kerim rota

BAKIŞ

Tüketeceğimiz mal ve hizmetlerin fiyat seviyelerinde algılarımız rol oynar. Bir ürün veya hizmeti “pahalı, ucuz veya ederinde” olarak nitelendirirken de genelde önceki tecrübelerimiz ön plana çıkar. Bundan daha önemlisi gelirimize göre fiyatların genel oranıdır. Bunu sürekli hesaplamasak da algılarımız sürekli bu yönde çalışır.

Akaryakıt fiyatlarına gelen son zamların trafik yoğunluğunu azaltacak kadar ağır olduğu tartışılırken televizyonların müdavimi bir akademisyenden ilginç bir çıkış geldi. “Hollanda’da 1 litre benzin 1,96 Euro’ya çıkmış, İspanya’da 1,48 Euro, Almanya’da 1,66 Euro, Türkiye’de 0,89 Euro” diyerek benzin fiyatlarının göreceli olarak ne kadar ucuz olduğunu anlattı.

Ankara’da Taze Bir Diplomat

Bu tespit ancak Türkiye’ye dört ay önce atanmış Euro ile maaş alan bir Avrupalı diplomatın algısı açısından doğru olabilir. Bu diplomat henüz fiyatları TL olarak algılamaya alışık olmadığı için her benzin aldığında fiyatı Euro kuruna bölme alışkanlığında olacaktır. Böylece Eylül ayından bu yana diplomatın hissettiği benzin fiyatı grafiği aşağıdaki gibidir.

Diplomat açısından tek şaşırtıcı olan, kendi ülkesinin yarı fiyatında olan benzinin Aralık ayında kısa bir süre neredeyse üçte birine bile düştüğünü hissetmesi olacaktı. Akademisyen ile diplomat bir araya gelseler Türkiye’de benzinin ne kadar ucuz olduğuna dair koyu bir sohbete girmeleri gayet olası.

Oysa geliri Türk lirası olanlar ve aracının deposunu doldururken cebinden çıkanı hissedecek kadar hesap bilenler için aynı grafik aşağıdaki gibi gerçekleşti.

Benzinde Eylül ayından bu yana 7,82 TL’den 13,64’e sadece 4,5 aydaki artış oranı %75. Oysa %50 artan asgari ücret ve bundan çok daha az artan diğer ücret ve maaşlar henüz çalışanların hesaplarına geçmedi bile.

Yukarıdaki örnekte gördüğünüz gibi tüketeceğimiz mal ve hizmetlerin fiyat seviyelerinde algılarımız rol oynar. Bir ürün veya hizmeti “pahalı, ucuz veya ederinde” olarak nitelendirirken de genelde önceki tecrübelerimiz ön plana çıkar. Bundan daha önemlisi gelirimize göre fiyatların genel oranıdır. Bunu sürekli hesaplamasak da algılarımız sürekli bu yönde çalışır. Gelire göre oranlarken her zaman o ürünle alakalı doğrusal bir algımız da bulunmaz. Örneğin geçen ay kirası gelirinin üçte biri olan birisi, gelen zamla kirası gelirinin yarısına çıkmışsa artık her fiyatın çok pahalı olduğunu düşünür.

Refah Ölçümü

Tam da bu nedenle bir ülkede yaşayanların refah seviyesi veya alım gücü hesaplanırken değişik ölçüm yöntemleri kullanılır. Dolar cinsinden kişi başı milli gelir iyi bir karşılaştırma olsa da yakın verilere sahip ülkeler arasındaki refah farkını anlamayı mümkün kılmaz. Bazen Big Mac endeksi gibi dünyada birçok ülkede standart hale gelen mal veya hizmetler üzerinden paranın değerini ölçen analizler yapılır. Bu yöntemlerin de aldatıcı çıktıları olabilir.

2021 Ekim ayında İsviçre bankası UBS tarafından yayımlanan “Gayrimenkul Köpük Endeksi” adlı bir rapor, farklı bir bakışla refah ölçümü yapıyor. Raporda seçilen şehirler dünyada finans merkezi olan veya bu iddiada olan şehirler. Hatırlarsanız bir zamanlar İstanbul için de böyle bir hayalimiz vardı. Bu rapordan yola çıkarak bugün orta sınıf diyebileceğimiz çalışanlarımızın bu gelişmiş ülke şehirlerinde çalışan sınıfdaşlarıyla durumunu karşılaştırmaya çalışacağım.

60 Metrekare

Aşağıdaki tablo, kalifiye bir hizmet sektörü çalışanının şehir merkezine yakın 60 metrekare bir ev alabilmesi için çalışması gereken yıl sayısını gösteriyor. Kalifiye hizmet sektörü çalışanı için banka çalışanı veya bilişim sektörü çalışanı iyi bir örnek olabilir. Tabloya göre bu süre, büyük finans merkezleri olan Londra için 14 yıl, New York için 9 yıl, Frankfurt ve Zürih için 7 yıl, Dubai için 6 yıl. Rapor, Dubai dışındaki şehirlerde gayrimenkul fiyatlarının son yıllarda enflasyonun oldukça üzerinde artmış olduğunu da not etmiş.

Kira Çarpanları

Rapordan sizlerle paylaşacağım ikinci tablo ise bu şehirlerde bu evin kiraya verilmesi halinde kaç yılda anaparayı geri ödeyeceği. Yani “kira çarpanı”. Bu tabloya göre de Zürih için 40 yıl olan kira çarpanı, Londra için 33, Frankfurt için 32, New York için 25, Dubai için 17 yıl.

Yazının başındaki akademisyenin benzin fiyatlarında İspanya’yı örnek gösterdiğini hatırlıyoruz. Orta sınıf karşılaştırmamızı da Londra, Zürih, New York gibi gelişmiş ülkelerin finans merkezleri yerine Madrid gibi kişi başı milli gelirimizin daha çok yakınsadığı (2013’te yarısı, şimdi dörtte biri) İspanya ile yapalım.

Madrid’de orta sınıf çalışanın 60 metrekare eve ulaşma süresi 6 yıl. Kira çarpanı da 26 yıl.

