arada yaşama tahayyülünü savunan az sayıda kişinin, kurumun girişimleriyle bazı gösteriler de düzenlendi. Ancak oralarda da güçlü bir varlık gösterilemedi. İktidara yakın kurumlar için yukarıda değindiğim gönüllü etkisizleşmenin oluşturduğu durum, Gazze meselesinde kendini iyice gösterdi.

Sonuç olarak sivil toplum; demokratikleşme, sorunların görünür kılınması, gücün merkezileştiği sistemlerde yerelin bilgisine sahip olma başta olmak üzere pek çok işleve sahip çok önemli bir aktör. Demokratikleşmeyi sadece medya ve akademik özgürlük, siyasetin demokratikleşmesi çerçevesiyle değerlendirmek yeterli olmaz. Sivil toplumun etkin olduğu, eşit kaynak ve ilişkilenmeye sahip olduğu ve tabii sivil kalabildiği zeminler, sorunların daha kolay çözüme kavuşabildiği ortamlar oluyor. Ama sivil toplumun da kendi içinde kutuplaşmaması, demokratik, kapsayıcı olabilmesi, yaptığı çalışmaları ortaklaştırabilmesi, işbirliğine açıklığı, sadece kendine benzeyenlerle ilişki kurmaktan kaçınması, siyasetle kategorik karşıtlık veya destek bağlamında değil kendi rolüne uygun şekilde ilişkiye geçmesi gerekiyor. Bu yönüyle aradığımız, istediğimiz demokratik ve kapsayıcı zemine daha çok yolumuz var.

İLGİLİ YAZILAR

vahap coşkun

BAKIŞ

Nasıl ki 28 Mayıs’tan sonra Kılıçdaroğlu’nun siyasette ve partisinin başında kalma şansı yok idiyse, 31 Mart’ta tevil edilemeyecek kadar ağır bir yenilgi tattığı takdirde Akşener’in de siyasi kariyerini sürdürme şansı olmayacak. Bitiş çizgisine adım adım ilerliyor Akşener; 1 Nisan, onun siyasi raf ömrünün dolduğu gün olarak tarihe geçebilir.

Mayıs 2023 seçimlerine giderken Türkiye’de siyaseti göz ucuyla takip eden herkes için, Kılıçdaroğlu’nun Altılı Masa’nın cumhurbaşkanı adaylığını kimseye bırakmayacağı ayan beyan ortadaydı. Herkes bunu biliyor, görüyor ve konuşuyordu. Lakin asıl konuşması gerekenler, bu meseleyi açıkça konuşmaktan imtina ediyorlardı. Altılı Masa’nın üyeleri her konuyu enine boyuna ele alıyor, mesela 2.000’den fazla vaadi içeren seçim beyannameleri yayınlıyor ama sandığa kimin liderliğinde gideceklerini belirlemiyorlardı. 

Denilebilir ki Masa’daki dört ismin (Karamollaoğlu, Davutoğlu, Babacan ve Uysal) Kılıçdaroğlu’nun adaylığına bir itirazları yoktu, o nedenle bunu gündeme almalarının da bir gereği yoktu. Vakti geldiğinde olması gereken olacak ve Kılıçdaroğlu’nun adaylığı tescillenecekti. Fakat Akşener daha ilk günden Kılıçdaroğlu’nun adaylığına karşıydı, onunla bir başarıya ulaşmanın olanağının olmadığını düşünüyordu. 

Bu durumda yapılması gereken, mevzuyu gizliye saklıya boğmadan berraklıkla mütalaa etmek ve bir karara varmaktı. Karar, birlikte devam etmek yönünde de olabilirdi, yollar da ayrılabilirdi. Ancak Akşener bu doğru yolu takip etmedi, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını kabul etmediğini net bir şekilde göstermek yerine yandan dolandı ve piyasaya “kazanacak aday” diye bir laf sürdü.

“Kazanacak aday” söyleminin maksadı belliydi: Akşener, Kılıçdaroğlu’nun kazanamayacağını düşünüyor, karşıtlığını dışa vuruyor ve herkes de bunu böyle anlıyordu. Siyaseten hem garip hem de yanlıştı bu! Garipti, zira ittifakın ikinci büyük partisi, ittifakın muhtemel adayını kazanamayacak biri olarak fişliyordu. Ortağının güvenmediği birine halk neden bel bağlasındı? Yanlıştı; çünkü bu tavrın “Madem Kılıçdaroğlu’nun kaybetmesi kesin, o halde neden doğrudan karşı çıkmıyorsun, bunu düzeltmek için ne bekliyorsun?” gibi meşru sorulara verebilecek mantıklı bir cevabı da yoktu. 

“Kişisel İkbal Hesapları İçin Üretilmiş Devşirme Siyaseti” 

Ne var ki Akşener, bu garip ve yanlış tavrını sonuna kadar sürdürdü. Adaylığın kesinleşeceği gün gelip çattığında ise dananın kuyruğu koptu. Akşener, Kılıçdaroğlu’na karşı İmamoğlu ve Yavaş’ı işaret etti. Ama ne Kılıçdaroğlu ve Masa’nın diğer mensupları bu teklife geçit verdi, ne de İmamoğlu ve Yavaş Akşener’in gazına kapıldı. 

Akşener Masa’da tek başına kaldı ve ikinci büyük hatasını yaparak Masa’yı terk etti. Hem de ne terk ediş! İktidarın bile muhalefete doğrultmadığı kadar ağır ithamlarla Masa’yı yerle yeksan etti. Artık millet iradesini yansıtma kabiliyetini kaybeden Altılı Masa, bir kumar masasıydı, “tek bir adayın tasdiki için çalışan bir noter masasıydı.” İYİ Parti bu masada oturmayacak, “kişisel ikbal hesapları için üretilmiş bir devşirme siyasetinin” günahına bulaşmayacaktı. 

Yenilir yutulur laflar değildi bunlar. Normal şartlarda Akşener’in dönüp bu masaya bakmaması gerekirdi. Masa’dan da, o istese dahi, Akşener’e artık bir yer vermemesi beklenirdi. Ama her ikisi de oldu ve üçüncü büyük bir yanlışa imza atıldı.  Akşener, Masa’ya döndü, Masa da hiçbir şey olmamışçasına Akşener’i bağrına bastı. 

Ve bütün bunlar milletin gözü önünde cereyan etti. Kendi içlerinde en temel konularda dahi bir mutabakatı bulunmayan, parçalı ve kırık dökük bu yapının halka bir itimat telkin etmesinin imkânı yoktu. Altılı Masa’nın bir söylediği diğerini tutmuyor, dün yaptığını bugün reddediyor ve aktörleri her adımlarında yanlışın üzerine bir yanlış daha ekliyorlardı. Halkın böyle bir ittifaka iktidar vizesi vermemesi tabiiydi. 

“İYİ Parti’den Bir Şey Çıkmaz” 

Hülasa Akşener, muhalefetin Mayıs mağlubiyetinin baş müsebbiplerindendi. Fakat seçimin ardından herhangi bir ciddi muhasebeye girişmedi; uzunca bir süre sessiz kaldı, kamuoyunun önüne çıktığında ise yenilgiden ötürü neredeyse kendisi haricindeki herkesi suçladı. O hep doğru yapmış ama diğerleri hep yanlışta kalmıştı, dara düşmenin sebebi “bu ablanız” değil, diğerleriydi. Dolayısıyla artık bu yanlışların bir paydaşı olmayacak, ittifaklara katılmayacak ve müstakil bir siyaset hattı inşa edecekti. 

Kulakta hoş tınılar bırakıyordu bu “müstakil siyaset” lakırdıları ama gerçekte böyle bir siyasetin oluşturulması o kadar kolay değildi. Yeni bir siyasi rota çizmek için, önce partinin toparlanması gerekiyordu, oysa İYİ Parti ilmek ilmek çözüldü. Bir taraftan seçimde alınan büyük yenilgiyle birlikte, o güne kadar halının altına sürülmüş skandallar patlak vermeye başladı. En yakınında duranlar Akşener’e ve partiye altından kalkılması güç iddialarla yüklendiler. 

Diğer taraftan da, müstakil siyaset anlayışı, parti içinde bir yarılma yarattı. Taban ve tavanda, mevcut siyasi koşullarda akılcı olmadığı gerekçesiyle, bu siyasete yüksek sesle karşı çıkıldı. İstifalar ve ihraçlar hız kazandı. “İYİ Parti’den bir şey çıkmaz” düşüncesi güç kazandı; parti hem sayı hem de algı olarak bir ciddi bir güç kaybına uğradı ve operasyona açık hale geldi. 

“Savaşılacak Aday” 

Gerek seçim öncesi ve gerek seçim sonrası yaşananlar Akşener’in üç önemli zaafını orta yere serdi:

İlki, süreç yönetimindeki başarısızlığıdır. Akşener, Altı Masa’yı kendi kafasındakine göre tanzim edebileceğinin, istediği forma sokabileceğinin hayallerini kurdu. Ancak günün sonunda ne umduysa tersi oldu; Masa’nın ne adayını ne de siyasetini tayin edebildi. Bir noktadan sonra kopamadığı Masa’nın esiri haline geldi. 

İkincisi, krizlerle başa çıkmadaki yetersizliğiydi. Parti içindeki muhalefetin istemlerine bir çözüm bulmadı ve kopuşları durduramadı. Nihayetinde partisi belini doğrultamayacak ölçüde aşırı kan kaybına uğradı. Diğer muhalefet partileri ile de sağlıklı bir ilişki geliştiremedi. 

