özgür ünlühisarcıklıoğlu

BAKIŞ

Rusya’nın nüfuz alanı oluşturma ve komşu ülkeler üzerinde askeri baskı kurarak iç politikalarını tanzim etme politikasının kısa vadede işe yarıyor görünse de uzun vadede başarılı olamayacağını görmesi lazım. Batılı ülkeler de Rusya ile yaşadıkları anlaşmazlıkları sadece Rusya’nın “davranış bozukluğu” ile açıklamanın ve bu anlaşmazlıkları gidermek için Rusya’nın doğasını değiştirmeye çalışmanın gerçekçi olmadığını kabul etmeli.

Tarih Tekerrür Etmez Ancak Sıklıkla Kafiye Yapar – Mark Twain

Rusya’nın Ukrayna sınırına ağır silahlarla donatılmış 100 binden fazla askerle yaptığı ve halen devam eden yığınakla başlayan Batı-Rusya gerilimi birçok yönüyle II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan Batı-Sovyetler Birliği (SSCB) gerilimini hatırlatıyor. II. Dünya Savaşı sonrasında SSCB Doğu Avrupa’yı nüfuz bölgesi olarak ilan etmiş, ABD buna karşılık SSCB’yi kuşatma stratejisini devreye sokmuş ve böylece 1991 yılında SSCB’nin kendisini lağvetmesine kadar sürecek olan Soğuk Savaş fiilen başlamıştı. II. Dünya Savaşı’nda tarafsızlığını koruyan Türkiye ise bu süreçte NATO’ya üye olmuştu.

Yazının başında yer alan ve kesin olmamakla birlikte Mark Twain’e atfedilen sözde de anlatıldığı gibi tarih tekerrür etmese de geçmişte olan olaylar geleceğe ilişkin bir referans kaynağı olabilir.

1. Dünya Savaşı sonrasında SSCB’nin sergilediği tutum ve ABD’nin bu tutumu yorumlama biçimi de önümüzdeki süreçte yaşanacaklara ışık tutabilir. II. Dünya Savaşı sonrasında SSCB, askeri yöntemlerle Doğu Avrupa’da bir nüfuz alanı oluştururken; ABD, Rusya’nın bu politikasını jeopolitik dengelere ve müzakere edilebilir ulusal çıkarlara değil kısmen SSCB’nin kısmen de Rus toplumunun tabiatına atfetmiştir. Hal böyle olunca iki süper güç arasında bir uzlaşma imkânsız, Soğuk Savaş kaçınılmaz hale gelmiştir. Bugün de SSCB’nin mirasçısı Rusya Federasyonu benzer bir nüfuz alanı iddiasında bulunmakta ve komşu ülkelerin egemenlik haklarını ihlal etmektedir.

2. Dünya Savaşı Sonrası Yaşanan Gelişmeler

ABD, SSCB ve Birleşik Krallık liderleri savaş sonrası Avrupa’da inşa edilecek yeni düzeni görüşmek üzere önce Yalta Konferansı’nda, daha sonra da Potsdam Konferansı’nda bir araya geldiler. Yalta Konferansı, Şubat 1945’te henüz Nazi Almanya’sı teslim olmamışken, dolayısıyla savaş Avrupa’da devam ederken, öte yandan nasıl sonuçlanacağı da aşağı yukarı belli olmuşken ABD Başkanı Roosevelt, SSCB Komünist Partisi Genel Sekreteri Stalin ve Birleşik Krallık Başbakanı Churchill’in katılımıyla gerçekleşti. Potsdam Konferansı ise Temmuz 1945’te yeni ABD Başkanı Truman, Stalin ve Churchill’in katılımıyla başladı. Öte yandan bu konferans devam ederken ülkesinde iktidarı kaybeden Churchill’in yerini de yeni Birleşik Krallık Başbakanı Attlee aldı. Her iki konferansın resmi amacı savaş sonrasında Avrupa’nın nasıl yeniden inşa edileceği olsa da gerçekte cevap aranan soru Avrupa’da nasıl bir yeni düzen kurulacağı idi.

Bu konferanslarda SSCB ve diğer ülkeler arasında çok temel bir anlaşmazlık ortaya çıktı. ABD ve Birleşik Krallık, Avrupa haklarının kendi kaderlerini tayin etmeleri ve hükümetlerini serbest seçimlerle belirlemeleri görüşünü savunurken; SSCB, Doğu Avrupa’da komünist rejimlerden oluşan bir nüfuz alanı oluşturma ve nüfuz alanındaki ülkelerin iç politikalarını tanzim etme konusunda ısrar etti. Zaten SSCB Mayıs 1945’te Almanya’nın teslim olmasının ardından Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Polonya ve Doğu Almanya’yı işgal etmişti. Öte yandan Berlin ise her biri ABD, Birleşik Krallık, Fransa ve SSCB tarafından kontrol edilen dört sektöre bölünmüştü.

Yalta ve Potsdam Konferansları Avrupa’nın ortasına demir perdenin inmesiyle sonuçlandı. Demir perdenin bir tarafında ABD liderliğindeki Batı Bloku, öbür tarafında ise SSCB’nin kontrolündeki Komünist Blok vardı. İşlerin bu noktaya gelmesinde iki faktör rol oynamıştı. Birinci faktör SSCB’nin uzun vadede komünizmi dünyada hâkim kılmak ve o zamana kadar geçecek süreçte kendi güvenliğini ve çıkarlarını teminat altına almak için Doğu Avrupa’da bir nüfuz alanı oluşturma ısrarı idi. İkinci faktör ise ABD’nin SSCB’nin bu ısrarını jeopolitik dengelerle değil SSCB’nin, Rus toplumunun ve SSCB liderliğinin doğası ile açıklamayı tercih etmesiydi.

Henry Kissinger, Diplomasi adlı kitabında bu tercihe Truman’dan yaptığı şu alıntıyla dikkat çekiyor: “Truman, Ruslara karşı sertleşmeliyiz” dedi. “Nasıl davranacaklarını bilmiyorlar. Porselen dükkânına girmiş boğalar gibiler. Sadece 25 yaşındalar. Bizim tarihimiz yüzden fazla yıl, Britanyalıların tarihi ise yüzlerce yıl geriye gidiyor. Onlara nasıl davranmaları gerektiğini öğretmeliyiz.” Kissinger, kitapta Truman’ın sözlerini “Truman Sovyetler ile olan anlaşmazlıkları çatışan jeopolitik çıkarlara değil SSCB’nin davranış bozukluğu ve siyasi çiğliğine bağlıyordu” şeklinde eleştirel olarak değerlendirmiştir.

Truman bu düşüncesinde yalnız değildi. George Kennan, 1946 yılında, ABD’nin Moskova’daki maslahatgüzarı olduğu dönemde yazdığı ve Uzun Telgraf (Long Telegram) olarak bilinen bilgi notunda Sovyet (komünist) parti çizgisinin Rusya’nın sınırları ötesindeki durumun nesnel bir analizine değil, “savaştan önce, savaş sırasında ve savaş sonrasında var olan Rusya-içi ihtiyaçlara dayandığını” öne sürüyordu. Bu bilgi notunda Kennan’ın öne sürdüğü bir diğer argüman ise “Rusya’nın dünya meselelerini evhamlı okumasının kaynağında, Rusya’nın geleneksel ve içgüdüsel güvensizlik hissinin yattığını” öne sürüyordu. Kennan, 1947 yılında Foreign Affairs dergisinde isimsiz olarak yayınladığı The Sources of Soviet Conduct (Sovyet Tutumunun Kökenleri) adlı makalesinde benzer görüşleri dile getirdikten sonra “ABD’nin makul bir özgüvenle, Rusya’nın barış içinde ve istikrarlı bir dünya hedefini ihlal etme işareti verdiği her noktada ona karşı güç uygulamaya dayanan sıkı bir kuşatma politikasını benimsemesi” gerektiğini öne sürdü. Kennan’ın bilgi notu ve makalesi ABD’deki politika çevrelerinde çok etkili oldu ve ABD tam da onun önerdiği gibi Sovyet yayılmacılığına karşı kuşatma politikasını benimsedi.

Bu politikanın birinci ayağı Batı Avrupa ekonomilerinin yeniden inşasına dayanıyordu. Zira 1939 yılında başlayan ve 1945 yılında sona eren II. Dünya Savaşı, tarih boyunca görülmemiş bir dehşet ve yıkıma yol açmıştı. Bu savaşta hayatını kaybedenlerle ilgili tahminler 70 milyon ve 85 milyon arasında değişiyor ki bu da o dönemdeki dünya nüfusunun yaklaşık %3’üne karşılık geliyor. Bazı ülkeler bu dehşeti çok daha yoğun olarak yaşadı. Örneğin SSCB 1940’taki nüfusunun %13,7’sini kaybetti. İnsan kaybının yanı sıra toprakları işgal edilen veya bombardımana maruz kalan birçok ülkenin sivil ve sanayi altyapısı da yıkıma uğradı. Savaşı kendi topraklarında yaşamayan ABD ise 1945 yılında dünyadaki sanayi üretiminin yarısını gerçekleştirirken altın ve döviz rezervlerinin yarısını elinde tutuyordu. Nasıl ki I. Dünya Savaşı’nın enkazı Avrupa’da faşist partilerin güçlenmesine yol açmıştı, II. Dünya Savaşı’nın enkazı da sosyalist ve komünist partileri iktidara getirebilirdi. SSCB de kendi nüfuz alanının dışında kalan Batı Avrupa ülkelerinde bu yönde aktif olarak çalışıyordu. Dolayısıyla Batı Avrupa ekonomilerinin ayağa kaldırılmaları sadece ABD sanayiinin ihtiyaç duyduğu pazarların oluşturulması açısından değil, jeopolitik olarak da önem taşıyordu. İşte Marshall Planı bu öneme binaen 1948 yılında devreye sokuldu.

SSCB’yi kuşatma politikasının ikinci ayağını ise güvenlik oluşturuyordu. Savaştan sonra dünyadaki tek nükleer güç ABD olduğu gibi, ABD hava kuvvetlerinin de belirgin bir üstünlüğü vardı. Öte yandan Avrupa’daki en güçlü kara ordusuna SSCB sahipti ve ABD birliklerinin Avrupa’yı terk etmesi ile birlikte bu üstünlük daha da belirgin hale gelecekti. Bu durum Batı Avrupa’nın güvenlik kaygılarını artırıyordu. Bu güvenlik kaygılarına gidermek amacıyla 1949 yılında Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) kuruldu.

Marshall Planı çerçevesinde işbirliği yapan Batı Avrupa ülkeleri ise 1951 yılında, daha sonra Avrupa Birliği’ne evrilecek olan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu kurdu.

Gerek Marshall Planı’nın devreye girmesi gerekse NATO’nun kurularak ABD’nin Avrupa’nın güvenlik mimarisinin parçası haline gelmesi hem ABD kamuoyunda hem de ABD Kongresi’nde dirençle karşılandı. SSCB’nin yayılmacı politikası olmasa her ikisinin de ABD Kongresi’nin onayından mahrum kalması olasıydı. Özellikle 1948 yılının başında Çekoslovakya’da gerçekleşen komünist darbenin ABD siyasal çevrelerinde SSCB’yi kuşatma politikasına yönelik desteğin artmasında etkili olduğunu vurgulamak lazım.

SSCB’nin yayılmacı politikasının bir etkisi de Türkiye’nin dış politikası üzerinde oldu. Türkiye II. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmayı başarmış, böylece Nazi Almanya’sı veya SSCB tarafından işgal edilmekten veya “kurtarılmaktan” ve birçok Avrupa ülkesinin maruz kaldığı yıkımdan kaçınmayı başarmıştı. Öte yandan Soğuk Savaş’ın başlaması ile birlikte Türkiye bir tercih yapmak durumunda kalarak tercihini Batı Bloku’ndan yana kullanmış, Marshall Planı’na dahil olmuş ve 1952 yılında NATO’ya üye olarak kabul edilmiştir.

Rusya-Ukrayna Gerilimi

Çok daha küçük ölçekte de olsa bugün yine II. Dünya Savaşı sonrası ve NATO’nun kurulması öncesini hatırlatan gelişmelere şahit oluyoruz. Sadece ABD ve Avrupa’nın arasında değil Avrupa Birliği’ne üye devletlerin kendi aralarında da güvensizliğin arttığı bir dönemde Rusya, Ukrayna üzerinde artırdığı askeri baskıyla NATO’da yeni bir dinamizme yol açtı. NATO üyeleri arasında uygulanacak yöntemle ilgili görüş farklılıkları olsa da Rusya’nın talep ve şantajlarının kabul edilemeyeceği ve Ukrayna’ya destek verilmesi gerektiği konusunda tam bir görüş birliği oluştu. Bu arada sık sık “Batı’ya sırtını döndüğü” veya “Rusya’nın yörüngesine girdiği” öne sürülerek eleştirilen Türkiye’nin “kendisi sırça köşkte oturuyor olsa da” Rusya’nın öfkesini çekmek pahasına Ukrayna’ya açıktan ve fiilen destek verdiğini de gözden kaçırmamak lazım.

Yazının başında tarih tekerrür etmese de geçmişte olan olaylar geleceğe ışık tutabilir demiştik. Peki II. Dünya Savaşı sonrası yaşanan gelişmeler bize yakın gelecekle ilgili ne anlatıyor? Öncelikle Rusya’nın nüfuz alanı oluşturma ve komşu ülkeler üzerinde askeri baskı kurarak iç politikalarını tanzim etme politikasının kısa vadede işe yarıyor görünse de uzun vadede başarılı olamayacağını, kendisinin bundan büyük zararla çıkacağını, zira Batı’nın er ya da geç Rusya’nın saldırganlığını dengeleyecek iradeyi ortaya koyacağını görmesi lazım.

Batılı ülkelerin ise Rusya ile yaşadıkları anlaşmazlıkları sadece Rusya’nın “davranış bozukluğu” ile açıklamanın ve bu anlaşmazlıkları gidermek için Rusya’nın doğasını değiştirmeye çalışmanın gerçekçi olmadığını görmeleri lazım. Rusya’nın şantajları ve başka ülkelerin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ihlal etmesi elbette kabul edilemez. Ancak Rusya’nın meşru ve müzakere konusu olabilecek gerçek güvenlik kaygıları olabileceğinin de göz ardı edilmemesi lazım.

Türkiye için ise iki şey söylemek mümkün. Öncelikle Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, NATO-Rusya gerilimi arttıkça Türkiye’nin Batı için “emlak değeri” artacaktır. Buna mukabil Türkiye’nin de Batı ve Rusya arasındaki denge politikasını sürdürmesi zorlaşacaktır.

İLGİLİ YAZILAR

vahap coşkun

BAKIŞ

Siyaseten hal yoluna koyulabilecek bir meselenin ısrarla bir asayiş/rejim ya da güvenlik/yargı sorunu olarak ele alınması, siyasi aktörleri rasyonaliteden ve pragmatik esneklikten uzaklaştırıyor ve sorunu daha da büyütüyor. Böylece hem “Türkiye’nin kaynakları gereksiz patinajlarla heba oluyor” hem de ülkede barış ve huzuru temin etmek güçleşiyor.

