emine uçak erdoğan

BAKIŞ

Araştırmalar, Türkiye toplumunun hem seçmen hem de parti düzeyinde kadınların siyasette temsilini önemsediğini ve buna istekli olduğunu, değişimi de kadınların siyasete katılımı üzerinden değerlendirdiğini ortaya koyuyor. Özellikle gençler ve kadınlar için kadın adaylar oy davranışını etkilemede önemli bir faktör olarak görülüyor.

Metropol Araştırma’nın yaptığı “Türkiye’nin Nabzı” araştırmasının Ekim ayı verisinde, toplumun yüzde 80,3’ünün kadın ve erkeğin hayatın her alanında eşit olması gerektiğini düşündüğüyle ilgili bir bölüm yer alıyor. Oran; kadınlarda yüzde 82, erkeklerde ise yüzde 78 olarak değişiyor. Ben Seçerim Derneği’nin geçtiğimiz yıl yaptığı “Siyasette Kadın Araştırması” da toplumun yüzde 62’sinin, (kadınların yüzde 71’i, erkeklerin yüzde 54’ü) kadın siyasetçi artınca Türkiye’nin gelişeceğini, daha iyi bir toplum haline geleceğini düşündüğünü ortaya koymuştu. Türkiye genelinde 31 ilin 80 ilçesindeki 126 mahalle veya köyde, toplam 2.258 kişi ile yüz yüze ve derinlemesine görüşmelerle yapılan araştırmada, toplumun yüzde 61’inin partilerde mecburi kadın kotası uygulanması gerektiğini düşündüğü belirtilmişti. Bu fikre katılmayanlar toplumun sadece yüzde 23’ünü oluşturuyor. Aynı araştırmada toplumun yüzde 85’inin kadınların çalışma hayatında da eğitimde de erkeklerle eşit şartlarda olması gerektiğini düşündüğü, bu oranın kadınlar arasında yüzde 89, erkekler arasında yüzde 81 olduğu yer almıştı. Araştırmaya göre, toplumun yüzde 40’ı hiçbir partinin kadın-erkek eşitliği konusundaki duruşunu başarılı bulmazken, toplumun yüzde 20’si bu konuda AK Parti’yi başarılı buluyor. AK Parti’yi yüzde 16 ile CHP, yüzde 11 ile İYİ Parti, yüzde 8 ile HDP takip ediyor. 

Toplumun bakışı bu düzeydeyken kadınların siyasetteki temsiline baktığımızda parlak olmayan bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Türkiye’de nüfusun yüzde 49,9’unu oluşturan kadınların TBMM’de temsil düzeyi sadece yüzde 20 seviyesinde. Üstelik bu oran Cumhuriyet tarihinin en yüksek oranı. Yerel yönetimlerde temsil daha da düşük düzeyde seyrediyor. 2019 yerel seçimlerinde 1.359 belediye başkanlığında 42 kadın (yüzde 3), 20.745 belediye meclis üyeliğinde 2.283 kadın (yüzde 11,01), 1.272 il genel meclis üyeliğinde 48 kadın (yüzde 3,77), 30 büyükşehir belediye başkanlığında üç kadın (yüzde 10) yer aldı. Geçtiğimiz yıl “‘Yarının Türkiyesi’ Kadınsız Masalarla Kurulamaz” başlıklı yazıda bu katılımın önündeki yapısal ve kültürel sorunlara değinmiştim. 

Ulusal Demokrasi Enstitüsü Türkiye şubesinin Metropol Araştırma desteğiyle yaptığı “Siyasi Partilerde Kadın Katılımı” araştırması da bu yapısal sorunlara işaret ediyor. Araştırmaya katılan kadınların yarısından fazlası (yüzde 54) eş ve çocukları ile ilgili sorumlulukların siyasette aktif olmalarını engellediğini veya zorlaştırdığını belirtirken erkeklerde bu oran yüzde 38 civarında. Araştırmaya katılan siyasi parti üyelerine göre kadınların siyaseten ilerlemesinin önünde en büyük engel sermaye eksikliği olarak kaydedilirken, toplumsal cinsiyet rollerinin etkisine de vurgu yapılıyor. Kadınların parti içi güç dinamiklerini etkileyen etkinliklere katılamamasında en önemli faktörün, ailevi sorumluluklara öncelik vermelerine neden olan cinsiyet rolleri olduğu belirtiliyor.

Öte yandan üzerinde durulması gereken başka önemli bir konu; “Siyasi Partilerde Kadın Katılımı” araştırmasının, Ben Seçerim Derneği’nin yaptığı “Siyasette Kadın Araştırması”ndaki kadınların siyasetteki temsilinin partilere yönelik oy davranışını etkileyebilecek önemde oluşu bulgusunu destekleyecek nitelikte veriler ortaya koyması. AK Parti, CHP, İYİ Parti ve HDP’de aktif olarak çalışan 1.999 kişiyle yapılan anket, altı ilde düzenlenen odak grup görüşmeleriyle hazırlanmış. Araştırmaya katılan parti üyelerinin yüzde 90’ı, seçimlerde kadın aday gösterilmesinin partilerine oy artışı olarak geri döneceği kanaatini taşıyor. “Siyasette Kadın Araştırması”nda “Bir partiyi kadın adaylara öncelik verdiği için özellikle tercih eder misiniz? sorusuna ‘evet’ cevabını verenlerin oranı yüzde 37 olarak yer almıştı. Araştırmada kadınların yüzde 46’sı, erkeklerin de yüzde 28’i kadın adayların oy tercihi üzerinde etkisi olabileceğini vurguluyordu. Yine NDI Türkiye’nin yaptığı “Gençlerin Politik Tercihleri” araştırmasında da “Tüm nitelikleri aynı olan biri erkek biri kadın iki aday seçime girseydi hangisine oy verirsiniz?” sorusuna gençlerin yüzde 40’ı (genç kadınların yüzde 52’si) ‘kadın aday’ cevabını veriyor.

Araştırmalar, Türkiye toplumunun hem seçmen hem de parti düzeyinde kadınların siyasette temsilini önemsediğini ve buna istekli olduğunu, değişimi de kadınların siyasete katılımı üzerinden değerlendirdiğini ortaya koyuyor. Özellikle gençler ve kadınlar için kadın adaylar oy davranışını etkilemede önemli bir faktör olarak görülüyor. Mahmut Tuncer’in ‘Bakkal Amca’ parçasını hatırlarsak; aslında helva yapmak için gerekli ortam hazır. Bakalım siyasi partiler önümüzdeki yerel seçimlerde toplumun bu talebini yeterince değerlendirebilecek mi?

İLGİLİ YAZILAR

vahap coşkun

BAKIŞ

Kılıçdaroğlu devri sona erdi. Genel bir değerlendirme yapıldığında, bu devrin başarılı olduğu söylenemez. Kılıçdaroğlu, 22 Mayıs 2010’da CHP Genel Başkanı oldu ve onun yönetimindeki CHP, o tarihten bugüne kadar yapılan beş genel seçim, iki yerel seçim, iki halk oylaması ve üç cumhurbaşkanlığı seçimini kaybetti.

CHP’nin geçen hafta yapılan 38. Olağan Kurultayı’nda bir dönem kapandı; Kemal Kılıçdaroğlu seçimleri kaybetti ve 13 yıldır oturduğu genel başkanlık koltuğundan ayrıldı. Özgür Özel, CHP’nin yeni genel başkanı oldu.

Kurultay’da iki husus öne çıktı: İlki, hakkını teslim etmek lazım, CHP birçok eksiğine gediğine karşın Türkiye’de parti içi demokrasinin en çok işlediği parti. Genel başkanlık için birçok aday yarıştı ve delegeler oylarıyla parti yönetimini değiştirebildi. Kurultay bir noter vazifesi görmedi, parti içinde -olması gerektiği gibi- kıran kırana bir mücadele yaşandı; yönetime girmek isteyenler büyük bir efor sarf etmek zorunda kaldı. 

Anaakım partilerde uzun zamandır kongreler veya kurultaylar, yasal bir zorunluluğu defetmekten öte bir mana taşımıyor. Mutlak bir lider sultası var; kongrelerde ne demokratik bir rekabet ne de parti içi bir muhasebe mümkün olabiliyor. Partinin siyasi çizgisi ve yönetimi genel merkezler tarafından önceden belirleniyor, delegelere de sadece gelip bunu onaylamak kalıyor. Demokratik bir çabanın ya da fikri bir tartışmanın esamisi bile okunmuyor. 

Maalesef, bugün CHP’dekine benzer bir kurultay tablosu, ne AK Parti’de, ne HEDEP’te, ne MHP’de, ne de İYİ Parti’de söz konusu olabilir. Genellikle bu, bir zaaf olarak görülür; CHP’de her kafadan bir sesin çıktığı söylenir ve bu bir kabahat gibi sunulur. Oysa bir partide farklı görüşlerin olmasını ve bunların birbiriyle demokratik yarış içine girmelerini, bir sıhhat belirtisi olarak kabul etmek daha doğru olur.  

İkincisi, zamanı gelmiş bir değişim talebinin önüne geçilmeyeceğidir. Eğer partide siyaset ya da yönetim değişimine yönelik ciddi bir istek birikmişse, siyasi mühendisliklerle bunun önüne geçilemez; değişim isteği siyasi mühendislikleri alt eder. CHP’de de bu oldu; genel merkez bütün gücüyle yüklenmesine rağmen değişimi durduramadı.  

Unutmayalım, Kılıçdaroğlu, 13 yıldır bu partinin patronuydu. İl teşkilatlarını büyük ölçüde kendisi tayin etmişti ve delege üzerinde büyük bir hâkimiyeti vardı. Özel aday olduğunda, ona şans tanıyanların sayısı son derece azdı; hatta bunun gerçekten bir yarış sayılamayacağı, delegeyi elinde tutan Kılıçdaroğlu’nun Özel’e açık bir fark atacağı öngörülerinde bulunuluyordu. Ancak günün sonunda tamamen farklı bir manzara ortaya çıktı; büyük bir ihtiyaca dönüşmüş ve ertelenemez bir hal almış değişim, delege hesaplarını yıktı geçti. 

Klasik Çizgide Değişim  

Kılıçdaroğlu devri sona erdi. Genel bir değerlendirme yapıldığında, bu devrin başarılı olduğu söylenemez. Kılıçdaroğlu, 22 Mayıs 2010’da CHP Genel Başkanı oldu ve onun yönetimindeki CHP, o tarihten bugüne kadar yapılan beş genel seçim, iki yerel seçim, iki halk oylaması ve üç cumhurbaşkanlığı seçimini kaybetti. 

Mamafih bu Kılıçdaroğlu’na has bir durum değil; CHP çok partili siyasi hayata geçildiğinden beri (belki 1977 seçimleri istisna tutulabilir) seçim kazanma becerisi geliştirebilmiş bir parti değil. 

Kılıçdaroğlu, bunu değiştirmek için iki kritik adım attı. İlk olarak, en yetkin temsilcisi Baykal olan geleneksel CHP siyasi çizgisinde bir değişiklik yapmak istedi. Zira o çizgiyle CHP’nin hiçbir vakit ciddi bir iktidar namzedi olamayacağı açıktı. Kıyılara sıkışmış, dindar-muhafazakârlara ve Kürtlere sırtını dönmüş bir CHP ileriye gidemezdi. CHP daima, en fazla yüzde 20-25 bandında duracak ve iktidara hep uzaktan bakacaktı. 

Asker-sivil bürokratik vesayetin egemen olduğu ve CHP’nin umdelerini işbaşındaki hükümetlere dayattığı dönemlerde, CHP için bu durum kabul edilebilirdi. Çünkü aldığı oydan azade ve o oyun ötesinde bir tesire sahipti. Ancak siyasetin zemini eskisinden çok farklı bir hal almıştı; yeni bir hükümet sistemine geçilmiş, vesayet çözülmüştü. Böyle bir vasatta CHP’nin oyun sahası her geçen gün daralıyordu. 

Kılıçdaroğlu bunu aşmak için, partisi ile bugüne kadar mağdur ettiği kesimler arasında köprüler kurmaya çalıştı. Doğru bir düşünceydi; fakat burada gerektiği kadar cesur davranamadı. “Helalleşme” dedi, içini doldurmadı. Tabanının sert kısmını değişimin gerekliliğine ikna edemedi. İki ileri bir geri gitti geldi ve dolayısıyla beklediği başarıyı elde edemedi. Ama CHP’ye girmesi gereken doğru hattı gösterdi. 

İttifak Siyaseti 

İkinci olarak, Kılıçdaroğlu ittifak stratejisiyle CHP’nin hareket alanını genişletti. AK Parti ve MHP Cumhur İttifakı adı altında güçlerini birleştirince Kılıçdaroğlu beklenmedik bir hamle yaptı. İYİ Parti’ye grup kurdurup yeni bir siyasi oyunu sahneye koydu. İYİ Parti ile Millet İttifakı’nı oluşturdu, dışarıdan da HDP’nin desteğini aldı. 2019 yerel seçimlerinde bu ittifak CHP’ye 11 büyükşehir belediyesi getirdi. O zamanlar böyle bir birlikteliği gerçekleştirdiği için Kılıçdaroğlu övgülere boğuldu. 

Yerel seçimlerde iş gören bu stratejiyi gelen seçimlere de taşıdı Kılıçdaroğlu ama 2023’te bu tutmadı. Seçimler kaybedilince Kılıçdaroğlu da ittifak da günah keçisine dönüştürüldü. Oysa muhalefetin ittifak yapmadan iktidarı kazanma ihtimali yoktu. CHP de, ittifak içinde yer alan diğer partiler de ittifak yapmasalardı, daha iyi bir netice alamayacaklardı. 2018’de CHP’nin adayı yüzde 30’da kalmıştı. Eğer 2023’te de CHP kendi adayıyla seçime girseydi, herhalde bundan fazlasını almayacaktı. 

İttifakın tanzim şekli ve aday tercihi hatalı olabilirdi ama ittifak fikrinin kendisi doğruydu. Hülasa hakşinas bir değerlendirme, Kılıçdaroğlu’nun gerek partisini ulaşamadığı kesimlerle irtibata geçirme gayretinin ve gerek ittifak stratejisinin CHP adına müspet adımlar olduğunu içerecektir. 

Çekilmeyi Bilmek 

Kılıçdaroğlu, 2023 seçimlerinde siyasi hayatının en büyük riskini aldı ve mimarı olduğu ittifakın adayı olarak cumhurbaşkanlığı yarışına girdi. Bu onun son şansıydı; kazancı da kaybı da büyük olacaktı. Eğer galip gelseydi muhteşem bir siyasi finale imza atacaktı. Ama Erdoğan karşısında mağlup oldu; işte o noktada çekilmesini bilmeliydi. 

Lakin Kılıçdaroğlu, muhalif kitlelerde derin hayal kırıklığı yaratan yenilgisine rağmen genel başkanlıkta diretti. Muhtemelen tabandan gelen değişim dalgasının zamanla dineceğini ve kendisinin de bu talepleri kontrol altına alabileceğini zannetti. Kurultayda aday oldu. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. İlk turda rakibi Özgür Özel tarafından geçildi. 