Uçlara savrulan bir tarzı var Akşener’in; misal dün cumhurbaşkanlığına layık gördüğü İmamoğlu ve Yavaş’ı bugün “korkak” olarak damgalıyor, dün “kazanacak aday” diye nitelediği İmamoğlu’nu bugün “savaşılacak aday” olarak kodluyor. Siyaset, kısa vadede bu kadar gelgiti kaldırmaz; böylesine keskin dönüşler yapan bir aktörle sağlıklı bir ilişki de geliştirilemez. Nitekim Akşener, hâlihazırda diğer muhalefet partileriyle bütün köprüleri atmış bir pozisyonda duruyor, diğer muhalefet partileri de onun için pek hayırhah düşünceler taşımıyor. 

Üçüncüsü, siyasi iddiasına uygun bir söylem geliştirmemesiydi. Merkez sağ olma iddiasıyla sahneye çıktı Akşener ama neticede gelip son derece dışlayıcı ve dar bir ulusalcılığa demir attı. Son dönemlerde gündemi meşgul eden Şeyh Sait tartışmasındaki dışlayıcı ve ezber konumlanma ve Meclis’te Süryani milletvekilinin anadilinde Noel kutlamasına gösterilen aşırı reaksiyon, İYİ Parti’de iddia ile gerçek arasındaki makasın ne kadar açık olduğunun göstergesi! Kürtlerle temas dahi kuramayan ve en küçük bir farklılık karşısında bile galeyana gelen bir kimliğin merkeze yerleşmesi bahis konusu olamaz. 

Bitiş Çizgisine Adım Adım 

Akşener, partisinin seçimlere her ilde kendi başına gireceğini bir kez daha vurguladı ve bu kararın bütün sorumluluğunu da üzerine aldı. Bir nevi siyasi hayatını ortaya koydu. Olan biten bunca hadisenin ardından İYİ Parti’nin artık dikiş tutmasının, silkinip toparlanmasının ve ayağa kalkabilmesinin çok zor olduğu kanısındayım. Muhtemelen İYİ Parti baş aşağı gidecek, düşüş hızı giderek artacak ve yerel seçimlerde yıkıcı bir mağlubiyeti tadacak. 

Böyle bir mağlubiyet ise Akşener’in siyasete devam etmesini imkânsız kılar. Nasıl ki 28 Mayıs’tan sonra Kılıçdaroğlu’nun siyasette ve partisinin başında kalma şansı yok idiyse, 31 Mart’ta tevil edilemeyecek kadar ağır bir yenilgi tattığı takdirde Akşener’in de siyasi kariyerini sürdürme şansı olmayacak. 

Velhasıl bitiş çizgisine adım adım ilerliyor Akşener; 1 Nisan, onun siyasi raf ömrünün dolduğu gün olarak tarihe geçebilir.

İLGİLİ YAZILAR

adnan boynukara

BAKIŞ

Gazze, Batı ile insanlığın geri kalan kısmını ve Batılı hükümetlerle toplumlarını sürekli karşı karşıya getiren bir turnusol kâğıdı işlevini görüyor. Ortaya çıkan resim, dünya için düzen, Batılı ülkeler için ise demokrasi krizine işaret ediyor.

Filistin’de yaşanan 7 Ekim süreci, ABD ve birçok Avrupa ülkesinin askeri, diplomatik ve siyasal desteğiyle, kanlı bir şekilde devam ediyor. Dünyadaki siyasal dengelerin ve pozisyonların, katliamlara ve yıkımlara rağmen hiçbir şey olmamış gibi devam edeceğini düşünmemek mümkün değil. Yaşananlar Batı merkezli küresel düzeninin sahip olduğu son meşruiyet kırıntılarını da yok ediyor. Nihayetinde yaşadığımız süreç; küresel düzenin adalet, temsil ve meşruiyet krizini en berrak şekliyle ortaya koyuyor. Gazze, Batı düzeninin bir ahlak testine dönüştü. Her Birleşmiş Milletler oylamasının da gösterdiği üzere ABD başta olmak üzere Batı bu testten büyük bir başarısızlık ve devasa bir meşruiyet yitimiyle çıkıyor. Gazze, Batı ile insanlığın geri kalan kısmını ve Batılı hükümetlerle toplumlarını sürekli karşı karşıya getiren bir turnusol kâğıdı işlevini görüyor. Ortaya çıkan resim, dünya için düzen, Batılı ülkeler için ise demokrasi krizine işaret ediyor. 

Buna karşın, Filistinliler canlarıyla, mallarıyla büyük bir bedel ödüyor. Buradan sağlıklı çıkış yolu, Filistinlilerin birliği, yeni bir liderlik ve iki devletli çözüm. Unutmayalım ki her siyasal yapının siyasal esneklik göstermesi gereken bir evreden geçiyoruz. Program, siyasal ittifaklar ve yapılar düzeyinde bir esneklik. Nihayetinde hiçbir siyasal yapı veya marka Filistinliler ve Filistin davasından daha önemli değil. Bu yapılırsa yaşananların siyasi faturasını, İsrail’in tüm katliamlarını meşrulaştıran, kendini İsrail’e siper eden ABD’nin ödemesi kaçınılmaz. ABD ile birlikte İsrailli yöneticiler de siyasi bir fatura ödeyecek. Bütün bu katliamlar İsrail’in hem demografi hem de demokrasi krizini daha da derinleştirecek. Çünkü İsrail yönetimi, siyasal bir ufuktan yoksun askeri bir garnizon gibi hareket ediyor. Tabii İsrail ve ABD’nin arkasında sıraya giren Avrupalı yöneticilerin unutulması da mümkün değil. Tüm olan bitenlere pasif tepkiler veren Arap ve halkı Müslüman ülke liderlerinin de fatura ödeme olasılığı yüksek. Hasılı; Gazze işgali, katliamlar ve Filistin davası küresel meseleler ve küresel sonuçlar doğuracak. 


Komplo Değil Gerçek: Tek Merkezden Yönlendirme


Birçok kesimin, dünyaya egemen olan siyasal ilişkileri, farklı komplo teorileri üzerinden yorumladığı sıkça duyulur. Bu tür komplo teorilerini haklı çıkaran bir süreç yaşıyoruz. Öyle bir süreç ki neredeyse dünyanın tek merkezden yönetildiğine inanacağız. Çünkü Batılı ülkeler, ilk kez siyasal pozisyonlarını bu denli ortaklaştırarak netleştirdi. Tek bir merkezden yönlendirilircesine ve anlaşılmasında zorluk çekilen bir ‘arzuyla’ İsrail’e koştular. “İsrail devletinin yanında olduklarını ve İsrail’in kendini savunma hakkına olan desteklerini” ilan ettiler. Mesela, bu liderler İsrail’in kendisini savunma hakkını koşulsuz savunurken hiçbiri Filistinlilerin de yaşama haklarını, işgalden ve katliamlardan arındırılmış bir yaşam haklarının olduğunu vurgulamaya tenezzül etmedi. Ama, ziyaret arzusu o denli köpürtüldü ki İsrail ziyaretleri sıraya koyma ihtiyacı dahi hissetti. Hatta, öncellik sıralamasına göre kimi ziyaretçileri öteledi. Olan bitenleri normal bir tutum olarak okumak mümkün değil. Onlarca yıldır bu tarz saldırıların olduğu dünya, bahsettiğimiz tutuma ilk kez şahitlik ediyor. Elbette dünyanın vicdanlı ve hukuka inanan insanları bu durumu görüyor ve not ediyor. Batılı liderlerin ve karar vericilerin bu tutumlarını, unutmak veya olmamış gibi göstermek mümkün değil.

İlk Kez mi Kan Akıyor?

Dünya genelinde ilk kez kan akmıyor, ilk kez saldırı olmuyor ve ilk kez işgal edilmiş bir coğrafyanın halkı işgalciyle bir mücadeleye girişmiyor. Benzer olayların farklı ülkelerde meydana geldiği açık. 7 Ekim’den sonra yaşanan durum çok farklı. Özellikle Avrupalı liderlerin İsrail’i ziyaret etmesi, İsrail’in “kendini savunma hakkı var” türü açıklamalar, İsrail’in sergilediği katliamları meşrulaştıran tutumları, siyasi ve askeri destek bu denli açık olmamıştı. Karşımızda yeni ve ilk kez yaşanan bir durum var. Bu işin arkasında dünya barışına zarar verecek, tahrip edecek, hatta ‘dinamitleyecek’ bir anlayışın olduğuna ilişkin kaygılar çok güçlü. Dünya halkları bu gerçeği görüyor. Sorunlu bu anlayışa karşı, küresel vicdanın var olduğunu ortaya koyan sağlıklı tutumlar da gelişiyor. Bunu, kendi yöneticilerinin dayatmalarına, tehditlerine, yasaklamalarına, cezalandırmalarına rağmen yapıyorlar.