Sergio

Sergio 36 yaşında. Madrid’de bir bankada şube müdürü olarak çalışıyor. Ayda 5.500 Euro geliri var. 6 yıllık gelir toplamı yaklaşık 400.000 Euro. Madrid şehir merkezine yakın 60 metrekare evin satış fiyatı da bu civarda. Sergio 80.000 Euro yani 15 aylık maaşı kadar bir peşinat verip, bu evin değerinin %80’i, yani 320.000 Euro kredi kullanabilir. Ödeyeceği 26 yıl vadeli (alacağı evin kira çarpanı süresinde) sabit faizli kredi için aylık taksit tutarı 1.385 Euro. (Yıllık %2,45 faiz) Maaşının tam dörtte biri. Hedefindeki gayrimenkul, artan fiyatlara rağmen hâlâ ulaşılabilir görünüyor.

Sinan

Benzini Sergio’nun aldığının neredeyse yarı fiyatından satın alabilen İstanbul’daki banka şube müdürü Sinan’ın maaşını 15.000 TL olarak varsayabiliriz. Eminim bu varsayım için bile birçok okuyucum abarttığımı düşünecekler. İstanbul’da şehir merkezine yakın oturulabilecek 60 metrekare bir evin fiyatının ne olabileceğini okuyucuların hayaline bırakıyorum. Madrid ile aynı standartta olması için Sinan bu evi 1 Milyon TL’ye alabilmeli. Sizce bu mümkün mü? Varsayalım ki böyle bir ev buldu. En uygun faizi öneren bir kamu bankasından alacağı 10 yıl vadeli 800.000 TL kredi (Türkiye’de 26 yıl vadede konut kredisi yok, olsa da mevcut faiz oranlarıyla 10 yıl almakla 26 yıl almak arasında aylık taksitlerde anlamlı bir düşüş olmamakta) için ödemesi gereken aylık taksit yaklaşık olarak en az 13.000 TL. Neredeyse maaşı kadar bir taksit ödemesi yapması gerekli. Diyelim ki gözünü kararttı, yine de maaşının önemli kısmı ile kredi taksiti ödeyeceğini beyan etti. Sinan bu şartlarda kredi talep eden müşteriye kendisi bile kredi vermez.

Nominal mi Reel mi?

Yukarıdaki basit örnekteki gibi göreceli karşılaştırmalar yaparken “nominal” yani üstünde yazılı olan veya görülen değer yerine “reel” değerlerle karşılaştırmalar yapılmazsa çıkan sonuçlar yanıltıcı olabiliyor.

Sinan’ın durumu Sergio’ya göre oldukça kötü görünüyor. Aynı şartlarda ev sahibi olması neredeyse imkânsız. Sergio için artık tek önemli olan önündeki 26 yıl boyunca gelirinin aniden kesilmemesi, yani işini koruması. Rekabetçi bir dünyada bu da çok kolay değil.

Sinan’ın bir mucize olup 1 Milyon TL’ye bu evi bulması durumunda mesele daha karmaşık ve daha riskli hale geliyor. Üç adımlı ve hayata geçirilmesi zor bir plana ihtiyacı var. İlk adımda ne yapıp ne edip enflasyonun %50’yi bulduğu bir ortamda %15 ile verilen bu krediyi bir şekilde alması lazım. İkinci adımda gereken, ekonomiyi yönetenlerin beceriksiz politikalarla enflasyon işini ellerine yüzlerine bulaştırmaya devam etmeleri. Bu konuda geçmiş 4-5 yıllık performanslara güvenebilir. Üçüncü adımda ise yaklaşık 3 yıl boyunca ödemeleri için kendisine destek olacak birilerini bulması gerekiyor.

3 yılın sonunda Türkiye’de enflasyonun birikimli %100 olması durumunda maaşı 2025’te muhtemelen en az 30.000 TL olacak. O zaman ayda ödeyeceği 13.000 TL nispi olarak hafifleyecek. Evinin değeri de muhtemelen en az enflasyon kadar artacak.

Sinan 3 yıl sonra düze çıkacak mı? Zor soru. Sinan’ın diğer harcamaları da enflasyon kadar artacağından harcanabilir geliri çok hızlı artmayacak. Sinan evinin nominal değeri ve reel olarak azalan taksiti ile yüksek enflasyonun kazananı, aynı anda fiyatları artan diğer giderleri ile de kurbanı olacak.

Sergio sadece işini ve ailesini düşünürken, Sinan başta enflasyon olmak üzere birçok hesap yapıp, döviz kurunu ve enflasyona olası etkisini takip etmek zorunda kalacak.

Yüksek enflasyonun sürekli kaybedenleri ise ev veya otomobil gibi bir varlığı alamayacak sabit ve dar gelirliler ile kamu bankasından krediye hiç bir şekilde ulaşamayanlar olacak.

__

Not: Sinan kamu bankası dışında bir bankadan kredi kullanmak isterse aylık taksiti en az 19.000 TL olacak. Yazıdaki tüm varsayımlar kamu bankasından alabileceği varsayılan %1,25 faizli kredi ile yapılmıştır.

UBS raporuna buradan ulaşılabilir.

İLGİLİ YAZILAR

fuat keyman

BAKIŞ

Dış politikanın iç politika tarafından daha fazla rehin alınacağı 2022 yılına girdik. Bu durum seçimlere kadar sürecektir. Dış politikadaki savrulma görüntüsü de, hepimizi şaşırtan hamleler ve söylemler de devam edecektir.

Time dergisinin dış politika yazarı Ian Bremmer, 2022’deki güvenlik riskleri sıralamasını yaparken, benim de katıldığım bir görüşü dile getiriyor: Hem Amerika hem de Çin’in kendi iç politikalarına odaklanma tercihleri, küreselleşen dünyada büyük güçler arası çatışma olasılığını zayıflatırken, diğer güvenlik risklerine karşı mücadelede potansiyel liderlik pozisyonu almayı ve koordineli çalışmayı da zorlaştıracaktır.

Bremmer’in yaptığı güvelik riskleri sıralaması şöyle: “1) Sıfır-COVID’in başarılamaması; 2) Tekno-taraflı dünya; 3) 2024 Başkanlık seçimi öncesi Amerika’da ara seçimler; 4) Çin’in iç problemleri; 5) Rusya; 6) İran; 7) Küresel ısınma; 8) Çökmüş devletler (Afganistan’dan Yemen’e ve Etiyopya’ya, Myanmar’dan Haiti’ye ve Venezuela’ya uzanan geniş coğrafyada); 9) Halk ile neoliberal şirketler arası kültür savaşları ve 10) Türkiye.