Delegenin değişim istediği su götürmezdi. Kılıçdaroğlu’nun bu saatten sonra yarışa devam etmesi bir akıl tutulmasıydı. Kendisi ilk turdan sonra kenara çekilmemesini birtakım duygusal nedenlerle (depremzede muhtarın hakkını helal etmemesi vb.)  gerekçelendiriyordu ama bu, siyaseten izah edilebilir bir hal değildi. İki sebeple: 

Bir, delege Kılıçdaroğlu’nun yenilebileceğini görmüştü. Değişimin olup olamayacağına dair endişe taşıyanların, kuşku duyanların ve ortada olanların kendilerini hızını almış vagona atacakları belliydi. İlk turdan sonra Kılıçdaroğlu’nun kazanma olasılığı yoktu. Ve iki, velev ki ikinci turda kazansaydı bile Kılıçdaroğlu CHP’ye genel başkanlık edemezdi. Kendisine karşı bu kadar yoğun bir muhalefet varken partisini yönetemezdi. 

Ne var ki 28 Mayıs’tan sonra 4 Kasım’da da fahiş bir hataya imzaya attı; çekilmesi gereken bir yarışı sürdürdü ve büyük bir hezimete uğradı. 

Onun açısından hazin bir son oldu.

İLGİLİ YAZILAR

menekşe tokyay

BAKIŞ

“Çok fazla” olarak nitelendirilmeleri için kaç çocuğun ölmesi, kaç çocuğun depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu semptomları göstermesi, kaç çocuğun vücudunun yarısından fazlası yanmış halde getirildiği hastanede morfin ve ağrı kesici olmadan ameliyat edilmesi gerektiğini sorguluyorsun…  Çatışmalardan sağ kurtulan çocukların yaşadığı acıyı uzaklardan hissediyorsun. Savaş, hayatta kalanın da omuzlarına acı yüklüyor ne de olsa…

Dünya çoğu zaman onu bir mantık çerçevesine yerleştirme çabamızın bir uzantısı olarak “Neden?” sorumuza sağır, herkesin gözü önünde yaşanan insani trajedilere kör ve kayıtsız kalır. 

Her şeyin bir kurmaca olmasını dilersiniz, ama bombalar peşi sıra düşerken, çocuk hastaneleri bile vurulurken, yüzü bir türlü gülemeyen çocuklar savaş sahasına dönmüş oyun parklarının orta yerinde bir tahterevallinin yanı başında haykıra haykıra ölürken, kayıpların acılı yüzleri gözümüzün önünden bir an olsun ayrılmazken, hakikat denen o illet, soğuk bir kış rüzgârı gibi yüzünüze çarpar, sizi hissizleştirir. 

Varoluş daha da anlamsızlaşır. “Savaşın sonunu sadece ölüler görür” derken Platon, ne kadar da haklıdır… Savaşın sonunu, hastane morglarındaki paramparça ve kimliği tespit edilemeyen çocuk cesetleri görüyor. 

Çatışmaların, yıkımların, göçlerin, ötekileştirmelerin, şeytanlaştırmaların zihinlerde açtığı yaralar kaygılarımızı körüklüyor; şu kısıtlı ömrümüzde şefkatle bizi sarıp sarmalamasını beklediğimiz dünyanın keşmekeşinin içinde ayağımızın altındaki zemini kayganlaştırıyor. 

Bir yandan da çocuklarının bacaklarına ve karınlarına isimlerini usul usul yazan ve çatışmalarda olur da ölürlerse kimliklerinin bulunması için önceden önlem alan çaresiz anneler, gözyaşı kurumuş babalar düşüyor gözbebeklerinin önüne… 

Her an öleceğini, yaralanacağını, hedef alınacağını bile bile yaşamanın, hayatın ölümü beklemekten ibaret hale gelişinin trajik resmini çizebildik mi dersiniz? 

Barışa Örgü 

Sonra bir anda Slovenya’da 13 yaşındaki ilkokul öğrencisi Anja Rozen tarafından yapılan ve dünya çapında 600 bin çocuğun resim gönderdiği bir yarışmada birinci olan, barış temalı çizimi düşünürken buluyor insan kendini… 

Örgü ören bir çift el var çizimde. Resmini şöyle yorumluyor Anja: “Çizimim bizi bağlayan ve birleştiren toprakları temsil ediyor. İnsanlar birbirine örülmüştür. İçlerinden biri ayrılırsa diğerleri düşer. Resmimdeki eller dünyayı temsil ediyor ve dünya bizi birbirimize bağlıyor, bir arada tutuyor. Hepimiz gezegenimize ve birbirimize bağlıyız ama ne yazık ki bunun farkında değiliz. Barış sayesinde gezegenler ve dünya istikrar ve büyüme sağlar.” 

Yani, diyor ki Anja, hepimiz birbirimize örülmüşüz ve hepimiz birbirimizin hikâyesini örüyoruz. 

Charlie Mackesy’in Çocuk, Köstebek, Tilki ve At kitabında köstebeğin, “Bazen yalnızca nefretten söz edilir ama dünyada hayal edemeyeceğin kadar çok sevgi var” demesi misali…

Slovenya’dan Vietnam’a uzanıyor çocukların örgüleri… Vietnam Savaşı’nın simgesi olan ve atılan bombanın etkisiyle çığlık çığlığa yollarda çırılçıplak koşan, vücudu yanıklar içindeki küçük kız Kim Phuc, Slovenyalı Anja’nın gözlerinde canlanıyor silinmeyen yaraları eşliğinde…  

“O Adam Benim!” 

Kim Phuc’un, 1996 yılında Washington’da Vietnam Savaşı’nı anmak için düzenlenen bir törendeki sözleri ve ardından yaşananlar ise “savaş” söz konusu olduğunda hep kulaklarımızda yankılanmalı.  

Kim Phuc, “O bombaları atan pilotla karşılaşsam, ona geçmişi değiştiremeyiz, derdim. Ama bugün, yarın ve hatta sonsuza dek barışa hizmet etmek için elimizden geleni yapabiliriz!” dedikten sonra kürsüde eline bir kâğıt sıkıştırılmıştı ve kâğıtta “Kim, o adam benim!” yazıyordu. 

Üzerine 1972’de Napalm bombası atan uçağın pilotu ona titreyerek, çok büyük bir mahcubiyetle bakıyordu… 

Kim Phuc, kollarını açarak adama koşmuş ve ona sarılmıştı. Pilot Plummer ise, o dönemde yapılanlar karşısında yıllardır harap halde yaşıyor, Kim’in fotoğrafını cüzdanından ayırmıyordu. İkisi de sonsuza dek barışa hizmet etmek için elinden geleni yapmak istiyordu artık… 

Ardından “büyük devletlerin” dünyasına dönüyorsun ve barışa hizmet etmek için ellerinden neler geldiğini ama neler yapmadıklarını düşünürken buluyorsun kendini… 

Çocuk hakları için en yaygın kabul gören uluslararası standart olan Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin, çocukların sağlık, eğitim, oyun, insanca yaşam, istismar ve zarar görmekten korunma haklarına dair maddeleri ve Cenevre Sözleşmesi’ne 1977 yılında eklenen ilave protokollerle çocukların çatışma sırasında korunması ve kendilerine gerekli yardım ve bakımın sağlanmasına dair hükümler geliyor aklına. 

“Çok fazla” olarak nitelendirilmeleri için kaç çocuğun ölmesi, kaç çocuğun depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu semptomları göstermesi, kaç çocuğun vücudunun yarısından fazlası yanmış halde getirildiği hastanede morfin ve ağrı kesici olmadan ameliyat edilmesi gerektiğini sorguluyorsun kendi kendine ağır bir dille yazılmış uluslararası protokollerin satır aralarında… Gözünün önünü molozların arasından kurtarılmış ve travma sonucu tir tir titreyen Gazzeli çocukların videoları kaplıyor.

gazze çocuk

Kâğıt Üzerinde Kalan Protokoller 

Devletlerin bu protokollere, sözleşmelere, taahhütlere imza atmadan önce, her koşul altında “çocukların her şeyden önce geleceği” gerçeğini neden bir türlü içselleştiremediğini anlayamıyorsun… Hem de çatışmaların birinci kurbanının ve bedeli en çok ödeyenin her daim çocuklar olduğunu bile bile… 

Çatışmalardan sağ kurtulan çocukların yaşadığı acıyı uzaklardan hissediyorsun. Çoğu zaman “sağ kurtulmanın”, pek de “sağ” olmadığını, kolunu, bacağını veya en yakın dostunu, yakınını, annesini, bakım verenini kaybeden, travma sonrası stres bozukluğunun âlâsını yaşayan, okula gidemeyen, öğrenme güçlüğü çekmeye başlayan, hayattaki öncelikleri bir anda değişiveren, hıçkırıkları boğazına dizilen bir çocuğun ne kadar “sağ” olarak nitelendirilebileceğini sorguluyorsun yine kendi kendine… Savaş, hayatta kalanın da omuzlarına acı yüklüyor ne de olsa…

Doğadaki güzellikler zihnine üşüşüyor bir yandan da… Biyolojik olarak kendi ışıklarını üretebilen planktonların Vaadhoo Adası’nda sürü halinde karaya vurduğu o meşhur “biyolimünesan” (biyo-ışıklandırma) serpintisine dair gördüğün o fotoğrafı düşünüyorsun. Bu özellikleri sayesinde avcıları korkutarak kendilerinden kaçırabildiklerini veya kendilerini avlamak için pusuda bekleyen hayvanların avcılarını bölgeye çekmek için bu özelliklerini kullandıklarını öğrenmişsindir kısa süre önce… 

Bir yandan da bombaların, füzelerin, silahların, acıların serpintisi çörekleniyor kalbine. Barışın ışıltısından korkanlara, sahte parıltılar kullananlara öfkeleniyorsun. 

Savaşın trajik olayları sıradanlaştırması karşısında isyan ediyorsun. Kaç çocuğun öldüğü değil, savaşın ekonomiyi nasıl etkileyeceğinin konuşulmasına içerliyorsun. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından çevre ülkelere yönelik Ukraynalı mülteci göçü karşısında “Bunlar Iraklı, Suriyeli değil. Bizim gibi beyaz, mavi gözlü, sarı saçlı insanlar. Onlar ölüyor!” diyen ve birkaç ay önce Ortadoğulu mültecileri sınırdan geri püskürtürken Ukraynalı mültecileri kapıda güllerle karşılayan Avrupa zihniyetinin, İsrail’in Gazze’ye yönelik bombardımanı sırasında ölen, travma yaşayan, uzuvlarını kaybeden “kara tenli” çocukları hangi “renk skalası” üzerinden değerlendirdiğini tahmin edebiliyorsun. 

Ekranlardan tanıklık ettiğin acı ile arana bir türlü mesafe koyamıyorsun. Gazze’de, Ukrayna’da, Yemen’de, Suriye’de, Irak’ta ölen binlerce çocukla araya nasıl mesafe konur ki zaten? 

Ukrayna’dan Suriye’ye Çocuklar 

Çocuklara yaşatılan bu eziyet ve insanlık suçu karşısında çaresizlik ve kızgınlık duygusu içerisinde debeleniyorsun. Ukrayna’da savaş nedeniyle metro istasyonlarında oluşturulan sınıflarda eğitimine devam eden ilkokul çocuklarını görünce de, İdlib’de ailesinin geçimini sağlamak için okulu bırakıp alüminyum doğrama atölyesinde çalışan savaşın çocuklarının hikâyelerini okuyunca da aynı ölçüde kaygılanıyorsun. 

Suriye’de savaş ve çatışmalardan dolayı travma geçiren çocukların uykuya dalmalarına yardımcı olmak için nörolog ve müzik terapistlerinin danışmanlığında her akşam özel bir ninni yayınlayan radyo istasyonlarının frekansıyla çarpıyor kalbin…

Dünyanın tüm çocuklarının gözyaşlarını içine çekip onlara hiç kalmasın istiyorsun. 

Ve Aziz Nesin’in yakarışına ortak oluyorsun: “Öyle bir ağlasam / Öyle bir ağlasam çocuklar / Size hiç gözyaşı kalmasa… Öyle bir aç kalsam / Öyle bir aç kalsam çocuklar / Size hiç açlık kalmasa… Öyle bir ölsem / Öyle bir ölsem çocuklar / Size hiç ölüm kalmasa…”

İLGİLİ YAZILAR

mesut yeğen

BAKIŞ

Kürt Çalışmaları Merkezi’nin hazırladığı Kürt Barometresi, Kürtlerde bazı şeylerin değiştiğine, başka bazı şeylerinse aynı kaldığına işaret ediyor. Belli ki demografi ve siyasi tercihler değişip çeşitleniyor; buna mukabil Kürtlüğe aidiyet, Kürtlükle ilgili taleplere sadakat ve eşitsizlik ya da ayrımcılık durumunda ya da algısında önemli bir değişiklik olmuş değil.

Mensubu olduğum Diyarbakır merkezli Kürt Çalışmaları Merkezi’nin (Kurdish Studies Center) düzenli aralıklarla ve uzun vadede Irak, Suriye ve diasporadaki Kürtleri de dahil ederek yapmayı planladığı Kürt Barometresi’nin ilkinin raporu yayımlandı. Sahası 2022 sonunda yapılan ancak sonuçları seçim ve deprem gündemi sebebiyle geçen hafta duyurulan rapor, Türkiye Kürtleriyle ilgili önemli bulgular içeriyor. Bir kısmına Vahap Coşkun’un geçen haftaki Perspektif yazısında işaret ettiği bulgular Kürt meselesinin üzerine oturduğu zeminde, meselenin taşıyıcılarında ve meseleyi tanımlayan motiflerde orta ya da uzun vadede aynı kalacakların, pekişeceklerin ve dönüşeceklerin olduğunu gösteriyor. Bulguların kendimce önemli bulduklarımdan bahsedeyim.

Demografi

Bulguların ilki demografiyle ilgili. Kürt Barometresi, Türkiye Kürtlerinin eskisine nazaran daha şehirli, daha eğitimli ve daha yerleşik olduğuna işaret ediyor. Kürtlerin büyük kısmı artık şehir merkezlerinde yaşıyor, eğitim seviyeleri yeni kuşaklarda hızla yükseliyor ve giderek daha büyük kısmı doğduğu şehirde yaşıyor. Kürtlük ve Kürt meselesi uzun vadede nasıl seyreder kesinkes bilmek mümkün değil elbette ama her ikisinin de epey bir müddet daha buralarda olmaya devam edeceği kesin göründüğünden, demografiyle ilgili bu veriden ilk etapta şuna çıkarmak mümkün: Kürtlüğün ve Kürt meselesinin taşıyıcıları daha şehirli, daha eğitimli ve daha yerleşik Kürtler, Kürt meselesinin cereyan edip evrildiği mekânlar da giderek daha fazla şehirler, Kürt şehirleri olacak. Bu durumda Kürtçe olarak Kürtlüğün giderek zayıflayacağını ya da Kürtçeyle bağı zayıflamış bir Kürtlük durumunun genişleyeceğini tahmin etmek zor değil. Kürt şehirlerinde hayat giderek daha fazla Türkçeleştiğinden, Kürt demografisindeki bu dönüşümün Kürtçe olarak Kürtlüğü zayıflatacağını ya da Kürtçeyle bağı zayıflamış bir Kürtlük halini genişleteceğini kestirebiliriz. Nitekim hem Kürt Barometresi hem de Kürt Çalışmaları Merkezi’nin önceki araştırmaları, Kürtçenin halen kuvvetli biçimde hayatta olduğunu ama yeni kuşaklara aktarımında büyük ölçekli firelerin olduğunu gösteriyor. Kürtlerin yaklaşık yüzde 40’ı Kürtçeyi ya hiç konuşamıyor ya da az konuşabiliyor.