Liderlerin kirli ilişki biçimlerine karşı vicdani tutumu ortaya koyan halkın tepkileri ise çok kıymetli ve değerli. Dünyanın daha yaşanılır bir yer olması gerektiğine inanan herkesin, bu tutumu görmesi ve takdir etmesi de değerli. Dayatmaya boyun eğip katliamcının yanında duran kimi liderlerin, yanlış yaptıklarını görüp tutum değiştirmeye yönlendikleri izlendi. Ancak adını netleştiremediğimiz “tek merkez” tarafından yapılan açık tehditler sonunda tekrar İsrail’in arkasında pozisyon almaları trajikomik bir olay. Tutumları ne olursa olsun, almış oldukları pozisyon siyasi kariyerleri açısından sonun başlangıcı. Bu durumun en somut örneği Fransa Devlet Başkanı’nın yaşadığı durum. Ancak herkes, verdiği kararın sorumluluğunu üstlenecek ve halklar faturayı önlerine koyacak.

ABD’nin Çıkmazı


Sürecin kaybedenlerinin başında ABD geliyor. Çünkü ABD kendi kaderi ile İsrail’in kaderini aynı gördüğünü açıkça ilan etti. İlan etmekle kalmadı, İsrail’e her türlü desteği verdi. Kendisini İsrail’in işgal, katliam ve apartheid rejimine siper etti. Bu da yetmezmiş gibi BM Güvenlik Konseyi’nin anlamsız hale gelmesi pahasına, İsrail’in arkasında, yanında, önünde durdu. ABD’li yöneticilerin bir kısmı İsrail’e desteklerinin kendi inançları üzerinden, bazıları ise Hristiyanlık ile Yahudilik arasında kurdukları bağ üzerinden açıkladılar. Bugün İsrail artık Evanjelik Siyonizm’in bir apokaliptik rüyasına dönüşmüş durumda. Bu nedenle, global aşırı sağın en büyük ortak ‘aşkı’ İsrail oldu. İsrail onlar için ırk kavramının, milliyetçiliğin, ayrımcılığın siyasal merkeze dönüşmesini mümkün kılıyor. Ayrıca, apartheid Güney Afrika’sını günümüzde temsil eden ve mümkün kılan formülü de temsil ediyor. 

Yaşananlar, ABD’nin Ortadoğu’ya ilişkin sağlıklı bir analiz yapma yeteneğine sahip olmadığını ortaya koyuyor. Aslında ABD, değişen yönetimlere rağmen, yıllardır bu sorunun tarafıydı. Ancak ilk kez bunu insanlığın gözünün içine sokarcasına yaptı. Dünya barışı diye bir derdi olmayan, Soğuk Savaş döneminde kurduğu hegemonyadan medet uman ve seküler görünümlü aşırı dinciliğe teslim olan ABD’nin, küresel sisteme ilişkin sahici bir perspektif geliştirme imkânı yok. 

Bu durumun netleşmesiyle birlikte hem Ortadoğu’dan başlayarak ciddi bir kırılma ortaya çıkacak hem de mevcut ilişkilerin gözden geçirilmesi gerekecek. Bunun ilk işaretleri, Rusya ve Çin’in oluşan boşluktan yararlanmak için pozisyon almasıyla görüldü. ABD hem sorunun tarafı olduğunu ilan etmekle hem de BM Güvenlik Konseyi’ni anlamsız hale getirmekle “kendi kuyusunu kendisi kazmış” oldu. Dünya hakları kendi yöneticilerini zorlayarak, BM, Güvenlik Konseyi ve veto yetkisini sorgulamaya başlayacak. Unutmayalım, çözüm üreten olmak yerine sorunun tarafı olmanın sonucu, çıkmaz sokağa mahkûm olmaktır.

İsrail Yönetimi


İsrail yönetiminin, ABD’nin desteğini alarak, arkasına saklanarak yürüttüğü işgal politikalarıyla sonuç alma şansı yoktur. Gazze’de yaşayan insanları ‘şeytanlaştırmak’ için kendi vatandaşlarını dahi katleden mevcut yönetimi ciddi sorunlar bekliyor. İç kavgalar, işgal, demografik ve demokratik kriz, Yahudilik eksenli tartışmalar ve savaşta yaşanan kayıplar yeni dönemin en temel gündem maddeleri olacak. Kendi vatandaşlarına yabancılaşan köktendinci anlayışın güdümüne girmiş yönetici kadroların var olan sorunları çözmesi mümkün değil. Hem halkının barış ve çözüm çığlıklarına karşı kulaklarını kapatacaksın hem tüm argümanlarını inançlarından üreteceksin hem de demokrasiden bahsedeceksin. Hem kariyer planlaması için sivil katliamlara girişeceksin hem de konuşmadan diyalogdan ve çözümden bahsedeceksin. Bunları birlikte karşılama imkânı yok.

Dini olduğu değerlendirilen önermelerle, temel amacının Ortadoğu’da işgal faaliyetlerini sürdürmek olduğu bilinen İsrail, bölge ülkeleri için güvenlik sorunudur. Filistin sorunundan çok bölgenin ve dünyanın bir İsrail sorunu var. Çünkü İsrail hem Suriye, Lübnan ve Irak’ın tamamı ile Türkiye ve Arabistan’ın bir kısmının işgal edeceği topraklar olduğunu belirten haritalar paylaşıyor hem bu haritalara ilişkin dini argümanlar geliştiriyor hem de “kendini savunma hakkından” bahsediyor. Bölge ülkeleri açısından bu durum, bir varlık sorunudur. İsrail’in işlediği suçlara destek veren ve bu desteği dini argümanlara dayandıran tüm ülkelerin yöneticileri, medya temsilcileri, bahsettiğimiz anlayışın olası suçlarından da sorumlu olacaktır. Üretilen terör örgütlerine verilen destekler aracılığıyla bölgede yapılmak istenenin bu anlayışa zemin hazırlamak olduğunu herkes çok iyi biliyor. Ama unutulmaması gereken şey, İsrail ve yandaşları projeksiyonlar geliştirirken, bölge ülkeleri de boş durmaz. Meselenin özü; “Büyük bir savaşa mı büyük bir barışa mı” sorusuna verilecek cevapta gizli.

AB ve Avrupa

ABD’yle ilgili değerlendirme yaparken, ABD’nin arkasında sıraya giren Avrupa ülkelerini atlamak mümkün değil. Avrupa ülkelerinin tek ‘günahı’ İsrail’in işlediği katliamları “kendi güvenliğini savunma” olarak görmeleri ve katliamlara sesiz kalmaları değil. Bununla birlikte önemli olan konu, sivil katliamlara karşı çıkan ve vicdanlarının sesini dinleyen insanlara uyguladıkları baskıdır, demokratik değerleri ayaklar altına almalarıdır. Protesto gösterilerine tahammül edemeyen, düşünce ve ifade özgürlüğü sınırlarını çiğneyen, gösterileri para cezası ile sindirmeye çalışan, İsrail katliamlarına itiraz edenleri cezalandıran Avrupa ülkelerinin dünya halklarına söyleyebilecek bir şeyleri yok. Katliamcıların, Filistinlilere ilişkin kullandıkları ‘vahşiler’, ‘barbarlar’, ‘insan olmayan yaratıklar’ gibi ifadeleri tekrarlayan Avrupalı liderler suç ortağıdır. İsrail’in artan sivil katliamları sonucunda tutum değiştiren Avrupalı liderlerin olabileceği görülüyor. Ama demokratik tutum, gösterilmesi gereken zaman geçtikten sonra gösterilebilecek bir tutum değildir ve suça ortak olduktan sonra tutum değişikliği sahici olmaktan uzaktır. Bu saatten sonra demokratik değerlerden, ifade özgürlüğünden ve insan haklarından bahsetmeleri anlamsız bir faaliyet olarak kayda alınacaktır. 


Filistinliler ve Filistinli Yöneticiler


Bu sürecin Filistinliler, Filistinli örgütler ve Filistinli yöneticilerin pozisyonlarını etkilemeyeceğini düşünmek de doğru olmaz. Elbette, yaşadığımız süreç Filistinlilerin, örgütlerin ve yöneticilerin de değişmesini zorlayacak. Bu aktörleri bekleyen en önemli konular; mevcut durumu anlamaları, konunun din merkezli bir mesele olmadığını kavramaları, yükselen vicdani desteği sağlıklı yorumlamaları ve buna uygun bir değişimi hayata geçirmeleridir. Ayrıca, Filistinlilerin birliğine ilişkin bir tutum geliştirmeleridir. Oslo Anlaşması’yla ortaya çıkan ve İsrail’de yaşayan Filistinliler ile mülteci olan Filistinlileri yok sayan anlayışın son bulmasıdır. Bunlar olmazsa, mevcut liderlikler değişmek zorunda kalacak.

Filistin meselesi, sadece Arapların veya Müslümanların meselesi değildir. Mesele insan hakları ve küresel vicdan meselesidir. Bunun için dahi olsa, onlarca yıldır devam eden seçimsiz yöneticilik günleri son bulmak zorunda. Bu sürecin en önemli çıktısı, demokratik süreçleri işletecek ve çözüme ilişkin söyleyecek sözü olan yeni bir liderlik anlayışının doğması olacaktır. Bunun mümkün olduğu açık. Asıl önemlisi ise aynı anda tüm Filistinlilerin liderliğini üstlenebilecek bir ortak iradenin gelişmesi. Tüm Filistinlilerin sorumluluğunu üstlenecek bir liderlik, iki devletli çözüm için de şart.