Bazen tamamen bittiği ilan ediliyor, bazen de görmezden geliniyor. Kimi adı anılmazsa sorunun “yok” olacağını düşünüyor, kimi de işi zamana havale ediyor, yıllar geçtikçe sorunun da kendiliğinden buharlaşmasını umuyor. Lakin Kürt meselesi, Türkiye’nin orta yerinde duruyor; biçim ve mahiyet değiştirse de varlığını devam ettiriyor. Ve Türkiye’nin içtimai, iktisadi, siyasi ve hukuki yapısı da bu sorundan giderek daha derinden etkileniyor.

Kürt meselesindeki çözümsüzlük, toplumsal bağları zedeliyor, politik alanı istikrarsızlaştırıyor, hukuk güvenliğini asgari seviyeye çekiyor ve ekonomik gelişmeye darbe vuruyor. Bir başka ifadeyle bu sorun, spontane bir otoriterlik üreterek sosyal, siyasal ve hukuki ilişkileri zehirlerken, aynı zamanda ülkenin kalkınmasının, daha müreffeh ve daha zengin bir ülke olmasının önüne de aşılması güç bariyerler koyuyor. Tek bir sorun, çok yönlü ve çok boyutlu maliyetler üretiyor.

1984’ten bugüne gelen 40 yıllık çatışma sürecinin sosyal, siyasal ve hukuksal açıdan toplumun sırtına bindirdiği yükler hakkında, literatürde çokça nefes tüketildi. Fakat meselenin çıkardığı ekonomik fatura hakkında ayrıntılı çalışmalara pek rastlanmadı.

Gerçi, süregelen çatışmanın Türkiye’ye maliyetine dair birçok rakam dillendirildi. Mesela 2007’de TBMM Başkanı Köksal Toptan 250 milyar dolar, 2008’de Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek 300 milyar dolar, 2011’de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik 400 milyar dolar rakamlarını telaffuz etmişlerdi. 2013’te Başbakan Erdoğan da, maliyetin 300 milyar doların üzerinde olduğunu açıklamıştı.

Ne var ki bunlar söyleyenin sahip olduğu genel bilgileri ve kısmen de tahminlerini ifade eden, detaylandırılmamış rakamlardı. İktisatçı İzzet Akyol, Democratic Progress Institute (DPI) için hazırladığı raporda, işte bu zor işin altına giriyor. “40 Yıllık Çatışmanın Türkiye’ye Ekonomik Maliyeti”[1] başlığını taşıyan rapor, geniş bir kaynak taramasıyla meselenin ekonomik röntgenini çekiyor; konunun hem teorik arka planını hem de pratik neticelerini berrak bir dille okuyucularına aktarıyor.

 

“Elitist Üstenciler” ve “Çoğunlukçu Üstenciler”

Akyol, raporunda öncelikle -Kürt meselesi de dâhil olmak üzere- Türkiye’deki temel toplumsal sorunlara yol açan siyasi zihniyete projektör tutuyor. Ona göre, Türkiye’de esaslı bir demokrasinin kurulmasını önleyen iki ana faktör var: Vesayetçilik ve Çoğunlukçuluk. Bugün sözel düzeyde hemen herkesin şikâyetçi olduğu “kutuplaşma” haline de sebep olan bu iki faktörün kökeninde ise ülkenin kuruluş dönemindeki siyasi gelişmeler yatıyor.

Türkiye’de siyasi mücadele, bürokratik kurumları arkasına alarak halk çoğunluğunun taleplerine kulaklarını tıkayan “elitist üstenciler” ile halk kitlelerinin desteğini alarak çoğunluk dışında kalan toplumsal kesimlere karşı hoyrat bir siyaset yürüten “çoğunlukçu üstenciler” arasında cereyan ediyor. Siyasetin bu iki uç arasında bir “kazanmak-kaybetmek-rövanş almak” süreci şeklinde işlemesi, toplumsal zıtlaşmaları körüklüyor, politik istikrarsızlığı besliyor ve nihayetinde demokrasinin hep köşeye sıkışmasına neden oluyor.

Siyasetin bu şekilde iki uç arasında bir sarkaca dönüşmesi, memleketin siyasi bir bakışla ve teknik vasıtalarla çözülebilecek konularını dahi bir asayiş/rejim sorunu yapıyor. Aslında siyaseten hal yoluna koyulabilecek bir meselenin ısrarla bir asayiş/rejim ya da güvenlik/yargı sorunu olarak ele alınması, siyasi aktörleri rasyonaliteden ve pragmatik esneklikten uzaklaştırıyor ve sorunu daha da büyütüyor. Böylece hem “Türkiye’nin kaynakları gereksiz patinajlarla heba oluyor” hem de ülkede barış ve huzuru temin etmek güçleşiyor.

 

Asayiş Sorunu Değil Siyasi Sorun

Türkiye’nin yakın siyasi tarihindeki askeri darbelerden muhtıralara, Kürt meselesinden Alevi sorununa, başörtüsünün yasaklanmasından azınlıkların mağduriyetine kadar hemen her sorun bu zemin üzerinden değerlendirilebilir. Ama herhalde çerçeveye en iyi uyan, Kürt meselesi olur. Akyol, Kürt meselesini tarihsel bir bağlam içinde değerlendiriyor, İmparatorluk ve Cumhuriyet dönemlerinde sorunun nasıl bir seyir izlediğini incelikli olarak tahlil ediyor. Ona göre, devletin resmi görüşü bunu bir “asayiş sorunu” olarak göstermeye çalışsa da, Kürt meselesi -asayişe dair ciddi yan etkileri de ihtiva eden- bir “siyasi sorundur.”

PKK’nin resme katılmasıyla bu sorun son 40 yıldır bir şiddet sarmalının içinde kavruluyor. Akyol, yarım asra yaklaşan geçmişi ve yarattığı yıkım göz önünde bulundurularak bu çatışmanın “düşük yoğunluklu savaş” olarak tanımlanmasının isabetli olacağını belirtiyor. Peki, bir çatışma veya düşük yoğunluklu bir savaş, bir ülkenin ekonomisinin üzerinde ne tür etkilerde bulunuyor?

Akyol, evvela, uzun süren bir çatışmanın yaratığı bazı hasarların ölçülemeyeceğini belirtiyor. Mesela, bizzat çatışmalara katılmış veya çatışma bölgelerinde yaşadığı için buna maruz kalmış insanlarda oluşan güvensizlik duygusunun ve psikolojik travmaların maliyeti rakamlara dökülemez. Hakeza, çatışmaların sebebiyet verdiği toplumsal ayrışmaların, çatışmadan ötürü verilemeyen eğitim ve sağlık hizmetlerinin yarattığı zarar da ölçülemez. Ancak bunların toplum ve ekonomi üzerinde menfi yönde tesirlerde bulunduğu muhakkaktır.

 

“Avucun İçinden Akıp Giden Muazzam Servet”

Mamafih, çatışmaların ölçülebilen zararları da vardır. Gerek farklı ülkelerin yaşadıkları tecrübeler ve gerek akademik birikim, çatışmalardan kaynaklı ekonomik maliyetle alakalı önümüze uzun bir liste çıkarır. Akyol, dört temel başlığı öne çıkarıyor: Ekonomik ve politik kırılganlığın ve istikrarsızlığın artması, beşerî ve fiziki sermayenin kaybı, savunma harcamaların artması ve turizm gelirlerinin azalması.

 

İspanya’daki Bask bölgesinde 1968 yılında başlattığı silahlı eylemleri 2000’lere kadar sürdüren ETA örgütü ile İspanyol devlet güçleri arasındaki çatışmaların Bask bölgesindeki ekonomiyi minimum yüzde 10 oranında küçülttüğü hesaplanmıştır. ETA’nın 1968 ilâ 2011 yılları arasında devam eden eylemlerinde hayatını kaybeden insan sayısının 829 olduğu dikkate alındığında; Türk güvenlik güçleriyle PKK arasındaki çatışmalarda toplamda 40 bini aşkın insanın hayatını kaybetmesine nazaran Türkiye’deki çatışmaların çok daha kapsamlı ve yakıcı olduğu anlaşılacaktır. (s. 63)

Akyol, PKK’nin kapsamlı ve yaygın eylemlere başladığı 1985’ten bu yana, bu dört madde kapsamındaki muhtemel ekonomik kayıplar ile olası fırsat maliyetleri hesaplamalarını yorumlayarak, çatışmaların bize toplamda 3 trilyon dolarlık bir fatura kestiğini ileri sürüyor.

 

Yapılan hesaplamalara göre yıllık milli gelirin yüzde 1 kadarına tekabül eden bir kaynak direkt olarak veya dolaylı bir şekilde buharlaşmakta ve yıllara yayılınca 3 trilyon doları aşkın muazzam bir olağanüstü bir servet Türkiye’nin avuçlarından kayıp gitmektedir. (s. 149)

Hesaplamanın nasıl yapıldığını öğrenmek, bunun ekonomik-teknik izini takip etmek isteyen uzmanlar rapora müracaat edebilirler. Burada altı çizilmek istenen, bu sorunun bir çözüme kavuşturulmamasının ne kadar büyük bir tahribata yol açtığıdır.

Kürt meselesi, her bakımdan, Türkiye’nin ayağındaki bir prangadır. Bu prangadan kurtulmadığı müddetçe Türkiye’nin rahata ermesinin imkânı yoktur. 2013-2015 yılları arasındaki çözüm sürecinde önemli bir rol üstlenen AK Parti Adıyaman eski Milletvekili Adanan Boynukara’nın raporda da atıf yapılan bir tespiti, bu meyanda büyük önem taşır:

 

“Devlet aygıtına ve siyasi partilere egemen olan kadroların Kürt Meselesinin nihai çözümünün topluma, ülkeye ve devlete kazandıracağı avantajları ve siyasal derinliği idrak edememeleri hem eksiklik hem de büyük bir sorun olmuştur.” (s. 55)

Sorun, herhalde, çözümsüzlüğün viran etme ve çözümün ise inşa etme kapasitesinin büyüklüğünü kavrayacak derinlikte bir siyasi anlayışın şimdiye dek geliştirilememiş olmasıdır. Eğer mevcut rota izlenip de bu mesele çözümsüz bırakılırsa, Türkiye tahammülfersa bir hal alan insani ve maddi bedelleri ödemeye devam eder. Meseleye akılcı, esnek ve olgun bir perspektifle eğilip bu soruna nihai bir çözüm bulunması durumda ise Türkiye, gerek toplum gerekse devlet olarak ciddi bir avantaj elde eder.

Türkiye’nin acilen bir Kürt barışına ihtiyacı vardır. Memleketin demokratikleşmesini de rasyonelleşmesini de sağlayacak olan budur.

_

[1] İzzet Akyol; 40 Yıllık Çatışmanın Türkiye’ye Ekonomik Maliyeti, DPI Yayınları, Londra, 2021. https://www.democraticprogress.org/publications/research/the-impact-of-four-decades-of-conflict-on-the-economy-of-turkey/

İLGİLİ YAZILAR

Besim F. Dellaloğlu

BAKIŞ

Erich Auerbach, 1936-1947 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde görev yapmış, Ahmet Hamdi Tanpınar Tanpınar ise 1939’da aynı fakültede kurulan Yeni Türk Edebiyatı kürsüsüne profesör olarak atanmıştı. Peki, 1939-1943 arasında yolları kesişen Tanpınar ve Auerbach arasında herhangi bir iletişim olmuş muydu? Birbirlerinden ne kadar haberdardılar? 

Geçen gün Birikim Dergisi’nin internet sitesinde Barış Özkul’un 18 Ocak 2022 Salı günü yazdığı “Bir Edebiyat Tarihçisi olarak Ahmet Hamdi Tanpınar (I)-Karşılaştırma ısrarı” başlıklı yazısı okudum. Yazıda (I) ibaresi olduğuna göre devamı da gelecek gibi gözüküyor. Konuyla ilgilenenlere okumalarını tavsiye ederim. En azından ben yazıyı çok beğendim. Yazı bende bazı çağrışımlara neden oldu ve bazı anıları yeniden canlandırdı.

Barış Özkul yazısının sondan bir önceki paragrafında şöyle bir cümle kurmuş: “İzlenimlerin yoğunluğu ve dağınıklığı itibarıyla 19. Yüzyıl Türk Edebiyatı Tarihi yedi yıl sonra yine İstanbul’da yazılacak Auerbach’ın Mimesis’i ile benzerlikler taşır.” İşte bu cümle beni Modernleşmenin Zihniyet Dünyası: Bir Tanpınar Fetişizmi başlıklı kitabımı yazma sürecinde ve sonrasında kafamda dönüp duran bir soruya tekrar götürdü.

Bu kitabı yazarken elbette Tanpınar’ın bütün eserlerini, hakkındaki literatürü çalışırken, biyografisini de detaylı bir biçimde incelemiştim. Kitap yayımlandıktan sonra da Tanpınar’a olan ilgim devam etti elbette. İşte bu süreçte Kader Konuk’un Doğu Batı Mimesis’ini ve Martin Vialon’un derlediği Yabanın Tuzlu Ekmeği başlıklı Auerbach derlemesini okumuştum. Elbette bu okumalar beni mecburen Mimesis’e yöneltti. O dönemde Mimesis henüz Türkçeye çevrilmemişti. İşte bu esnada iki şey çok dikkatimi çekmişti. Birincisi Ahmet Hamdi Tanpınar ile Erich Auerbach belli bir dönemde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde çalışmışlardı. İkincisi ise, Tanpınar’ın 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi ile Auerbach’ın Mimesis’inde belli bir bakış tarzı yakınlığı söz konusuydu. Dolayısıyla Barış Özkul’un yorumuna aynı kelimelerle olmasa da katılıyorum.

Auerbach, 1936-1947 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde görev yaptı. Onun görev yaptığı Roman Dilleri ve Edebiyatları Bölümü 1933-1936 arasında yine aynı fakültede görev yapan Leo Spitzer tarafından kuruldu. Spitzer daha sonra ABD’ye gitti ve 1960 yılında vefat edene kadar Johns Hopkins Üniversitesi’nde çalıştı. Auerbach başyapıtı Mimesis’i 1942-1945 arasında İstanbul’da yazdı. Bu kitabın Almanca orijinalinin ilk baskısı 1946’da, İngilizce çevirisi 1953’te, Türkçe çevirisi ise 2018’de yayımlandı. Auerbach İstanbul’dan sonra Amerika’ya gitti. Orada farklı üniversitelerde çalıştı. 1957 yılında öldüğünde Yale Üniversitesi öğretim üyesiydi.

1939-1943 Arası Kesişen Yollar

Tanpınar ise 1939’da o zamanın Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel imzalı bir mektupla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde (İÜEF) kurulan Yeni Türk Edebiyatı kürsüsüne profesör olarak atandı. 1943-1946 arasında CHP Maraş milletvekili olarak TBMM’de bulundu. 1949’da tekrar İÜEF’deki görevine döndü. Bu kısa malumata istinaden Tanpınar ve Auerbach’ın en azından 1939-1943 arasında aynı fakültede görev yaptıkları aşikârdır.

Sadece bu durum bile benim ilgimi yeterince çekmişti. Ama iş bununla kalmıyordu. Ben Tanpınar’ın 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi kitabını okuduğumda oldukça sarsılmıştım. Çünkü ilgili literatürde, adı üstünde bir edebiyat tarihi ders kitabı olarak Tanpınar külliyatında en azından şiirleri, romanları, hikâyeleri kadar değer bulmamış olan bu kitap benim için sadece bir edebiyat tarihi ders kitabından çok daha fazla şey ifade ediyordu. Ben kitabı okurken yer yer Benedict Anderson, Richard Hoggart, Raymond Williams tadı da alıyordum. Kısa bir yazıda fazla ayrıntıya girmek istemiyorum ama örneğin Anderson’un “matbuat kapitalizmi” dediği şeye çok yakın şekilde anlatıyordu Şinasi’yi Tanpınar.