Demografideki dönüşümün Kürt meselesinin uzun vadedeki seyrine etkisini kestirmek çok zor; çünkü Kürt meselesi demografinin yanı sıra siyasi, kültürel, tarihsel, diplomatik, askeri, psikolojik pek çok kaynaktan besleniyor. Böyle olmakla beraber, demografideki dönüşümün kısa vadede Kürt meselesinin önemli bir cüzü olarak siyasi davranışı etkilemesi muhtemel. Daha şehirli ve daha eğitimli bir nüfus kompozisyonunun, bilhassa daha şehirli ve daha eğitimli genç nüfus oranının büyümesinin kısa vadedeki sonuçlarından biri, izleri bugün de görülen ‘özerkleşme’ eğiliminin güçlenmesi olacağa benziyor. Nitekim, Barometre, 2007-2018 arasında etkili olan, Kürt seçmenlerin iki partide, Kürt partisinde ve AK Parti’de toplanma eğiliminin eğitimli genç nüfustan başlayarak zayıfladığını, bu kesimlerde hem parti tercihlerinin hem de siyasi-ideolojik eğilimlerin çeşitlendiğini gösteriyor. Öte yandan, bu özerkleşme eğilimi uzun vadede dünyadaki ve Türkiye’deki genel gidişata paralel olarak siyasete daha az angaje olmak eğilimini mi besler, yoksa Kürt meselesini tanımlama işinde yeni önerilerin önünü açacak angajmanlara mı vesile olur, bugünden kestirmek zor. Devletin süreklileşmiş tahakkümde ve Kürt kimliğini tanımamakta ısrar etmesi ve Kürt meselesinin bugünkü tanımlanma halinin uzun süredir devam edegelen meşruiyeti ‘yeni öneriler’ ihtimalini şimdilik zayıf kılıyor. 

Ancak demografideki dönüşümün siyasi davranışı ve Kürt meselesinin yeniden tanımlanma işini etkilemesi daha muhtemel kısmı ‘yerleşiklikle’ ilgili. Kürt Barometresi’ne göre Kürtlerin sadece yüzde 18’i doğduğu şehirde yaşamıyor. Bu durum ekonomik ya da çatışmayla ilgili sebeplerle başka şehre göç etmenin, bir kopuş ya da ‘travma’ olarak başka şehre göçün Kürtlerin hayatındaki yerinin azaldığına işaret ediyor. 2013-2015’te Ulaş Tol ve Mehmet Ali Çalışkan’la yapıp Kürtler Ne İstiyor? (İletişim, 2016) başlığıyla kitaplaştırdığımız TÜBİTAK araştırmasında, Kürtlerin yarısına yakını çatışmalardan zarar gördüğünü beyan etmişken, Kürt Barometresi bu oranın yüzde 30’lar civarına gerilediğini gösteriyor. Kürt nüfusa çatışmalı sürece maruz kalmayan bir kuşağın eklenmiş ve çatışmalı sürecin geride kalmış ya da ‘unutulmuş’ olmasıyla ilgili bu durumun da siyasi davranışı etkilemesi ve Kürt meselesinin tanımlanmasında yenilenmeyi teşvik etmesi muhtemel. Bahsettiğim TÜBİTAK araştırması, çatışmalardan zarar görmüş olmakla siyasi davranış arasında güçlü bir korelasyon olduğunu, zarar görenlerin yüzde 70 kadarının HDP’ye oy verme eğiliminde olduğunu gösteriyordu. Çatışmalardan zarar görmüşlerin Kürt nüfus içerisindeki oranının düşmesi ve çatışma durumunun ‘geride kalıp, unutulması’ siyasi davranışı nasıl etkiler, kati olarak bilmek mümkün değil, lakin ‘özerkleşme’ eğilimini kuvvetlendirmesi muhtemel.

Yerleşiklik halinin pekişmesi siyasi davranışı olduğu gibi Kürt meselesinin çerçevelenme biçimini de etkileyebilir. Sonuçlarından biri aynı mekânda Kürt Kürde bir hayatı kalıcılaştırmak olacağından, demografik hareketliliğin azalması Kürtlerin daha fazla ve daha yoğun biçimde Kürtlük vasatında kalması anlamına gelebilir. Diğer bir deyişle, hayatın başka dinamikleri Kürtçe olarak Kürtlüğü zayıflatırken, Kürtlerde mobilitenin azalması Kürt Kürde olmak olarak Kürtlüğü kuvvetlendirebilir. Bu da Kürt meselesiyle Kürt kimliğinin süregitmesi arasındaki mevcut bağlantıyı daha da kuvvetlendirebilir. ‘Gidilebilir’ yerlerde ayrımcılığa maruz kalmak endişesiyle veya gidilebilir yerlerdeki imkânların eskisi gibi olmamasıyla ilgiliyse eğer, Kürtlerde mobilitenin azalması hem Kürtlüğe çekilmeyi hem de Kürt meselesinin ‘mahrumiyetle’ bağlantısını kuvvetlendiriyor olabilir. 

Kimlik ve Talepler

Barometre’nin ‘Kürtlükten gurur duyma’, ‘kendini Kürt olarak görme düzeyi’ ve ‘anadilde eğitime ilişkin tutumlar’ değişkenleriyle oluşturduğu Kürt kimliğini sahiplenme endeksi, Kürtlerin üçte ikisinin Kürt kimliğini güçlü bir şekilde sahiplendiğine işaret ediyor. Belli ki, 2015’ten beri yürütülen Kürt kimliğini kriminalize etme ve süreklileşmiş tahakküm siyasetine rağmen Kürtlerin çok büyük kısmı kimliklerinden vazgeçmeye niyetli değil. Bunun da manası açık: 2015’te geri dönülen kriminalizasyon ve tahakküm siyaseti Kürt partisinin oyun kurucu olma rolüne son vermiş olmakla beraber, Kürt meselesinin esas zeminini oluşturan kimlik ve aidiyet sahasında durum değişmiş değil. Barometre’nin gösterdiği özetle şu: Kürtler Kürtlükten vazgeçmiyor, Kürtçeden uzaklaşmalarına rağmen.

Kürtçe eğitim talebine verilen destek de bu durumu teyit ediyor. Yukarı da sözünü ettiğim TÜBİTAK araştırması 2015’te Kürtlerin yüzde 80 kadarının Kürtçenin eğitim dili olmasını ya da öğretilmesini istediğini gösteriyordu. Barometre bu durumda önemli bir değişiklik olmadığını gösteriyor. Kürt partisinin Türkiye siyaseti üzerindeki etkisini minimize edebilen 2015 sonrası siyaset belli ki Kürtlerin Kürtlüğe sahip çıkma eğilimini azaltamamış. Barometre’nin gösterdiğine göre, bugün de Kürtlerin yüzde 80 kadarı Kürtçenin eğitim dili olmasını ya da öğretilmesini savunuyor. Kürtlerin yarıya yakını (yüzde 44) iki dilli eğitim talep ederken, yüzde 30 kadarı okullarda Kürtçenin öğretilmesini, yüzde 10 kadarı ise eğitimin hepten Kürtçe yapılmasını istiyor. Kürtlerin Kürt kimliğini kuvvetle sahiplenmesinin manası şu: Kürt partisinin Türkiye siyasetindeki etkisinin zayıflamasına karşın bu siyasetin hayat kaynağını oluşturan Kürt meselesi, daha doğrusu Kürt meselesinin esası, Kürtlüğün tanınması arzusu eski kuvvetinde olmaya devam ediyor. 

Kürtlerin Kürtlüğe sahip çıkması bahsinde bir de önemli bir ‘ayrıntı’ var. Barometre muhafazakârlıkla Kürt kimliğini sürdürmek arasındaki ilişkinin dönüştüğünü gösteriyor. Kürtlük ve Kürtçe geçmişte aşiretlerin ve dini kurumların etkili olduğu yer ve kesimlerde güçlü, buna mukabil modernliğe ve sekülerliğe maruz kalan yer ve kesimlerde zayıflama eğilimindeyken, bulgular geleneksellik ve muhafazakârlıkla Kürtlüğü sürdürmek arasında eskisi kadar kuvvetli bir ilişkinin olmadığına işaret ediyor. Kürt kimliğini kuvvetli biçimde sahiplenme HDP seçmenlerinde yüzde 85 iken, AK Parti seçmeninde bu oran yüzde 48,9. Keza, Kürt kimliği en zayıf kesimler, Atatürkçülerle beraber kendisini muhafazakâr veya sağcı olarak tanımlayan Kürtler. 

Siyasi Tercihler

Siyasi tercihlere mevcut manzara dondurulup bakıldığında ortaya çıkan resimle, zaman içinde bakıldığında ortaya çıkan resim arasında önemli bir fark var. Kürt Barometresi de Kürtlerin büyük kısmının siyasi tercihinin iki parti arasında bölündüğünü, büyük kısmının Kürt partisini, keza epey bir kısmının da AK Parti’yi desteklemeye devam ettiğini gösteriyor. Öte yandan Barometre, 2023 seçim sonuçlarınca teyit edilen bir başka olguya daha işaret ediyor. Kürtlerin bu iki partiye olan teveccühlerinde tedrici de olsa azalma, hem siyasi parti tercihi hem de siyasi kimlik itibarıyla başka adresler arama eğilimi var. Barometre, Kürt partisini ve AK Parti’yi destekleyen Kürtlerin arasına CHP’ye oy verenlerden, protestoculardan, kendisini Atatürkçü ya da liberal olarak tanımlayanlardan oluşan yeni bir grubun eklenmekte olduğunu gösteriyor. 

Siyasi tercihler bahsinde diğer bir önemli bulgu Kürtlerin siyasetle olan ilgileriyle alakalı. Günlük siyaseti yakından izleme eğiliminin Kürtlerde de azaldığı anlaşılıyor. Siyasete ilgisizlik, kayıtsızlık, siyaset yoluyla bir şeylerin değişebileceğine duyulan inanç Kürtlerde de zayıflıyor. Anlaşılan bu. 

Siyasi tercihler bahsinde atlanmaması gereken bir bulgu da Selahattin Demirtaş’la ilgili. Barometre bulguları Demirtaş’ın Kürtlerdeki yerinin özel olmaya devam ettiğini gösteriyor. En beğenilen siyasi lider sorusuna verilen cevaplar Demirtaş’ın Kürt olan olmayan bütün siyasi liderlerden açık ara daha çok beğenildiğini gösteriyor.

Ayrımcılık

Demografi ve siyasi tercihler bahsinde değişime işaret eden Barometre, Kürt kimliğine sahip çıkmada olduğu gibi ayrımcılık bahsinde de sürekliliğe, değişmezlik haline işaret ediyor. Bulgular, Kürtlerin büyük kısmının ayrımcılığa uğradığını, ‘diğerleriyle’ eşit ve ülkeye ait hissetmediğini ve gelecekten ümitsiz olduğunu gösteriyor. Barometre bulgularına göre, her 10 Kürdün 6’sı Kürt olduğu için ayrımcılığa uğradığı kanaatinde. Öte yandan, Kürt kimliğine kuvvetle sahip çıkanlarla Kürt kimliği zayıf olanların ayrımcılık ‘algısı’ arasında büyük bir fark var. İlk gruptakilerin yüzde 75’i, ikinci gruptakilerin yüzde 29’u ayrımcılığa uğradığını düşünüyor. Bu farkın Kürt kimliğinin kuvvetli ya da zayıf olmasıyla ilgili bir algı farkından mı, yoksa ilk gruptakilerin ayrımcılığa uğrama ‘şansının’ daha fazla olmasından mı kaynaklandığı ayrıca çalışılması gereken bir soru. 

Kürtlerde kendisini ülkeye ait hissetmeyenlerin oranı da çok yüksek. Her 10 Kürdün 4’ü kendisini ülkeye ait hissetmiyor. Devlet nazarında Kürtlerle ‘diğerlerinin’ eşit olmadığını düşünenler de neredeyse Kürtlerin yarıya yakını: Yüzde 48. Türkiye’nin Kürtler için yaşanılmaz bir yer olduğunu düşünenler de az değil: Yüzde 43. Buna mukabil Kürtlerin büyük kısmı kendisini Türkiyeli olarak görüyor. Kendisini Türkiyeli olarak görmeyenlerin oranı yüzde 26. Daha iyi bir çözümleme için detaylı ve niteliksel çalışmaların desteğine ihtiyaç var elbet ancak bu son durum Kürtlerin ‘buraya’ ait olma hisleriyle, buralı kalma arzuları arasında bir açı olduğuna işaret ediyor olsa gerek. 

Popüler kültür, değerler vd. bahislerle ilgili bulgularını bir tarafa bırakacak olursam, Kürt Barometresi, başlarken de belirttiğim üzere, Kürtlerde bazı şeylerin değiştiğine, başka bazı şeylerinse aynı kaldığına işaret ediyor. Belli ki demografi ve siyasi tercihler değişip çeşitleniyor; buna mukabil Kürtlüğe aidiyet, Kürtlükle ilgili taleplere sadakat ve eşitsizlik ya da ayrımcılık durumunda ya da algısında önemli bir değişiklik olmuş değil. Diğer deyişle, Barometre, Kürt meselesi etrafındaki demografinin ve siyasetin değiştiğini ancak Kürt meselesinin aynen yerinde durduğuna işaret ediyor. 2015 sonrası kriminalizasyon ve tahakküm siyasetine ve Kürtlerin daha şehirli ve daha eğitimli bir nüfus olmasına rağmen Kürt meselesi bütün cüssesiyle olduğu yerde duruyor. Barometre’nin işaret ettiği bu. Demografi ve tercihler az ya da çok değişirken Kürt meselesi, Kürt meselesinin kaynağı olarak Kürtlerin Kürtlük aidiyeti aynen süregidiyor. 

Bu durum Kürt meselesinin seyrini, daha özel olarak Kürt meselesinin temsil edilme hallerini, Kürt siyasetini nasıl etkiler sorusunun cevabına gelince… Değişenlere rağmen, Kürt meselesinin 1990’dan bugüne temsil edenler tarafından ve şimdiye kadar edildiği biçimiyle temsil edilmesinde bir büyük değişiklik olma ihtimali yakın vadede zayıf görünüyor. Gerek demografideki değişimin yavaşlığı ve tek başına köklü bir netice üretme gücünün olmayışı, gerek kriminalizasyon ve tahakküm siyasetinin kesintisiz devam ediyor oluşu, gerekse de Kürt meselesini bugün itibarıyla temsil edenlerin meşruiyetinin kuvvetli, alternatiflerinin meşruiyetininse zayıf oluşu, Kürt meselesinin temsil hallerinde büyük ve ani bir değişiklik beklemenin doğru olmadığına işaret ediyor. Belki şu olabilir: Kürt meselesinin bugündeki temsilcisi olarak Kürt hareketi ya da Kürt partisi demografide ve siyasi tercihlerde kendisini gösteren değişimleri önemseyip Kürt meselesini temsil etme biçimlerini uyarınca güncellemek yoluna gidebilir. Ama kuvvetli ihtimal bu da değil. Kuvvetli ihtimal şu: Kürt partisi bu neviden bir güncellemeye mecal ve imkân bulamaz ve siyasi tercihlerdeki çeşitlenmeyi izlemeye, bu çeşitlenmeye kayıtsız kalmaya devam eder.