İki devletli çözümün anahtarı, tüm Filistinlilerin temsiliyetini üstlenmiş ve demokratik süreçleri işleten yeni bir liderliğin ortaya çıkmasıdır. Bu liderliğin sonuç almasının yolu ise Gazze’deki, Batı Şeria’daki, İsrail’deki, Ürdün’deki ve diasporadaki Filistinlilerin ortak iradesidir. Tüm Filistinliler iradelerini ortaya çıkabilecek olan yeni liderliğin etrafında toparlarsa, iki devletli çözüm üzerinden sonuç alınabilir. Bu konuda Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) Hamas dahil olmak üzere Filistinli bütün yapıları içerecek şekilde yeniden yapılanması elzemdir. Tekrar vurgulayacak olursam, buradaki anahtar FKÖ’de, İsrail işgalinin güvenlik taşeronluğu görevini üstlenen Filistin Yönetimi’nde değil.

Hamas’ın 2017 yılında 1967 sınırlarını esas alan iki devletli perspektifi benimsemesi böylesi bir birlikteliğin zeminini oluşturabilir. Şimdi bunun daha güçlü bir şekilde dile getirilmesi, bu süreci daha da olası hale getirebilir. Böylesi bir birliktelik İsrail işgaline karşı verilmiş en güçlü cevap olur. Arap devletler ve halkı Müslüman olan ülkeler bu iradeye saygı duyar ve destek olurlarsa sonuç alma kapasitesi çok daha güçlenir. Ama küçük çıkarları için bu süreçleri sabote etmek isterlerse durum farklılaşabilir. Yaşadığımız süreç, halkı Müslüman olan ülkelerin ne denli küçük hesaplar peşinde olduğunu da gösterdi. Bu nedenle önemli olan, Filistinlilerin ortak iradesidir. Çünkü bu iradenin önünde durma şansları yok. Bahsettiğimiz şeyin amacı savaş değil, bu bölgenin barışa kavuşmasıdır.

Dünyanın vicdanlı insanlarına düşen en temel yükümlülük ise küresel sorumluluk bilincini geliştirmek ve bunun ülkeler nezdinde karşılık bulmasını takip etmektir. Çünkü yeni sürecin ortaya çıkardığı pozisyonlar, küresel barışı tehdit ediyor. ABD ve İsrail’in görmediği/görmek istemediği şey, uyguladıkları politikaların radikalleşmeye davetiye çıkarma olasılığıdır. Umarım Filistin’de demokratik bir dönüşüm ortaya çıkar ve radikalleşmenin yerini demokratik bir dönüşüm alır. Kısacası konu, küresel bir meseledir ve ancak küresel bir adalet ve vicdan perspektifiyle çözülebilir.

İLGİLİ YAZILAR

Murat Çemrek

BAKIŞ

Uluslararası örgütlerin müşkülü ontolojik değil tam aksine varlık içinde yokluk. Çünkü bu yapılar, Schrödinger’in kedisi misali sağ mı ölü mü bilemediğimiz kuantum süperpozisyon paradoksundan kelli kontrollü kriz yönetimi gibi tam bir mürailik üzerinde yükseliyor: Var ama yok desen de başın ağrımaz.

Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

Bu sorunun karşılığını bulamıyorum

içinden çıkılmaz bi olay, ama önemsiz

köylüleri öldürmesek de olur

hatta onların kalın suratlarını

görmezlikten gelebiliriz

yapılacak çok şey var daha

Ne zaman uluslararası hukuk ve/ya uluslararası örgütler söz konusu olsa aklıma istemsizce İsmet Özel’in epigraftaki Akla Karşı Tezler şiirinin dördüncü bölümündeki mısralarda sorduğu soruya umarsızca verdiği “…öldürmesek de olur” cevabı gelir. (Siz Almanlar nasıl diyorsunuz “Das ist mir egal”.) Şükrü Erbaş ise Özel’in sorusunu şiirinin başlığına taşımakla kalmayıp şiirin altı ayrı bölümünün başında tekrar tekrar sorup her seferinde bu taammüden cinayet için gerekçeler sıralar. Fakat Erbaş şiirini “Köylüleri, söyleyin, nasıl kurtaralım?” diye sorarak Özelvari bir çeviklikle topu okuyucuya atıp sahneden ayrılır. (Hani öldürüyorduk? Boşuna dememişler “Şairlerin sözüne güven olmaz” diye, ne dillerinin ayarı var ne gönüllerinin). 

Başta en enternasyonali ve en cihanşümulü Birleşmiş Milletler (BM) olmak üzere uluslararası örgütler de -şiirden geçtim- Fakir Baykurt’un köy romanlarındaki kasvetli çaresizliği yaşamaktadırlar. Hani bu çaresizlik sadece William Shakespeare’in (“Şeyh Pir” de olabilir, üstadına sormak lazım) Hamlet’indeki gibi “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!” kıvamında bir ontoloji problemi olsa, biz onu ehl-i-edebiyat aramızda çeşitli Dadaist metodolojilerle epistemoloji minberine çeker, arkasından dolanıp iki puan alarak şimdiye kadar bin defa çözerdik. Lakin uluslararası örgütlerin müşkülü ont/oloj/ik değil tam aksine varlık içinde yokluk. Çünkü bu yapılar, Schrödinger’in kedisi misali sağ mı ölü mü bilemediğimiz kuantum süperpozisyon paradoksundan kelli kontrollü kriz yönetimi gibi tam bir mürailik üzerinde yükseliyor: Var ama yok desen de başın ağrımaz. 

Francis Fukuyama’nın, Ulus İnşası eserinde yoksulluktan teröre yeryüzündeki bütün melanetlerin müsebbibi ilan ettiği zayıf veya başarısız devletlerden (failed state) hareketle bu argümanı genişleterek zayıf veya başarısız uluslararası örgütleri asıl günah keçisi haline getirmek de pek tabii mümkün. Hatta ulus-devletler el çabukluğuyla bir konu karşısında kendi zafiyetlerini gölgelemek veya “cambaza bak” telkinleriyle projektörleri kendi üzerlerinden üyesi oldukları veya olmadıkları uluslararası örgütlere yönlendirmekte maşallah pek mahirdirler. Haliyle kadiminden modernine bütün devletler için manipülasyon zaten vaka-ı adiyeden bir raison d’être’dir. Hatta öyle ki; sanki ulus-devletler bütün yerel, ulusal, bölgesel ve dahi küresel sorunları bir çırpıda çözecekler de ah şu uluslararası örgütler -faydalarından vazgeçtim bari ayak bağı olmasalar- tadında arka arkaya açıklamalar yayımlamaktadırlar. Beni eskiden beri en çok duygulandıran ise ulus-devletlerin ve uluslararası örgütlerin yayınladıkları kınama mesajları. Elleriyle düzeltemedikleri ne sorun varsa kınayarak en azından dilleriyle düzeltme gayretleri elbette takdire şayan. Mesela biz bireyler öyle mi? Öyle çaresiz kalırız ki bazı meseleler karşısında, ağzımızı dahi açamayıp içimizden ya Dertli gibi “Viran olası hanede evlad-ü-iyal var” veya Fuzuli gibi “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” der kalbimizden buğzederiz. Ama ulus-devletler ve/ya uluslararası örgütler ise çatır çatır bir olumsuzluğu kınayabilirler ve bir olumsuzluk ne kadar çok kınanırsa hasıl olan -sevabı bir yana- frekans sayesinde eyleme dönüşür.

Milletler Cemiyeti

Paul Kennedy Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri’nde başta modern devlet olmak üzere tarih boyunca devletlerin savaşlar ve vergiler aracılığıyla güçlerine güç kattıklarını iddia etmektedir. (Hobbes dirilip gelse de görse modern devleti, Leviathan öyle olmaz böyle olur.) Barış dönemlerinde savaşa hazırlık veya bizatihi savaşta hem miktarı hem de çeşidi artırılan vergiler, devletleri muazzam bir güce dönüştürmüştür. Kaldı ki modern devletler tarihte -monarkların muhafız birliklerini saymazsak- ilk kez barış zamanlarında da muhkem ordular ve askeri bürokrasileriyle aslında her biri her an ateş etmeye hazır birer devasa savaş makinesidir. Dahası, bünyesine göre her ulus-devlet bir askeri-endüstriyel kompleks şeklinde örgütlenmiştir. Öte yandan, başka bir ulus-devlet tarafından dış düşmanlara karşı korunmadığı sürece her ulus-devlet -başta komşularının olmak üzere- diğer devletlerin silahlanmaya bütçelerinin aslan paylarını ayırdıklarını gördükçe güvenlik paradoksunun sonucu daha fazla askeri harcama yapmaya yönelmektedir. Öyle olunca da 1874’te 22 ülke tarafından kurulan Dünya Posta Birliği gibi teknik kurumları saymazsak BM’nin prototipi Cemiyet-i Akvam (Millet Cemiyeti, MC) 42 ülke tarafından 1920’de kurulduğunda amaç I. Dünya Savaşı gibi bir cihan harbi çıkmasını önlemekti. Kısacası, uluslararası örgütlerin en ihtişamlıları ya NATO veya Varşova Paktı gibi askeri ittifaklar olarak savaşa ya da barışa yöneliktir. Fikir babası dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson olmasına ve kendi ismiyle meşhur 14 prensibiyle bir başka dünya savaşını önleyeceği inancıyla ABD, Cemiyet’in kurucu sözleşmesini imzalamasına rağmen Senato’daki baskın muhalefet nedeniyle bu uluslararası örgüte katılamadığından Cemiyet de ölü doğdu. Bu yetmezmiş gibi Büyük Buhran da yaraya tuz basınca tekrar canlanan emperyalizm hayalleriyle İtalya Habeşistan’ı işgali ettiğinde MC dişe dokunur bir varlık bile gösteremedi.  