Uluslararası Kriz Grubu yöneticileri Comfort Ero ve Richard Atwood, Foreign Policy’de (29 Aralık 2021) yayımlanan yazılarında Bremmer’e yakın bir görüşle, genel olarak büyük güçler arası çatışmanın durgunlaşacağını, Amerika-Çin geriliminin devam edeceğini, savaşların ve savaşlarda ölenlerin sayılarının düşeceğini, diplomasi ve masanın ön plana çıkacağını belirtiyorlar. Buna karşın, izlenmesi gereken çatışma alanlarının başına da Rusya-UkraynaEtiyopya, Afganistan, Yemen, İsrail-Filistin, Haiti, Myanmar ve Afrika’da terör örgütlerinin saldırılarını koyuyorlar. COVID-19 ve küresel ısınmanın da önemli risk alanları olmaya devam edeceğini ekliyorlar.

Bu çalışmaların yanı sıra 2022’de güvenlik riskleri üzerine yapılan çalışmalarda en fazla değinilen ve odaklanılan konunun “siber-güvenlik ve siber-saldırılar” olduğunu da belirtelim.

Dünyadaki Türkiye, Türkiye’deki Dünya

2022 yılı güvenlik riskleri haritalamasını Türkiye açısından okursak dört noktanın dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum.

Birincisi, dünyanın Türkiye’ye ve Türk dış politikasına ilgisinin az olduğu bir yıl izleyeceğiz gibi görünüyor. Bir tek Bremmer’in sıralamasında Türkiye 10’uncu sırada güvenlik riski olarak yer alıyor ama nedeni iç politika, otoriterleşme ve kutuplaşmayla ilgili. Türkiye’nin stratejik otonomi, sert-askeri güç ve küresel/bölgesel ölçeklerde etkili olma temelli aktif dış politika anlayışının bittiği giderek daha da netleşiyor.

İkincisi ve daha önemlisi, güvenlik risk algılayışı ve okuyuşu içinde dünyanın öncelikleriyle Türkiye’nin öncelikleri ayrışıyor ve aradaki makas açılıyor. Türkiye için önem taşıyan Suriye, Irak, Libya ve Doğu Akdeniz, ilk 10 güvenlik riski içinde yer almıyor. Dahası, özellikle Suriye, Libya, İran, Irak meseleleri, gerek Amerika-Rusya gerekse de büyük güçler arasındaki diplomasiye ve pazarlığa bırakılmış durumda. Suriye konusunda Amerika-Rusya görüşmeleri ve pazarlığı giderek güçleniyor ve bu durum, Türkiye’nin masada ikinci plana atıldığı görünümü veriyor.

Üçüncüsü, dünyanın çatışma alanında ilk sıraya koyduğu Ukrayna meselesi ve sonrasında başlayan Kazakistan’daki rejim-halk çatışması; güvenlik alanının büyük güçler arası çatışmadan ziyade “salgın, iklim, gıda, su ve iş güvencesi” gibi temel ihtiyaçlarla ilişkilendirilmesi; demokrasi-otokrasi gerilim ekseninin derinleşmesi ve bunların güvenlik ile birlikte düşünülmeye başlanması, Türkiye’nin, Amerika, AB, Avrupa; dolayısıyla Batı ile ilişkilerindeki bozulmanın devam edeceğini ama Rusya ile ilişkilerinin de kolay olmayacağını gösteriyor. 

Rusya ve Çin tercihi içinde Batı’dan uzaklaşan Türkiye; Ukrayna, Kazakistan ve post-Sovyet coğrafyasındaki gelişmelerin yönüne göre Rusya ile ilişkilerinde de sıkıntı yaşayabilir. Galip Dalay’ın, Perspektif’te yayımlanan yazısında (21 Aralık) vurguladığı gibi, “jeopolitik ve ideolojik Avrasyacılık” içinden geliştirilen “Türk dünyası fikri” ile Rusya’nın güç-çıkar temelli yayılmacı bölgesel politikası arasında “rakip ve hasmane olma”, stratejik ortak olmanın önüne geçebilir.

Türkiye ve Savrulan Dış Politika

Tüm bu gelişmeler karşısında Türkiye’nin dünyaya bakışında da özellikle giderek derinleşen ekonomik krizle birlikte değişim yaşanmaya başlandı. Batı eleştirisi, güçlü ülke olma retoriği ve Rusya ve Çin ile iyi ilişkilere girme isteği devam etse de dış politika alanında yaşanan “savrulma, zemin kaybetme ve etkili olamama” sorunları derinleşiyordu.

Dördüncüsü, dünya siyaseti içinde yalnızlaşan, stratejik otonomi iddiası biten ve kendisine ilginin azaldığını gören Türkiye görüntüsü, aslında bir taraftan “savrulan dış politika”, diğer taraftan da “dış politikanın iç politika tarafından rehin alınması” anlamına geliyordu.

2021’in ortalarında başlayan ve içeride enflasyon krizi ve seçimleri kaybetme riski tarafından belirlenen bu süreçte, dış politika alanında daha önce ilişkilerin bozulduğu ülkelerle “ilişkileri düzeltme” hamleleri yapılmaya başlandı. Mısır, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Suriye ile ilişkileri düzeltme çabasına girildi.

Amerika ile ilişkilerin daha da bozulmaması istendi. Başkan Biden’ın düzenlediği Demokrasi Zirvesi’ne Türkiye’yi davet etmemesi eleştirilmedi. Rusya’nın Türkiye’nin aleyhine hamlelerine ve söylemlerine sessiz kalındı. Katar ve Azerbaycan ile devlet-devlet ilişkisini aşan ve en yakın dostalar olarak tanımlanan ilişkiler devam etti. Katar’ın Doğu Akdeniz’de Güney Kıbrıs ile iş birliği yapması görmezden gelindi.