İLGİLİ YAZILAR

Murat Çemrek

BAKIŞ

Cumhuriyet’in artık asırlık bir çınara dönüşmesi vesilesiyle bir nefis muhasebesi veya özeleştiri yapmanın tam zamanı. Türkiye’nin, ekonomik ve siyasi anlamda 10 yıl önceki küresel prestijinin oldukça gerisinde olduğu aşikâr.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 29 Ekim 2023 tarihinde saat 22:00’de sosyal medya platformu X hesabından yaptığı; 

“Cumhuriyet Bayramımızı Cumhuriyetimizin 100. yılına yaraşır bir coşkuyla kutladık. Bu coşkuyu paylaşan milletime teşekkür ediyorum. Bu vesileyle, 30 Ekim Pazartesi okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve liselerimizin 1 günlüğüne tatil edilmesi kararı aldığımızı bildirmek isterim”

açıklamasını müteakiben Millî Eğitim Bakanı da beş dakika sonra, 22:05’te aynı sosyal medya platformundaki kendi hesabından Cumhurbaşkanı’nın mesajını alıntılayarak paylaştığı mesajında; 

“Sevgili Öğrencilerimiz! Tüm ülkemiz, binlerce yıllık tarihimizden ilhamla Cumhuriyetimizin 100. yılı kutlamalarını, şanımıza yakışır şekilde gururla kutlamaya devam ediyor. Bu kapsamda, 30 Ekim Pazartesi günü güzel ülkemizin Türkiye Yüzyılı’ndaki teminatı olan siz çocuklarımız için okullarımızı bütün kademelerde bir gün tatil ediyoruz. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a, sizlere sunduğu bu 100. yıl armağanı için teşekkürlerimi sunarım. Bugün sizlerden tek isteğim, bu güzel Cumhuriyetimizin 100. yılı coşkusunu daha da fazla ve içtenlikle yaşamanız. Yarın ise, Türkiye Yüzyılı’nın ilk sabahında aileniz ve sevdiklerinizle beraber uzunca bir zaman geçirerek, sizlere armağan ve emanet edilen bu şanlı Cumhuriyetin değerini ve önemini onlardan bir daha dinlemenizi istiyorum” 

ifadelerini kullandı. Haberi öğretmen olan eşimden öğrendiğim sırada, aynı akşam verdiği 1 ABD dolarının 24 Türk lirasına gerilediği müjdesi birkaç kaynaktan teyit etme çabamın ardından elimde patladığı için, bu haberi de yine birkaç kaç farklı internet sitesinden teyit etme ihtiyacı hissettim. Malum sosyal medya hepimizi cep telefonları ve tabletler sayesinde acar muhabirler haline getirdiği için iş başa düşünce haber atlamamak için bir de editörlük yapıyoruz. Neyse ki bu sefer doğruydu ve evdeki bir lise ve bir de ortaokul öğrencisi doğrulanan bu haberi “Ankara’dan abim gelmiş/Evde bir bayram havası/Annem babam beni çok severmiş” tadında karşıladılar. Belki bazı evlerde bu muştuyu vermek için ebeveynlerin bazıları çocuklarını uykudan uyandırdılar ve yine belki de bazıları çocukları bir günlüğüne bırakacakları bakıcı telaşına düştüler. Artık kutlamalar ve akabindeki bütün kademelerdeki okullarda tatil de bittiğine göre şimdi muhasebe zamanı. Öte yandan, yüzyıllık bir muhasebeyi bir köşe yazısına sığdırmanın mümkün olmadığının farkında olduğumdan temel bazı konulara değinmekle yetineceğim. 

Mustafa Kemal’in (Devrim Kanunlarından 21 Haziran 1934’te kabul edilip 2 Temmuz 1934’te Resmî Gazete’de yayımlanarak 2 Ocak 1935’te yürürlüğe giren 2525 sayılı Soyadı Kanunu ile Atatürk soyadını alması henüz gerçekleşmemiştir) Cumhuriyet’in 10’uncu yılı vesilesiyle irad ettiği 10. Yıl Nutku’nda ifade ettiği üzere “Az zamanda çok ve büyük işler yaptık” ifadesinden hareketle yüzyıllık bir muhasebeye ışık tutmanın isabetli ama bunun bir köşe yazısının limitlerinin fevkinde olacağı kanaatindeyim. Elbette bu muhasebe iktidardaki AK Parti’nin 2011 genel seçimleri öncesinde -31 alt başlıkta 161 projeden oluşan- “Hedef 2023” olarak duyurduğu veya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 18 Ocak 2023 tarihli Cumhurbaşkanlığı internet sitesinde yayımlanan haberdeki “Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada 2023, bizim için hem 20 yıllık eser ve hizmet siyasetimizin sembolüdür hem de yeni vizyonumuz Türkiye Yüzyılı’nın başlangıcıdır” ifadesinin muhasebesi değil. Zira ilkine dair “AK Parti’nin 2023 hedeflerinde hangi vaatler vardı? Gelinen noktada son durum ne?” ve “AKP’nin 12 yıl önce ‘Hedef 2023’ başlığıyla duyurduğu 30 vaat ne durumda?” başlıklı yazılar oldukça çarpıcı analizler içeriyor.  

Rakamlar Ne Söylüyor?

Bu yazıyı istatistiklere boğmak istemiyorum lakin “Rakamlar yalan söylemez ama yalancılar rakam söyler” deyiminden hareketle yalancı durumuna düşmemek için bırakın rakamlar konuşsun biz susalım. Bu bağlamda Resul Kunt’un 27 Ekim 2023 tarihli “Cumhuriyetin 100 Yılı: Kalkınma Serüveni” başlıklı yazısı oldukça iyi bir giriş fırsatı sunuyor.  

“Savaş yorgunu genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yılında kişi başına düşen gelir sadece 45 ABD dolarıydı. ABD doları enflasyonunu dikkate aldığımızda da bu miktar alım gücü olarak 2022 fiyatlarıyla 784 dolara karşılık geliyor… 2013 yılında ise 12.582 dolar ile Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine ulaştı. 100’üncü yıla girerken Türkiye ekonomisi kişi başına 10.659 dolarlık bir büyüklüğe erişmiş durumda. Bu da 100 yılda ABD doları bazında 2022 fiyatlarıyla 12,6 katlık bir artışa tekabül ediyor. IMF’nin 1980 yılından itibaren hesapladığı, ülkelerin dünya ekonomisinden aldığı pay verileri incelendiğinde Türkiye’nin aldığı pay 1980’den 2005’e kadar dalgalı bir seyirle yüzde 1 seviyesinin altında kaldı. 2001 krizinden sonra istikrarlı yükseliş yakalayan Türkiye, 2013’te yüzde 1,24 ile Cumhuriyet tarihinde dünya ekonomisinden en yüksek payı aldı. Ancak bu istikrarlı yükseliş yerini istikrarlı bir düşüşe bırakarak 2021 yılında 1980 seviyesine [0,9] geriledi… 2022 yılında Türkiye’nin dış ticaret hacmi 618 milyar dolara yaklaşarak Cumhuriyet tarihinin en üst seviyesinde, ihracatının ithalatını karşılama oranı yüzde 70 seviyesinde. Dış ticaret dengesi ise ithalat lehine 109 milyar dolara ulaştı.”

Kunt’un faydalandığı istatistiklerden hareketle 1923’ten 2022’ye sırasıyla tarım, sanayi ve hizmet sektörünün payları yüzde 39,6, 13,2 ve 47,2 iken 2022 verileriyle yüzde 6,5, 31,3 ve 62,2. Kısacası Türkiye bir tarım ülkesinden bir hizmet ve sanayi ülkesine dönüşmüş. Elbette dünyada benzer bir yöneliş söz konusuyken Türkiye’nin de bunun dışında kalması söz konusu olamazdı. 1970’lerden itibaren hizmet sektörü bilgi çağına geçişle hızla yükselirken; endüstri, başta istihdam olmak üzere göreceli olarak irtifa kaybediyordu. Kunt’un aynı tarihli “Muasır Medeniyetler Seviyesinde Neredeyiz?” başlıklı analizinde “Ar-Ge harcamalarına en çok pay ayıran ilk 10 ülke; İsrail, Güney Kore, İsveç, ABD, Tayvan, Belçika, İsviçre, Japonya, Avusturya ve Almanya” şeklinde sıralarken kullandığı 2021 verileri itibarıyla -Türkiye’nin de üyesi olduğu- OECD ülkelerinin Ar-Ge harcamalarının GSYİH’daki payı yüzde 2,72 iken Türkiye’ninki yüzde 1,4 olduğundan, Türkiye’nin bu alandaki OECD ortalamasını bile düşürdüğü ortaya çıkıyor. Benzer bir durum kişi başına düşen milli gelirde 2022 verileriyle dünya ortalaması 16.736 ABD doları iken aynı yıl Türkiye’ninki dünya ortalamasının altında kalarak 10.622 ABD doları olarak gerçekleşmiş. Kısacası, Türkiye orta gelir tuzağından çıkamadığı gibi dolar enflasyonunu hesaba kattığımızda bunun gerisine bile düşmüş. Dahası, kişi başına düşen milli gelirin az olması bir yana gelir eşitsizliği söz konusu olduğundan en güncel veri yılı itibarıyla Türkiye’nin Gini katsayısı 0,41 iken OECD üyeleri ortalaması 0,32 ki bu da yine kötü bir performans sergilendiğini gösteriyor. 

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından yıllık bazda hesaplanan İnsani Gelişmişlik Endeksi çerçevesinde ise Türkiye 2021 verilerine göre 48’inci sırada ve dünya ortalamasının 0,1 puan üzerinde 0,838 puan tutturmuş. Dünya Adalet Projesi’nin (World Justice Project) yıllık yayımladığı Hukukun Üstünlüğü (Rule of Law Index) Endeksi’nde dünya ortalaması 0,41 iken 0,55’lik skoruyla ortalamanın üstünde bir yer edinen Türkiye, Özgürlük Evi (Freedom House) tarafından 1973’ten beri hazırlanan 195 ülke ve 15 bölgeyi kapsayan 2023 Dünya Özgürlükler Endeksi’nde ise dünya ortalaması 55,5 iken, Türkiye 2018’de düştüğü 32 puanı günümüze kadar çıpalayarak  “özgür olmayan ülke” kategorisinde sınıflandırılmaya devam ediyor. Simge Akkaş’ın 27 Ekim tarihli “Cumhuriyetin 100 Yılı: Toplumsal Dönüşüm ve Eğitim” başlıklı analizinde ise “1923’te nüfusun yüzde 76’sı köy/beldelerde yaşarken yalnızca yüzde 24’ü il/ilçe merkezlerinde yaşıyordu. Bugün, nüfusun yüzde 93’ü kentlerde, yüzde 7’si köy ya da beldelerde yaşıyor” denilirken, mahalli idareler yapısındaki değişikliğe gönderme yapılsa da bir asırdaki kentleşme deneyiminin toptan bir değişim vurgusu ön plana çıkıyor. 

Sonuç olarak, Cumhuriyet’in artık asırlık bir çınara dönüşmesi vesilesiyle bir nefis muhasebesi -ya da siz gençler nasıl diyor?- veya özeleştiri yapmanın tam zamanı. Türkiye’nin, ekonomik ve siyasi anlamda 10 yıl önceki küresel prestijinin oldukça gerisinde olduğu aşikâr. Bu durumu, her şeyin günah keçisi haline gelen COVID-19 pandemisi ve o dönemde kırılan küresel lojistik zincirine bağlamak ya da küresel enflasyonu suçlamak pek tabii mümkün. Elbette her dem olağan şüpheli dış mihraklar ve içimizdeki İrlandalılar siyaseten alıcısını bulur, lakin 26 aydır küresel gıda fiyatları düşerken Türkiye’de yükselmek ne kelime adeta zıplıyorsa ve bunun da sorumlusu henüz hiçbir din ve/ya öğretinin ıslah edemediği açgözlülük veya üç harfli market zincirleriyse, bu dönem belirgin şekilde düşen soğan fiyatlarında kendilerini zabıta ekiplerince baskınlar sonrası maddi cezalarla tedip etmek yerine üstün hizmet madalyalarıyla mı şereflendireceğiz? Cumhuriyet herhalde sadece öğretmenlerinden “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller” istemez, hepimizin öyle olması murat ediliyorsa varlığımızı küresel rekabet ölçeğinde sigaya çekmemiz ve bu kantarda kaç okka çektiğimizi gözden geçirmemiz elzemdir. Nihayetinde Ziya Paşa’nın dediği gibi “Ayînesi iştir kişinin lafa bakılmaz/Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”, zira gerisi lafügüzaf.

İLGİLİ YAZILAR

emine uçak erdoğan

BAKIŞ

Aydın Güzelhisar Kız Öğrenci Yurdu’nda yaşanan asansör kazasında 19 yaşındaki üniversite öğrencisi Zeren Ertaş’ı kaybettiğimizde çoğu kişi gibi benim aklıma da Torunlar davası geldi. Elbette ki Aladağ’daki yangın, Çorlu’daki tren kazası, Soma, Ermenek, Amasra ve daha nice kahredici tanıklık… Hatırlıyoruz, çünkü farklı farklı olaylar da olsa aslında hepsinin gelip dayandığı ortak yer; denetimsizlik ve cezasızlık…

“Davamın peşini bırakmayacağım. Bu olay kesinlikle bir cinayettir. O asansör uzun süredir arızalıydı. Biz orada köle gibi çalışıyorduk. Oğluma çalışma dedim, o bana, ‘Baba harçlık çıkarayım üniversiteye gitmeden önce’ dedi. Cinayetin sorumlusu hükümettir ve denetimi yaptırmayan yetkililerdir. Denetim için oraya gelen Büyükşehir Belediyesi yetkililerini oradan şirket yetkilileri kovuyordu. Böyle bir şey olur mu? Resmen cinayet işlendi.”

Bu cümleler Mecidiyeköy’deki Torunlar Center inşaatında 2014 yılında yaşanan asansör faciasında hayatını kaybeden Hıdır Ali Genç’in babası Mustafa Genç’e ait. 10 işçinin hayatını kaybettiği iş cinayetiydi bu. Mustafa Genç, oğlunu kaybettiği yetmezmiş gibi o günlerde kendisini başsağlığı için arayan dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’na tepki gösterdiği için de ‘adam yerine konmuş aranmış, yaptığı nezaketsizlik’ eleştirilerine maruz kalmıştı. Aynı inşaatta çalıştığı işçilerin şikâyetlerine firmanın yaklaşımını gören Mustafa Genç, kurulan basmakalıp ‘Olayın peşini bırakmayacağız’ cümlesine inanmadığını ve ‘her şeyin örtbas edileceği’ cevabını vermişti oysa. 