Birleşmiş Milletler

Aslında bir yüzyıl kadar dengenin dengeleyicisi Birleşik Krallık (BK), I. Dünya Savaşı’ndan o kadar yara bereyle çıkınca zaten daha toparlanamamışken II. Dünya Savaşı ile kendisi değilse bile aksayan küresel hegemonyası da yerle yeksan olunca zamanında eski kolonisi ABD’nin Bretton Woods ile kendi hegemonya tahtına çökmesine fazla direnç gösteremedi. ABD doları da -1971’de ABD’nin altına endekslemekten vazgeçtiğini açıklaması bir yana- küresel senyör para haline gelmişti. II. Dünya Savaşı’nın galipleri bir üçüncü dünya savaşı çıkmasın deyu bu sefer de 51 kurucu ülkenin nezaretinde San Fransciso’da BM’nin kuruluşunu müjdelediler. Kurucu üye olma şartı da zaten süngüleri çoktan düşmüş Japonya ve Almanya’ya savaş ilan etmekti. Türkiye de her kurucu üye gibi bu şartları yerine getirerek BM’nin kurucu üyesi oldu. Yunus Emre’nin “Bir ben vardır bende benden içeri” derken söylediği gibi BM de aslında UNICEF’inden UNESCO’suna, IMF’sinden Dünya Bankası’na oldukça karmaşık yapısıyla devasa bir çatı örgüt olsa da bamteli beşi daimî (ABD, BK, Çin, Fransa, Rusya) ve on tane de iki yıllığına seçilen ve böylece her sene beş tanesi yenilenen geçici üyeden müteşekkil Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’dir (BMGK). Daimî üyeler, veto hakları imtiyazıyla bu sistemin ağababaları konumundadır. O yüzden cari uluslararası sistemde, bu haliyle üzerinden kabaca 80 yıl geçmesine rağmen, II. Dünya Savaşı sonrası dünyasının sendromlarını yaşamaya devam ediyoruz. En son yaşadığımız örnekte, Gazze’deki ateşkesin uzaması konusunda ABD ret, BK çekimser oy verirken diğer üç daimî üye (Rusya, Çin ve Fransa) olumu oy kullansa, hatta diğer geçici üyeler de olumlu oy kullansa bile günün sonunda sıfıra sıfır elde var sıfır. Dahası, ABD tek başına BM genel bütçesinin kabaca yüzde 23’ünü karşılamış 2023 yılı itibarıyla. İşte, BM milenyum planlarında hassaten BMGK’nın revize talepleri bizzat ABD tarafından “iyi böyle” denilerek sümen altı edilince dünya her anlamda beşten büyük olsa da beşi bir yerdeler dünyanın nereye gideceğine karar vermeye devam ediyorlar. 

Avrupa Birliği

Hadi BM’yi çok gömdük biraz da Avrupa Birliği’nin (AB) gıybetini yapmaz mıyız? (İyi pişmiş tarafından alırım ben biraz.) Diyebilirsiniz ki; AB’ye vuran vurmuş zaten, Brexit sonrası pek tadı tuzu da yok. Öncelikle bu uluslararası örgüt kuş mu deve mi belli bile değil. Ekonomik olarak dev ama siyasi olarak bir cüce ve en azından siyaseten tıknaz bir hale gelmek için kuruluşundan itibaren ortak ordu kurma fikri ise bir türlü işlevsel anlamda hayata geçmedi. 2009 Aralık’ında yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması ile Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası (CSDP), Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası’na (CFSP) dönüşse de bu değişim AB ordusunun tamamen birleşmesi anlamına gelmedi. Ortak dış politika ve savunma politikası yaparak en azından fiilen bir federatif yapıya yönelmenin de AB üyelerinin hazır olduğu bir menzil olmadığı defalarca test edilerek anlaşıldı. Dönem başkanı ülkenin selefi ve halefi üye ülkeyle üçlü (troyka) çalışması gereği bir yana, örneğin geçtim Almanya’yı veya Fransa’yı -kesretten kinaye- Malta olsanız dönem başkanı da Lüksemburg olsa ülkeniz adınıza sizi bağlayıcı dış politika kararları almasına Allah aşkına müsaade eder misiniz? (Bak, Allah’ın adını verdim.) 

İslam İşbirliği Teşkilatı

Yukarıda bahçe makasıyla Batı merkezli iki güzide uluslararası örgüte giriştik de çuvaldızı da kendimize batırmayalım mı? İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) neydi? Emekti (yok, emek olan ILO’ydu). 2004’te ilk kez genel sekreteri seçimle işbaşına gelmeden önce BM benzeri şekilde örgütlenen bu uluslararası örgütte Mısır veya Suudi Arabistan’ın etkinliği belirgin bir şekilde ön plandaydı. İİT’nin Gazze’de yaşanan insanlık dramı karşısındaki tutumunu hadi bir yana bırakalım da Yemen’de her ikisi de halkının kahir ekseriyeti Müslüman olan ve siyasi rejimlerini İslam’a eşitleyen bir cumhuriyet ve bir monarşi olan İran ve Suudi Arabistan destekli bir vesayet savaşı karşısında ne yapabildi? Ha kınamaksa, ben daha güzelini yapıyorum her gün beddualarımda. 

Sözü özü, mevcut uluslararası sistem uluslararası örgütlere yüklediği tali rol nedeniyle bir önceki yazımda sivil toplum örgütleri için ifade ettiğim üzere pek de bir mecal bırakmıyor ki bir şey yapabilsinler. O yüzden yine Yunus Emre’nin dediğinden hareketle uluslararası örgütlerin ne varlığına sevinelim ne yokluğuna yerinelim. Yazımızın başında bahsettiğimiz Erbaş’ın şiirini bitirdiği gibi bitirmek gerekirse: Uluslararası örgütleri, söyleyin, nasıl kurtaralım?

İLGİLİ YAZILAR

menekşe tokyay

BAKIŞ

Amerika’nın en eski sözlük yayıncısı Merriam-Webster, yılın sözcüğünü seçti: Otantik. Peki otantiklik arayışı varoluşsal bir ihtiyaç mı, yoksa kendimizi daha önemli göstermek için üzerimize taktığımız eğreti bir maske veya etiket mi?

Yılın en sevdiğim dönemi geldi çattı… Dünyanın en prestijli sözlükleri birbiri ardına “yılın sözcüklerini” ilan ediyor. Çocukluğu Britannica ve Larousse ciltleri arasında mekik dokumakla geçen benim neslim için, sözlük sadece “sözlük” değildir. Başlı başına müthiş gizemli ve öğretici bir dünyaya açılan kapıdır aynı zamanda… O sözlüklerde bir kelimenin asıl ve yan anlamları, deyimler içerisinde kullanılış biçimleri insanın hayal gücünün sınırlarını zorlar, dünyayı algılama biçimini zenginleştirir. 

Geçtiğimiz sene “birini, kendi gerçekliğini veya inançlarını sorgular hale gelmesini sağlayacak kadar manipüle etmek” anlamında kullanılan gaslighting kelimesinin popülaritesinin ardından, bu yılın kelimesi, Amerika’nın en eski sözlük yayıncısı Merriam-Webster tarafından “otantik” seçilmiş. Yani kullanıcılar bu sene en çok bu kelimeyi aratmış. 

Yayıncı, bunun sebebi olarak, herkesin bu sene yapay zekâ, sosyal medya, kimlik, ünlü olma kültürü gibi konularda sohbetlere ve yazılara maruz kalmasını gösteriyor. Zira yapay zekânın revaçta olmasıyla birlikte artık neyin “gerçek”, neyin “sahte” olduğuna dair çizgi oldukça bulanıklaştı. 

Bir öğrencinin ödevini kendi aklı, duyguları, araştırması, yaratıcılığıyla mı yazdığı, yoksa bu işi yapay zekâ platformlarına mı havale ettiği bile artık muamma.

Müzik, resim gibi insan dokunuşunun kritik olduğu sanat dallarını bile yapay zekâ habis bir ur gibi sarıvermiş durumda… 

Milyonlarca video ve fotoğraf, yapay zekâyla değiştirilip “derin sahte” alanında kullanılıyor. 

Dolayısıyla büyük bir “otantiklik krizi” söz konusu. Bir yandan herkes hakikati ararken, bir yandan da büyük bir gerçekçilik ve sahicilik kriziyle karşı karşıyayız. Bu durum, neyin “otantik” olup neyin olmadığı konusunda bizi büyük bir belirsizliğe ve şüphe ortamına sürüklüyor. 

Dahası, çevrimiçi mezenformasyon ve dezenformasyon dalgaları sonucunda karşımıza sayısız bot hesap ve yanlış haberleri yayan kişiler çıkıyor. Kişinin ağzından çıkmamış bir söz, gerçekmiş gibi yayılarak itibar suikastları yapılıyor; sözcüklerin ve ifadelerin otantikliğini sorgulayanlar ise ancak ciddi bir dijital okur-yazarlık hassasiyeti olanlar arasından çıkıyor. 

Gerçek kişiliği (personality), persona’dan ayırt etmek artık çok zor. Persona’lar üzerinden kişiler, diğerleriyle ve toplumun geneliyle etkileşime geçmek için yeni rollere bürünüp rengarenk ama sahte maskeler takıyorlar. 