Daha sonra Auerbach’ı keşfettiğimde ve onun Mimesis’ini okuduğumda buna benzer ilişki oluştu kafamda. İki kitabın malzemesi elbette aynı değildi. Auerbach Mimesis’te Batı edebiyatının karşılaştırmalı bir envanterini çıkarıyordu. Tanpınar ise kitabında Osmanlı modernleşmesinin edebiyat, matbuat merkezli bir analizini yapıyordu. Üstelik Tanpınar kitabın ikinci baskısına yazdığı önsözde “Kitabın tam bibliyografisi ikinci cildin sonunda verilecektir” diyerek devamının sözünü de veriyordu. Ancak o kitap yayımlanmadı. Ya hiç yazılmadı ya da Tanpınar arşivinin bir köşesinde edebiyat tarihçilerinin emeğini bekliyor.

Bu iki yazar ve iki kitap arasındaki olası yakınlık benim hep ilgimi çekti. Beni önce çok şaşırtan, sonra da heyecanlandıran şey aslında çok basit bazı soruları içeriyordu: Tanpınar ile Auerbach arasında herhangi bir iletişim olmuş muydu? Birbirlerinden ne kadar haberdardılar? Yazının tuhaf başlığında olduğu gibi birlikte bir Türk kahvesi içmişler miydi? Aslında Türkiye üniversitelerinin akademik yapılanmasının bölümler arası ilişkileri, disiplinlerarası alanları pek desteklemediğini bildiğim için, aynı fakültede ama farklı bölümlerde çalışan iki öğretim üyesinin yıllarca aynı kurumda çakılıp, hiç tanışmamış olmalarının gayet muhtemel olduğunu da tahmin edebiliyordum.

Ancak yine de merakım yüzünden yukarıdaki soruları kendime sürekli sormadan edemiyordum. İşte bu nedenle İÜEF kökenli tanıdıklarıma, meslektaşlarıma bu konuda bazen bıktırıcı sorular sordum. Tanpınar’ın öğrencisi olmuş bazı isimlere ulaşmaya çalıştım. Bazılarına konuyu sorma fırsatı elde ettim. Ancak bu konuda maalesef dişe dokunur bir malumat elde edemedim. Kimse bana Tanpınar ile Auerbach’ın tanışık olduklarına, aralarında bir muhabbet olduğuna dair bir şey söylemedi.

Daha sonra da Poetik ve Politik: Bir Kültürel Çalışmalar Ansiklopedisi adlı kitabıma yoğunlaştım ve bu konu benim gündemimden göreli olarak uzaklaştı. Ancak yine bu mesele sözünü ettiğim kitabın “Kültürel Çalışmalar” bölümünde şu paragrafların yer almasına neden oldu:

“Edward Said’in de belirttiği gibi Erich Auerbach’ın İstanbul’da yazdığı Mimesis başlıklı başyapıtı, kendisi aslında bir filolog olmasına rağmen, kolaylıkla Kültürel Çalışmalar kapsamında ele alınabilecek bir kitaptı. Zaten ilgili literatürde Emily Apter, Global Translatio: The ‘Invention’ of Comporative Literature, İstanbul, 1933[1] başlıklı makalesinde Erich Auerbach’ı Karşılaştırmalı Edebiyat’ın kurucusu olarak selamlamıştı. Emily Apter’a göre Auerbach, Karşılaştırmalı Edebiyat’ı İstanbul’da icat etmişti… Bilindiği gibi Erich Auerbach 1936 ila 1947 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde çalıştı ve başyapıtı Mimesis’i de bu dönemde yazdı. Bugün İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde neden bir Kültürel Çalışmalar ya da Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü/Programı yok? Dünyada ilk Kültürel Çalışmalar Programı 1964’te İngiltere’de kuruldu. Ama aslında böylesi bir program çok daha önce İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde kurulabilirdi. Bu fakültenin öğretim elemanlarını bu konuda bir zemin etüdü yapmaya davet ediyorum. Disiplinleri, gelenekleri artık kurum kültürleriyle, tarihleriyle birlikte ele alabilmek gerekiyor.”

Gelecek haftaki Perspektif yazımda becerebilirsem tam da isimler, disiplinler, kurumlar arasındaki olası ilişkileri bu iki yazar ve iki kitap üzerinden değerlendirmeye çalışacağım.

*Bu yazı ve bu konuyla ilgili Perspektif’te yayımlanması muhtemel diğer yazılarıma verdikleri destek nedeniyle Yalçın Armağan ve Savaş Kılıç’a teşekkür ederim.

[1] Emily Apter “Global Translatio: The “Invention” of Comporative Literature, İstanbul, 1933”, Critical Inquiry, 29, Winter 2003.

İLGİLİ YAZILAR

adnan boynukara

BAKIŞ

Ortak zihniyet yapısı ve egemen siyaset tarzı, ülkeyi ve vatandaşları bir arada tutan zamkın giderek çözülmesine neden oluyor. Bu tarz, ülkeye aidiyet duygusunu zedeliyor. Ülkenin ve milletin birliği için yapılacak olan şey sorunlu zihniyetin, siyaset tarzının değişmesi için çabalamaktır. Başka çıkış yolu yok.

Dünyanın geçirdiği süreç analiz edildiğinde, popülist politikaların bu denli etkili olduğu başka bir dönemin yaşandığını söylemek zor. Geçmişte yaşanmış olsa da küresel düzeyde yaygın bir siyaset anlayışını temsil etmeye başlaması 2008 ekonomik krizi sonrasına denk düşer. Mesele sadece söylem düzeyinde olsa, sorun olmayabilir. Ama söylem düzeyini aşarak uygulama süreçlerine yansıdığında, içe kapanmacı, ayrıştırıcı, ötekileştirici, yer yer ırkçı ve insan yerine ‘devleti’ kutsayıcı formlarda kendine temsil alanı bulabiliyor. Bunlara, her şeyi terör ile ilişkilendirme yaklaşımı eklediğinde, konu daha da sorunlu bir hal alıyor. Bir yandan hayat kaliteleri düşen vatandaşlar, öte yandan konforlu yönetme imkânına sahip olan yönetici elit.

Birçok analistin, “küresel siyasal sistemin içine girdiği depresyon ve panikatak ruh hali” olarak tanımladığı bu meseleye çözüm üretilememesi, geçici olduğu değerlendirilen tarzın giderek yaygınlaşmasına, geleceğe ilişkin ciddi kaygıların ortaya çıkmasına neden oluyor. Çünkü bu tarz, farklı geleneklere sahip ülkelerde karşılık buluyor ve giderek ciddi sorunlara dönüşme kapasitesine sahip. Ülkeleri karıştırmak isteyen aktörler tarafından da elverişli bir durum olarak değerlendiriliyor. Dolayısıyla mevcut durum hem geçici bir heves değil hem de sürdürülebilir değil. Dünyanın ve insanlığın bu cendereden çıkması ise şart.

Kim Çözecek?

Popülizmin, siyaseti zehirleyen, toplumu kutuplaştıran ve kurumları işlevsizleştiren bir tarafı var. Bu haliyle de siyasal alanı enfekte edep çürütebiliyor. Özü itibarıyla mesele siyasal; ancak çözüm, sadece siyaset kurumuna havale edilerek çözülecek bir boyutta değil. Neredeyse tüm siyasetçiler tarafından kullanışlı bir tarz olarak görülmesi, siyasetin çözüm için adım atmasını zorlaştırıyor. Bu nedenle, tüm kesimlerin odaklanmasıyla çıkış yolu bulunabilecek bir mesele. Yani çözüm için toplumun oldukça geniş bir kesiminin tutum alması gerekiyor. Başka türlüsü mümkün değil. Yaşanılan sorunlar üzerinden konuyu gündemde tutmak ve siyaset kurumunu çözüme zorlamak şart.

Çözümü zorlaştıran faktörleri; sorunun birçok ülkede yaşanması ve giderek yayılma kapasitesine sahip olması, dünya genelinde bir ‘lidersizlik’ sorunun devam etmesi, ABD’nin Trump döneminde yaşadığı siyasetsizlik ve Biden yönetiminde kayda değer bir değişimin yaşanmaması, Rusya ve Çin’in bu konuyu sorun olarak görmemesi, hatta desteklemesi şeklinde sıralamak mümkün. Bununla birlikte; kimi sol çevrelerin olan bitene siyasal kimlik hastalığı muamelesi yapmaları da önemli bir sorun. Olay, siyasal kimlik meselesi değil, siyasal tarz meselesi. Çünkü dereceleri farklı olmakla birlikte, tüm siyasal kesimlerde yansımalarına şahit olunan bir sorun. Dolayısıyla konuyu siyasal eğilimler üzerinden değerlendirmek doğru olmadığı gibi çözümü de zorlaştıran bir yaklaşım.

 

Türkiye’nin İşi Zor

Küresel sistemin sorunu haline gelen popülist yaklaşımın, Türkiye’de oluşturduğu etkiyi kırmak ve demokratik zemini tahkim etmek daha zor görünüyor. Siyasi partilerinin kullandığı dil, zihniyet kodları ve sahip oldukları tutum bu zorluğun temel göstergeleri. Çünkü partiler benzer söylemler ve iş görme tarzları üzerinden politika yapıyorlar. Yani olay sadece küresel popülist etkinin Türkiye’ye yansıması değil, kimi yapısal sorunların da etkili olduğu bir durum. Çözümü zorlaştıran yapısal sorunları aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz:

  1. Değiştirilmesi ve konuşulması teklif edilemez konuların varlığı. Bu, sadece anayasadaki kimi maddelere ilişkin bir değerlendirme değil. Bununla birlikte, tek parti dönemi ve askeri darbelerle biçimlendirilmiş zihniyetin neden olduğu sorunlu tutumlar. Bu mesele o kadar derin ki, siyasi parti ‘farklılığı’ anlamsızlaşıyor. İfade biçimleri farklı olsa da benzerlik çok baskın.
  1. Siyaset kurumu ile güvenlik bürokrasisi arasındaki derin ‘ilişki’ ve güvenlik bürokrasisinden etkilenmeye açık siyasal kadroların, anlayışların varlığı. Tüm siyasal kadroları etkileyen ve içine çeken sorunlu bir ilişki. Temel sorun, herkesin kendi güvenlik bürokrasisini oluşturduğunu değerlendirmesi ve bu ilişki biçimiyle yüzleşme ihtiyacı duymaması.
  1. Sistem değişikliğiyle birlikte zorunluluk haline gelen ittifak denklemi. Bu durum; yüksek sesle söylenen cümlelerin siyasette ‘itibar’ görmesine, politikasızlığın yol olmasına, aritmetiğin siyaseti esir almasına ve siyasetin kısırlaşmasına neden olmaktadır. Daha kötüsü ise hem iki blok dışında siyaset yapma olasılığının oldukça zorlaşması hem de blokların milliyetçi partiler tarafından ‘esir’ alınması.
  1. Siyasi partilerin sahici politika yapmaktan uzaklaşması ve hep birlikte popülist politikaların etkisine açık bir dile teslim olmaları. Çünkü bu tercih, emeksiz, çabasız, risksiz ve ‘konforlu’ bir siyaset yapma imkânı tanıyor.
  1. Siyasi partilerin, geniş toplumsal kesimlerin taleplerine, kaygılarına değil, siyasal tabanları zannettikleri marjinal, lümpen ve sesleri çok çıkan kesimlere kulak vermeleri, bunlara göre politika yapmaları önemli bir sorun. Bu tutum ise geniş kitleleri ve kararsızları kaybettiren çıkmaz bir sokağa girmektir.

 

Hem İktidarın Hem de Muhalefetin Meselesi

Popülist politikalar söz konusu olduğunda herkes iktidarı suçluyor. Sonuç itibarıyla yönetimden sorumlu olduğu için bu değerlendirme anlaşılabilir. Peki, muhalefetin pozisyonu nasıl, muhalefet bu sorunun aşılması konusunda umut veriyor mu? Muhalefet blokunun iki ana aktörünün söylemi analiz edildiğinde, geleceğe ilişkin sahici bir umuttan bahsetmek zorlaşıyor. Kullanılan kimi ifadeler, insanın akılına, “muhalefette iken böyle konuşan, yönetimi ele aldığında kim bilir nasıl davranır?” sorusunu getiriyor.

“Fitil fitil burunlarından getireceğim”, “Yakalarına yapışacağım”, “El koyacağız”, “Ben hesap soracağım” gibi ifadeler sıklıkla kullanılıyor. Hukuk devleti ve yasal mevzuatta bu tür ifadeler üzerinden cezalandırma imkânı yok. Bu ifadeler, “kendi yargılama sistemini egemen kılmak ve cezayı kendisinin kesmesi” anlamına gelir. Eğer herkes kendi hukukunu tesis edecek ve cezasını kesecekse, hukuk devletinden bahsetmek nasıl mümkün olacak? Aslında bu ifadeler, bilinçaltında var olanı dışa vurma ve popülist yaklaşımın söyleme dönüşmüş halidir. Diğer bir konu ise muhalefet partilerinin kamuoyunu etkilemek için doğru olmayan bilgiler üzerinden politika yapmalarıdır. Halbuki popülizmin en temel göstergesinin doğru olmayan bilgiler üzerinden halkı yanıltmak olduğunu herkes bilir. Bu siyaset tarzı, ülkenin hiçbir sorununu çözemez ve sağlıklı bir geleceğin kurulmasını sağlayamaz. Bir yandan iktidardan şikâyet etmek, öte yandan ise popülizm konusunda daha ileri bir pozisyon alacağını göstermek.

Halbuki yapılması gereken, hukuku egemen kılmak ve yasal mevzuatı işletmektir. Bunun için hukuk devletinin işler kılınması vaat edilerek, “Yapılan yanlışlıkların hepsi hukuka taşınacak ve sorumluların hukuk karşısında hesap vermesi sağlanacak” ifadesi kullanılabilir. Hem demokrasiden ve hukuktan bahsetmek hem de “burunlarından getirmek”, “yakalarına yapışmak” türü ifadeleri kullanmak oldukça sorunlu. Parti tabanını konsolide etmek için işe yarayabilir ama demokratik ilkeleri hayata geçirme ve popülizmden kurtulma imkânı tanımaz. ‘Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak’ gibi bir şey. Bu dilin, tutumun ve anlayışın ülkenin sorunlarını çözmesini beklemek çok zor. Unutmayalım ki popülizmin iktidardaki versiyonu maliyet üretirken, muhalefetteki versiyonu geleceksizlik üretiyor. Yani, fasit bir döngü.