Aydın Güzelhisar Kız Öğrenci Yurdu’nda yaşanan asansör kazasında 19 yaşındaki üniversite öğrencisi Zeren Ertaş’ı kaybettiğimizde çoğu kişi gibi benim aklıma da Torunlar davası geldi. Elbette ki Aladağ’daki yangın, Çorlu’daki tren kazası, Soma, Ermenek, Amasra ve daha nice kahredici tanıklık… Hatırlıyoruz, çünkü farklı farklı olaylar da olsa aslında hepsinin gelip dayandığı ortak yer; denetimsizlik ve cezasızlık… Sermaye odaklı kalkınma politikaları, eğitim, barınma, sağlık gibi temel hakların denetim mekanizmaları göz ardı edilerek özelleştirilmesi ve yapısal sorunlara karşı sürekli palyatif çözümlerle ilerlenmesi… 

Torunlar faciasının yaşandığı sıralarda bir yandan da gökdelen inşaatları üzerinden yatay şehirleşme ve mimari konuşuluyordu. Kaza bir nevi bu tartışmaları da hızlandırmıştı hatırladığım kadarıyla. Dönüp baktım, o günlerde şunları yazmışım: “Mevzu inşaatın dikeyliği değil işçilerin ağır koşullar altında güvenliksiz çalışması. Ve toplu ölümler olmadığı sürece bunun haber değeri bile taşımayışı. Tıpkı Soma’daki gibi sendika, sermaye, yerel yönetim, siyaset arasında ilişkilenmeler var; işçi ise bu güçlü ağa karşı eşit işe eşit maaş olmadığı için kendi arasında bile dayanışamadığından tamamen korunmasız. Öleceğini bile bile çalışmaya mahkûm, şikâyet edip işinden olmak istemiyor, gideceği başka inşaatlarda da durum farklı olmayacak. Kendi tabirleriyle ‘kimi kime şikâyet’ edecek. Bu durumu canı pahasına içselleştirmiş. Yapısallaşan bu sorun hiç konuşulmuyor; Soma gibi ağır bir katliam unutuluyor. Son günlerde bir medeniyet tartışması sürüyor. Kültür-sanat alanlarına yatırım, enstitüler kurma, geleneği ihyadan söz ediliyor. Her gün binlerce işçinin ‘bugün de ölmedim’ diyerek evlerine döndükleri bir ortamda yapılıyor bu tartışmalar. Oysa insan onurunun zedelendiği ve adaletin olmadığı bir yerde medeniyet olmaz. Torunlar’ın kazada hiç ihmali olmayabilir (işçilerin bu kadar güvenliksiz ve sağlıksız ortamda 24 saatlik izinle çalıştırılmalarını bile es geçelim) ama olup olmadığını sorgulayacak bir yargı, medya, siyasi yapı olmayışı, bütün bunların zengin ve güçlünün yanında konumlanması medeniyet tartışmalarının yersizliğini ortaya koyuyor.”

Medeniyet tartışmaları bugünlerde level atlayarak Türkiye Yüzyılı’na dönüştü. Ama aslında çok da değişen bir şey yok. Asansör denetim yetkisi tartışması bile neredeyse o günküyle aynı. Aydın’daki olay da tıpkı Torunlar’da olduğu gibi önce asansörün kişi sayısını aşan öğrenciler, sonra da firmanın ihmali etrafında değerlendirildi, henüz hiçbir ilgili sorumluluk duymuşa benzemiyor. 10’uncu ayına gireceğimiz, resmî rakamla 50 binin üzerinde insanın öldüğü 6 Şubat depremlerinde bile bir sorumluluk cümlesi, istifası duymamışken böyle bir beklenti içinde olmamamız zaten yeterince naiflik. Zeren’in babası Akın Ertaş, cenazede, “İnşallah bu son olur. Denetim mekanizmaları devreye girer… Sorumlular, sorumluluklarını alsınlar. İnşallah bundan sonra hiçbir çocuğumuzun canı yanmasın. Hiçbir annenin, babanın ocağına ateş düşmesin” demiş. 

Yukarıda saydığım tüm olayların ardından bu dualar-dilekler yer aldı. Ancak yeni bir facia gelip tepene kadar ne denetim ne de diğer mekanizmalar gündem oluyor. Yargı aşamaları da ne yazık ki bu unutuşa hizmet edecek şekilde deneyimleniyor. Misal Torunlar davası, 2022’de karara bağlanabildi. Uzun yıllar süren duruşmaların sonunda kararını açıklayan mahkeme, dokuz sanığa 8 yıl 4 ay hapis cezası verdi. Ceza, 60.800’er lira adli para cezasına çevrildi. Siyasi davalarda uzun tutukluluk, suçun şahsiliği, delilsiz yargılama ve daha birçok konuyu göz ardı eden adalet sistemi, konu böyle davalar ve adi suçlar olunca tutuksuz yargılamayı esas alıyor.  Kocaeli’de cinayetten hükümlü bulunan kişinin şartlı tahliyenin ardından başka bir cinayet işlediği haberi yeterli yaşanan garabeti anlamak için. 

Not: Pandemi döneminde başladığım Perspektif yazılarımın 63’üncüsü 29 Ekim’e denk geldi. Bu vesileyle ikinci yüzyılın herkes için eşit, adil ve güvenli bir hayat sağlaması dileğiyle Cumhuriyet’in 100’üncü yılını kutluyorum…

İLGİLİ YAZILAR

Odadaki File Karşı Geçici Görüş Birliği

BAKIŞ

İlk birkaç gün karşılıklı süren çatışmalar devam ederken yaşananlar bir savaş olarak adlandırılabilirdi ve elbette hâlâ durumu tanımlarken savaş ifadesini kullanıyoruz, fakat artık bu bir savaş değil. Gazze’nin, hedef ayırt etmeksizin hava saldırılarıyla yok edildiği bir soykırım girişimi.

7 Ekim’den bu yana yalnızca Ortadoğu’yu değil, tüm dünyayı etkisi altına alan bir çıkmaza tanıklık ediyoruz. İlk birkaç gün karşılıklı süren çatışmalar devam ederken yaşananlar bir savaş olarak adlandırılabilirdi ve elbette hâlâ durumu tanımlarken savaş ifadesini kullanıyoruz, fakat artık bu bir savaş değil. Gazze’nin, hedef ayırt etmeksizin hava saldırılarıyla yok edildiği bir soykırım girişimi. Sayıları günden güne artan sivil ölümleri, çocukların ve yetişkinlerin maruz kaldıkları travmalar, açlık, temel insani ihtiyaçlara sahip olunmadığını bilmek, bu konuda hassasiyeti olan insanları uluslararası kamuoyunun etkisizliği karşısında dumura uğratıyor. Bir yandan da devam eden savaşı teknik ve siyasi olarak takip edip bölgesel bir savaşa gidip gitmediğimizi anlamaya çalışıyoruz. Hem aktörleri hem dinamikleri açısından öngörülmesi zor ve çok katmanlı bir kriz yaşanıyor. Önümüzdeki birkaç haftada alınan kararlar neticesinde Filistin’in bölgesel durumuna ve aslında Ortadoğu’nun siyasi haritasına dair gelişmeler belli olabilir, fakat sürecin geldiği noktada birkaç yol ayrımına not düşmek faydalı olacaktır. 

Filistin Yalnızlaşıyor mu?

Öncelikle şu an savaşın içinde bulunduğu duruma Arap ülkelerinin, İran ve Türkiye’nin tepkilerini özetleyelim. Bahsi geçen bu üç ayağın da dışişleri bakanları nezdinde aktif olarak mekik diplomasisi yürüttüğü söylenebilir. Arap ülkeleri liderlerinin çoğunun katıldığı Kahire Barış Zirvesi’nde Türkiye gibi bölge dışından aktörler de Gazze’deki sivil ölümlerinin durması için insani ateşkes çağrısında bulundular. Zirvede Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ülkelerin ateşkes noktasında aynı fikirde olmaktan öte bir şeyler yapmaları gerektiğini vurguladı. Zirve sırasında söz alan liderlerin hemen hepsi insani trajediye dair söylemlerde bulundular, fakat görüşme somut bir çıktıyla sonlandırılmadı. Benzer şekilde, İslam Ülkeleri Teşkilatı da bakanlar düzeyinde acil bir toplantı düzenledi, fakat bir yaptırım kararı alınmadı. Arap ülkeleri dışişleri bakanları ortak bir koordinasyon sağlayabilmek adına BM Genel Merkezi’nde toplandılar ve görüşmenin ardından bir basın açıklaması yaptılar. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, Arap devletlerinin Gazze’nin durumunu ve savaşı ne kadar ciddiye aldıklarını gösterdiklerini ve uluslararası hukukun devreye girmesi gerektiğini söyledi. Başka bir not edilmesi önemli açıklama ise Ürdün Dışişleri Bakanı’ndan geldi. Bakan Eymen Sefadi, Batılı devletlerden ve uluslararası organizasyonlardan gelen yaptırım eksikliğinin bir yalnızlaşma doğurduğunu ve İsrail’in uluslararası hukukun da üstünde bir statüyle tavır alarak insan haklarını ihlal etmesinin kabul edilemez olduğunu söyledi. Sefadi’nin sözleri eğer kısa zamanda insani bir ateşkes olmazsa bölgedeki liderlerin ve halkların genel tutumunu yansıtması adına önemli: Filistin meselesinde her zaman yalnız olanlar Filistinlilerdi, fakat bu kez liderlerden gelen çağrılara rağmen bütün bir Ortadoğu coğrafyası onlarla beraber uluslararası hukukun ve normların karşısında yalnız kaldı. 

Aslında Arap monarşileriyle yaşanan normalleşme süreçleri de benzer şekilde Filistinliler nezdinde bir ‘kenara alınmışlık’ durumu oluşturdu. Diğer bir deyişle, bölge ülkelerinden bazıları İsrail’i meşru bir ekonomik aktör olarak tanıdığında, Filistinlilerin siyasi ve coğrafi talepleri daha az desteklenir hale geldi. Filistin meselesinin siyasi bir sorun olarak ele alınmayıp, İsrail’le normalleşme süreçlerinin başlatılmasının Gazze’nin şu an yaşadığı dramın ana nedeni olduğu iddiası da tam olarak buradan geliyor. Arap devletleri bölgenin en kritik sorununu çözmek yerine İsrail’in varlığını normalleştirince, Filistin üzerindeki baskı arttı. 

Mekik Diplomasisi Önemli Ama…

Gazze savaşına dair bölgesel unsurlara ve aktörlerin rolüne baktığımızda diğer bir önemli unsur, bölge devletlerinin yukarıda bahsi geçen örneklerde de olduğu üzere mekik diplomasisi örnekleri göstermeleri. İran, Suudi Arabistan görüşmeleri; bölge liderlerinin hemen hepsinin ABD Başkanı Joe Biden ile telefonda görüşmesi; Japonya Dışişleri Bakanı’yla Arap liderler arasında yapılan görüşmeler; Hakan Fidan’ın bölge ülkelerine ziyaretleri; Katar’ın hem rehinelerin salınması hem de insani ateşkes için görüşmeler yapması ve Ortadoğu liderlerinin kendi içlerinde ve diğer Batılı liderler ile hemen her gün Gazze özelinde iletişim kurmaları, bu mekik diplomasisinin örnekleri. Fakat ABD’nin ateşkesi Hamas’a verilen bir ödül olarak gördüğü ve BM’nin Güvenlik Konseyi’nden bir yaptırımla çıkamadığı, AB’nin İsrail’i desteklediği bir denklemde, bölgenin dışişleri bakanları hiç olmadıkları kadar aktif diplomasi yürütseler de bir sonuç doğurmuyor. 

ABD’nin nezdinde terazinin ağır gelen kısmı İsrail olduğu için, diplomatik çabalar, ortak bildiriler Gazze’nin sesini duyurmaktan öteye geçemiyor. Fakat Fidan’ın da dile getirdiği gibi aslında şu an Ortadoğu devletlerinin Gazze üzerinden yaşadığı bu sıkışmışlık, bölge içi ve bölgenin küreselle kurduğu pek çok dengeyi etkileyecek bir savaşın üzerinde duruyor. Gazze’de şu an yaşanan savaş ve özellikle Kuzey Gazze’nin boşaltılması, bu krizin yalnızca ateşkesle sonuçlanacak ‘rutin’ bir Filistin trajedisi olmaktan öte bir dönüm noktası olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin garantör olmak istemesi de tam olarak bu minvalde bir girişim, çünkü özellikle Fidan’ın Doha’daki son söylemi de ‘Ya Filistin’de kalıcı bir barışa erişeceğiz ya da bir dünya savaşı başlayacak’ ikilemi üzerine kuruluydu. 

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın (MbS) düşük profil bir diplomasiyle ön plana çıkması bu noktada önemli bir unsur. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Şeyh Faysal sürekli görüşmeler gerçekleştirse de MbS’nin kendisini daha arka planda tutması muhtemelen bilinçli bir tercih. Oysa Veliaht Prens için bu savaş koşulları altında iki temel ihtimal vardı. Birincisi, kendi bölgesel liderliğini ve Krallığını güçlendirecek şekilde yürütücü rol almak ve Türkiye’nin önerdiği gibi bir garantörlük teklif etmek. Bu senaryo, siyasi risklerine rağmen MbS’nin -tabiri caizse- Suudi Arabistan için yeni Kral Faysal olmasının önünü açabilirdi. Filistin için kalıcı bir çözüme katkıda bulunması hem bölgesel olarak bu dengelerde kurucu aktör olmasına hem de sonrasında İsrail’le ekonomik normalleşmesine meşru bir zemin oluşturabilirdi. Fakat görünün o ki MbS, Dışişleri Bakanı’nın ön planda olduğu bir süreci tercih ederek, daha düşük profilde bir görünürlüğe dayalı ikinci senaryoyu seçti. 

Bu senaryoda Filistin’de kalıcı bir çözüm olması için liderlik ve yürütücülük alan bir veliaht prens imajı yok. Bu tercih MbS’nin kendi için planladığı bölgesel ve Suud politikasına yönelik hedefleri için beklenen girişimci rolüyle çelişiyor. Fakat MbS’nin Suudi Arabistan toplumunu siyasi olarak daha ılımlı bir noktaya çekme çalışmalarıyla ve özellikle siyasi radikalizmi eleme girişimleriyle çelişmiyor. Bu da şu anlama gelebilir, Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) de gördüğümüz gibi, kendi toplumlarının bölgedeki siyasi sorunlar ve krizlere angaje olmalarını ve topyekûn bir siyasi duyarlılığa sahip olmalarını tercih etmiyorlar. Elbette bu stratejiler, rejim güvenliğini ön plana çıkaran hassas monarşik yapılar için anlaşılabilir siyasi hesaplamalar. Örneğin Kuveyt, Umman, Katar ve Bahreyn’de savaş karşıtı protestolar oldu. Özellikle Bahreyn’deki protestolarda savaşa hayır söylemlerine ek olarak, İsrail’le normalleşmeye karşı sloganlar atıldı. Benzer bir durum BAE’de yaşanabilirdi, fakat ‘savaşa karşı koşu’ isimli protesto girişimi iptal edildi. Kuveyt ve Katar halkı Filistin’e destek meselesine oldukça açık ve protestolar esnasında da bir sorun yaşanmadı. Uzun lafın kısası, Basra Körfezi ülkelerinin kendi iç meseleleri ve bölgesel tutumları Filistin meselesine yönelik tavırlarından ayrılamayacağı için, yürütmeye çalıştıkları hassas rejim dengesini önceledikleri bir tabloyla karşılaşıyoruz. 

Normalleşen Trajediye Karşılık Yeni Bir Ortadoğu

BM Genel Sekreteri António Guterres defalarca Gazze’de yaşananların uluslararası hukuka, normlara ve insan haklarına aykırı olduğunu dile getirdi. Fakat beyaz fosfor kullanılması, Gazze’nin bütünüyle insani güvenliği yok sayan bir ölçüde abluka altına alınması, sivillerin saldırıların hedefinde olması ve ateşkesin ihtimal dahi görülmemesi üzerine Guterres’in ‘Savaşların bile kuralları var… uluslararası insancıl hukuka saygı duyulması için çağrımızı yeniliyoruz’ sözleri Filistin’in bu normalleşen trajedide ne kadar yalnız kaldığını gösteriyor. 