Halüsinasyon Yaratan Yapay Zekâ 

Merriam-Webster ile bir nevi “dayanışma” sergileyen Cambridge Sözlüğü de, yılın sözcüğü olarak “halüsinasyon yaratmak” (halucinate) kelimesini seçti. Çünkü Cambridge’e göre, yapay zekâya yönelik haklı ilgiye rağmen onunla nasıl güvenli ve etkili şekilde etkileşim kurmamız gerektiğini halen “öğrenme” aşamasındayız, zira yapay zekâ henüz mükemmele ulaşmış değil ve onun aracılığıyla yanlış bilgi -halüsinasyonlar- yaratmak ve bu bilgiyi “doğru” olarak sunmak mümkün. 

Son olarak, Twitter’ın (yeni ismiyle X) sahibi Elon Musk, “insanların sosyal medyada daha çok otantik olması gerektiğini” söylemişti. 

Tüm şarkıların aynı fabrikadan çıkmış bir hale büründüğü bir çağda Taylor Swift gibi şarkıcılar da, “otantik ses”in öneminden sık sık söz etmişler, “otantik hissettirecek biçimde parçalarımı seslendirmek, daha önce bulunmadığım yerlere gidip, festivallerde çalmak istiyorum” ifadelerini kullanmıştı. “Otantik ses” ile kastedilen Pavarotti, Maria Callas, Mariah Carey, Joan Baez, Céline Dion gibi işittiğinizde onlara ait olduğunu fark ettiğiniz, kimsenin kolay kolay taklit edemeyeceği ses türleri… 

Reklamlarda “otantik içerikler” ise, hedef kitlesi nezdinde güven inşa etmenin “altın standardı” olarak görülüyor. 2023 Edelman Trust Barometresi’ne göre, tüketicilerin yüzde 63’ü, kendi dünya görüşleriyle ve inanışlarıyla uyumlu, özüne sadık markalardan alışveriş yapıyorlar.  

Otantiklik artık bir erdem olmanın ötesinde, insani stratejik bir gereklilik haline geldi. 

Öte yandan, özgün fikirlerini savunan, eylemlerini bağlı olduğu parti veya ideolojik aidiyetten bağımsız olarak hak ve hukuk temelli olarak özerk şekilde kurgulayan “otantik” kişiler, yeterince “politik” davranmamakla suçlanabiliyor. Bununla birlikte, bu kişiler, aslında çok daha derinlikli ve güven temelli toplumsal ilişkiler kurabiliyorlar ve etkileşime geçtikleri kişilere de, kendi özlerine uygun şekilde davranabilecekleri bir yaşam modeli olabileceğini gösteriyorlar. 

Kısacası; kimileri “kendilerinin gerçek olduğu” iddiasını dört koldan topluma yaymaya çalışırken -kâh yaşam koçları tutarak, kâh sağlıklı beslenerek, kâh doğal yaşamın kollarına kendini atarak- kimileri de bunu gerçek bir sahicilikle ve yapay zekâ başta olmak üzere teknolojik gelişmelerin üzerlerine yüklediği maskelerden arınarak yapıyorlar. 

“Kendi Başına Hareket Eden Kişi”

Otantikliğe uzun süredir bir dönüş arzusu ve eğilimi var. Hepimiz basmakalıp sözcükler, birbirinin kopyası yaşam tarzları, zihni tutsaklaştıran ideolojiler, izm’ler, tarafgirlikler, Instagram filtreleriyle kendinden başka bir insana bürünmek arasında savrulup giderken, hakikatin çelişkileri, zorlukları, anlaşılmazlığı ve karmaşaları altında kıvrandığımız, estetik ameliyatlarla herkesin yüzünün bir diğerinin aynısı olduğu şu günlerde, otantiklik arayışı varoluşsal bir ihtiyaç mı, yoksa kendimizi daha önemli göstermek için üzerimize taktığımız eğreti bir maske veya etiket mi? 

Otantiklikten ne anlıyoruz? TDK’nın tanımına göre otantik, “eskiden beri mevcut olan özelliklerini taşıyan; orijinal” anlamında kullanılıyor. 

BeReal adlı mobil uygulamayla kullanıcıların en hazırlıksız oldukları anda fotoğraflarını çekip paylaşmalarını zorlayarak kendi “otantik bireyselliklerini” ortaya koyup o hallerinden utanmamaları mı, yoksa kendi kaynağında kendini sağaltacak ve dış dünyayla daha özgün bir etkileşim kurmasını sağlayacak imkânların peşinden gitmek mi? 

Dünyanın dört bir yanında katliamlar yapılırken eğlenceli etkinlikler düzenlemek mi, hayatta hiç tanımadığınız bir çocuğun bir evin enkazı altında can vermesi veya yetim kalması karşısında kalbinizin titremesi midir “otantiklik”? 

Sahici gözyaşları, sahici duyarlılıklar, sahici duruşlar karşısında toplum “otantik” kişileri, kendi partisiyle bazen ters düşmek pahasına ilkeleri savunan “otantik” siyasetçileri, toplumsal cinsiyet eşitliğini yücelten “otantik” erkekleri, başörtüsü yüzünden eğitim haklarından mahrum kalan kadınların haklarını evrensel insan haklarına bağlılıkları ışığında savunan “otantik” sekülerleri eleştirmeli mi, yoksa bağrına mı basmalı? 

Yoksa özünde insan sevgisi, merhamet, anlayış olan ve bu şekilde büyütülen, aile soyağacında her dinden, mezhepten, kültürden ve eğitim düzeyinden kişiler olmasının da verdiği çok-kültürlülük içerisinde yoğrulan birey, toplumdaki gelgitler, dahil olunan sosyal çevreler ve ülkeyi çepeçevre bir deli gömleği misali saran kutuplaşmalar sonucunda kendinden olmayanı ötekileştiren, insanların anadilinde şarkı söylemesine, kendi istediği gibi giyinmesine, kendi geleneklerine bağlı yaşamasına kadar karşı çıkan, üstelik bu itirazlarını öfke, kin ve nefret diliyle harmanlayan birine dönüşmüşse, bu iki kişiden hangisi “otantik”, hangisi “sahte” olur? 

Bu sorulara verilecek yanıtlar bile özünde kişinin kendisine biçtiği “otantikliğin” çerçevesini çizecek. 

Otantiklik, kişinin yaşamının yazarı ve öznesi olması, kendi yaşam amacını yerine getirirken özgünlüğünü yitirmemesi, kendini arama yolculuğunda kendisiyle karşılaşması ve yaşamına -taklit ettiği kişilerin ve taktığı maskelerin değil- kendi biricik ayak izini bırakmasıdır. 

“Kusur Benim İmzamdır” 

Bir kişi “otantik” ise, kendi özgün hayatının, kendi yazdığı senaryonun oyuncusu ve yönetmenidir. Özerktir. Sahici toplumsal ilişkiler kurduğu için güvenilirdir. 

İhsan Oktay Anar’ın o güçlü ifadesindeki gibi, “Kusur benim imzamdır. Bir ismim olduğu sürece bir kusurum da olacak ve olmalı” diyebilendir. 

Kendini sahteleştirmek yerine kendi gerçek kimliğini keşfe dalabilendir. Yaşlılığıyla da, kavisli burnuyla da, gözaltı torbalarıyla da, kilosuyla da, şivesiyle de, siyasi yelpazede kendi değerleriyle uyumlu olarak kurguladığı konumuyla da barışıktır. 

Bir evin mutfağı kadar somut ve canlı, bir kumsaldaki irili ufaklı çakıl taşları kadar sahicidir. 

Bu özgün benliğinde kendine ait hayalleri, kendine ait mücadeleleri vardır. İstediği zaman kendi özgün benliğine dönebilir; tüm kırılganlıkları, kusurları, zaafları, başarıları ve başarısızlıkları, eksileri ve artılarıyla… Çünkü o kendi bireyselliğinin gücünü taktığı maskelerden veya yapay zekâ desteklerinden değil, kendi biricik gücünden veya güçsüzlüğünden alır. Örneğin insan hakları ve demokrasiden yana bir tutum almışsa kendi özü, hangi ortama girerse girsin, o özünün dışına çıkmaz, eğrilip bükülmez, çünkü diğer türlü kendi benliğine karşı çıkmış olur. 

Yılın sözcüğü “otantik”… Bir süredir de bir yaşam performansı olarak “moda akımlar” arasına girmiş durumda. “Daha otantik” görünmek için yaşam koçlarına her ay oluk oluk para akıtanlar da cabası… Ancak kişinin otantikliğini keşfetmesi, kendi biricikliğinin içinde kendi değerini bulması ve özgün karakteriyle dünyaya ayak izini basması upuzun bir yolculuk ve emeğin ürünü… Ve bazı kesimlerin türlü zenginlikler, toplumsal prestij ve siyasi nüfuz elde etmek için değerlerinden saptığı bir “otantiklik düşmanı” çağda, bu sadece “moda yaşam tarzları” üzerinden okunmayacak kadar katmanlı bir konu…

Aile İçinden Çocuk Meclislerine

Peki otantikliği gökte ararken yerde bulmak mümkün mü? Atılacak küçük adımlar elbette var… Çocukların aile içinde alınan kararlardan yerel çocuk meclislerine dek katılım hakkını kullanmalarını ya da okullarda kendi yaşantılarını etkileyen kararlarda söz hakkı almalarını sağlamak, tam da toplumu oluşturan bireylerin otantikliğini ortaya çıkarmak için atılabilecek bir adım. Çünkü çocuk böylelikle “Ben kimim?”, “Kendi yaşamımın yazarı olabilir miyim?”, “Alınan kararlarda benim de biricik izim olabilir mi?” sorularını bizzat “sahada” deneyimlemiş oluyor. Toplumun her düzeyinde alınan kararların, o kararlardan etkilenen bireylerin beklentileri ve değerleriyle uyumlu olması, o toplumu çok daha sahici ve güvenilir kılar. 