Bu çabanın 2022’de de devam edeceğini öngörebiliriz. Her ne kadar Türkiye’nin özellikle bölgesindeki kilit ülkelerle iyi ilişkide olması önemli ve desteklenmesi gereken bir durum olsa da, bu çabanın belli bir stratejik vizyon olmadan ve daha çok gerek ülke içi gerekse bölgesel ve küresel gelişmelere tepki niteliğinde adhoc kararlar temelinde yapılması da not edilmeli.

Örneğin Hükümetin, Birleşik Arap Emirlikleri’yle bir anda dostluk ilişkisine girme kararı, Suudi Arabistan’ı ziyaret etme isteği, İsrail ve Mısır ile ilişkilerini sıcaklaştırma arzusu ve belki de Suriye’de görüşmeleri başlatması; her biri ve hepsi altı çizilmiş bir “niye” sorusunu beraberinde getiren ve dış politika çalışanlarını şaşırtan kararlardı.

Dış politikanın iç politika tarafından daha da fazla rehin alınacağı 2022 yılına girdik. Bu durum seçimlere kadar sürecektir. Dış politikadaki savrulma görüntüsü de, hepimizi şaşırtan hamleler ve söylemler de devam edecektir. Şüphesiz ki bu durumu maskelemek için “dış politikada çıkar ilkelerden önce gelir” tümcesinin sıklıkla dile getirildiğini duyacağız ya da okuyacağız. Sanki, stratejik akıl ve vizyon olmadan çıkar olabilirmiş gibi…

İLGİLİ YAZILAR

hale sert

BAKIŞ

Bizler toprak anaya, yeryüzüne, doğaya göbeğimizden bağlıyız. Bir annenin çocuğuyla arasında ölüme dek bağlı o ip gibi. Biz istesek de ondan ayrılamayız, gidebileceğimiz başka bir yer yok.

Mutfakta yemek yaparken, özellikle sebze yemeğiyse, sebzelerin kabuklarını soyduktan sonra çöpe atarken her seferinde neden bunları biriktirip gübreye dönüştürmüyorum diye hayıflanırım. Apartmanın bahçesinde büyük bir çukur kazıp oraya döksem olmaz mı? Sonra olmaz herhalde, bu iş böyle yapılmaz deyip vazgeçerim. Değil organik atıkların belediye tarafından toplanması bugün hâlâ, 21’inci yüzyılın Ankara’sında, gayet “müreffeh” olduğu iddiasını adına yansıtan Yaşamkent semtinde katı atıklarımız bile ayrıca toplanmıyor. Biz ailecek kendi gayretimizle bilumum süt kutularını, karton, plastik kutuları, cam şişeleri ayrıştırıyor ve en yakın atık kutularına bırakıyoruz.

Karanlığa küfretmeden önce bir mum yakmamız öğretilmişti bize. Burun buruna yaşadığımız ve bizi, çocuklarımızı bekleyen iklim krizine karşı ne yapabiliriz? Şimdilik elimden sözünü ettiğim küçük adımlar ve en önemlisi çocuklarımı bu konuda duyarlı yetiştirmek geliyor. En miniğinin ellerini lavaboda yıkarken suyu iyice kısma oyunu oynuyoruz, değilse ormandaki ağaçlar bize su bırakmadın diye ağlıyorlar. Bunlar belki dünya vatandaşı, birey ve bir kul olarak yapmam gerekenlerin çok azı, farkındayım.

“Durağan Felaket Her Yere Saçılmak Üzere”

Ekoloji, çevre, iklim krizi bağlamında okunacak, öğrenecek o kadar çok şey var ki. 2021’le vedalaşırken yayımlanan yılın kitapları listelerinde karşıma çıkan iki kitaptan söz etmek istiyorum bu yazıda. İlki, Arjantinli yazar Samanta Schweblin’in 100 sayfalık katmanlı romanı Kurtarma Mesafesi. Romanla ilgili tanıtım metinlerinde kitabın çevreyle de ilgili olduğu yazılıydı. Kitapçıda elime aldığımda ilk cümlelerinden bağlayıverdi kendisine:

Kurtçuklar gibiler.

Ne tür kurtçuklar?

Kurtçuklar gibi, her tarafta. (s.13)

 

Bu satırlar daha en başından ürkütücü, gerilimli bir atmosferde yürüyeceğimi hissettirdi.

Nitekim bir sonraki sayfada hep daha kötü bir şeyler olacağı vaadiyle bir solukta okuttu kendini kitap. Roman “şimdi”de, biri artık görmeyen ve ölmek üzere olan, diğeri sadece sesiyle varlığını hissettiren iki karakter arasındaki diyaloglardan müteşekkil. Amanda ve David. Romanın ana karakterleri iki anne ve iki çocuk (Amanda ve kızı Nina, Carla ve oğlu David). Anneler ve çocukları arasında varolagelen yoğun bir duygu etrafında kurgulanmış roman. Bu içgüdüsel duygunun adı “kurtarma mesafesi”. Kurtarma mesafesi, ana anlatıcı Amanda’nın midesinde duyduğu ve sanki midesinden kızı Nina’ya bağlanan bir ip şeklinde betimleniyor. Bu ip kızından uzaklaştıkça geriliyor ve kadının endişesi artıyor. Yazar, bebeklerin ana rahminde annelerine bağlandığı göbek kordonunu metaforik olarak doğum sonrasına uzatmış sanki. Annelerin çocuklarını bebeklikten çocukluğa, neredeyse yetişkinliğe kadar her türlü tehlikeden, kazadan beladan, hastalıktan koruma kollama hissi üzerine bina etmiş romanını. Sözü edilen his çocuğun hep yanında, görme mesafesinde olmasını gerektiriyor. Amanda Nina’yı alıp tatil için kasabada kiraladığı yazlık evde, önce evin bütün girişlerini çıkışlarını, merdivenlerini kolaçan ediyor. Sorun çıkarabilecek her noktayı ayrıntısıyla öğrenmeye zihnine kazımaya çalışıyor; bahçedeki havuz, Nina’nın havuzun etrafında dolanması romanın başlarında bir tehdit imgesi olarak geziniyor.

Amanda ve David arasındaki diyaloglardan David’in ve annesi Carla’nın başına gelenleri öğreniyoruz. Roman ilerledikçe ikili anne-çocuğun hikâyeleri kasabanın koordinatlarında kesişiyor ve neredeyse birbirine geçiyor.