7 Ekim’den bu yana yaşananlar, İsrail’in Filistin yokmuşçasına Arap dünyasıyla normalleşme çabalarını kısmen boşa çıkardı ve Filistin’in bütün unsurlarının göz önünde bulundurulmadığı bir diyalog sürecinin barış getirmeyeceği bir kere daha kesinleşti. Hatta İsrail 7 Ekim’den sonra başlattığı orantısız savaşla Filistin meselesini bir kez daha kendisi Ortadoğu başta olmak üzere dünya liderlerine ve halklarına hatırlattı. İsrailli sivillerin öldürülmesi, Taha Özhan’ın deyimiyle Amerika’daki elitlerin kendilerine benzettikleri bir hayali topluluğun zarar görmesine tekabül ettiği için dünya genelinde bir şok yarattı. Zor şartlar altında yaşayan Filistinlilerin kayıpları normal görülebilirken, Hamas’ın İsrail’e düzenlediği saldırı aslında ontolojik bir güvensizliği tetikledi: Güvende sanılan ve kamuoyunun genelinin kendisine benzettiği unsur zarar gördü. Bu önemli bir değişken, çünkü medyanın dili de tam olarak bu imleyeni ve onun işaret ettiği ‘beyaz, medeni ve barışı hak eden Ortadoğulu’ imgesini öne çıkarıyor. 

Barış, elbet göreceli bir kavram; fakat 7 Ekim’den bu yana yaşananalar ve uluslararası hukukun bu denli çiğnenmesi kayıpların da göreceli olduğunu küresel sağduyuyu test ederek kamuoyuna yeniden hatırlattı. Filistinlilerin kayıp vermesinin normalleşmesi ve trajedinin sıradanlaşması, ‘ateşkes olsa yeter’ gibi bir mantığı beraberinde getiriyor. Oysa ne Gazze’nin ne Batı Şeria’nın tek sorunu askeri saldırı altında olmaları. Topyekûn bir işgalle devletsiz mücadele ediyor ve gündelik şiddete maruz kalıyorlar. O nedenle bu trajedi bir ateşkesle dursa bile bu yeterli olmayacaktır; kalıcı barışa yönelik hızlı adımların atılması gerekiyor.

İLGİLİ YAZILAR

vahap coşkun

BAKIŞ

Kürt Barometresi; sosyo-demografik bir dönüşümden geçen, anadil başta olmak üzere kimlik eksenli taleplerini öne çıkaran, popüler kültürle sahası genişleyen, siyasi tercihlerinde kısmen de olsa değişim işaretleri veren ve eskiye kıyasla daha az radikal ve daha ılımlı bir çizgiye çekilen bir sosyolojinin resmini çekiyor.

Kürt Araştırmaları Merkezi “Kürt Barometresi” başlıklı araştırmasını, geçen hafta sonu Diyarbakır’da kamuoyuna sundu. Kürtlerin kimlik, kültür ve siyasete dair algılarına, bu alanlarda süreklilik ve değişim gösteren unsurlara odaklanan çalışmanın saha araştırması Ekim 2022’de yapılmış ve araştırma kapsamında 17 yaş ve üzeri 1.492 kişi ile yüz yüze görüşmeler gerçekleştirilmiş. 

Barometre’ye yansıyan veriler, Kürtlerde sosyo-demografik bir dönüşüm yaşandığının işaretlerini veriyor. Kürtlerin göçleri, Türkiye geneli ile aynı izleğe giriyor ve benzeşiyor. Doğduğu şehrin dışında yaşayanların oranı yüzde 18; yüzde 82 ise kendi şehrinde kalıyor; yerleşik olma hali artıyor, göç azalıyor. Eğitim seviyesi giderek yükseliyor ve gençler ile ebeveynleri arasındaki eğitim farkı giderek açılıyor ve bu da başlıca iki sonuca yol açıyor: Bir, Kürt gençlerinin sözü, geçmişe nazaran, daha itibarlı hale geliyor. İki, hemen her konuda gençler ile ailelerinin tutumları arasında farklılıklar oluşuyor. 

Kürtlerin kendini tanımlamalarında öne çıkan üç kimlik var: Müslüman (yüzde 54), özgürlükçü (yüzde 28) ve dindar (yüzde 25). “Özgürlükçü”nün, Kürt olmayı ve Kürt haklarını talep etmeyi içeren pozisyonu ifade ettiği düşünüldüğünde, bu kimlik tanımının Türkler ile örtüşen bir yanının olduğu söylenebilir. Türklerin kendilerini “Müslüman ve Türk” olarak görmeleri gibi Kürtler de kendilerini “Müslüman ve Kürt” olarak görüyorlar. 

Kürtlerin yüzde 12’si kendini milliyetçi, yüzde 12’si sosyalist, yüzde 12’si de muhafazakâr olarak niteliyor; kendisine sosyal demokrat diyenlerin oranı yüzde 8, Atatürkçü diyenlerin oranı yüzde 5, İslamcı diyenlerin oranı da yüzde 5’i buluyor. Dolayısıyla salt Müslümanlık ve Kürtlük, artık Kürtleri tanımlamaya yetmiyor; kimlikler bir yandan çeşitleniyor, farklı kimlik kümeleri ortaya çıkıyor, diğer yandan da geçmişin baskın kimliklerine olan bağlılık azalıyor. 

Yeni Bir Milliyetçilik 

Türklere nazaran halen düşük seviyelerde seyretmekle birlikte Kürtler de milliyetçilik yükseliş eğiliminde; gençlerde milliyetçilik yaşlılardan daha fazla. Çevrelerinde ve kamusal alanda nefret diline maruz kalmaları, milliyetçiliğin yükselmesini sağlayan nedenlerden biri olabilir. Keza, Kürtlüğü dayanacak bir dal, yaslanacak bir zemin, bir tutamak olarak görme düşüncesi de milliyetçiliği ivmelendiren bir sebep olarak ele alınabilir. 

Lakin artan bu milliyetçilik, eski dönemlerdeki milliyetçilikten bariz bir farklılık taşıyor. Yeni bir milliyetçilik ile karşı karşıya olduğumuzu düşündürtecek iki husus var: Birincisi, daha az radikal olmasıdır. Şiddetle ve barışçıl olmayan yollarla bir neticeye varılmayacağını düşünenlerin oranı yükseliyor. Talepler daha mutedil bir dil ve formülle dile getiriliyor. Mesela, taleplerin yoğunlaştığı anadil mevzuunda, keskin önermeler yerine, akılcı ve gerçekçi formüller öneriliyor. Bu da siyasetçiler için önemli bir olanak sağlıyor. 

İkincisi, bu milliyetçiliğin daha Türkiyeli bir karakter taşımasıdır. Katılımcıların yarısından fazlası kendini Türkiyeli olarak görüyor, kendini Türkiyeli olarak görmeyenlerin oranı dörtte birde kalıyor. Kürtlerin bakışları ziyadesiyle Türkiye’ye dönük; yaklaşık yarısının Irak ve Suriye’deki gündemle bir ilgisi bulunmuyor.    

Maalesef Kürtlerde anadilini yetkin bir biçimde kullanabilenlerin sayısı, dramatik bir düşüş yaşıyor. Kürtlerin ancak üçte bir Kürtçeyi iyi düzeyde, üçte biri de orta düzeyde konuşabildiğini belirtiyor. Her beş Kürt’ten ikisinin hayatında Kürtçenin değdiği bir yer yok. Kürtçeyi iyi konuşanların çocuklarının yarısından fazlası da iyi Kürtçe konuşamıyor. 

Hülasa dil, kanayan bir yara Kürtler için; o nedenle dile dair yasakların ve ayrımcılıkların kaldırılması üzerinde mutabakata varılan başlıca talep oluyor. Kürtlerin üçte ikisi Kürtçenin Türkiye’de resmî dil olmasını; yüzde 70’i de eğitim ve devlet hizmetlerinin iki dilli verilmesini talep ediyor. Kürtlük ve Kürt sorunu, bu bağlamda bir nevi Kürtçeye sıkışılmış durumda. 

“Politik Kürtler” Ezberi

Kürt sorununun varlığı konusunda yaygın bir mutabakat var. Yüzde 51’i Türkiye’de bir Kürt sorunun, yüzde 16’da Türkiye’de bir Kürt sorunun değil ama Kürtlerin sorunun olduğunu beyan ediyor. Mamafih, Kürtlerin yaklaşık beşte biri de, Türkiye’de bir Kürt meselesinin bulunmadığını, devletin Kürtler için gereken ne varsa onu yaptığını ve olmayan bir meseleyi sürekli gündemde tutmanın da kimseye bir faydasının olmadığını belirtiyor. 

Bir sorun olduğunu düşünenlerin parmakları, sorunun kaynağı olarak -Kürt kimliğini tanınmayan ve Kürtlere ayrımcılık yapan- devleti gösteriyor. Kürtlerin yüzde 58’i, bir Kürt olarak Kürt kimliği sebebiyle ayrımcılığa uğradığını düşünüyor. Yüzde 42’si kendisini ülkeye ait hissetmiyor. Çözüm için de; ekonomik eşitsizliklerin giderilmesine, Kürt kimliğinin tanınmasına, anadile ve yerel yönetimlere vurgu yapılıyor. 

Araştırma bir ezberin de tekerine çomak sokuyor. Kürtlerin hep siyasetle yatıp kalktıklarına ve her meseleye siyasetin penceresinden baktıklarına dair bir kabul var; ama araştırmanın verileri bu kabulü doğrulamıyor. Siyasete ilgi, Kürtlerde de düşünüldüğü kadar yüksek değil; ancak üçte biri siyaseti iyi takip ettiğini söylüyor. Sivil toplum kuruluşlarından uzak duruluyor, STK faaliyetlerine katılanların oranı yüzde 5’i geçmiyor. 

Kürtler genel sorunlara, Türkiye genelinden biraz daha özgürlükçü bir perspektifle yaklaşıyor; ama sığınmacı karşıtlığında Türkiye ortalamasına yaklaşıyor. Mevcut yönetimden memnuniyet, hemen her konuda, çok düşük rakamlarda seyrediyor; yönetimin Kürt meselesini yönetme tarzından memnun olanların oranı yüzde 23. Kürtler, Batı yanlısı bir siyaset izlenmesine taraftar; BM ve AB’ye yüksek bir düzeyde bir destek var. Kürtlerin sadece yüzde 15’i Batı’ya menfi bakıyor; üçte ikisi Batı ile sıkı ilişkilerin Türkiye’deki özgürlüklere müspet bir etkide bulunacağını savunuyor. 

Siyasi tercihlerde HEDEP ve AK Parti’nin ağırlığı devam ediyor. Ancak bu ikili yapının kısmen değiştiğini gösteren emareler de var. Ara kategoriler oluşuyor ve sandığa gitmeme eğilimi güçleniyor. Siyasete olan ilgi ve beklenti düştükçe partilerini “kerhen” destekleyenlerin sayısı yükseliyor. En beğenilen siyasetçi, açık arayla Selahattin Demirtaş. 10 üzerinden 6,9 beğeni oranı, Demirtaş’ın sadece bir kesime değil birçok kesime tesir ettiğine ve anaakım bir beğeniye sahip olduğuna yorulabilir.  

Popüler Kültür Alanı 

Kürtçe bir popüler kültür alanı oluşuyor. Gerek 2015’ten sonra devletin baskısıyla siyasetin daralması ve gerek siyasetten umulanın elde edilmemesi gibi nedenlerle kültürel faaliyetlere olan ilgi artıyor. 12 Eylül darbesinden sonra Türkiye genelinde yaşanana benzer bir şekilde, siyasetten uzaklaşma, kültürel alanı büyütüyor. Kimliğin korunması ve geliştirilmesinde kültürel üretimler, giderek daha fazla rol oynamaya başlıyor. Kürtçe müzik dinleme, tiyatroya gitme, film izleme ve haber takip etme gibi etkinliklere katılım artıyor. 

Kültürel alanın patlamasında iletişim teknolojilerindeki muazzam gelişmenin de büyük bir payı var, zira Kürtler arasında internet ve sosyal medya kullanımı yüksek. Popüler kültür alanında hem aktörlerde hem de tarzlarda muazzam bir çeşitlenme yaşanıyor. Mesela, Kürtçe pop ve Kürtçe rap tarzlarına olan ilgi dikkat çekiyor. 

Velhasıl Kürt Barometresi; sosyo-demografik bir dönüşümden geçen, anadil başta olmak üzere kimlik eksenli taleplerini öne çıkaran, popüler kültürle sahası genişleyen, siyasi tercihlerinde kısmen de olsa değişim işaretleri veren ve eskiye kıyasla daha az radikal ve daha ılımlı bir çizgiye çekilen bir sosyolojinin resmini çekiyor. 

Görmek isteyenler için çok manalar var bu resimde…

İLGİLİ YAZILAR

Murat Çemrek

BAKIŞ

Cumhuriyet’in 100’üncü yılını Cumhuriyet’in kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı’nın devrimleri çerçevesinde pazar günü idrak edeceğiz. Peki Cumhuriyet’in yüzüncü sene-i devriyesi sadece geçen sürenin uzunluğu bakımından mı önemli?

Yüzyıllık bir flashback ile başlayalım.

TBMM’nin ikinci döneminin (İkinci Meclis) hicri 18 Rebiülevvel 1342, rumi 29 Teşrinievvel 1339 ve miladi takvimle de 29 Ekim 1923 Pazartesi tarihli celsesinde dönemin Meclis Başkanı Mustafa Kemal’in (Atatürk) hazırladığı 364 sayılı Teşkilât-ı Esasîye Kanunu’nun Bazı Mevaddının Tavzihan Tadiline Dair kanun teklifi çerçevesinde mevzubahis kanunun 1, 2, 4, 10, 11 ve 12’nci maddeleri olmak üzere toplam altı maddesinde değişiklik yapıldı. Böylece Teşkilât-ı Esasîye Kanunu’nun ilk maddesi “Hâkimiyet, bilâkaydü şart Milletindir. İdare usûlü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devletinin şekl-i Hükûmeti, Cumhuriyettir” şekilde değiştirilerek Türkiye Cumhuriyeti yeni rejim olarak vücut buldu. 

Bu gelişme en azından bir önceki gece Çankaya’daki akşam yemeğine iştirak edip “Efendiler, yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz” hitabına muhatap zevat için pek de şaşırtıcı değildi. TBMM’deki oylamaya katılan 158 üyenin hepsinin oyunu alan Mustafa Kemal, ilk cumhurbaşkanı seçilirken, 23 Nisan 1920’deki kuruluşuyla gerçekleşen Meclis Hükümeti modelinden 16 Nisan 2017’deki referandumda kabul edilip 9 Temmuz 2018’den itibaren de uygulamaya konulan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne kadar hayatta kalacak parlamenter sisteme de geçiliyordu. Atatürk devrimlerinden Takvim, Saat ve Ölçülerde Değişiklik çerçevesinde 26 Aralık 1925 tarihli 698 sayılı Kanun eşliğinde Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî takvimi miladi takvim kabul edildi ve yeni takvim 1 Ocak 1926’dan itibaren kullanılmaya başlandı. Bu çerçevedeki son değişiklik ise 10 Ocak 1945’te 4696 sayılı Kanun eşliğinde “teşrinievvel, teşrinisani, kânunuevvel, kânunusani” ay adlarının sırasıyla “ekim, kasım, aralık, ocak” olarak değişmesi oldu. Kısacası; astronomik, ay, güneş ve ay-güneş terkipli parametreler çerçevesinde cari ve/ya arkaik takvimlere göre hesaplamalar çeşitlilik gösterse de Cumhuriyet’in 100’üncü yılını Cumhuriyet’in kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı’nın devrimleri çerçevesinde yukarıda bahsi geçen kanuna müntesip olarak pazar günü idrak edeceğiz. Peki Cumhuriyet’in yüzüncü sene-i devriyesi sadece geçen sürenin uzunluğu bakımından mı önemli?