Yeni Siyaset Tarzının Ana Başlıkları

Çözüm konusu gündeme alındığında yapılması gereken, durumu netleştirmek ve yeni bir siyaset tarzının geliştirilmesi için çaba göstermek. Yapılacak ilk şey, üzerinde durulması gereken başlıkları somutlaştırmak. Bu çerçevede ilk anda yazılabilecek konular;

  1. Tüm toplumsal kesimlere eşit mesafede duran, vatandaşlarla uyum içerisinde olan, vatandaşların taleplerini yönetim süreçlerine yansıtmaktan kaçınmayan, vatandaşların tümünü önemli/değerli kabul eden ve onların haklarına saygılı olan kerim devlet anlayışının ülke yönetimine hâkim olmasının sağlanması.
  1. Ülkeye vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin kendini içinde hissedeceği, çoğulcu bir millet anlayışının siyasi ve bürokratik kadrolar tarafından içselleştirilmesi ve her alanda bu ilkenin hayata geçirilmesi.
  1. Toplumda her inançtan, etnik kesimden, mezhepten ve meşrepten insanın yaşadığını kabul etmek, buna göre politika geliştirmek, bunları yok saymanın veya inkâr etmenin insani ve hukuki olmadığını kabul etmek.
  1. Özgürlükçü din ile özgürlükçü laiklik anlayışının devletin tüm kademelerine ve toplumun tüm kesimlerine benimsetilmesi. Bunun ise bütün hanif inanç ve değerlerin özünün korunması ve yaygınlaşması olarak kabul edilmesi.
  1. Bütün vatandaşların eşit haklara sahip olduğunu kabul etmek ve bu kabulü uygulama süreçlerinin ana unsuru yapmak.
  1. Siyasi faturası ve sonuçları ne olursa olsun, halka her hal ve şartta doğru bilgi verilmesinin, şeffaflığın ve hesap verebilirliğin tüm alanlarda belirleyici olması.
  1. Seçimlerin, ülkeyi kimin yöneteceğini belirleme aracı olduğunun kabul edilmesi ve seçilenin ise ülkeyi var olan yasal mevzuat çerçevesinde yönetmesi.
  1. Siyasette kullanılan kelimelerin çoğunluğu geçmişe ait kavramlar. Sosyal demokrasi, milliyetçilik, küreselcilik, liberalizm, muhafazakârlık, üst akıl, yabancı düşmanlar, içimizdeki hainler, yobazlar gibi kavramların tümü geçmişin, dünün kavramları. Dünü ifade eden kavramlarla yarının konuşulamayacağının görülmesi ve geleceğe ilişkin yeni kavramların üretilmesi.
  1. Yaşanılan çağ, çeşitliliklerin ve farklılıkların çağı. Dolayısıyla demokrasinin de bu çeşitliliği ve farklılığı barındırabilecek biçimde yeniden yapılandırılması.
  1. Siyaset kurumunun ve politika yapıcıların birbiriyle konuşmayı denemesi, başarması, hatta konuşmak zorunda olduklarına inanmaları. Bu sağlanamazsa, ifade edilen olumlu adımlar atılsa dahi bu konuşmama hali her şeyi yeniden enfekte eder.

Temel Mesele Zihniyetin Değişmesi

Ülkenin sorunlarının neler olduğu, tüm siyasi taraflarca biliniyor. Sadece öncelik sıralaması değişiyor. Bunun nedeni ise zihniyeti biçimlendiren ana faktörlerin, küçük nüanslara rağmen aynı olması. Zihniyetin aynı olduğunu ortaya koyan ise uygulamalardır. Özellikle ‘ötekiler’, azınlıklar, yabancılar, devlet kavramı ve vatandaş ile devlet arasındaki sorunlar gündeme geldiğinde, farklılığın sahici olmadığı ve zihniyetin benzer/aynı olduğu görülür.

Zihniyetin aynı olduğunu ortaya koyan diğer bir alan ise sorunların çözümü için sahici adımlar atılmaması, meselelerin ötelemesi. Cumhuriyetin 100’üncü yılı yaklaşırken, vatandaşları ilgilendiren meselelerin tümü hâlâ ortada duruyorsa, siyasal farklılıklardan bahsetmek çok zor. Özellikle iktidar süreçlerinde zihniyetlerin değişip benzeşmesi, ülkenin geleceği açısından riskli. Çünkü ortak zihniyet yapısı ve egemen siyaset tarzı, ülkeyi ve vatandaşları bir arada tutan zamkın giderek çözülmesine neden oluyor. Bu tarz, ülkeye aidiyet duygusunu zedeliyor. Ülkenin ve milletin birliği için yapılacak olan şey sorunlu zihniyetin, siyaset tarzının değişmesi için çabalamaktır. Başka çıkış yolu yok.

İLGİLİ YAZILAR

mesut yeğen

BAKIŞ

Bir ay kadar kısa bir zamanda Kürt meselesi etrafında çokça gelişmenin yaşanması şunu gösteriyor: Erdoğan ya da iktidar Kürt meselesinde yaratıcılık göstererek 2023 seçimlerini kazanmaya, Kürt meselesini manipüle ederek bir çıkış yolu bulmaya çalışacak. Aynı gelişmeler, sadece Erdoğan’ın değil, bütün yatırımını Erdoğan’a yapmayı riskli bulan devlet aktörlerinin ve muhalefetin de Kürt meselesini ya da etrafındaki gelişmeleri manipüle ederek seçimlere gireceğini gösteriyor.

Yakın zamanda olup bitenler şunu göstermiş oldu: Erdoğan ve Cumhur İttifakı önümüzdeki seçimleri esas olarak Kürt meselesini manipüle ederek kazanmaya çalışacak. İktidar, kültür savaşları etrafındaki kutuplaştırma adımlarından ve ekonomide şapkadan tavşan çıkarma girişimlerinden elbette vazgeçmeyecek, lakin Sezen Aksu bahsinde yapılan tornistan ve enflasyondaki gidişat da gösteriyor ki buralarda oyun alanı daralmış durumda. Bu alanlarda yapılabilecekler seçimlerin kaybedilmesi ihtimalini ortadan kaldıracak gibi görünmediğinden Erdoğan’ın ve Cumhur İttifakı’nın daha yaratıcı olmaktan başka çaresi yok. Olanlar, yaratıcılığın Kürt meselesi siyasetinde, Kürt meselesi manipüle edilerek gösterileceğine işaret ediyor. Yine olanlar, söz konusu yaratıcılığın birkaç ayaklı olacağını, Kürt meselesinin farklı ‘yerlerinden’ manipüle edileceğini gösteriyor. Olanlar bir şey daha gösteriyor: Kürt meselesini manipüle etme girişiminde Erdoğan ve Cumhur İttifakı yalnız değil. Devlet aklının Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın dışına taşan kısımları da 2023 seçimlerine Kürt meselesini manipüle ederek girmek istiyor.

 

‘Olanlar’

Kürt meselesini kimin nasıl manipüle etmeye hazırlandığına geçmeden önce geride kalan birkaç haftaya saçılan bir grup gelişmeyi hatırlamakta fayda var. ‘Olanların’ başlangıcına İmamoğlu hakkında canlandırılan kampanyayı koymak mümkün görünüyor. Malum, belediyede istihdam edilen personel üzerinden İmamoğlu’nun Kürt siyasetine ‘yakınlığını’ hedef alan bir kampanya başlatıldı ve kampanyaya devlette özel bir grubun sahiplik ettiği anlaşıldı. Numan Kurtulmuş’un kampanyayı ‘sınırlarına oturtmaya’ çalışan açıklamalarına Bahçeli’nin verdiği cevap ve Soylu’nun kampanyayı sürdürme biçimi ve nihayet İngiltere Büyükelçisi’yle yenilen yemeğin MOBESE kameralarından alınan fotoğraflarının ‘servis edilmesi’ İmamoğlu kampanyasının özel sahipleri olduğunu gösterdi. Ardından, HDP’nin kapatılma davası etrafındaki iklimi şekillendirmeye ve davayı hızlandırmaya matuf adımlar geldi. Anayasa Mahkemesi siyaset yasağı konulmak istenen HDP’lilerin bireysel savunmalarını almadan savcıdan mütalaa talep ederken, HDP’li bir vekilin bir PKK kampında çekildiği anlaşılan fotoğrafları seneler sonra servis edildi. Aynı günlerde Erdoğan, Kürt siyasetinde bir çatlak olduğunu ve Öcalan’ın Demirtaş’tan hesap soracağını duyurdu. Geçen hafta katıldığı bir programda Erdoğan bu hesap sorma iddiasını tekrar etmekle kalmadı, AK Parti cenahından gelen başka açıklamalarda da yapıldığı üzere, devletin elinde bir Öcalan beyanı ya da mektubu olduğunu ihsas etti. Son olarak, bir grup AK Partili Kürt siyasetçi ve Diyarbakır Valisi’nden Kürtçe seçmeli ders kampanyasına destek geldi.

İktidar cenahı Kürt meselesi etrafında bu adımları atarken muhalefet aktörleri de kendi zaviyelerinden Kürt meselesine dahil oldu. Burada iki ayrı tutum ortaya çıktı. Uzun zamandır Kürt meselesinde iyi kötü liberal bir tutum almaya çalışan CHP’nin lideri Kılıçdaroğlu Türkiye’nin Kürt meselesi siyasetinde kilometre taşlarından biri olmuş eski bir sözü uyarlayarak tekrar etti ve Türkiye’de demokrasinin yolunun Diyarbakır’dan geçtiğine inandığını duyurdu. Buna mukabil İYİ Parti üst yönetiminden hem Kılıçdaroğlu’nun Diyarbakır açıklamasını eleştiren hem de HDP’nin kapatılması gerektiğine işaret eden açıklamalar geldi.

Olanlar kaba hatlarıyla bunlar. 2015’ten bugüne Kürt meselesi etrafında yaşananların tekdüzeliği hesaba katıldığında bunca çeşitli gelişmenin bir ay kadar kısa bir zamana sığması şunu gösteriyor: Erdoğan ya da iktidar Kürt meselesinde yaratıcılık göstererek 2023 seçimlerini kazanmaya, Kürt meselesini manipüle ederek bir çıkış yolu bulmaya çalışacak. Aynı gelişmeler, sadece Erdoğan’ın değil, bütün yatırımını Erdoğan’a yapmayı riskli bulan devlet aktörlerinin ve muhalefetin de Kürt meselesini ya da etrafındaki gelişmeleri manipüle ederek seçimlere gireceğini gösteriyor.

Zemin

Bu farklı çıkış stratejilerinin dökümüne geçmeden önce bir şey daha yapmam, 2023 seçimleri öncesi siyasi zemini resmetmem gerekiyor. Gerekiyor, çünkü aşağıda resmedeceğim türden bir zemin olduğu için iktidar, devlet ve muhalefet hepsi birden çıkış ya da seçim stratejilerinin merkezine Kürt meselesini ya da etrafındaki gelişmeleri manipüle etmeyi koymuş durumda. Zemin şu: Cumhur İttifakı’nın ve Millet İttifakı’nın seçmen desteği aşağı yukarı aynı. İki ittifak toplam 75 puanlık bir desteği aralarında eşit olarak paylaşmış görünüyor. Kalan 25 puanın 5 puan kadarı Millet İttifakı’yla birlikte hareket etme ihtimali giderek artan DEVA, Gelecek ve Saadet partilerine, 12 puan kadarı da HDP’ye gidecek görünürken, 8 puan civarındaki kararsızların yarısına yakını AK Parti’ye yakın muhafazakârlardan diğer yarısı da AK Parti’den uzaklaşmış Kürtlerden oluşuyor. Bu durumda, iktidar herhangi bir yaratıcılık göstermez de HDP de dahil muhalefet ortak bir cumhurbaşkanı adayında uzlaşırsa, AK Parti’ye yakın kararsızlar AK Parti’ye meyletseler bile bu zeminden Cumhur İttifakı iktidarının devrilmesinden başka bir sonuç çıkması zor görünüyor. HDP’li seçmenler blok halinde muhalefetin adayını desteklerse, AK Parti’den uzaklaşmış Kürtler de hiçbir yaratıcılık gösterilmeyen bir durumda sandığa gitmez ya da gider de muhalefetin adayını desteklerse Cumhur ittifakı açısından kesinkes yolun sonuna gelinmiş oluyor.

Bu durum Erdoğan’ı ve Cumhur İttifakı’nı Kürt meselesinde ve Kürt seçmenlere yönelik adımlar atmaya mecbur bırakmış görünüyor. Haddizatında, işaretler Erdoğan’ın iktidarda kalabilmesi için gereken ‘çıkış stratejisini’ Kürt meselesi üzerinden kuracağını gösteriyor. Buna mukabil, hem Erdoğan’ın çıkış stratejisini Kürt meselesi üzerine kuracağına dönük işaretler, hem de iktidara gelebilmek için Kürt seçmenlerin desteğini muhafaza etme ihtiyacı muhalefeti de karşı-adımlar atmaya sevk edecek görünüyor. Ne var ki, ne Erdoğan, ne devlet ne de muhalefet Kürt meselesinin 2015 sonrasında içine yerleştirildiği çerçevenin etraflı bir biçimde değişmesine taraftar ya da hazır. Bu da Erdoğan’ı ve muhalefeti benzer bir mesaiye mecbur bırakıyor. Erdoğan, Kürt meselesinin 2015’te içine yerleştirildiği çerçeveyi mümkünse hiç, değilse çok az esneterek Kürtlerin desteğini almanın ve iktidarda kalmanın, muhalefet de benzer bir şeyi yaparak bugün itibarıyla muhalefet cephesinde duran Kürtleri yerlerinde tutmanın ve bu vesileyle iktidara gelmenin peşine düşecek görünüyor. Devlet aklı ise iktidar oyunu nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın bunun Kürt meselesindeki mevcut çerçeveyi esnetmemesinin derdinde. Bu ‘nazik’ durum iktidarı, devleti ve muhalefeti Kürt meselesi etrafında ‘özel’ adımlar atmaya mecbur bırakıyor. Kürt meselesine dönmeye değil de Kürt meselesinde yaratıcılık göstermeye, Kürt meselesini manipüle etmeye matuf adımlar. Aşağıdaki türden adımlar…

 

Erdoğan’ın Çıkışı

Erdoğan’ın çıkış stratejisinin esasını Kürt meselesini birkaç farklı yerden manipüle etmek oluşturuyor. İmamoğlu’nun muhalefetin cumhurbaşkanı adayı olmasını engellemek, HDP’yi kapatarak ya da kapsamlı bir siyaset yasağıyla Kürt siyasetinin bütünlüğünü bozmak ve devlet ve AK Parti aparatının bir kısmını seçmeli Kürtçe dersi benzeri Kürt meselesinde mevcut çerçeveyi çok da zorlamayan adımların arkasına dizmek. Bir de belki bir şekilde yeniden Öcalan kartına başvurmak.

Birkaç farklı enstrümandan oluşmakla birlikte Erdoğan stratejisinin merkezinde elbette HDP’nin bütünlüğünün, Kürtlerin muhalefete yakın durma halinin bozulması işi var. Kürtleri daha fazla muhalefete yaklaştırmayacağından emin olunması halinde hem kapatma hem de kapsamlı siyaset yasağı, en azından ikincisi iktidarın muhtemelen yapacaklarının başında geliyor. HDP’yi kapatarak ve/veya kapsamlı bir siyaset yasağı vasıtasıyla Kürt siyasetinin bütünlüğünü bozmaya çalışmak: Erdoğan’ın, iktidarın atması muhtemel ilk adım bu. Seçim kanununun mecliste grubu olmayı seçimlere katılmak için yeterli kılan maddesinin iptal edilmesinin planlanıyor oluşu, hem kapatmanın hem de hesabı kitabı yapılmış bir yasaklamanın gerçekleşeceğine işaret ediyor olabilir.