Romanın başında hızlıca okura gösterilen zehirli dere tüm olayların başlatıcısı, belirleyeni konumunda. Derenin kıyısına vurmuş ölü kuş, dereden su içtiği için zehirlenip ölen kısrak ve dereye ellerini sokmuş bulanan bebek David. Hikâye bu zehirlenmeyle başlıyor, David’in bedeni kızarıyor. Onu iyileştirecek şifacı kadın, çocuğu zehirlenip ölmekten ancak ruh değiştirme işlemiyle kurtarabileceğini söylüyor. Her şeyin bir enerjiden ibaret olduğunu düşünen, pozitif ve negatif enerjileri yönetebilen bir kadın bu. Kasabada doğru düzgün bir doktorun yokluğu bu kadına alan açıyor. Aslında yazar burada iklim kriziyle başımıza gelecek felaketlere karşı pozitif tıbbın yapabileceklerinin de sınırlılığını hissettiriyor. İnsanın kendi başına açtığı bu belalardan kurtuluşu doğaya ve onun güçlerine yakın duran, şamanvârî bir kadından geliyor. David’in zehirlenen bedeni ancak bir başka bedene taşınırsa zehir paylaşılacak, ölümden kaçılacak. Ruh değiştirme gerçekleşiyor, fakat bu kimseye iyilik ve huzur getirmiyor. David o eski sevimli, neşeli çocuk değildir artık. Bedenen ve ruhen yaralıdır. Evlerinde, tarlalarında pek çok ölümü kendine çeker. Ördekler, atlar peyderpey ölür. Belki Amanda ve Nina’yı da kasabaya çeken şey, David’in mıknatıslı zehridir.

Amanda ve Nina da kasabadaki zehirden paylarını alırlar, zehirlenme insanın bedeninde kurtçukların çıkması gibi bir histir. Romanın başından sonuna kadar David’in sesinin cevabını bulmaya çalıştığı “kurtçukları ne zaman hissetmeye başladın?” sorusunun cevabı sonlara doğru açığa çıkar. Amanda ve Nina, tarlalarda kullanılan kimyasal ilaçların üzerlerine bulaşmasıyla zehirlenirler.

Ruhlar değiştirilse bile kaçış yoktur. Kasabada çocukların çoğu zehirlenmiştir ya da çocuklar anne karnında zehirlenerek doğarlar, sağlık ocağındaki bir sınıfta bakılan bu çocuklar normal çocuklar gibi değildirler. Romanın sonunda bize çizilen manzarada; tarlalar, üzerinde hiçbir hayvanın otlamadığı kuru araziler, kır evleri, fabrikalar gösterilir. Bu manzarayı kat eden Nina’nın babası sonra şehre gelir, asfaltın üzeri arabalarla kaplı, trafik felçtir. Baba bir şeyi fark etmez; ipin ucu ateşlenmiş bir fitil gibi serbesttir artık ve “durağan felaket her yere saçılmak üzere”dir.

Ben romandaki anne imgesini toprak ana diye yorumladım. Bizler toprak anaya, yeryüzüne, doğaya göbeğimizden bağlıyız. Bir annenin çocuğuyla arasında ölüme dek bağlı o ip gibi. Biz istesek de ondan ayrılamayız, gidebileceğimiz başka bir yer yok. Akarsular, toprak hastalandığında bizi de hasta edecek, ediyor. Romanda geçtiği gibi tarım ilaçlarıyla toprağı, suyu zehirleyen bizleriz. Doğayla aramızdaki kurtarma mesafesi belki de romanda hissettirildiği gibi geri dönüşsüz bir şekilde koptu.

Gezegenimizin Hayatta Kalma Mücadelesi

Acaba her şeyin sonuna mı geldik sorusuyla baş başa kaldığımda imdadıma Aralık ayında vefat eden sosyobiyolojinin kurucusu, karıncalarla ilgili çalışmalarıyla tanınan Edward O.Wilson’ın Yarım Dünya: Gezegenimizin Hayatta Kalma Mücadelesi isimli çalışması yetişiyor. Kitabın ana tezlerinden biri, biz insanların dünyadaki biyoçeşitliliğin farkında olmadığı. Bilimsel çalışmaların bile bu çeşitliliği tanımada hâlâ çok gerilerde olduğunu gösteriyor yazar. Bu çeşitliliği tanımamız en başta doğayı restore edebilmemiz için gerekli. Yazar, kitabın başlığında geçen “yarım dünya” tabiri ile gezegenimizin yüzeyinin yarısını doğaya teslim ederek çevrenin yaşayan kısmını kurtarabileceğimize ve kendi varlığımızı sürdürebilmemiz için gereken dengeyi sağlayabileceğimize inanıyor.

Bir bütün olarak biyolojik çeşitlilik, insanlar da dahil, onu meydana getiren türlerin her birini koruyan bir kalkan oluşturuyor. Giderek daha fazla tür yok oldukça ya da yok olmanın eşiğine geldikçe, geride kalanların yok olma oranı da hızla artıyor.

Yazar, yaşayan türler için tek umudun, karşı karşıya olduğumuz sorunun büyüklüğüyle orantılı bir insan çabası gerektirdiğini belirtiyor. Türlerin devam eden kitlesel yok oluşu ve onunla birlikte genlerin ve ekosistemlerin yok oluşu, genel salgın hastalıklar ve iklim değişikliği insanın kendisine yönelttiği en ölümcül tehditler. Wilson, çağrısını yineliyor ve yapılabilecek en önemli şeyin dünya çapında sözünü ettiği koruma alanlarının çoğaltılması olduğunu söylüyor. Ayrıca yazar biyoloji, nanoteknoloji ve robotik arasındaki bağlantıdan ve bu alanların birlikte geliştirdiği girişimlerden de ümitvâr. Bu sayede daha az enerji ve kaynakla daha iyi bir yaşam kalitesi sağlayarak ekolojik ayak izini düşürebileceğiz, bu da biyoçeşitliliği gelecek kuşaklar için korumamızda ciddi katkı sunacak.