İnsanlar için olduğu gibi insanların elinden çıkan kurumlar için de doğum günü kutlamaları özellikle yaş aldıkça -hadi yaşlanma demeyelim- daha önemli hale gelmektedir. Aslında bütün bu kutlamaların arkasında -dördüncü boyut da kabul edilen- zamana ve zamanla gelen çürümeye karşı direnme gücünü dosta düşmana tantanalı kutlamalar eşliğinde göstermek yatmaktadır. Bu kurumsal şenliklere örnek olarak -siyasal değil ama sosyal boyutu ağır basan- evlilik yıldönümü kutlamalarını, derinleşen hiper/moderniteye paralel artan boşanmalara ve azalan evliliklere rağmen oldukça manidar bulurum. 

Türkiye Cumhuriyeti, ortalama bir insan ömründen uzağa erişerek hiç de yabana atılmayacak bir kurumsallaşmayı başarmış gözüküyor. Çünkü Cumhurbaşkanlığı forsundaki 16 Türk devletinin hiçbirisi cumhuriyet ile idare olunmamıştır. Öte yandan, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin amiral gemisi Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın, kuruluş tarihini, Büyük Hun İmparatoru Mete Han’ın tahta çıkışına atıfla MÖ. 209 ile başlattığını göz önüne alırsak, 2200 yıldan uzun Türk siyasi tarihinin yüzde 5’ten az bölümüne tekabül eder Cumhuriyet rejimi. Öte yandan, tekrar babadan oğula, ekber erşed sistemine veya yeni bir Fetret Dönemi’yle sonuçlanacak kanlı veya kansız taht kavgalarına yol açacak saltanata dönmeme tercihi, Cumhuriyet yönetiminin toplum nezdinde de içselleştirildiğinin kanıtıdır. Ne Türk tarihinde ne de Anadolu coğrafyasında örneği olan bir siyasal rejimi, baştaki bütün yoksunluklarına rağmen kesintisiz bir yüzyıldır ikame etmek bu yüzden hiç de yabana atılacak gibi değildir. Elbette Osmanlı ve/ya diğer geçmişte kalan hanedanların saltanatlarını hortlatmak isteyen veya yeni bir aile saltanatı kurmak isteyenler olabilir, lakin bu güruhun oldukça marjinal kaldığını ve böyle bir hevesleri varsa dahi en azından günümüzde bunu Cumhuriyet kisvesi altında yapmaya mecbur oldukları düşüncesindeyim. Hatta onların da Cumhuriyet görünümlü bu hanedanlıklar işlerine gelmektedir. Mesela, Suriye bir cumhuriyet olmasına rağmen siyasal iktidarın babası Hafız Esad’ın ölümünden sonra Beşar Esad’a hem de bir parlamento oylamasının sonucunda geçtiğini televizyondan izlediğimde bazı milletvekillerinin oylama sırasında ağlaşmalarını oldukça ironik bulmuştum. Bir de siyasal otoriteyi ele geçiren aile bireylerinin illa çeşitli kamusal iktidar alanlarını ve bağlı kaynaklarını görünür şekilde elinde tutmalarına gerek yok. Perde arkasından karar verme mekanizmalarında olmaları onlar açısından da oldukça yeterli. Böylece ülkede bir aile kabinesi bir de görünür kabine mümkün olabiliyor. Nihayetinde siyaset -amiyane tabirle- yeme ve yedirme sanatı değil mi? (Aile, iktidar sahipleri ya da değil, herkes için elbette değerlidir, çünkü dizisi var oradan biliyorum ama yine de bir Sopranos değil.) 

Cumhuriyet Eşittir Demokrasi midir?

Bir diğer yanılgı ise cumhuriyet ile demokrasinin özdeşleştirilmesi. Hanedan saltanatına son verildiğine göre cumhuriyetin doğası gereği demokratik olmasını bekliyoruz, en azından umuyoruz, lakin bu ne cumhuriyet ne de demokrasi için yeter ya da gerek şart bile değil. Mutlak monarşilerde değilse bile meşruti olanlarında yetkin demokrasiler kurmak mümkün olduğu gibi totaliterlikte mutlak monarşilerin bile eline su dökemeyeceği mebzul miktarda cumhuriyet örneğine rastlamak mümkün. İlki için Birleşik Krallık ve kıta Avrupa’sındaki meşruti monarşileri, ikincisi için ise Arap Baharı’nın sebebi cumhuriyetleri saysam yeterlidir. Dahası, bal deyince ağız tatlanmadığı gibi adı “cumhuriyet” olunca hiçbir siyasal rejimde de Ahmet Okumuş’un Latincemi parlatmama vesile olan 20 Ekim 2023 tarihli Cumhuriyet: Trajik Bir Rejim yazısında teorik olarak öngördüğü gibi “Res publica, res populi” olmuyor.

Öte yandan, 12 Eylül 1980’de düzenledikleri askeri darbeden hemen 11 gün sonra dönemin Milli Güvenlik Konseyi, Atatürk’ün Doğumunun 100’üncü Yılının Kutlanması ve “Atatürk Kültür Merkezi” Kurulması Hakkında 23 Eylül 1980 tarihli 2309 sayılı Kanun çerçevesinde 1981 yılını “Atatürk Yılı” ilan ederek tüm yılı yurt içinde ve yurt dışında çok çeşitli etkinliklerle kutlamışlardı. Bu kutlamalarla karşılaştırıldığında Cumhuriyet’in 100’üncü yılının kıyas bile kabul etmez şekilde oldukça sönük geçtiğini görebiliriz. Bu konuda Murat Yetkin’in 22 Ekim 2023 tarihli Cumhurbaşkanı Cumhuriyet’in 100. Yılını Bir Kuru Mesajla mı Anacak? ve bu yazıda atıf yaptığı Barçın Yinanç’ın 17 Ekim 2023 tarihli Yabancı Büyükelçilerde Cumhuriyet’in 100. Yılı Şaşkınlığı yazıları fazladan bir şey söylemeye gerek bıraktırmıyor. Elbette bunda Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e saldırısına ikincisinin orantısız güçle mukabele ettiği ve iki haftayı aşkındır Gazze’de yaşanan insanlık dramı esnasında ilan edilen üç günlük ulusal yas ve 28 Ekim’de AK Parti İstanbul İl Başkanlığı’nca düzenlenecek ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da katılacağı Büyük Filistin Mitingi’nin de etkisi olsa da öncesindeki koca senenin de yarısından fazlası Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler için bitmek bilmeyen tartışmalar eşliğinde kaynadı gitti zaten. 

Cumhuriyet’le Gelen Ulus Kimliği 

Cumhuriyet’in dalyasında en azından sorulması gereken temel sorulardan bir tanesi de şu: Altı asırlık Osmanlı hanedanlığı yönetiminin kabaca son 50 yılında rüşeym halde II. Abdülhamid’in Rusya ile 93 Harbi’ni gerekçe göstererek Meclis-i Mebusan’ı açılışından üç ay sonra kapatması ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin de II. Meşrutiyet sonrasında müşteki olduğu istibdat rejimini aratacak bir diktaya dönüşmesiyle iki kez rüşeym halde boğulan meşruti monarşi denemelerinin başarısızlığı ortadayken Cumhuriyet nasıl oldu da bir yüzyılı devirmeyi başardı? Kanaatimce buradaki başarı, Cumhuriyet’in gençlere emanet edilmesi ve kurucularının Osmanlı askeri ve sivil bürokrasisinden gelmeleriyle teşkilatçılık kültürüne sahip olmalarının ötesinde Cumhuriyet’le gelen ulus kimliğinin ete kemiğe büründürülerek kendini her an her yerde hissettirmesi, hatta kimlik kartlarından pasaportlara her türlü devlet evrakında kendini materyalleştirebilmesinden kaynaklanıyor. Okuma yazmayı kamuya yayarak kamusal alanı dönüştürmekle kalmayıp yeniden inşa eden Cumhuriyet, daha öncesinde tebaa olanları vatandaşları kılarak da onları bu okuryazar kamusallığında biteviye şekillendirmiştir. İşin özü, bir siyasal rejim kendini var edebilmek için az zamanda çok ve büyük işler başarmak adına uygulamaya koyduğu devrimlerin birçoğunu modern dünyanın parçası olmak adına inşa ettiği ulusa ve onun siyasal izdüşümü ulus-devlete entegre etme konusunda görünen odur ki nihai kertede başarıya ulaşmıştır.

Ulus denince aklıma halen çocukluğumda ilk kez gittiğim Ankara’daki Ulus ve Atatürk’ün at üstündeki heykelinin gelmesinden kendimi alamıyorum. Künhüne ancak siyaset bilimi doktoram esnasında derslerimden birinin Milliyetçilik Teorileri olması sayesinde vakıf olduğum ulus/millet ve türev kavramlarıyla da ilişkim sanırım biraz bu yüzden geç gelişti. Dahası, kabaca yekdiğerinin yerine kullanılsa da millet ve türevleri ulus ve türevlerinin anlam tayfındaki izdüşümlerine tam da karşılık gelmiyordu. Sanki Öklid geometrisini hiperbolik uzayda işlevsel kılmaya çalışmak gibi beyhude bir gayretti, zira millet ne kadar milliyetçi-mukaddesatçı çevrelerin tekelindeyse ulus da bir o kadar ulusalcı-seküler grupların himayesindeydi. Ulusal bayramların ve anma törenlerinin bir festivalden ziyade bir angarya etkinliğine dönüşmesi de en azından benim için ulus kimliğini idrak etmemi öteledi. 

Öte yandan, ne vatandaşlık ile ulusal kimliği özdeşleştirmek ne de ulusal kimliği salt bir siyasal forma indirgemek anlamlı artık. Bir devletin vatandaşlarından bekleyebileceği en büyük fedakârlık, kendi hayatlarını gerektiğinde gözlerini bile kırpmadan ülkeleri -ve tabii ki cari siyasal rejim- için verebilmeleriydi. Kaldı ki; en azından benim için bir insanın gösterebileceği en büyük fedakârlık kendi canından vazgeçmesi değil, evladının canından vazgeçmek veya savaş denen insanlığın cinnet hali uğruna başka bir cana kıymak. Elbette tarih boyunca her savaş kişinin ülkesini hatta kendi topraklarını, ailesini ve kutsal değerlerini savunmak veya barbarlara medeniyet götürmek veya kutsal inancı kâfirlere ulaştırmak adına meşrulaştırıla gelmiştir. Artık vatandaşlık büyük ölçüde alınıp satılan bir şey olduğuna göre kimseden ne kendi canlarını ne de evlatlarının canlarını ülkeleri için feda etmelerini beklemek eski anlamını barındırmıyor. Örneğin, başka bir ülkenin vatandaşı 400.000 ABD doları değerinde bir gayrimenkul edinip üç yıl satmaması karşılığında veya bu miktarı Türkiye’de bir bankaya üç yıl çekmemek ve faizini de almak üzere yatırdığında doğrudan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olabiliyor. Bu paranın vatandaşlığı veren devletin egemenlik nişanelerinden olan para birimi üzerinden değil de başka bir ülkenin kuru üzerinden takdir edilmesinin bile başlı başına kemal-i taaccüb olduğu izahtan varestedir. Bu verdiğim örnek sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil zaten. Geçenlerde bir konferans vesilesiyle gittiğim Portekiz’de 280.000 euro değerinde bir mülk edindiğinizde öncelikle uzun oturum izni ve sonrasında gerekli şartları sağladığınızda da vatandaşlık edinilebildiğini öğrenmem bende de bir iştiyak uyandırmadı değil. Neyse ki vergisiyle vs. düz hesap 300.000 euronun karşılığı Türk lirası rakam olarak zihnimde belirince, bu iştiyak ışık hızıyla söndü.

Dinler ve İdeolojiler

Ümmet meselesine gelince, modernite öncesi zamanlarda tüm dünyada toplumları öncelikle bir arada tutan çimento dindi. Aydınlanma sonrasında dinin yerini başta milliyetçilik olmak üzere liberalizmden feminizme ideolojiler aldı. İdeolojilere Ortodoks Marksistler gibi ön cepheden “yanlış bilinç/lenme” olarak bakmak yerine onları profanlaşan dünyanın fikri yapı taşları olarak görmeyi daha mütenasip buluyorum. Kaldı ki; bir ideoloji olarak Marksizm de pek tabii bir yanlış bilinçlenme olarak okunabilir. Dahası, dinler nasıl kadim zamanların ideolojileriyse, ideolojiler de pek tabii ritüelleriyle modern zamanların dinleri haline gelmiştir. Bireyler dinsel toplulukların parçası olduklarını toplu ibadetler ve ayinler ile fark ettiklerinden bu birliktelikler de belli aralıklarla biteviye tekrarlanırken, örneğin mensubiyetlerine göre İslam ümmetinin veya Christendom’un parçası olduklarını bu birlikteliklerle idrak ederler. Öte yandan, ümmetin parçası olmaya dair psikolojik tatmin, çipli veya çipsiz kimlik kartlarında veya pasaportlarda tecelli etmez haliyle. Günün sonunda etnik, dini, mezhepsel vs. bütün kimlikler biz onlara ne kadar ait hissediyorsak o kadar bizimdirler ve bizler de o kadar onlara aitizdir. İşte bu aidiyet statik değildir ve inancımızı kaybettiğimizde yerle yeksan olur. Kısacası, bir devlet kimlik kartı verdi diye oraya aidiyet hissetmek zorunda olmadığımız gibi işlevini yitirdiyse kimse bir topluluğun parçasını olmaya ikna edilemez. Devletler de bunun farkında olduklarından, ulusal sembolleri ve ritüelleri adeta gözümüzün içine sokarak bu farkındalığı uyandırırlar ve bu da banal milliyetçiliği oluşturur. Aslında hava gibi etrafımızı sarmasına rağmen bu sembollerin varlığından çok da haberdar olmayız ama yokluklarında kıyamet gibi bir şeyin olduğunun hemen farkına varırız. Dinlerin ritüelleri de böyledir. Mesela bir Hristiyan için hiç kilise çanının çalmadığını veya bir Müslüman için hiç ezan sesinin duyulmadığını veya aynı şekilde vatandaşı olduğunuz ülkenin ulusal bayrağının hiçbir yerde gönderde olmadığını, hiçbir şekilde ulusal marşının çalınmadığını düşünün. Düşünemediniz bile değil mi? 


Sonuç olarak, Osmanlı-Türk modernleşmesinin izlerini sürersek ne ümmetçilik ne de milliyetçilik Cumhuriyet’le başlamadı veya bunlar birer kimliğe daha öncesinde dönüşmüşlerdi. Cumhuriyet’in kurucularına göre İslam kamusal alanda Bizans geleneğinin devamı olarak devletin istediği kadar var olabilecekti ve bunun haricinde bireysel vicdanda ve ritüellerde elbette var olabilirdi. İsteyenler kendilerini yine İslam ümmetinin parçası sayabilirlerdi, lakin en birincil aidiyetleri olan uluslarına sadakatlerinin uzantısı ulusal kimlikleri olmalıydı. Bütün siyasal rejimler kendilerine kul köle hatta trol olacak ama bunun da adının erdemli vatandaş konulacağı militanlar arzu ederler. Bu eşyanın tabiatı gereğidir. Buradaki militan ya da erdemli vatandaş da bir homo nationalis hatta mümkünse ulusal bir insan-ı-kâmil var etme amacına matuftu. Herkesi kendi inanç sistemimize istesek de döndüremeyeceğimize göre herkesi mensubu bulunduğumuz ulusun parçası kılamayız, lakin siyasal otorite bakımından onları ram edebiliriz. İnsanların sadece din değil herhangi bir konuda gerçekten inanıp inanmadıklarını bilemeyiz ama siyasal otoriteye bağlı kıldığınız sürece kişilerin inanıyor gibi uygulamalarına icbar edebilirsiniz. Cumhuriyet 100’üncü yılına girerken bu kimliklerden hangilerinin icbar edildiğini, hangisinin hegemonik bir içtenlikle içselleştirildiğini ve ikinci yüzyılında nasıl bir dönüşüme uğrayacağını ömrümüz oldukça göreceğiz.