Öte yandan, HDP kapatılsa ve kapsamlı bir siyaset yasağı getirilse bile oluşacak ‘ahlaki açık’ istenen sonucun ortaya çıkmasını engelleyebilir ve Kürtler muhalefetin adayını desteklemeye devam edebilir. Bu da iktidarı ilave enstrümanlara başvurmaya mecbur bırakacak görünüyor. Nitekim, iktidarın İmamoğlu’nun adaylığını engellemek için yaptığı özel mesai tam da bununla ilgili. Malum, 2019 seçimleri ve ardından yapılan kamuoyu yoklamaları HDP’lilerin neredeyse tamamının, AK Parti’den kopmuş Kürtlerin de önemlice bir kısmının en rahatlıkla destekleyeceği muhalefet adayının İmamoğlu olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla, HDP kapatılsa ve kapsamlı bir siyaset yasağı vasıtasıyla Kürt siyasetinin dengesi bozulsa bile, İmamoğlu’nun adaylığı iktidarı almak istediği sonuçtan alıkoyabilir. Diğer bir deyişle, Erdoğan ve iktidar için Kürt siyasetinin bütünlüğünü bozmak yeterli değil. Muhalefetin ortak adayının Kürtlerin hevesle destekleyebileceği biri olmasını da engellemeleri gerekiyor. Bu durum, İmamoğlu’nu adaylıktan vazgeçirmeye, muhalefeti de İmamoğlu’ndan uzak durmaya matuf adımlarının sıklaşacağını gösteriyor. Hülasa, İmamoğlu ‘kampanyası’ bir başına İmamoğlu’yla ilgili olmaktan ziyade iktidarın atmayı planladığı esas adımları işe yarar kılmakla ilgili.

Erdoğan’ın çıkış stratejisinin üçüncü ayağında da “AK Parti Kürt meselesinde ‘kuruluş ayarlarına’ dönebilir” ya da “AK Parti’nin derdi Kürtlükle değil, HDP’yle” imajının oluşturulması var. AK Partili Kürt siyasetçilerin ve bürokratların Kürtçe seçmeli ders kampanyasına verdikleri enerjik destek “bu kanalı da kullanalım” kararının alındığını gösteriyor. Benzer adımların seçimlere doğru çeşitlenmesi sürpriz olmaz.

Son olarak tabii ki ‘Öcalan kartını’ kullanmak var. Ancak, gerek henüz çok az donenin olması, gerekse de İstanbul seçimleri öncesinde yapılan denemenin ters tepmesi bu alanda yapılabilecekler hakkında net şeyler söyleyebilmeyi zorlaştırıyor. Şimdiye kadar ortaya çıkan manzaradan anlaşılan burada mesele Öcalan’dan ziyade Demirtaş’la ilgili. HDP’nin kapatılması türünden Kürt siyasetinde dağınıklık üretmeye matuf ‘tedbirler alındığında’ Demirtaş’ın bu dağınıklığı önlemekte işe yarayacağı tahmin edildiğinden, iktidar pek muhtemelen Öcalan ‘motifini’ kullanarak Demirtaş’ı bu pozisyonundan mahrum kılmak isteyecek. Ancak çok yönlü ‘tekinsizliği’ iktidarı ‘Demirtaş’a karşı Öcalan’ enstrümanıyla oynamaktan uzak tutabilir.

 

Devletin Çıkışı

Ortada Cumhur İttifakı’nın ve Erdoğan’ın kontrol ettiğinin ötesinde bir devlet mi var ki denerek kuvvetlice itiraz edilebilir olduğunun farkında olmakla beraber Erdoğan’ınkiyle çokça çakışan ama tam da örtüşmeyen bir devlet stratejisinin de olduğunu, en azından ‘mantıken’ olması gerektiğini düşünüyorum. Şundan: Eğer geride kalan birkaç senede ‘seçimler olmasa da olur’ türünden bir fikir devlet aklını tümden ele geçirmediyse, bugün Erdoğan’la mutabakat içerisindeki devlet aktörlerinden bir kısmı “peki, Erdoğan seçilemezse” seçeneğini de hesaba katıyordur. Demem o ki, her şeye rağmen Erdoğan seçilemezse Kürt meselesinin nasıl seyredebileceğine dair ‘devletlu’ endişe, kısmen de olsa Erdoğan’ınkinden farklı bir stratejinin de devrede olmasını kaçınılmaz kılıyor. Şu türden bir strateji: Her ne yapılacaksa esas olarak Erdoğan’la birlikte yapmak, ancak olur da Erdoğan seçimleri kaybedecekse de, seçilecek cumhurbaşkanının Kürtler sayesinde seçilmiş, Kürtlere ‘borçlu’ biri olmasını engellemek. Bu da şu demek: Kürt siyasetinin dengesinin bozulmasına ve İmamoğlu’nun adaylığının engellenmesine matuf mevcut adımları aynen desteklemek ve fakat aynı anda muhalefeti de Kürtlere ‘minnet duymayacak’ birisini aday göstermeye teşvik etmek.

İktidarın ve devletin Kürt meselesine ‘dönmeye’ karar vermiş oluşu şüphesiz muhalefeti de oyuna çağırıyor. Belli ki, muhalefet de bir vadede Kürt meselesine dönecek. Şimdiye kadarki işaretlerin azlığı ve bu yazının da yeterince uzamış oluşu, muhalefetin Kürt meselesine dönüşü hakkında etraflı ve hakkaniyetli bir değerlendirme yapmayı zorlaştırıyor, lakin şu iki tespit yapılabilir görünüyor: 1. Kürt meselesine ‘dönüşü’ muhalefeti ayrıştırmaya aday. 2. Muhalefet Kürt meselesine araçsal bir mantıkla, Erdoğan’ın Kürt meselesine ‘dönüşünü’ dengelemek ve Kürtleri muhalefet cephesinde tutmak üzere dönecek.

Zor, ama ümit edelim ki, iktidarın ve muhalefetin Kürt meselesinde atmaya hazırlandıkları ‘manipülatif’ ve ‘araçsal’ adımlar, Kürt meselesine sahiden dönmenin kapısını aralasın.

İLGİLİ YAZILAR

emine uçak erdoğan

BAKIŞ

Diğer ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de yaşlanma oranının arttığı göz önüne alındığında hem bireysel hem de toplumsal olarak diğer temel hak alanlarında olduğu gibi bütüncül bir bakış açısıyla hareket etmeye ihtiyaç var. Bunun ilk adımı yaşlanmanın toplumda normalleşmesi; yani hayatın sonu gibi negatif bir bakış açısından sıyrılmamız…

2021 yılı Aralık ayında Türkiye genelinde yaşlılara karşı işlenen şiddet, istismar, ihmal, hak ihlali ve ayrımcılık incelendiğinde 214 vaka tespit edildi. Bu vakaların 57’si düşme, ihmal, iş kazası, kaza, yangın, kayıp, boğulma ve karbonmonoksit zehirlenmesi gibi doğal olmayan yollarla ve ihmal sonucu gerçekleşen ölümlerden oluşmaktadır. Ayrıca 32 vaka şüpheli ölüm olarak sınıflandırılıyor. Öte yandan bu ay 11 cinayet vakası tespit ettik. Sonuç olarak, Aralık ayında yaşlılara yönelik şiddet, istismar, ihmal, hak ihlali ve ayrımcılık vakalarının %47’sinin ölümle sonuçlandığı anlaşılmaktadır.

Bu paragraf, Senex: Yaşlanma Çalışmaları Derneği’nin yaşlıların uğradığı hak ihlalleri ve ayrımcılıkla ilgili yaptığı aylık izleme çalışmasının, Aralık raporundan. Alanında ilk düzenli izleme olması sebebiyle de önemli olan bu çalışma; ülke genelinde yaşlıların sistematik bir şekilde şiddet, istismar, ihmal, hak ihlali ve ayrımcılığa uğradığını ortaya koyuyor. Medyaya veya adli mercilere yansıyan haberlerle oluşturulan izleme çalışmasında her ay 100’ün üzerinde vaka yer alıyor. Yaşlanma Çalışmaları Derneği’nden Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi Özgür Arun, izleme çalışmasındaki nihai amaçlarını “Türkiye’de yaşlıların yaşadığı ayrımcı tutumların, şiddet, ihmal ve istismarın nasıl yaygın olduğuna ilişkin farkındalık oluşturmak” olarak açıklıyor. Vakaların çoğunun önlenebilir veya etkilerinin azaltılabilir olduğunu vurgulayan Arun, “Senex İzleme çalışması, hem yerel yönetimler ile sivil topluma hem de akademi ve politika geliştirenlere yaşanan şiddet ve ihlallerin üstesinden gelmeyi sağlayacak donanımı sunmayı hedefliyor” diyor.

‘Yaşlanmaya Hazır Değiliz’

YADA Vakfı’nın yine Özgür Arun’un akademik danışmanlığında 2019 yılında yaptığı Yaşlılık Tahayyülleri ve Praktikleri Araştırması’nın temel bulgusu, yaşlanma artışına rağmen hem bireysel hem de toplumsal olarak ‘yaşlılığa’ hazır olmadığımız idi. Yaşlılık noktasındaki toplumsal algımızın negatif olduğu; hem bireysel hem de kurumsal anlamda yaşlılık dönemiyle ilgili hazırlıkların yetersizliği araştırma sonuçlarına yansıyordu. Araştırmanın gerçekliğini hemen sonrasında maruz kaldığımız pandemi sürecinde deneyimledik. Bu süreçte yaşlılara yönelik ayrımcılık iyice belirginleşti. Yaşlıların ‘sağlıklarını korumak’ gerekçesiyle toplumdan dışlandığı hatta kamusal alanda yaşlı takiplerinin hem kurumlar hem de toplum olarak yapıldığı günler geçirdik. Yine bu süreçte yaşlıların uğradığı hak kayıplarıyla ilgili birçok rapor da hazırlandı.

Yaşlanma konusundaki bu hazırsızlığın sebeplerinden biri de toplum olarak kendimizi ‘yaşlısına hürmet eden-bakan’ olarak kodlamamız. Tabii bu bakışın kısmen haklılık payı da var. Ama yukarıdaki izleme çalışması dahil araştırmalar durumun böyle olmadığını, hatta istismar vakalarının daha çok aile içinde yaşandığını ortaya koyuyor. Öte yandan, yaşlı bakımı tıpkı engelli bakımı gibi aile içinde kadınlara yüklenmiş bir görev ve sosyal devlet uygulamaları bu mecburi göreve bir nebze maddi destek eklemekten öteye gidemiyor. Her konuda olduğu gibi yaşlılık alanında da toplumsal cinsiyet normları geçerli; yaşlı kadınların daha çok ayrımcılığa uğradığını araştırmalar ortaya koyuyor. Yine özellikle yoksul yaşlı kadınların daha çok sorun yaşadığını biliyoruz.

Yaşlı Kadınlar Daha Kırılgan

BM Özel Raportorü Claudia Mahler, Eylül ayında hazırladığı raporda, yaş ayrımcılığının tüm dünyada pandemi sürecinde daha da arttığını vurgularken, kadınların küresel olarak yaşlanmayla ilgili daha kırılgan olduğunun da altını çiziyordu. Yine raporda hem kamu hem de sivil toplum kurumlarının yaşlılık çalışmalarında ‘yaşlı kadınları önceliklendirmelerinin’ önemine vurgu yapılıyor.

Özgür Arun da yaptığı değerlendirmede yaşlı kadınların durumuna şöyle dikkat çekiyor: “Yoksul, dul yaşlı kadınlar, eğitim hakkı engellenmiş yaşlı kadınlar yıllardır tecrit edilmiş durumdalar. İstihdama katılamıyorlar, kamusal alanda görünmüyorlar. Bizim gözümüzden ırak oldukları için yokmuş gibi davranıyoruz. Yaşlı kadınlar şiddetle de karşılanan ve ne yazık ki çoğu zaman karşılaştıkları şiddeti de ifade edemeyen dezavantajlı grupları oluşturuyor. Türkiye’de kaç tane yaşlı kadın istihdama katılabilmiş? Yaşlı kadınlar arasında okur yazarlık oranı nedir? Yaşlı kadınların yarıya yakını okuma yazma bilmiyor. Bu çok çarpıcı bir rakam. Toplumsal cinsiyet, sınıf da işin içine girdiğinde hatta etnisite işin içine girdiğinde eşitsizliğin derinleştiğine dair bulgular elde ediyoruz. Yaşlı kadınlar ne yazık ki sokağa çıkmadığı için, kamusal alanda yer alamadıkları için o otantik seslerini duyuramıyor.”

Diğer ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de yaşlanma oranının arttığı göz önüne alındığında hem bireysel hem de toplumsal olarak diğer temel hak alanlarında olduğu gibi bütüncül bir bakış açısıyla hareket etmeye ihtiyaç var. Bunun ilk adımı yaşlanmanın toplumda normalleşmesi; yani hayatın sonu gibi negatif bir bakış açısından sıyrılmamız…

Yaşlılık alanındaki hizmetlerin; bakım ve muhtaçlık ilişkisi alanından insan hakkı perspektifine taşınması da elzem… Şehirlerin, kamusal alanların bu bakışla yeniden düzenlenmesi, yaşlıların kamusal ve gündelik yaşam pratiklerini sürdürebileceği ortamların oluşturulması gerekiyor. Senex: Yaşlanma Çalışmaları Derneği çözüm önerilerinde yasal düzenlemelere, izleme-değerlendirme çalışmalarının önemine ve yerel yönetimlerin, ‘insanları yoksulluğa mahkûm eden ihtiyaç temelli hizmet yerine hak temelli hizmete’ başlayacakları acil eylem planları hazırlamalarının gerekliliğine işaret ediyor.

Çözüm önerilerinde, yaş ayrımcılığının giderilmesi için yapılacak yasal düzenlemelerde sivil toplumla işbirliğinin önemine vurgu yapılırken, ‘Türkiye Ulusal Yaşlanma Enstitüsü’ kurulması gerektiği de belirtiliyor. Derneğe göre bu enstitü, ulusal düzeydeki düzenlemeleri takip edecek, ulusal ve uluslararası işbirlikleri kurarak ihtiyaç duyulan alanlarda araştırmaları destekleyecek, bulguya dayalı olarak politika geliştirilmesine ve uygulanmasına gözcülük edecek, kurumlar arasındaki eşgüdümü sağlayarak yön verecek özerk bir yapıda olmalı… Doğrusu böyle bir enstitü tüm hak alanları için ihtiyaç…

İLGİLİ YAZILAR

menekşe tokyay

BAKIŞ

Siyasal ve toplumsal kutuplaşmanın tüm sosyal katmanlara yayıldığı, medyada taraflılık, sansür, otosansür gibi sorunların sürekli arttığı bir ortamda medya ombudsmanlığının yaygınlaşması, aslında sadece medya açısından değil okur ve izleyiciler için de gerekli.

Gündem kurşun gibi ağır ve Ahmet Hamdi Tanpınar’a hak verircesine ülke evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânı tanımıyor.

Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi beylik konu başlıkları gündelik yaşantıda anlamını yitirebiliyor ve örneğin medya ombudsmanlığının öneminden bir arkadaş ortamında söz ederken sanki İskandinavya’nın sorunlarına çözüm arıyormuşuz gibi kendi sesimize yabancılaşabiliyoruz.