Wilson, organizma parçaları ve organizma üretmeyi mümkün kılan sentetik biyoloji alanındaki gelişmeler hakkında da bilgilendiriyor bizi. Bu alandaki çalışmaların ilerlemesi bazılarımız için korku verici de bulunsa işe iyi yönünden bakmamızı salık veriyor. Ben de ister istemez romanda David’in zehirlenen bedenini gerçek düzleme taşıyorum ve acaba ruh değiştirmek yerine onun bedenini sentetik biyolojiyle kurtarabilir miydik diye düşünmeden edemiyorum.

Kurtarma Mesafesi’ni bitirdiğimde bedenimi, çevremi kapladığını hissettiğim kurtçuklar Yarım Dünya’nın sunduğu teklifle biraz dağılıyorlar. Hâlâ ölmedim, kurtlanmadım. Toprak ona iyi davranırsak hâlâ yeşerebilir, ekolojik ayak izlerimizi küçültmenin derdine düşmeliyim. Organik atıklarımızı gübreye çevirmenin bir yolunu bulmalıyım.

 _

Edward O. Wilson, Yarım-Dünya: Gezegenimizin Hayatta Kalma Mücadelesi, (Çev. Sami Oğuz), Koç Üniversitesi Yayınları, 2020.

Samanta Schweblin, Kurtarma Mesafesi, (Çev. Emrah İmre), Can Yayınları, 2021.

İLGİLİ YAZILAR

menekşe tokyay

BAKIŞ

Çocukların eğitimlerine devam edebilmesi, aylardır tıp çevrelerinin ve çocuk hakları savunucularının çağrılarına kulak verilerek 5-11 yaş aralığı için acilen aşılama takvimi oluşturulmasına bağlı. Ancak bu konuda yetkili ağızlardan tek bir açıklama yok.

Salgın bütün hızıyla ve Delta’dan Omicron’a dek yeni varyantlar eklenerek devam ederken, COVID’li yılların üçüncüsüne adım attığımız şu günlerde hayatlarımızın pandemi öncesi dönemi nostalji havasında anımsanıp hepimizin yeni normali kolonya-maske-mesafe üçlemesi etrafında şekillenmeye devam ediyor.

Günlük vaka sayıları dur durak bilmeden artıyor, hatta Şubat ayında günlük vaka sayısının 100 bin bandına dayanacağına dair tahminler yürütülüyor. Nüfusun yüzde 27,2’sini çocukların oluşturduğu toplumumuzda birçoğumuzun gündeminde baş sıralarda ise “eğitim hayatı ne olacak” sorusu geliyor.

2022 yılının ilk Kabine Toplantısı sonrası canlı yayında açıklamalarda bulunan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Yüz yüze eğitime ara verilecek mi?” sorusuna net bir yanıt verdi: “Tedbirlere riayet ederek yüz yüze eğitime devam edeceğiz.”

Geçtiğimiz Ekim ayında ABD Gıda ve İlaç Dairesi’ne (FDA) bağlı danışma kurulu, BioNTech aşısının 5-11 yaş grubuna üçte bir doz olarak uygulanmasını oybirliğiyle önermişti. Çin, Küba ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin ardından ABD’de de çocuklara aşılama başladı. Bu aşının 5-11 yaş grubunda yüzde 90,7 oranında etkili olduğu belirtiliyor. Pfizer/BioNTech’in 0-5 yaş arası faz 3 çalışması ise halen devam ediyor.

Kaos, Bilim Dünyasının Sesini Bastırıyor

Türkiye özelinde 5-11 yaş aralığındaki minik kollara aşılama yapılması konusunda yetkili ağızlardan tek bir açıklama bile yok. Temaslı takibi, sınıflarda havalandırma, hijyen denetimi gibi temel unsurlar konusunda ise bir boşvermişliğin hâkim olduğu yönünde Türkiye’nin dört bir yanından endişeler dillendiriliyor.

Millî Eğitim Bakanlığı’nın halihazırda kaç sınıfın pozitif vaka sebebiyle kapandığına dair açıklama yapmaması, kamuoyunda bu konuda gri bir alan yaratıyor ve her kafadan çıkan seslerin oluşturduğu kakofoni, bilim dünyasının sesini bir kaos ortamında bastırıyor.

Evet okullar salgında son kapanan yerler olmalı; ancak tıp çevreleri yüz yüze eğitimin devamlılığı önemli olsa da eğitim kurumlarında bu kontrolsüzlüğün devam etmesi halinde okulların bir süre sonra resmi olarak değil fiilen kapanmış olacağını kaydediyorlar. Zira haftalardır birbiri ardına kapanan sınıflarda eğitim zaten aksıyor; çocuklar yoğun bakıma kaldırılıyor.

Her ne kadar Omicron varyantının çocuklarda hafif seyrettiğine dair iddialar ortaya atılsa da birçok uzman, Güney Afrika ve ABD’de Omicron kaynaklı olarak çocuklarda hastane yatışlarının bu dalgada arttığına dikkat çekiyor. Omicron ile ilgili Güney Afrika verilerine bakıldığında, hastaneye yatış riski, 2020 yılındaki ilk dalgaya kıyasla erişkinlerde yüzde 29 daha az, çocuklarda yüzde 20 daha fazla.

ABD’de ise çocuk hastaların yatışında New York özelinde Aralık ayında yüzde 395’lik bir artış kaydedildi ve bu çocukların hepsi de aşısız olanlar. Birleşik Krallık’ta yapılan benzer bir analizde ise 5-11 yaş aralığındaki aşısız çocuklar arasında en fazla pozitif vaka bulunduğu kaydedildi.

ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi’nin açıklamasına göre, virüs artık 5-11 yaş aralığında çocuklar için 10 ölüm sebebinden biri arasına girmiş durumda.

Hollanda’dan Birleşik Arap Emirlikleri’ne ve ABD’deki birçok eyalete dek uzaktan eğitime geçiliyor.

Öte yandan Türkiye’de olsun dünyanın başka bir noktasında olsun COVID sonrası gelişen şikâyetler de (baş ağrıları, sinir-kas hastalıkları, tat-koku bozukluğu, unutkanlık) hastalığın ardından çocukların peşini bırakmıyor. Görüştüğüm birçok hekim, sanki ağız birliği yapmışlar gibi, “çok geç kalınıyor, birkaç aya Omicron bulaşmayan çocuk kalmayabilir” diyorlar.