İLGİLİ YAZILAR

menekşe tokyay

BAKIŞ

Bu yıl Nobel Ekonomi Ödülü’nü cinsiyetler arasındaki ücret eşitsizliğine yönelik kapsamlı çalışmasıyla alan Claudia Goldin, ödülü aldığını duyduğunda eşine müjdeli haberi vermiş. Eşi, “Sana nasıl yardımcı olabilirim?” diye sorduğunda Goldin’in yanıtı, “Köpeği dışarı çıkarmasını ve çay demlemesini söyledim ona. Ben de böylelikle basın konferansı için çalışabilirdim” olmuş. İşte kadının kendini gerçekleştirmesini mümkün kılan yük paylaşımı bazen bu kadar kolay bir adımla olabiliyor: Köpeği dışarı çıkarmak ve çayı demlemek…

Bir süredir toksikleşen uluslararası gündem karşısında kendimi edebiyat ve müziğin kozasında korumaya aldım. Bu süreçte imdadıma Nobel Ödülleri yetişti ki başka bir dünya olduğuna, halen ümitvar kalınabileceğine dair inancım bir nebze de olsa pekişti. 

1901’den bu yana 122 yıldır edebiyat, fizik, kimya, tıp, ekonomi ve barış dallarında dağıtılan Nobel Ödülleri sayesinde her yıl insanlığa katkı sağlayan araştırma, eser ve buluşlar tebrik edilip ödüllendiriliyor. 

Bir önceki yazımda Nobel Tıp Ödülü’nü mRNA aşı teknolojisi alanında meslektaşı Drew Weissman ile yaptığı çalışmalarla kazanan Katalin Kariko’dan söz etmiştim. 

Beni bu sene onun kadar heyecanlandıran bir Nobel Ödülü sahibi daha var: Nobel Ekonomi Ödülü’nün bu yıl kazananı olan ve bu ödülü cinsiyetler arasındaki ücret eşitsizliğine yönelik kapsamlı çalışmasıyla alan 77 yaşındaki Amerikalı ekonomi tarihçisi Claudia Goldin, Harvard Üniversitesi’nde profesör.  

Nobel tarihinde bu dalda ödül kazanan üçüncü kadın olan, böylelikle bir anlamda Nobel Komitesi’nin kendi içindeki “cinsiyet uçurumunu” gözler önüne seren Goldin, çalışmasında, kadınların gelirleri ile işgücü piyasasına katılımlarını incelerken, cinsiyet uçurumunun temel dinamiklerini de “didik didik” etmiş bir araştırmacı. 

Cinsiyet Uçurumunu Anlamak 

Goldin, bu alandaki en kapsamlı çalışmalardan biri olan “Cinsiyet Uçurumunu Anlamak: Amerikalı Kadınların Ekonomik Tarihi” (Understanding the Gender Gap: An Economic History of American Women) isimli kitabını bundan tam 33 yıl önce yayımlamış ve ücret eşitsizliğinin kökenlerine ışık tutmuş. Bunun için de kadınların işgücü piyasasına katılımının, 1790’lı yıllardan itibaren 200 yılını mercek altına almış. 

Bunu yaparken de 1700’lü yıllarda çiftlikte kocasıyla beraber çalışan kadınların istatistiklere dahil edilmemesinden dolayı tarihsel kayıtları kıyaslamada büyük zorluk yaşamış. İnsanların zamanlarını nasıl geçirdiklerine dair tarihsel araştırmalar ve endüstri istatistikleri gibi kaynaklar üzerinden, adeta bir dedektif edasıyla yeni veritabanları geliştirmiş. Bunu yaptığında da görmüş ki, resmî kayıtlar kadınların ne kadar çalıştığını bile saymaya “tenezzül etmemiş”. 

Goldin, kadınların yüzde 60’ının 1790’lı yıllarda, yani ABD ekonomisi ağırlıklı olarak tarıma bağımlı haldeyken, işgücü piyasasında olduğunu ortaya çıkarıyor. Ancak, Sanayi Devrimi’yle birlikte aile içi sorumluluklar ile istihdam arasındaki denge kadın aleyhine bozulunca sonraki yüzyılda istihdam oranları tepetaklak oluyor. 

Kadınların işgücü piyasasına katılımını etkileyen şartları irdeleyen ve “kadın körü” ekonomi ve siyaset anlayışını rakamlar yoluyla eleştiren Goldin’in vardığı sonuçlar şu şekilde özetlenebilir: 

  • Devam eden ekonomik büyümeye rağmen, kadınların gelirleri erkeklerinkine bir türlü yetişemiyor ve kadınlar erkeklere oranla daha yüksek eğitim düzeylerine erişmelerine rağmen eşit eğitimli ve aynı pozisyonda çalışan erkekler ile kadınlar arasında halen bir uçurum var. 

 

  • Kadınların işgücü piyasasına katılımı 200 yıllık dönemde artış eğilimi göstermek yerine U şeklinde bir eğri oluşturuyor. Yani; ekonomik gelişim ile kadınların işgücüne katılımı arasında U şeklinde bir ilişki var. 
  • Cinsiyetler arası gelir farklılıkları, ağırlıklı olarak “annelik” ile bağlantılı. Bir üniversitenin işletme bölümünden mezun olduktan sonra erkekler, sınıf arkadaşları olan kadınlara kıyasla 10 yıl içerisinde daha yüksek bir gelire erişiyorlar. Çünkü bu süre zarfında kadının kariyerinde kesintiler oluyor ve bir çocuk doğurduysa haftalık çalışma saatleri azalıyor. 
  • Tarihsel olarak bakıldığında, başlangıçta tarım toplumunda istihdam edilen kadınlar daha sonra sanayi toplumuna geçişle birlikte endüstride, ama giderek azalan bir şekilde yer alıyor. 1930’lardan itibaren hizmet sektöründe yer alan kadınlar, eğitimin artmasıyla birlikte istihdam piyasasında bulunmaya devam ediyor. U’nun yeniden yukarı dönebilmesinde ise, 1950 yılında doğum kontrol hapının icadı ve hizmet sektörünün gelişiminin etkisi vurgulanıyor. 
  • Doğum kontrol hapıyla birlikte kadınlar, eğitimleri, kariyerleri ve ailelerine dair daha uzun vadeli planlar yapmaya başladılar. 1950’lerden 1990’ların ortasına dek ABD’de iş arayan veya iş bulan kadın oranı sürekli arttı. 
  • Sanayi Devrimi’nde ABD ve Avrupa ekonomilerinin hızlı bir genişleme sürecine girdikleri, çiftliklerden fabrikalara geçildiği bir ortamda, kadının işgücü piyasasındaki payı düşmüş. Yani gelişen ekonomiler, işgücü piyasasına daha fazla kadın çekememiş. Çünkü diyor Goldin, bu dönemde kadınlar, büyüdükten sonra bile kendi annelerinin evde kalmaya, çalışmamaya devam ettiğini gördüler. Kimisi, uzun süreli kariyer hedeflemediği için eğitimlerini yarıda kesti. 1950’li yıllarda çalışma yaşına gelen birçok kadın, 1960’lı ve 1970’li yılların artan istihdam fırsatlarını öngöremedi.   
  • Toplumda ciddi bir yapısal değişim yaşanırken, kadınlar aile içi sorumluluklarına dair toplumsal normlarla bağlantılı şekilde istihdam piyasasında yer aldılar. 20’nci yüzyılın başında, evli kadınların sadece yüzde 5’i çalışırken, bu dönemde tüm kadınların sadece yüzde 20’si çalışıyordu. 1930’lu yıllara kadar evli kadınların öğretmen veya ofis çalışanı olarak istihdam edilmesini yasaklayan yasalar söz konusuydu. Yani, kadının istihdamının önünde “evlilik” ciddi bir engel olarak görülüyordu ve evli kadınların istihdamının önünde yasal kısıtlamalar vardı. 
  • Kişilerin aile içinde yaşadıkları aslında iş dünyasında da kendini gösteriyor; kadınlar genellikle aile içi sorumluluklarını ve “bakım emeğini” aksatmayacak görevleri tercih ettikçe daha düşük maaşa razı geliyorlar. Bazı okulların öğleden sonra erken saatte bitmesi de kadın istihdamı üzerinde kısıtlayıcı etki doğuruyor.
  • Kadın, ilk çocuktan itibaren aynı alanda çalışan meslektaşı erkeklerle gelir açısından dezavantajlı duruma düşmeye başlıyor. Evdeki sorumlulukların yükü eşit paylaştırılmadıkça, kadın da istihdamdan uzaklaşmak zorunda kalıyor. Çağımızda ücretlendirme sistemleri, uzun ve kesintisiz kariyerlere sahip çalışanları ödüllendiriyor ve bu çalışanların geç saatlere kadar ve hafta sonları da çalışacak kadar esnek ve ulaşılabilir olmalarını tercih ediyor. Goldin, “Kariyer ve Aile” (Career and Family) isimli kitabında bunu “açgözlü iş koşulları” diye tanımlıyor ve esnek çalışma koşullarına ihtiyaç duyan kadınların bu şekilde cezalandırıldığını söylüyor. 
  • Çocuk bakım sorumluluklarının sadece kadına yüklendiği sistemlerde, bunun kaçınılmaz sonucu, kadının işgücünden uzaklaşması ve/veya emeğinin daha az ücretlendirilmesi şeklinde oluyor. Aile içi sorumluluklarını aksatan erkek, kadının da kariyerinden vazgeçmesine yol açınca, tüm taraflar kaybediyor. 

ABD’de de Avrupa’da da Kadın İstihdamında Sorunlar Benzer 

Dünya çapında kadınların yaklaşık yarısı, erkeklerin de yüzde 90’ı işgücü piyasasına katılıyor. Pew Araştırma Merkezi verilerine göre, ABD’de geçen sene kadınlar, erkeklerden ortalama yüzde 18 daha az kazandı. Yani aynı niteliklere sahip ve aynı meslekteki bir erkek 1 dolar kazanırken, kadın 82 sent kazanabildi. 

Avrupa Komisyonu’nun 2021 yılı verilerine göre, gelişmiş ekonomilerde kadınlar erkeklerden ortalama yüzde 13 oranında daha az kazanıyor. Bu da kadınları daha ileri düzeyde iş fırsatları elde etmek üzere eğitimlerini sürdürmekten veya iş aramaktan vazgeçiriyor. 

Kadınlar halen işgücünde yeterince temsil edilmiyor ve erkek muadillerinden daha az para kazanıyor. İstihdam ve ücret uçurumu sadece ekonomiyle alakalı da değil, kadının eğitimi ve aile içindeki rolleriyle ilgili değişen toplumsal normlar da bunu belirliyor. Yani Goldin bugünün ekonomisinde olan bitene ışık tutarken, aynı zamanda mevcut trendlerin şekillenmesinde tarihin nasıl bir rol oynadığını anlatıyor. 

Goldin, 2021 yılında Harvard Magazine’de yayımlanan bir podcast’inde, çalışan annelerin erkeklere oranla daha az kazandığından ve kariyerlerinde daha yavaş ilerlediğinden söz ediyor. Ebeveynliği “dik bir yokuş”a benzeten Goldin, annelerin bu yokuşu tırmanırken yavaşladıklarını, çalışma saatlerini azalttıklarını, belli bir süre işgücünden ayrıldıklarını veya daha az zaman-yoğun iş ve firmalara yöneldiklerini söylüyor. 

“Ancak” diyor, “çocuk bakımının yükü bir süre sonra azalıyor ve kadınlar ücretli iş saatlerini artırıp daha büyük kariyer hedeflerine odaklanabiliyor. İşte o sırada yokuşun zirve noktasına ulaşmış oluyor kadın. Ve dağın diğer kısmına doğru koşar adım ilerliyor. Ancak bazen iş işten geçmiş oluyor: Ne kadar daha fazla çalışsalar da, cinsiyet eşitliğinin o zengin vadisine hiçbir zaman erişemiyorlar.” Çünkü aynı kadın, bir yandan ofisteki sorumluluklarını yerine getirirken, diğer yandan çocuğunun 2 yaş aşılarını, akşam evde sofraya ne yemek koyacağını veya çocuğunu kreşte bir saat daha fazla tutmaları için müdürden nasıl ricada bulunacağını düşünüyor. 

Goldin bir yandan da kadın istihdamında önyargılara dikkat çekiyor. Hatta bir meslektaşıyla birlikte yazdıkları akademik bir makalede, senfoni orkestralarının müzisyenin kimliğini gizleyerek “kör seçmeler” yaptıklarında, daha fazla kadını işe aldıklarını verilerle ortaya koymuştu. 

Mücadele, Ama Nasıl? 

Peki cinsiyetler arası gelir dağılımındaki bu adaletsiz uçurumla mücadele etmek imkânsız mı? Goldin, bu konuda hem değişimin sebeplerini hem de mevcut tablonun ana kaynaklarını ortaya koyuyor. Devletlere de, özel sektöre de, akademiye de, sivil topluma da bundan sonraki süreci birlikte, kadın dostu şekilde dizayn etmek kalıyor. 

“Ben her zaman için bu konuda iyimserim, iyimser kalacağım” diyen ve zamanında Harvard’ın ekonomi bölümüne kadrolu alınan ilk kadın olarak 1990 yılında o meşhur “cam tavanı” kendi çalıştığı üniversitede kıran (Harvard’da ekonomi bölümünün 51 öğretim üyesinin halen sadece yedisi kadın) Goldin, pandemiyle birlikte istihdam piyasasında yer bulan esnek çalışma politikalarının, cinsiyetler arası gelir farklarının üstesinden gelmede etkili olabileceğine dikkat çekiyor. 

Buna ek olarak, toplumsal cinsiyet eşitliğinin kadın ve erkekler arasında içselleştirilmesi ve bu içselleştirme sürecinde bakım yükünün adil şekilde paylaştırılması da şart.

Goldin’in Nobel Ödülü aldığı günün sabahında yayımlanan son makalesi “Kadınlar Niçin Kazanır?” başlığını taşıyor. Kadınların işgücü piyasasında “kazanması” için rakamları tarihsel perspektiften adeta “konuşturan” bir araştırmacı, bu makalenin yayımlanmasından birkaç saat sonra Nobel ödülünü “kazanıyor”. 

Peki, Goldin Nobel Ekonomi Ödülü’nü aldığını duyduğunda ne yapmış? Derhal eşine müjdeli haberi vermiş. Eşi ise, “Sana nasıl yardımcı olabilirim?” diye sormuş. 

Sıkı durun, Goldin’in yanıtı geliyor: “Köpeği dışarı çıkarmasını ve çay demlemesini söyledim ona. Ben de böylelikle basın konferansı için çalışabilirdim.” 

Aslında kadının istihdamını ve kendini gerçekleştirmesini mümkün kılan yük paylaşımı bazen bu kadar kolay bir adımla ve jestle olabiliyor: Köpeği dışarı çıkarmak ve çayı demlemek… 

Umarım bu ödül de, kadınların toplumda her kademede eşit şekilde temsil edildiği ve emeklerinin karşılığını eşit şekilde aldıkları bir dünya ve Türkiye modeline öncülük eder. 

Kadının istihdamına kör eşler, babalar, patronlar, politikalar, uygulamalar diyarında işte bir Nobel Ödülü’nün düşündürdükleri… 

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.