Ama belki, bazı çığlıklarımıza toplumda ve hukuk sisteminde karşılık ararken doğru modelleri konuşmak, incelemek, araştırmak, derinleşmek entelektüel bir uğraş olmanın yanı sıra günümüzü güzelleştiren bir pozitif adımın altyapısını da hazırlayabilir.

Kökenleri Osmanlı İmparatorluğu’ndaki kadılık sistemine dayanan ombudsmanlık kurumu Türkiye’de 2012 yılında Kamu Başdenetçiliği’nin kurulmasıyla birlikte kurumsallaştı. Bir başka denetim modeli olarak medya ombudsmanlığını (okur temsilcisi) önce Hürriyet çatısı altında başlatıp ardından bağımsız olarak yürütmeye devam eden Faruk Bildirici ile birlikte mesele çok farklı bir boyuta taşındı.

Bildirici, geçtiğimiz günlerde yayımladığı yazısında, isteyen medya kuruluşlarına dışarıdan ve bağımsız olarak ombudsmanlık yapabileceğini açıkladıktan sonra, medya ombudsmanlığının tüm medya kuruluşlarında kurumsallaştırılması ve Türkiye’ye özgü, yeni, bağımsız bir modelin yaratılması çağrısında bulundu.

“Mesleğimize ilişkin yanlışları eleştirmekle yetinmeyip, öğrenilmiş/dayatılmış çaresizliklere aldırmayarak iyi/doğru/güvenilir gazetecilik için kurumsallaşma hedefli bir çözüm yoluna, gazeteciler olarak birlikte çıkabiliriz” diyor Bildirici.

Medya Ombudsmanlığı Hepimize Faydalı

Siyasal ve toplumsal kutuplaşmanın tüm sosyal katmanlara yayıldığı, medyada taraflılık, sansür, otosansür gibi sorunların sürekli arttığı bir ortamda tüm medya kuruluşlarının bu çağrıya derhal yeşil ışık yakması ütopik olur. Oysa medya ombudsmanlığının yaygınlaşması aslında sadece medya açısından değil okur ve izleyiciler için de gerekli.

Bu şekilde gazete, TV ve internet sitelerindeki gazetecilik hataları, eksikleri, mezenformasyon çabaları sürekli olarak takip edilecek, haber doğrulama mekanizmaları işletilecek, okurun haber alma hakkı doğrultusunda doğru ile yanlışın ayırt edilmesi sağlanacak. Kısacası, haberciliğin standartları, dışarıdan bakan bir gözün, bir tür “Demokles’in kılıcının” varlığı karşısında güçlenecek, bu alanda yer alan her profesyonel gazeteci ve editör bir şekilde kendisine çekidüzen verecek.

Türkiye’de medya ombudsmanlığının yaygınlaştırılması neleri değiştirir?

Öncelikle basın kartı gibi kritik konularda gazetecilerin sorunları daha net bir şekilde gündeme gelir. Basın kartının, yazılı, görsel ve dijital medyayı bir tür “terbiye” etme aracı olmaktan çıkması için medya ombudsmanlığı üzerinden bir lobi çalışması yürütülebilir. Geçtiğimiz yıllarda yüzlerce gazetecinin basın kartı iptal edilirken, çoğununki de “yenileme” adı altında bekletiliyor.

Öte yandan şu anda oldukça dağınık bir görüntü veren basın meslek kuruluşlarının da Türkiye’de yaygınlaştırılacak bir medya ombudsmanlığı sistemine katkı sağlaması, sürecin kapsayıcılığı açısından oldukça önemli.

İsveç Modeli Nedir?

Dünya çapında ilk basın özgürlüğü yasasını kabul eden ülke İsveç… Aynı zamanda ombudsmanlığın beşiği olan İsveç’teki Pressombudsmannen, yani medya ombudsmanlığı uygulamasına bakarsak; gazeteler, dergiler, TV kanalları, internet siteleri ve sosyal medyadaki editoryal içeriğin iyi gazetecilik uygulamalarıyla uyumuna dair tüm şikâyetlerin 1969 yılından beri bağımsız bir şekilde ele alındığı bir kurum.

Ombudsmana şikâyette bulunan kişi veya kurum, ilgili haberden kişisel olarak etkilendiklerini ve isimlerinin, fotoğraflarının veya tanınmalarına yol açan başka herhangi bir bilginin verilmesi sonucunda kendileri ve kişisel ilişkilerine zarar verildiğini iddia edebilirler.

İsveç’te medya ombudsmanı, basın kuruluşlarının halka doğru haber verip vermediğini, haber kaynaklarının eleştirel olup olmadığını, manşetlerle metnin uyumunu, kullanılan fotoğrafların aldatıcı olup olmadığını sürekli denetliyor. Bizim medyamızın da kanayan yaralarından biri olan şiddet, intihar haberlerinde bilginin ve fotoğrafın basın etik ilkelerine uygun şekilde kullanılıp kullanılmadığının denetimi de İsveç medya ombudsmanının görev tanımına giriyor.

Cinayete kurban giden birinin fotoğrafı ve isminin mağdur ve yakınlarına zarar verecek şekilde kullanılması veya haber konusuyla herhangi bir bağlantısı olmasa da kişinin etnik kökeni, cinsiyeti, siyasi duruşuna dair detayların habere iliştirilmesi de ilgili basın kuruluşunun medya ombudsmanının radarına girmesine yol açıyor.

Haber dilinin yansızlığı ve ilgili tüm tarafların görüşlerine aynı haberde yer verilmesi, dolayısıyla okurun veya izleyicinin algı çerçeveleriyle oynamaksızın habere konu olan tablonun objektif şekilde sunulması da İsveç’te basın etiğinin olmazsa olmaz şartlarından…

İdeal dünyada zaten dikkat edilmesi gerektiği üzere haber için kullanılan fotoğraf, ses kaydı gibi tamamlayıcı unsurlara veya haberi hazırlayan muhabire atıfta bulunarak fikri mülkiyet haklarına riayet edilmesinin denetimi de ombudsmanın öncelikleri arasında.

Çok-Taraflılık Temel Alınıyor

Bu konudaki şikâyetler, halk tarafından medya ombudsmanına iletilir ve o da ilgili şikâyeti İsveç Basın Konseyi’ne iletip iletmemeye karar verir. Basın Konseyi ise şikâyete konu olan eylemi medya etiği kuralları bağlamında inceledikten sonra ya para cezası verir ya da mütalaasını yayımlar. Bunun sonucunda ilgili medya kuruluşu medya ombudsmanına da bir ücret ödemek durumundadır.

İsveç’te medya ombudsmanının, yani Caspar Opitz’in görev tanımı ve finansmanı, Basın İşbirliği Komitesi’nin sorumluluğunda olup bu komitede İsveç Gazeteciler Birliği, İsveç Yayıncılar Birliği ve İsveç Medya Yayıncıları Derneği bulunuyor. Dolayısıyla bu kurumun işleyişinde de paydaşlık ve çok-taraflılık ön planda tutuluyor.

Yıllar önce UNICEF’in dünyadan yedi ülkenin çocuk hakları konularında, uzman gazetecilerine yönelik olarak yürüttüğü bir proje dahilinde, İsveç’teki ombudsmanlık kurumlarını ziyaret etmiştim. Hatta bu esnada İsveç kraliçesiyle de birkaç saatlik bir röportaj yapma ve ülkenin her bir kademesine sirayet eden demokrasi ve kamusal denetim mekanizmasını yerinde görme fırsatı bulmuştum. İsveç’te her okulun ayrı bir ombudsmanı olması ve çocukların yaşadığı akran zorbalığının yanı sıra öğretmenleriyle veya müdürleriyle yaşadıkları zorlukların da bu ombudsmanlar tarafından yerinde çözülmesi beni oldukça etkilemişti.

Medya özgürlüğü konusunda örnek ülkelerden biri olarak gösterilen İsveç’te de gazeteciler tehditlere maruz kalıyor ve çevrimiçi nefret söylemleri dillendirilebiliyor. Öte yandan medyanın mülkiyet yapısına bakarsak, günlük gazetelerin yüzde 90’ından fazlası altı şirketin elinde. Ancak ombudsmanlık gibi bir kurum sayesinde veriye dayalı habercilik halen ülkenin etik değerleri arasında ön planda, çünkü bu kurum beraberinde hesap verebilirliği de getiriyor.

Hayaldi, Gerçek Olur mu?

Hayal bu ya, benzer bir mekanizmanın medyamıza getirilmesi ile belki hepimizin özlemini duyduğu ve farklı siyasi eğilimlerden kişileri bile ortak değerlerde birleştiren medya ortamı doğrultusunda büyük bir adım atılır. Elbette Bildirici’nin çağrısının bu aşamada tüm medya organları tarafından eşit şekilde karşılık bulması bir ütopya olur. Özellikle mevcut siyasi dengelerde, medyadaki mülkiyet yapısında bir anda her şeyin güllük gülistanlık olması ve medya ombudsmanının sihirli dokunuşuyla etik değerlerin baş tacı edilmesi de beklenemez.

Ancak Bildirici’nin çağrısına küçüklü büyüklü haber portallarının, gazetelerin, TV kanallarının olumlu geri dönüşte bulunmaları, kendisinin çerçevesini çizdiği hayalini dinleyip bu hayale ortak olması hepimizi ortak bir paydada birleştirecek.

İnsanlık için küçük olsa da, emin olun ki bizim güzel ülkemiz, değerlerimiz ve ilkelerimiz için çok devasa bir adım olacaktır. Çünkü doğru haber almak, hepimiz için aslında “nefes almak” anlamına geliyor artık. Minik Serçe’nin de o güzel ifadesiyle, konu biz değiliz, konu memleket…

İLGİLİ YAZILAR

Besim F. Dellaloğlu

BAKIŞ

Türkiye’de sosyolojinin ciddiye alınabilir bir gelenek oluşturabilmesinin koşulu ideolojilerin hangisinin Türkiye için daha uygun olduğuna karar vermek değil, belki de mevcut ideolojilerin ilişkisel tarihini çözümleyebilmektir. Sosyolojik geleneği önemseyenler, bağlamsız bir gelenek fetişizmine değil, bir alan, bir kanon, bir kamu olarak sosyolojiye odaklanmalıdırlar öncelikle.

Modern toplumlara nazaran modernleşme toplumlarında toplumsal değişim daha sancılı olur. Çünkü modernleşme bilinci, idraki olageldiği gibi olmanın ayakta kalmak için artık yeterli olmadığının farkındalığıyla başlar. Bu sebeple Osmanlı’da modernleşme ihtiyacı öncelikle askeri alanda fark edilmiştir. Değişimin algoritması içinde kendiliğindenlik ve iradilik daha sert çatışırlar. Zira değişimin hamuruna bir de “zorunluluk”, “geri kalmışlık” boyutu dâhil olmuştur artık. Bu da kendilikle, gelenekle, geçmişle olan tüm ilişkileri daha da gerginleştirir, politikleştirir. Kişiler, gruplar, toplum sadece kendi tarihleri, toplumsal ilişki ağları içinde değişemezler. En kişisel tercihler bile büyük politik bağlamlarla ilişki içinde ortaya çıkabilir. Geleneğe dair tutumlar gündelik hayatın sahiciliğinden kopar ve makro siyasetin konusu olur. Gelenek kimileri için fazla değerli hâle gelir, kimileri içinse iyice değersizleşir. Burada en önemli olan nokta, geleneğe dair tutumun o geleneğin bulunduğu alanın ihtiyaçlarına göre değil, makro siyasetin ihtiyaçlarına göre belirlenmiş olmasıdır.

Geleneğin Aşırı Siyasallaşması

Modernleşme toplumlarının görünürdeki büyük çatışmasının kutuplarını oluşturan ama aslında sadece aynı madalyonun iki yüzü olan siyasi konumlar, örneğin Avrupa’nın dünyanın en geleneksel toplumlarını içerdiği göremezler. Bu görememe hâlinin bizatihi kendisi bir modernleşme sendromudur ve örneğin Türkiye’nin sağcı/solcu, dindar/laik kesimlerinde ortaktır. Sebepleri farklı olsa da sonuç aynıdır. Türkiye’de sağ da sol da Avrupa ile gelenek kelimelerini aynı cümle içinde kullanmaz. Çünkü Avrupa modern olandır, gelenek ise “bu topraklar”. Sol Avrupa’yı seçer, sağ ise geleneği. İşte bu modernleşme trajedisiyle yüzleşmeden “bu topraklar”dan fikir, kavram, medeniyet çıkması da pek mümkün değildir.

Geleneğin aşırı politikleşmesinin bir diğer anlamı, bu kavramın neredeyse sağın tapulu mülkü haline gelmesidir. Aslında bu da modernleşme toplumlarındaki toplumsal işbölümünün tipik sonuçlarından biridir. Gelenek modernleşmeciler için nasıl kategorik olarak kötü, acilen değiştirilmesi gereken bir şey ise, sağcılar için de kategorik olarak iyi bir şey haline gelir. Hatta neredeyse kutsallaşır.

Türkiye’de her iki kesimin de anlamakta zorlandıkları, aslında geleneğin modern bir şey olmasıdır. Bugünde var olan bir şeyin geleneksel olması için öncelikle eski, daha doğrusu kadim olması gerekir. Eski olan şimdiye ulaşamıyorsa ya da şimdide mevcut olan eski değilse gelenek mevcut değildir. Dolayısıyla geleneksel olanla modern olan arasındaki ilişki modernleşme toplumlarının sandığının aksine kopuşlar kadar süreklilikler de içerir.

Ancak geleneğin siyasallaşması ve giderek bu siyasallaşmanın iyice bayağılaşması kişileri gelenekle otomatikman özdeşleştirir. Gelenekle ilişkiyi genel olarak bir siyasal kimlik haline getirir. Artık geleneğin spesifik alanının, tarihinin, zanaatının, uzmanlığının pek bir anlamı kalmaz. Bu zihniyet, gelenek kavramını bir bütün olarak sahiplenir ama geleneği alanlarının hak ettiği bir biçimde yeniden üretebilecek, şimdiye ve dünyaya ait kılacak bir üretimi meydana getirmekte de oldukça zorlanır. Hatta bu gerilimin siyasi rantını devşirmeyi bir alışkanlık haline getirir. Türkiye’de sağın gelenekle ilişkisi büyük ölçüde bu şekilde özetlenebilir.

Sosyolojiyi Fethetmek

Üniversitede de durum pek farklı değildir. Örneğin sağcı sosyologlarda şöyle bir ön kabul var: Biz kendi aramızda sürekli olarak içinde “gelenek” kelimesi geçen cümleler kurarsak ve kadro yapılanmalarında hep kendimiz gibi adayları kuruma dâhil edersek geleneğin oluşmasını sağlarız. Bu ise aslında alanı siyasete teslim etmektir. Sosyolojik geleneği reddetmektir.

Kimilerinin derdi üzüm yemek değil, bağcı dövmektir. Amaç sanki sosyoloji yapmak değil sosyolojiyi de fethetmektir. Bu anlamda, yerli sosyoloji, İslami sosyoloji, özgün sosyoloji gibi başlangıçta anlamlı olabilecek sloganlar artık Türkiye’de sosyoloji yapmanın önünde bir engel haline gelir. Mesele aslında sanıldığından çok daha basittir. Sosyolojik gelenekten söz edebilmek için ortada önce bir sosyoloji olmalıdır ve sonra da bunun bir gelenek, alan, kurum haline gelmiş olması lazımdır.