Dolayısıyla aylardır tıp çevrelerinin ve çocuk hakları savunucularının çağrılarına kulak verilmesi ve 5-11 yaş aralığı için acilen aşılama takvimi oluşturulması, aşısı tamamlanamayan çocukların da takibi gerekiyor. Bu konuda herhangi bir açıklama yapılmaması ise kişilerin koruyucu sağlık hizmetlerine olan güvenini zedeliyor, bir bilinmezlik ortasında çocukların eğitim ve sağlık hakkı ihlal ediliyor.

Sosyal Adaletsizlik, Dijital Uçurum ve Ekonomik Yoksunluk

Madalyonun diğer yüzüne bakıldığında, okulların fiziki eğitime ara verip geçici süreliğine uzaktan eğitime geçilmesi sınıfsal eşitsizliklerin derinleştiği, uzaktan eğitim araçlarına erişimi olmayan dezavantajlı gruplardaki çocukların kırılganlıklarının arttığı, çalışmakta olan çocukların yeniden kâğıt toplayıcılığından mevsimsel tarım işçiliğine dek “iş sahalarına” dönerek zorunlu eğitimden çıktığı, sosyal adaletsizliğin gözler önüne serildiği, ayrıca duygusal sorunların da arttığı başka bir sayfa aralıyor hayatlarımızda.

Dijital uçurumun yanı sıra uzaktan eğitimle birlikte artan öğrenme kaybı da bir diğer gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Çocukların temel matematik becerileri ve okuma kabiliyetleri yeterince gelişmiyor, akranlarından uzak kalışları fiziksel zindeliklerini etkileyip onları duygusal açıdan strese sürüklüyor. Ayrıca okullardaki denetim ağlarının dışına çıktıkça çocuk istismarı ve çocuk yaşta evlilik karşısında da onları savunmasız bırakıyor.

İşin ekonomik boyutu da var. Virüsle enfekte olduğundan şüphelenen veya temaslı olan dört kişilik bir ailenin devlet hastanelerindeki yoğunluk nedeniyle özel hastanede PCR testi yaptırması için ortalama 1.000 TL’lik bir meblağı gözden çıkarması gerekiyor. Yüksek enflasyon dalgasına girdiğimiz bir ülkede pandemi dalgası da bu ekonomik yoksunluklara eklendiğinde yaşanan tsunami sonucunda kimse bu testleri yapmıyor ve salgın bu şekilde dalgalar halinde yayılıyor.

Prof. Dr. Özlem Kayım Yıldız ve Doç. Dr. Ümit Kartoğlu’nun “Gelecek için Geçmişi Okumak” başlığıyla yakın tarihte yayımladıkları ortak eserlerinde Prof. Dr. Kayım Yıldız’ın çok çarpıcı tespitlerinden biri de şu: “Halk bilgilendirilmek ister; özellikle kaygı ve belirsizlik anlarında sürekli, ayrıntılı ve yeterli bir biçimde.” (s.61)

Prof. Dr. Kayım Yıldız’a göre yetkililer hesap verebilirlikten kaçtıkça, toplum da sürecin ciddiyetini tam olarak anlayamaz. Ve “bugün hatalarımız üzerine düşünmeli ve açık yüreklilikle konuşmalıyız ki gelecekte yeni başarısızlıkların önüne geçelim” diyor değerli hekimimiz.

Peki ne yapmalı? Tıp çevrelerinin üzerinde birleştiği nokta, eğitime geçici olarak ara verilmesi, bu süreçte çocukların eksik aşılarını olmaları ve hiç aşılanmamış yaş grupları için aşılama sürecinin başlaması, sürecin kontrollü ve çocuk sağlığını önceliklendiren şekilde yürütülerek acile yatan çocuk sayısında ciddi bir gerileme trendi yakalanması. Bu süreçte medyaya da büyük rol düşüyor.

Medya okuryazarlığı ve bilimsel bilgilere hâkimiyetin ne yazık ki yeterince gelişmediği ülkede, çocukların aşılanması konusunda sadece konunun gerçek uzmanlarına yer verilmeli, kasıtlı bir şekilde dezenformasyon dalgalarına alet olunmamalı.

Ne güzel der ünlü psikanalist Erich Fromm, “Kimsenin bizi kurtaracağına güvenmemeliyiz; ama yanlış seçmelerin kurtulmamızı engelleyeceğinin farkında olmalıyız.”

İLGİLİ YAZILAR

vahap coşkun

BAKIŞ

Bir dil ve o dilin kelimeleri bir partiyle, bir örgütle veya bir şahısla özdeşleştirilemez. Dil ve kelimeler onları konuşan, yazan ve onlar üzerinde düşünen herkesindir.

İçişleri Bakanlığı’nın İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında yürüttüğü bir “özel teftiş” var. Belediyenin, PKK ile iltisaklı olduğu söylenen DİAYDER (Din Âlimleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği) adlı dernekle kurduğu ilişki, bu teftişin nedenlerinden biri olarak gösteriliyor. DİAYDER ile ilgili olarak bu hafta başında bir iddianame hazırlandı ve kabul edildi. Düğüm yargıda çözülecek.

Mühim bir gelişme bu ve birçok açıdan da okunmaya müsait. Mesela, hukuki olarak bu dava, yargının siyasi emellere araç kılınmasının yeni bir örneği olarak değerlendirilebilir. Siyasi olarak ise bu dava, iktidarın İstanbul yenilgisini hâlâ kabullenememesinin bir dışa vurumu olarak görülebilir. İmamoğlu’na yönelik bir yaptırımın muhtemel siyasi neticelerine değinebilir. Ya da kişinin başkasını gömmek üzere kazdığı çukura kendisinin düşmesinin tarihi misalleri hatırlatılabilir vs.