Benzer şekilde, medyadan toplumsal ilişkilere, üniversitelerden siyasi partilere dek, tüm bireylerin kendi otantiklik unsurlarını keşfetmeleri, bunlara sıkı sıkıya kenetlenmeleri ve toplumda sahiciliği aşılamaları da yine kendilerinden alacakları güçle mümkün… İnsanın yaşamındaki kusurlarıyla, yüzündeki kırışıklıklarla, hayatındaki aksaklıklarla barışması ve toplumda “Ben de varım, ama en saf halimle!” demesi mümkün… 

Kişinin yüzde100 otantik olması ise zor bir uğraş. Ancak şimdiden değerlerimiz, hedeflerimiz, yaşam performansımız üzerinden kendi otantikliğimizi yeniden düşündüğümüzde ve kurguladığımızda, toplumsal ilişkilerimizden siyasi duruşumuza dek aldığımız kararlar ve iletişim yöntemlerimizde otantikliği öncelediğimizde, toplum da bizler de çok daha sahici, güven telkin eden ve özüne sadık bir noktaya varabileceğiz. 

Peki siz kendinizi yeterince “otantik” buluyor musunuz?

İLGİLİ YAZILAR

Odadaki File Karşı Geçici Görüş Birliği

BAKIŞ

7 Ekim, sadece Ortadoğu’daki halklar için bir çaresizlik hissi doğurmadı, aynı zamanda Batılı devletlerin de kendi kamuoyları ve genç nesilleri için vaat ettiklerini tekrar gözden geçirecekleri yılların bir tetikleyicisi oldu. Ancak gelinen noktada Gazze’nin kuzeyi el değiştirirken ve küresel çapta bir vicdan savaşı verilirken, Ortadoğu devletlerinin yapıcı bir birliktelik sağlayamadığı görülüyor.

7 Ekim’den bu yana sadece Ortadoğu’nun değil bütün dünyanın kucağına bırakılmış bir savaş gündemimizde. Aslında ne savaş yeni bir durum ne de savaş sonrası verilen karmaşık tepkiler. Fakat İsrail işgalinin yıllar içinde değişerek geldiği noktada özellikle sosyal medya ve teknolojik imkânlar üzerinden yaşananların saniye saniye nakledilmesi, aynı siyasi çatışmaya dair önceki bulguların üzerine daha yoğun bir toplumsal vicdan ekledi. Küresel devletlerin Filistin’in yaşadıklarına elle tutulur bir tepki göster(e)memesi, özelikle Batı’da gençlerin siyasi algıları, devletlerden beklentileri, hukuka ve sisteme güvenlerini ciddi manada etkileyecek bir sürecin parçası oldu. Uluslararası kurumlara ve işlevlerine dair benzer kaygıları Ukrayna savaşında da yaşamıştık, fakat gözle görülür çifte standart uygulaması zannedildiği gibi yalnızca Ortadoğu’daki halklar için bir çaresizlik hissi doğurmadı: 7 Ekim, Batılı devletlerin de kendi kamuoyları ve genç nesilleri için vaat ettiklerini tekrar gözden geçirecekleri yılların bir tetikleyicisi oldu.

Bölgedeki insanların da bireysel olarak ikincil travmalar yaşadıkları aşikâr bir durum. Peki devletlerin, üzerinden iki ay geçen bu operasyon sonrasında projeksiyonları ne oldu? Önceki yazılarda ilk süreçteki tepkileri ve aktörlerin sessizliğinin nedenlerini kısaca konuşmuştuk. 

Önce Lübnan, Önce İran

Bugünden baktığımızda ise temelde üç farklı kategoride manevra yapan Ortadoğu devletleri görüyoruz. İlk grupta, Hamas’ın saldırısı sonrası başlayan savaştan fiziksel olarak etkilenmesi mümkün, askeri olarak da sürece kısmen dahil olmuş devletler var: Lübnan ve İran. Aslında Ürdün ve Mısır da bu noktada etki alanındalar, fakat davranış biçimleri ve Ortadoğu sistemindeki yerleri farklı. Lübnan ve İran, Şii ekolünün Filistin meselesindeki tutumunu temsil ediyorlar. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah saldırıdan sonra beklenen konuşmasında bir yandan Hamas’ı yaptığı eylem için destekleyip överken bir yandan da bu eylemin bağımsız bir karar olduğunun altını çizdi. 8 Ekim’den bu yana biz de savaşa girdik dese de belli çevrelerin beklediği gibi bütünüyle Hizbullah’ı cephe savaşına süren bir konuşma yapmadı. Tuba Yıldız’ın ifadesiyle Nasrallah,

“Siyonistler ve onların işbirlikçileri” terimlerini sıkça kullansa da tek hedefinin Filistin’i özgürleştirmek olmadığı anlaşılıyor. Bundan daha da önemlisi Hizbullah Filistin’i İsrail işgalinden kurtarmanın yanında “Lübnan’ı korumak” için var olduğunu, verdiği mesajda net bir şekilde aktarmaktadır.

Bu tepki aslında Şii siyasi söyleminin her daim gündemde olan Filistin davasında pratik bir savaşa girmek noktasında temkinli olduğunu gösteriyor. Tuba Yıldız bu tutumu Lübnan’ın içinde bulunduğu politik ve ekonomik duruma ve aslında Hizbullah’ın ‘önce Lübnan’ politikasına geçmesine bağlıyor. Benzer bir tutum İran’da da gözlemleniyor. İran’la yakın siyasi ve askeri ilişkilere sahip Yemenli Husi hareketi ABD savaş gemisini hedef alarak füze atışları yapıyor ve Husi lider, sahada savaşmaya hazır olduklarını demeçlerinde sık sık dile getiriyor. Fakat İran bunun ötesinde bir hamle yapmadı. Hizbullah’ın stratejisine benzer şekilde en azından söylemsel düzeyde, Oral Toğa’nın da belirttiği gibi, ‘Aksa Tufanı Operasyonu’nu gerçekleştirenler ile İran İslam Cumhuriyeti arasına bir mesafe’ koymaya çalıştı. 

İlk gruptaki devletlerin kendilerinin yahut yakın ilişkide oldukları siyasi aktörlerin (Hizbullah gibi) temel olarak fiziken sürece dahil olmaları mümkün. Fakat bu güçler temkinli adımlarla ilerledi ve söylemsel olarak Hamas’ı destekleseler de askeri olarak kendilerini aktif bir girişimden uzaklaştırdılar. Bu noktada şunu da eklemek gerekiyor ki İran ve Suudi Arabistan Gazze savaşından hemen önce Yemen’de anlaşmak üzereydiler. Suriye konusunda da benzer şekilde ekonomik ve siyasi olarak yorgun bir İran figüründen bahsediyoruz. Bölgenin 2011’den bu yana düşmeyen tansiyonu, hemen her siyasi aktörü ideolojik ve jeopolitik hesaplamalara rağmen bir tükenmişlik noktasında getirdi. Ki konu Filistin olduğunda İsrail’in resmen askeri olarak karşısında geçmek şu an bölgede hiçbir devletin önceliği değil.

‘Normalleşemeyen Normalleşmeciler’

İkinci gruba giren devletler, ‘normalleşemeyen normalleşmeciler’: Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Bahreyn ve Suudi Arabistan. Bahreyn şaşırtıcı bir hamle yaparak İsrail’le ilişkilerini normalleştirmeyi askıya aldığını ve büyükelçisi geri çektiğini açıkladı. Şaşırtıcı diyoruz, çünkü Bahreyn dış politikasının bölgenin hegemon gücü Suudi Arabistan’dan kopuk ve onu takip etmediği (bandwagoning) bir seçim yapması yaygın bir örüntü değil. Fakat 7 Ekim’den bu yana Bahreyn halkının belli aralıklarla protesto düzenlediğini görüyoruz. Bahreyn’in çoğunluğu Şii olan bir toplum olması, böylesi bölgesel kriz anlarında diğer Körfez monarşilerinin aksine dinamik bir sosyolojik tepki görmemize neden oluyor. 

Diğer bir ülke, BAE. Bahreyn’in aksine İsrail’le normalleşmeleri askıya almadı, protestolara izin vermedi hatta Dubai’de düzenlenen COP28’e İsrailli temsilciler de geldi. BAE siyasi elitleri dışişlerine bağlı resmî hesaplardan sivillerin bombalanması ve uluslararası hukuk ihlalleriyle ilgili tepki gösteren açıklamalar yapıyor, fakat elle tutulur bir girişimde bulunmadılar. 