Türkiye’de bir sosyolojik gelenek olmadığının en önemli işaretlerinden biri örneğin, ülkenin en eski sosyoloji bölümlerinden birinin sosyoloji mezunlarının iş bulmalarının kolaylaştırılması için Ankara’daki siyasetçi/sosyolog “abilerinden” yardım isteyen bir tweet atabilmesidir. Bu tutumu kurumsallaşmama, örgütlenememe, alanı üretememe, ergen kalma, vesayet gibi birçok açıdan değerlendirebiliriz. Ancak bence en vahim olanı bu tutumun bir sosyolojik öz bilinçten yoksun olmasıdır. Bu tweet’i yazanın zihninde bir alan, bir gelenek olarak sosyoloji mefhumu mevcut değildir. Alanını bir özne olarak tasavvur edememekte, alandan çıkmış siyasetçilerden medet ummaktadır. Örneğin psikoloji Türkiye’de sosyolojiden daha fazla gelenek oluşturmuş ve kurumsallaşmıştır. Alana dair merkez siyaset bir tutum aldığında çok ciddi kurumsal alan refleksleri gösterebilmektedir.

“İcat Edilmiş Gelenek”

Gelenek kavramının aşırı politikleşmesi, geleneksel olanın akıl, fikir, vicdan, idrak, izan süzgeçlerinden geçmeden topyekûn kabul edilmesi ya da reddedilmesine neden olur. Geleneğe değer verenlerin çoğunlukta olduğu ortamlarda ise genel kabullerin hepsi gelenek statüsü elde eder. Ben, üniversitede öğrenci ve hoca olarak yaklaşık 35 sene geçirdikten sonra emekli oldum. Eskiden hocaların danışmanlık yaptıkları öğrencilerin tezlerine, kitap ya da makale olarak yayımlanması durumunda kendi adlarını da yazar olarak eklemeleri diye bir şey pek hatırlamıyorum. Ama bugün öğrencisinin tezine adını ekleyerek yayın yapmanın özellikle sağcı sosyologlarda bir “gelenek” haline gelmiş olduğunu söyleyebilirim. Akademik teşvik uygulamasının başlamasıyla birlikte bu tercihin ivme kazandığı da ayrıca söylenebilir.

Solcu sosyologlar arasında ise bu tür tutumlara girenlere pek rastlamadım. Bu uygulamayı hayata geçirenler genelde bunun bir “gelenek” olduğunu ileri sürerek savunmaktadırlar kendilerini. Eric Hobsbawm’ın da adını anarak buna “icat edilmiş gelenek” diyebiliriz belki! Ancak bence asıl sorulması gereken soru bunun doğru olup olmadığıdır. Tez, öğrencinin ürettiği bir üründür. Hoca ise süreçte sadece danışman olarak rol alır. Bunun için bir ders ücreti tahakkuk eder ve danışmanlık zaten akademik bir etkinlik olarak CV’de yerini de alır. Kitap olarak yayımlanmış bir tezin içinde hocanın adının geçeceği yer kapak değil, kitabın yazarının önsözündeki teşekkürlere dair bölümdür. Eğer kitabın kapağında hocanın adı öğrenciyle birlikte yazılabiliyorsa o halde eserin tez halinde de aynı şekilde olması gerekmez mi?

Gelenek kavramının arkasına saklanarak çok sık yapılan bir uygulama da tez konusu seçimlerinde öğrencileri sistematik olarak sınırlama eğilimidir. Bir sosyoloji bölümünde elbette öğrencilerin tez konusu seçimleriyle hocaların uzmanlık alanları arasında bir algoritma olması doğaldır. Ancak bu filtreler Türkiye’de akademik kriterlere göre değil, siyasi/ideolojik reflekslere göre işlemekte ve gerekçe olarak da yine “gelenek” kavramı kullanılabilmektedir. Örneğin, Edward Said veya Michel Foucault’nun görüşlerini siyaseten uygun bulmadığınız ve “Bizim bölümde bu isimler üzerine tez yazılamaz” dediğinizde sosyolojik gelenek oluşmasına katkı vermek bir yana iyice mahallileşirsiniz ve şimdiyi kaybedersiniz. Doçentlik jürisinde adaya ve dosyasına öncelikle siyaseten yaklaşmak, bizden mi değil mi testi uygulamak da sosyolojik geleneğe işaret değildir.

Türkiye’de sosyolojinin ciddiye alınabilir bir gelenek oluşturabilmesinin koşulu ideolojilerin hangisinin Türkiye için daha uygun olduğuna karar vermek değil, belki de mevcut ideolojilerin ilişkisel tarihini çözümleyebilmektir. Örneğin, Türkiye’deki bütün ideolojilerin Osmanlı-Türkiye tecrübesini modernleşme tarihinin birer ürünü olarak anlayabilmektir. Bu aynı zamanda şu anlama da gelir: Türkiye’de sağ soldan, İslamcılık Kemalizm’den, yerlicilik Batıcılıktan bağımsız olarak ele alınamaz. Bunların hiçbiri kendi vakumlarında oluşmamıştır.

Uzun lafın kısası sosyolojik geleneği önemseyenler, bağlamsız bir gelenek fetişizmine değil, bir alan, bir kanon, bir kamu olarak sosyolojiye odaklanmalıdırlar öncelikle. Bu birkaç kuşak istikrarlı bir biçimde sürdürüldüğünde gelenek zaten oluşacaktır.

İLGİLİ YAZILAR

kerim rota

BAKIŞ

50 yılda enflasyonla mücadele diye yola çıkan siyasetçiler çoğu zaman bu sözlerinin altında kaldılar. Kimi ilk karşılaştığı krizde popülizmi tercih etti, kimi ekonominin gerçekleri yerine zihni sinir kolaycı fikirlerin esiri oldu, kimi yapılması gerekeni bilse de cesaret edemedi, kiminin de yeterli sabrı veya süresi olmadı. Enflasyon da bu fırsattan faydalandı ve tüm siyasetçilere hükmünü kabul ettirdi. Siyasi rakipleriyle çetin mücadeleye girenlerin hiç biri enflasyon karşısında uzun süre direnemedi.

Cumhuriyetimizin 50’nci yıl kutlamaları için bestelenen 50. Yıl Marşı’nı hatırlıyorsanız 40’lı yaşlarınızı çoktan geçmişsiniz demektir. Marşın ilk dizeleri “Müjdeler var yurdumun toprağına taşına, erdi Cumhuriyetim 50 şeref yaşına” diye başlar.

1971 yılında hayatımıza giren çift haneli enflasyon da 3 Ocak 2022’de 50 yaşını bitirdi ve 51’inci yaşına girdi. Nüfusumuz 35 milyonken ülkeye giren yüksek enflasyon virüsü şimdi 84 milyonla buluştu. Enflasyon 50 yıldır kötü siyasetçilerden, kur krizlerinden, enflasyon lobilerinden ve enflasyonu kader olarak gören kitlelerden beslenip büyüyor.

Bu vahşi yüksek enflasyon 50 yılda nice vatandaşın umutlarını nice girişimcinin hayallerini söndürdü. Bazıları kur krizine yenik düştüğünü, diğerleri yüksek faizlerin veya bankaların kendini batırdığını sandı. Oysa arka plandaki azmettirici hep yüksek enflasyon ve onunla aslında samimi şekilde mücadele etmeyen iktidarlardı.

50 yılda enflasyonla mücadele diye yola çıkan siyasetçiler çoğu zaman bu sözlerinin altında kaldılar. Kimi ilk karşılaştığı krizde popülizmi tercih etti, kimi ekonominin gerçekleri yerine zihni sinir kolaycı fikirlerin esiri oldu, kimi yapılması gerekeni bilse de cesaret edemedi, kiminin de yeterli sabrı veya süresi olmadı. Enflasyon da bu fırsattan faydalandı ve tüm siyasetçilere hükmünü kabul ettirdi. Siyasi rakipleriyle çetin mücadeleye girenlerin hiç biri enflasyon karşısında uzun süre direnemedi.

Enflasyonun tek haneye indirilebildiği göreceli tek başarı dönemi 2004-2016 arasında gerçekleşti. Türkiye’de son 50 yılın en düşük yıllık enflasyonu 2011 yılı Mart ayında görülen yıllık %3,99 olsa da, o yılı yine %10’un üstünde kapattı. Aşağıdaki grafikte göreceğiniz gibi son 51 yılın 40 yılı çift haneli, 11 yılı da %5-%10 arası enflasyon ile sonuçlandı.

500 Gün Savaşları

İktidara gelenler hep enflasyonu düşüreceklerini vaat ettiler. Enflasyon ise bunun sonuçlarına katlanmak istemeyen lobileri vekalet savaşı ile kullandı. İktidarlar enflasyonu düşürmekte başarısız olunca da “biraz enflasyon büyüme için iyidir” veya “enflasyonun sebebi faizdir” gibi teorilerin arkasına saklanmaya başladılar.

Geçmişte enflasyona savaş ilan edilirken ileriye dönük hedefler orta vadeli belirlenirdi. 1992’de Başbakan Süleyman Demirel aşağıdaki konuşmasında makul süre olarak tanımladığı 500 günde enflasyonu indireceğini söylemişti. 

Tutmayınca 8 Ay Geriye Çekilen Hedef…

Konuşmasında 20 Kasım 1991’de devraldığı anda %48,6 olan ancak yılı %71 ile kapatan enflasyonunun yüksekliğinden yakınmıştı. Bir yıl sonra enflasyon %68 oldu. Süleyman Demirel, ortağı Erdal İnönü ile 14 Nisan 1993 tarihinde yaptığı 500 günün bilançosunda konu enflasyona gelince “1991 Mart /1993 Mart itibarıyla 20 puanlık düşüş sağlanırken” diyerek referans noktasını 8 ay geriye çekmiş olsa da, o sırada enflasyon görevi devraldığı güne göre %10 daha yukarıdaydı.

Demirel görevini 1993 yılında Ekonomi Bakanı Tansu Çiller’e devretti. Henüz bakanken “Bir mesajı kesin olarak vermek istiyorum; enflasyon inecektir” diyen Çiller, başbakanlığı sırasında enflasyonda Türkiye tarihinin en yüksek rekorlarından biri olan %130,6’ya imza attı. Yıl sonu enflasyon rekoru da 1994 sonu %125,5 ile yine kendisine ait. Ekonomi bakanlığından başlayarak Merkez Bankası’nın işleyişine müdahil olmak isteyen Çiller ve TCMB başkanı Saraçoğlu ile 1992’de Mehmet Ali Birand’ın yaptığı 32. Gün söyleşisi çok şey anlatıyor.

Kırılma Noktası 1 Ayda Kırılır

Bugünlerde enflasyon üzerine verilen sözler veya tahminlerin vadesi oldukça kısaldı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 4 Ağustos 2021’de şu açıklamayı yaptı:

“Enflasyon noktasında da Ağustos’u geride bıraktığımızda düşüşü göreceğiz. Şu anda bulunduğumuzun çok çok altında olur. Bunu da özellikle buradan sinyalini belli bir yerlere vermiş oluyorum.

Bundan böyle enflasyonun daha yukarı çıkması mümkün değil zira faiz oranlarında düşüşe geçiyoruz. Yüksek faiz bize yüksek enflasyonu getirecektir. Ağustos ayı kırılma noktasıdır. Artık biz düşük enflasyona inşallah geçeceğiz.”

Cumhurbaşkanı bu açıklamayı yaptığında tüketici enflasyonu %18,95, üretici enflasyonu ise %25,05’ti. Bu açıklamadan tam 31 gün sonra tüketici enflasyonu önce %19’a çıktı, yıl sonunu da %36 ile kapattı. Üretici enflasyonu da sırasıyla %28 ve %80 oldu. Yani enflasyon o günden sonra bir daha hiç düşmedi.

67 Günde İki Katına Çıkan Enflasyon

Merkez Bankası da kısa vadeli enflasyon tahmininde yanılma rekorunu bu yıl kırdı. 28 Ekim 2021’de yayınladığı enflasyon raporunda yıl sonu tüketici enflasyonunu %18,4 olarak tahmin etti. Sadece 67 gün sonra açıklanan veri neredeyse bunun iki katı olan %36,08 oldu.

Eksi Enflasyon Balonunun Ömrü 36 Saat

Cumhurbaşkanlığı finans ofisi başkanı Göksel Aşan, 30 Aralık’ta canlı yayında, “Kurun bu seviyelerde devam ettiği ortamda fiyat düzeltmelerinin etkisiyle Ocak ayında eksi enflasyon bekliyorum” dedi. Aradan 36 saat geçmeden 1 Ocak’tan geçerli olmak üzere elektriğe, doğalgaza ve akaryakıta tarihi zamlar geldi. Finans ofisi başkanı da bu zamları vatandaşlar gibi yılın son günü televizyondan öğrenmiş olmalı. Ocak enflasyonu 3 Şubat’ta açıklanacak. Göksel Bey’in yanılması da TCMB’ninki gibi muhtemelen çift haneli olacak.

Piklerden Pik Beğen Al

Bakan Nureddin Nebati 14 Ocak’ta Enflasyon Ocak’ta pik yapar ama Haziran 2023’te tek hane olur” tahminini yaptı. Bakanın bu tahmininin yanılma süresi ise 48 gün olacak. Enflasyonun Ocak ayında pik yapıp düşüşe geçebilmesi için Şubat enflasyonunun %0,91’in altında çıkması ve ilerleyen aylarda da geçen yıla göre daha düşük aylık enflasyonlar çıkması gerekiyor ki bu imkânsız. 2022 Haziran’a kadar her ay yeni bir pik yapması bile olası.

Bakanın 2023 Haziran’da enflasyonu tek haneye düşürme tahmini ise Süleyman Demirel’in 1993’te yaptığı gibi bizlere tam 500 günlük bir ufuk çiziyor. O zamanki Başbakan çözümü referans noktasını 8 ay geriye taşımakta bulmuştu. Bakanın bu sözünün akıbetinin de benzer olması muhtemel.

Ne Baz Etkisiymiş…

Bakanın son tahmini ise geçen hafta ekonomistlerle olan toplantısında geldi. Enflasyon oranının, Ocak ayında aylık %6-8 arası olacağını söyleyen Nebati’nin, “Şubat da yüksek olacak, ama yılsonu yani Aralık’ta baz etkisi ile 14 puan inecek” dediği aktarıldı.

Bakan bu kez enflasyonun Şubat’ta da yüksek olacağı tahmini ile daha bir hafta önce yaptığı “Enflasyon Ocak’ta pik yapacak” tahminini kendi sözleriyle çöpe atmış oldu.

Ocak ayında enflasyonun bakanın iddia ettiği gibi %6-%8 arasında olabilmesi için bu ay elektrik, doğalgaz, tütün ürünleri ve akaryakıttan başka hiçbir mal ve hizmetin fiyatının artmamış olması gerekiyor. Ocak ayında tek hane enflasyon bekleyen neredeyse hiç bir analist yok. Bakanın bu iddiasının sınanmasına da sadece yedi gün kaldı.

Baz etkisi demişken, tek görevi enflasyonla mücadele etmek olan TCMB son Para Politikası Kurulu (PPK) metninde; “Kurul, sürdürülebilir fiyat istikrarı ve finansal istikrarın tesisi için atılan adımlar ile birlikte, enflasyonda baz etkilerinin de ortadan kalkmasıyla dezenflasyonist sürecin başlayacağını öngörmektedir” cümlesini eklemiş. Tek görevi enflasyonla mücadele etmek olan kurum da enflasyonu düşürme umutlarını baz etkisine bağlamış görünüyor.

Yanılgılardan Beslenen Canavar

50 yaşını bitirmiş ama hiç yaşlanmayan enflasyonumuz, kendisi hakkında yapılan tahminlerin süresi kısalıp yanılgılar arttıkça beklentiler kanalıyla daha da güçleniyor.

Bence enflasyonla mücadeleyi çoktan bırakmış, enflasyonda ülkemizi dünya sekizinciliğine yükseltmiş, sadece popülizm yapan veya vakit kazanmaya çalışan siyasetçilerin ve bürokratların bu konuda tahmin yapmayı bırakmaları çok daha doğru olur. Böylece en azından hızla bozulan enflasyon beklentilerine bir darbe de kendileri vurmamış olurlar.

Enflasyonun kalıcı olarak %5’in altına düştüğü bir zaman elbette gelecek. O zaman gelene kadar enflasyon müjdelerle bir 50 yıla daha ermese iyi olur.

Aşağıdaki Sezen Aksu sözleri ile umarım ki 50 yaşını devirmiş enflasyona bir an önce veda ederiz.

Hep susuyorsam, sabrediyorsam
Sanma ki senin aşkından ölüyorum
Sabır taşına benzedim diye
Aptal sanma, gününü bekliyorum…

__

  • Enflasyon her siyasetçiye kendi döneminde değişik rekorlar tattırdı. 1971’den bu yana Türkiye’yi yöneten siyasetçilerin görev süreleri boyunca gördükleri yıllık enflasyon rekorları aşağıdaki tablodaki gibi oldu. Tabii ki bazıları çok yüksek, bazıları daha düşük enflasyonlar devraldılar ve göreve gelir gelmez onların hanelerine yazıldı. Ancak Süleyman Demirel, Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz devraldıkları enflasyonu üç haneye taşıyan liderler oldular. Darbe yönetimi başbakanı Bülent Ulusu ise düşürülen reel ücretler ve kapatılan sendikalar sayesinde üç hanede devralıp Turgut Özal’a çift hanede teslim etti.

  • Süleyman Demirel’in 22 Ocak 1994’te Tansu Çiller’in politikalarını eleştirirken şunları söylediği iddia ediliyor: “Faiz ve kur piyasada serbestçe oluşursa hiçbir dengesizlik olmaz. Ama siz serbest ekonomi değil, kumandalı ekonomi uygularsanız dengeyi bulamazsınız. Bu elma ağacının altında kiraz aramaya benzer.”
  • Süleyman Demirel ve Erdal İnönü’nün 14 Nisan 1993’te yaptıkları 500’üncü gün toplantısı haberi (15 Nisan 1993 Cumhuriyet)

  • Tansu Çiller’in ekonomi bakanı olarak atandıktan iki gün sonra enflasyonla ilgili iddiası (22 Kasım 1991 Cumhuriyet)

İLGİLİ YAZILAR

fuat keyman

BAKIŞ

Her ne kadar seçim kazanma ve “%50+1”e ulaşma amacı ve isteği ittifak siyasetinin alanını seçim aritmetiğine indirgeme riski taşısa da, farklı siyasi ideolojilere, siyasi kimliklere ve seçmen tabanına sahip partilerin bir araya gelip birlikte çalışmaları, Türkiye’ye büyük zarar veren yıkıcı kutuplaşma sorununu çözme olanağını da güçlendiriyor.

Sosyal Bilimler alanında yöntem (metodoloji) üzerine yapılan çalışmalarda kullanılan bir terim vardır: “Beklenmedik sonuçlar”.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle birlikte seçim kazanmak için uygulanan “%50+1 kuralı”nın beklenmeyen sonucu siyasi alana ve siyasete “İttifak Siyaseti” kavramını sokması oldu.

 “%50+1”e çok zor ulaşılması gerçeği, dahası 2018’den bugüne tek bir adayın bu oya ulaşmasının neredeyse imkânsızlaşması, ittifak siyasetini ilk önce bir gereklilik, sonra da siyaseti belirleyen unsurlardan biri olma konumuna getirdi.

AK Parti ve MHP arasında kurulan, sonra BBP’yi içine alan Cumhur İttifakı; CHP, İYİ Parti, SAADET ve DP’den oluşan Millet İttifakı, hem iktidar alanını hem de muhalefet alanını genişletmiş oldu.

2022 ya da 2023 Haziran ayında yapılacak seçimlere de ittifak siyaseti içinde gidilecek.

Gerek AK Parti’den ayrılan Ali Babacan liderliğinde kurulan DEVA ve Ahmet Davutoğlu liderliğinde kurulan Gelecek partileri, gerekse HDP ve sol partiler, bir taraftan ittifak siyasetinin belirleyici konumunu pekiştirirken, diğer taraftan yeni ittifaklar sorusunu da siyasi gündeme taşıdılar.

Millet İttifakı’nın, DEVA ve Gelecek partileriyle birlikte yaptığı “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem Çalışması”; bu çalışmayı “Ekonomik Reform Çalışması”nın takip edeceği; son dönemde Kemal Kılıçdaroğlu-Meral Akşener-Ahmet Davutoğlu arasında yapılan toplantılar; bu toplantıların Ali Babacan ile de devam edeceği, hepsi bize Millet İttifakı’nın genişleyeceğini ya da yeni baştan bu altı parti tarafından kurulacağını gösteriyor.

Liderler arası müzakereler, muhalefetin seçimlere altı partiden oluşan Millet İttifakı (ya da başka bir isim altında) ile hazırlanacağını işaret ediyor.

Diğer taraftan, bir süre önce HDP’nin çağrısıyla yapılan önemli bir toplantıya Türkiye İşçi Partisi, Türkiye Komünist Partisi, Emek Partisi, Toplumsal Özgürlük Partisi, Emekçi Hareket Partisi, Halkevleri ve Sosyalist Meclisler Federasyonu’nun genel başkanlarının katılması, Cumhur ve Millet İttifaklarından sonra üçüncü bir ittifak daha mı oluşuyor görüşünü ortaya çıkardı.

Hatta, bu ittifakın “Demokrasi İttifakı” olarak hareket edeceği de söylendi.

Her ne kadar toplantıya katılanlar ittifak içinde hareket etme konusunun toplantıda konuşulmadığını söyleseler de, yeni ve üçüncü bir ittifakın kurulması sürpriz olmayacaktır.

Zaten, HDP’nin daha önceki seçimlerde ittifak kurduğu Azadî Hareketi, DBP, DTK, DDKD ve ÖSP gibi siyasi yapıların da bu ittifak içinde olmasını istediğini biliyoruz. Hatta, özellikle emek, çevre ve kadın sorunlarını çalışan sivil toplum aktörlerinin davet edilerek, ittifak mekânının genişletilmesi de isteniyor.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, üçüncü ittifakı siyasi açıdan olumlu, HDP’nin konumu açısından önemli ve Millet İttifakı için yararlı görmesi de ittifak siyasetinin önemini artırdı.

 

İttifak Siyasetini Nasıl Düşünmeliyiz?

2018’den beri takip etmeye çalıştığım tüm bu gelişmeler ışığında, özellikle de muhalefet ekosisteminde yer alan partiler arasında oluşan ve Millet İttifakı ile başlayıp diğer ittifakları da ortaya çıkaracak ittifak siyaseti üzerine aşağıdaki saptamaları yapmak istiyorum:

Birincisi, ittifak siyaseti bir taraftan siyasi alanda güçlü iktidar-zayıf muhalefet denklemini bozan, muhalefeti canlandıran ve seçim kazanma noktasına getiren bir dönüşüme yol açarken; diğer taraftan, Türkiye=AK Parti ya da Türkiye=Erdoğan algısını da hem yurt içinde hem de yurt dışında bozdu. Millet İttifakı ve diğer ittifaklarla oluşan muhalefet ekosistemi yaklaşan seçimleri kazanma şansına sahip olduğu gibi, farklı bir Türkiye de yaratabilir.

İkincisi, özellikle muhalefet ekosistemi içinde gelişen Millet İttifakı ve diğerleri, 1990’ların parlamenter sisteminin içinde yer alan koalisyon ve koalisyon hükümeti kavramlarından niteliksel farklılık gösteriyor.

İttifak, koalisyon demek değil.

İttifaklar, sadece çıkar ve sonuç temelli bir araya gelmeyi değil, aksine, farklı aktörlerin birbirleriyle işbirliği yapması, birlikte çalışması, müzakere etmesi, birbirine etki etmesi, hatta değişmesi ilişkisini içeriyor.

Üçüncüsü, her ne kadar seçim kazanma ve “%50+1”e ulaşma amacı ve isteği ittifak siyasetinin alanını seçim aritmetiğine indirgeme riski taşısa da, farklı siyasi ideolojilere, siyasi kimliklere ve seçmen tabanına sahip partilerin bir araya gelip birlikte çalışmaları, Türkiye’ye büyük zarar veren yıkıcı kutuplaşma sorununu çözme olanağını da güçlendiriyor.

Koalisyonlar, ilkelerde anlaşma ve birlikte çalışma isteği olmadan yan yana durmak ve seçim aritmetiğini bu yolla değiştirme temelinde hareket ettiği için hem zayıf koalisyonları oluşturdular hem de kutuplaşmayı körüklediler.

İttifaklar ise yıkıcı kutuplaşamaya alternatif, belli ilkeler üzerine kurulmuş bir siyaset anlayışını yaşama geçirebilirler.

Bu bağlamda, şu noktanın da altını çizmeliyiz: Cumhur İttifakı, yıkıcı kutuplaşmadan beslenen ama kendi içinde ve toplumla ilişkisinde güçlü koalisyon kurma niteliği taşıyan bir yapıda.

Cumhur İttifakı, Cumhurbaşkanı adayı belli, devlet merkezci, güvenlikçi, lidere sadakat ve dost-düşman ayrımı temelinde siyaset anlayışını benimseyen bir tarzda hareket ediyor.

Buna karşın, muhalefet alanında hareket eden Millet İttifakı ya da kurulacak diğer ittifaklar, Cumhurbaşkanı adaylarının belirlenmesinde muğlaklık yaşamakla birlikte, demokrasi-ekonomi-güvenlik-iklim alanlarında birlikte çalışmak ve farklı bir Türkiye yaratmak istiyorlar.

Muhalefet aktörlerinin belli bir vizyon ve ilkeler etrafında birlikte çalışma kararı ve bu kararı sürdürülebilir kılma iradesi ve çabası, yıkıcı kutuplaşma sorununun çözümünde ittifak siyasetinin etkili olabileceğini gösteriyor.

Dördüncüsü, hem Millet İttifakı içinde hem de bu ittifakın diğer muhalefet partileriyle kurduğu ilişki biçiminde, yeni bir liderlik anlayışı ortaya çıkıyor. İttifak siyaseti ve Millet İttifakı, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mutlak güç-mutlak sadakat-mutlak doğru ekseninde ve dost-düşman ayrımına dayanan siyasetle sergilediği liderlik anlayışına karşı, hatta tam aksi yönde, gücü paylaşan, müzakere eden, ortak aklı ön plana çıkaran ve ülke için iyi olana dayanan siyaset anlayışını benimseyen bir liderlik anlayışını ortaya çıkartıyor.

Öğreten ve hükmeden değil, aksine öğrenen ve güç paylaşan; tek ve mutlak gücü benimseyen değil, aksine paylaşımcı ve takım yönetimini önemseyen ve mutlak sadakati değil, aksine liyakati karar verme ve iş yapma sürecinin merkezine koyan bir liderlik ve yönetim anlayışı, ittifak siyasetinin bir sonucu oldu.

Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı, daha genelde de iktidar ile muhalefet arasındaki temel farkların başında, farklı liderlik anlayışı geliyor.

Bu, liderliğin öneminin azaldığı anlamına gelmiyor; ama 20 yıllık bir AK Parti ve Cumhurbaşkanı Erdoğan yönetiminden sonra, “Nasıl bir Türkiye yönetimi” kadar, “Nasıl bir liderlik” de hem seçimlerin hem de geleceğin önemli bir sorusu olarak siyasi ve kamusal tartışmada yerini aldı, ki bunun ittifak siyasetinin bir sonucu olduğunu söylemeliyiz.

Beşincisi, ittifak siyasetinin bugüne kadar taşıdığı temel sorun olarak, bu siyasetin hâlâ liderler düzeyinde ve arasında yapılmasını söyleyebiliriz.

Bu, Cumhur İttifakı için çok önemli bir sorun değil, çünkü hem AK Parti hem de MHP, lider-temelli ve liderin mutlak gücüne ve ona mutlak sadakate dayalı partiler. Erdoğan ve Bahçeli ne derse onun olduğu partiler. Lider partiden önce geliyor. Yürütmeci başkanlık sistemi de bu durumu ciddi boyutta pekiştiriyor. Her iki parti de liderlerinin emrinde örgütler olarak hareket ediyorlar. Bununla birlikte, bunun siyasette bir tercih olduğunu unutmayalım.

Fakat, Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem isteyen, demokrasiyi, denge ve denetlemeyi, paylaşan-takım liderliğini ve farklılıklar arası müzakere ile oluşmuş ortak aklı benimseyen Millet İttifakı ve diğer muhalefet partileri için, sadece liderler-arası müzakerenin, işbirliğinin ve birlikte hareket etmenin sorunlu bir yapısı var.

Üç sorunu şöyle sıralayabiliriz:

  • Lider ve partisi arasında kopukluk olduğunu gözlüyoruz. Millet İttifakı, hâlâ liderler arası bir ittifak görüntüsünde. Liderlerin söyledikleri ve hamleleri ile partilerinin tavrı arasında bu kopukluğu görüyoruz. Her ne kadar parti liderleri bu kopukluğun ciddi anlamda olmadığını söyleseler de bir kopukluk var ve bu durum bu sorunu yaşamayan Cumhur İttifakı’nın yararına işliyor;

  • Daha önemlisi, lider ve seçmeni, ittifak ile toplum arasında kopukluk ve farklılık olma riski yükseliyor. Liderlerin toplumla bağlarının ne derecede olduğunu ve toplumun nereye kadar liderlerin hamlelerini benimsediğini hâlâ bilmiyoruz;

  • İttifakın toplumlu yönlendirme ve kendisine bağlamasında kopukluk olabilir. Liderlerin yıkıcı kutuplaşmaya karşı tutumu olumluyken, bu tutum ne derecede toplumda karşılığını buluyor, bilmiyoruz. Ankara Enstitüsü’nün ve diğer ciddi araştırma kuruluşlarının yaptığı araştırmalar toplum düzeyinde kutuplaşmanın ciddi bir sorun olduğunu gösteriyor.

Tüm bu noktaların ışığında, ittifak siyasetinin hem yaklaşan seçimlerde hem de bugün olduğu gibi gelecekte de siyaseti ve siyasi alanı belirleyeceğini ve şekillendireceğini öngörebiliriz.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin beklenmedik sonucu olan bu siyasetin içinin ve içeriğinin, “ilkeler, vizyon ve strateji” temelinde doldurulmasının en başta muhalefete önemli bir yararı olacaktır.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.