Suudi Arabistan ise veliaht prens Muhammed bin Selman’ın (MbS) basın açıklamaları ve demeçlerle şahsen İsrail’i kınadığı, fakat ülke genelinde herhangi bir siyasi protestoyu yasakladığı düşük profil bir diplomatik süreç takip ediyor. Daha önce MbS’nin önünde iki senaryo olduğunu ve onun Filistin’i Suudi Arabistan gündemine mümkün olduğunca az taşıyacak bir yolu tercih ettiğini söylemiştik. MbS’nin Suudi Arabistan’ın uzun yıllardır yürüttüğü küresel politikadan tamamen saparak İsrail ve ABD karşısında büyük bir risk almasını beklemiyorduk, fakat bu süreci kendisini ‘daha çok parlatarak’ geçirebilirdi. Diğer bir deyişle, sert bir diplomatik hamle yapmak ve Filistin’e dair Suud halkının duyarsızlaşmasına neden olmak iki uç hamleydi. Mekke ve Medine’den gelen gözaltı haberlerinden anlıyoruz ki MbS, haremi şeriflerde bile İsrail’i lanetleyen duaların yüksek sesle yapılmasını, özellikle cuma günleri okunan hutbede siyasi bir atıf olmasını yasakladı. Muhtemelen haremi şerif içinde kullandıkları özel bir teknolojik sistemle ziyaretçilerin kullandığı kelimelerden riskli kabul ettikleri takibe takıldığı an polis gönderiyorlar. Çünkü ziyaretçilerin sosyal medyada tepkilerini dile getirerek, ‘içimizden İsrail’i geçirsek polis geliyordu’ ifadesi kullanmaları aslında kullanılan takip sisteminin en ufak bir sesi bile deşifre ettiğini gösteriyor. MbS’nin ekonomik ve siyasi reformlarının, yaptığı mega yatırımların, Krallığı dünyaya açmayı amaçlayan stratejilerinin aksine dünyanın vicdanına dokunan bu konuda ülkesinin ve kendi liderliğinin çıkarı için daha anlamlı adımlar atması beklenebilirdi. Yani, Mescid-i Haram’da dua edenler göz altına alınmasa, protestolara izin verilse ve Katar’ın hamlelerine benzer arabuluculuk girişimlerinde bulunsa, bir sonuç elde edemese bile, Filistin’in için çabaladığı görülecekti. Körfez araştırmacısı Sinem Cengiz’e göre, konu Filistin bile olsa Suudi Arabistan gibi kalabalık ve hassas bir demografik yapıya sahip bir Ortadoğu devletinin protesto kültürüne yer açması ulusal çıkarlarla uyuşan bir tercih değil. Tam olarak bu sebeple, sadece MbS için değil bütün KİK liderleri için toplumun mobilize olduğu ve büyük kalabalıklar haline protestolar düzenlediği bir tasavvur, Körfez’deki toplum-devlet ilişkisinde tercih edilen bir denklem değil. 

Dış politikaya baktığımızda, özellikle saldırının ilk ayında, Suud dışişlerinin bütün paylaşımları, oldukça diplomatik buluşmalara dairdi. Suudi Arabistan’ın hegemon bir güç olarak yapılandırabileceği bölgesel tepki ve ufak adımlarla da olsa diplomatik girişimleri, hem MbS için hem Krallığın vatandaşlarına duyarlı bir liderleri olduğunu göstermek adına önemliydi. Yemen’deki yapısal sorunlara Körfez devletlerinin yalnızca ekonomik yardım yaparak çözüm beklemelerini eleştiren literatürün ‘monarşiler sorunun üzerine para atıyorlar’ benzetmesinde olduğu gibi, MbS yönetimindeki Suudi Arabistan, Gazze için devasa ekonomik yardımlar topladı. Suudi Arabistan’ın diplomasi ayağında yürüttüğü politikalar is de facto liderin şahsi rolünün dışında, devletin kurumsal yapısıyla paralel ilerleyen adımlar oldu. Diğer bir deyişle MbS, kendi liderliğini ön plana çıkaran bir adım atmadı, fakat hem BM’deki Arap devletlerinin temsilcileriyle ortak basın açıklamasında Suudi Arabistan yürütücü bir rol aldı hem de İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Ligi’nin Gazze için ortaklaşa yürüttüğü acil toplantıya ev sahipliği  yaptı. 

Çözüm Odaklı Adım Atanlar

Son kategorideki devletler, Filistin sorununa dair farklı organik ve tarihsel ilişkilere sahip olsalar da çözüm odaklı adımlar atmaya çalışan aktörler: Katar, Mısır ve Türkiye. 

Katar’ın 7 Ekim’den sonraki politikaları küçük monarşi için büyük diplomatik anlamlar taşıyor. Sosyal medyada bile siyasi elitlerin Hamas’ın Doha’da olmasını eleştirdiği, ABD tarafından bunun teklif edildiğini görmezden geldiği bir kutuplaşma ortamında Katar’ın hem Arap sokağı için çok hassas bu meselede Arap tarafında kalabilmesi hem de İsrail’in müzakereye aracı olmasını kabul edeceği bir yerde olması büyük bir başarı. Katar’ın Başbakan Danışmanı ve Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Macid El-Ensari’nin geçtiğimiz hafta Doha Forum esnasında yaptığı konuşmada belirttiği gibi, Filistin gibi bir meselede arabuluculuk yapmak, bölge ülkelerinin, küresel güçlerin ve iç politikanın dengesini sağlamak oldukça zor bir görev. Katar iş birliği yapmak isteyen milletlerle bu sorumluluğu paylaşmaya hazır olduğunu söylüyor.  

Mısır ise fiziki manada kapısına dayanmış bir sorunla tekrar yüzleşti. Bir yandan ilk kategorideki Lübnan gibi fiziken bu durumdan etkilenme ihtimali yüksek bir yandan da insani yardım için bile Refah Sınır Kapısı’nı belli koşullar altında ancak açıyor. Mısır için en temel problemlerden biri, Gazze’nin ve temelde Filistin sorununa dair pek çok dinamiğin kendi sınırlarına taşınıp taşınmaması. Filistin meselesi, Mısır dış politikasında uzun yıllardır etkili bir unsur ve Kahire’nin hem bölgesel okumalarında hem de küresel projeksiyonunda önemli bir yer tutuyor. Temelde Hamas’ın temsil ettiği direnişin Gazze’ye sıkışması ve Körfez monarşilerinin de harekete tavrının değişmesi, Mısır’ın memnun olduğu bir durumdu, çünkü Hamas’ın Filistin için tasavvur ettiği model, Müslüman Kardeşler’in (İhvan) Mısır için çizdiği çizgilerle uyumluydu. Yalnızca pratik Hamas-İhvan ilişkisinin ötesinde Hamas’ın statükoya karşı değişim çağrısı Mısır’ın isteyeceği bir bölgesel durum değil; kendi ülkesinde değil yanı başında, Filistin’de olsa dahi. Gazzelilerin Mısır sınırına, Sina Çölü’ne sürülmesi, Filistin meselesini Mısır’ın kucağına bırakabilir. Karşılığında ekonomik yardımlar ve Mısır’ın borçlarının kapatılması gibi ihtimaller olsa da Mısır böylesine kritik bir rolü üstlenir mi? Henüz cevabını bilmiyoruz.   

Türkiye’nin konumu ve tutumu da en az Mısır kadar ilginç ve zor bir zeminde. Bir yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Filistin için küresel bir destek figürü olması, 7 Ekim’den bu yana da tekrar eden bir durum oldu. Diğer bir deyişle İsrail, BAE, Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelerle ilişkilerini yeni yeni ısıtan Türkiye için savaşın zamanlaması oldukça ters oldu, fakat dış politika yönetimi kefil olarak yürütücü bir yol alabileceklerini, meseleye rasyonel bir yerden bakılmasının çözüm için önemli olduğunu ve İsrail’in sivil kayıplarını söylemlerinde öne çıkarırken, savaşın dozunun artmasıyla Ankara’nın ifadeleri de sertleşti. Aslında şu an önemli bir durum söz konusu: Özellikle Cumhurbaşkanı’nın demeçlerinde ön plana çıkan isim Netenyahu. Yani İsrail yönetimi yahut topyekûn devleti değil Netanyahu’nun şahsi siyasi ajandasına bağlı hareket eden şu anki yönetim suçlanıyor. 

Türkiye barış görüşmeleri ya da rehine takası için kefil olmadı, fakat en azından bu konuda bir ajanda oluşturma çabası vardı. Ankara’nın asıl etkisi, Katar-ABD ve Mısır’ın resmen dahil olduğu müzakerelerin arka kapı aktörü olması. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözlerinde “Katar’la ortak çalışıyoruz” ifadelerine yer vermesi, Hakan Fidan’ın bölgeye ziyaretleri bu noktada göze çarpan detaylar. Diğer bir gelişme ise, 44. Körfez Ülkeleri İşbirliği Teşkilatı zirvesine Türkiye’nin de onur konuğu olarak katılması. Normalde Türkiye-Katar arasındaki stratejik zirve için Doha’ya giden Erdoğan, hemen sonrasındaki KİK görüşmesine de katıldı. Bu durum Ankara’nın tekrar Körfez monarşileri için tamamen masada bir aktör olduğunu gösteriyor. Filistin meselesinin temel ajanda olduğu bir toplantıda Arap olmayan bir ulusun da bulunması, Erdoğan’ın bu meseledeki ağırlığını ortaya koyuyor.

Sonuç olarak, gelinen noktada Gazze’nin kuzeyi el değiştirirken ve küresel çapta bir vicdan savaşı verilirken, Ortadoğu devletleri yapıcı bir birliktelik sağlayamıyor.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.