Elbette bunların hepsi, üzerlerinde ayrıntılı bir şekilde durulması gereken önemli konular ve nitekim basında da bunlara dair birçok tahlil yapıldı. Lakin iddianamenin irdelenmeyi hak eden bir başka yönü de var. O da, bu iddianamenin Kürt kimliğine ve Kürtçeye doğrudan karşıt bir zihniyetle kaleme alınmış olmasıdır. Zira bu iddianamede, Kürtçe bazı kelimelerin kullanılması bir “suç” kapsamında görülüyor. İddianameden okuyalım:

“Dernek Başkanı Mehmet Emin Aslan’ın verdiği bir hutbe içerisinde ‘ülkemizde kullanılan Kurmançi lehçesinin içinde bulunmayan yöre halkı tarafından kullanılmayan, sonradan PKK/KCK terör örgütü tarafından kullanılıp benimsenen Civak (topluluk, cemaat), Bawermend ( İnananlar), Heja (Değerli), Jiyan (Yaşam), Henber (Karşı), Rümet (Onur, Şeref), Parastın (Savunma), Armanç (Amaç), Navent (Orta), Taybet (Özel), Astengi (Sıkıntı), Aşiti (Sulh, Adalet), Ol (Din), Cüda (Ayrı), Davi (Son), Wekhavi ( Benzerlik, Eşitlik) Bersıw (Cevap) ve Rojihilat ( Doğu) Kürtçe terminolojileri kelimeleri kullanıldığı…”

 

Evvela, Kürtçe bir yana, iddianamedeki Türkçenin içler acısı haline dikkat edilmelidir. Bir başka dil hakkında ahkâm kesen birinin (bu hakkı ve haddi nereden bulduğu bir bahsi diğer) en azından kendi diline karşı özenli davranması beklenir. İddianamede böyle bir özen yok; dolayısıyla savcının ne dediğini anlamak da güç. Ancak satırlar arasında kendinizi zorlayarak ilerlediğinizde, savcının muradını kestirebiliyorsunuz. Savcıya göre, iddianamede geçen kelimeleri Türkiye Kürtleri kullanmaz, bunlar sonradan PKK tarafından benimsenen kelimelerdir ve binaenaleyh bunların kullanılması da suçtur!

“Özgün Bir Kürt Dili Yoktur”

Gerçekten insanın dili tutuluyor. Ne olursa olsun bazı köprülerin altından suların hiç de düşünüldüğü gibi akmadığına tanık olmak insanın nefesini kesiyor. Nereden başlayacağınızı, her tarafı tel tel dökülen bu ifadeleri nasıl yorumlayacağınızı bilemiyorsunuz. Yine de iki hususun altı çizilebilir:

İlki, mevzu Kürtçe olduğunda, Türkiye’de -başta hukukçular olmak üzere- birçok kişinin yetkin bir filolog edasına bürünmesi yeni ve şaşırtıcı bir olay değil. Anayasa Mahkemesi, 1993’te HEP hakkında açılan kapatma davasını karara bağlarken “özgün bir Kürtçe dili yoktur” demişti. (E:1992/1, K: 1993/1) Savcı, iddiasını bu kadar ileri götürmüyor ama seçtiği kelimelerin “yöre halkı” tarafından kullanılmadığını ve bunların sonradan uydurulduğunu iddia edecek kadar kendinden emin. Ne var ki, iddianamede yer verdiği Kürtçe kelimelerin neredeyse tamamı yanlış yazılmış. İnsan bu kadar büyük bir söz söyleyecekse ihtimamla hareket eder, Kürtçe bilen birine danışır ve hiç olmazsa kelimeleri doğru bir şekilde iddianameye geçirir.

İddianamedeki bu hal, asıl soruna işaret ediyor. Kürtçeyi bilmeyen, bu dille en küçük bir irtibatı bulunmayan, bugüne kadar bu dilde tek bir araştırma, makale veya kitap okumamış olanlar bile Kürtçe üzerinde söz söyleme hakkını kendilerinde bulabiliyorlar. Çok doğal bir biçimde, hiçbir fikirlerinin olmadığı bir dil hakkında rahatlıkla büyük büyük laflar edebiliyorlar. Kürtçenin varlığı-yokluğu, yeterliliği-yetmezliği, lehçeleri vb. konularda hüküm vermekten kaçınmıyorlar.

Hiçbir dile karşı bu kadar hoyrat davranılmaz, hiçbir dil ve onu sahiplenenler bu kadar incitici bir muameleye maruz bırakılmaz. Ama iş Kürtçeye gelince bütün ahlaki ve hukuki sınırlar pervasızca ihlal edilir.

“Yöre Halkı”

 

İkincisi, savcı, kelimeleri PKK ile bağlantılandırıyor ama PKK’nin propaganda dili Kürtçe değil Türkçedir. Kürt milliyetçileri tarafından örgütün en çok eleştirildiği konulardan biri de budur. Terör soruşturması yürüttüğüne ve bu meseleleri yakından takip ettiğine göre savcının da bu temel bilgiden haberdar olması gerekir.

Eğer savcı, PKK metinlerini incelerse, o metinlerde diğerlerine oranla daha fazla müracaat edilen bazı Türkçe kelimeleri tespit edebilir. Peki, savcı bunlar için de bir iddianame hazırlamayı düşünür mü? Bazı Türkçe kelimelere bir suç aleti muamelesi yapar mı? Tabii ki yapmaz, yapamaz. Bir dil ve o dilin kelimeleri bir partiyle, bir örgütle veya bir şahısla özdeşleştirilemez. Dil ve kelimeler onları konuşan, yazan ve onlar üzerinde düşünen herkesindir.

Kelimeleri, onları kullananlardan hareketle mimlemek, aklın alacağı bir iş değildir. Fakat mevzu bir yerden Kürtlere dokunduğunda, akıl kolaylıkla devre dışına itilebiliyor. İddianamenin de yaptığı bu; Kürt dilini ve kültürünü sanık sandalyesine oturtuyor; PKK’yi de vasıta kılarak bu gayriakli, gayriahlaki ve gayri hukuki girişime karşı çıkılmasını, itiraz edilmesini önlemeye çalışıyor.

Ancak buradan bir yere varılmaz; benim bildiğim Kürtler için bu iddianame bir anlam taşımaz. Onlar “jîyan”larını sürdürürken kendi “civak”larında bu “hêja” kelimelerinden vazgeçmezler; dün olduğu gibi bugün de bir “asteng” ile karşılaştıklarında dilleri için “parastin” yapar ve bunu aşarlar. “Cuda” bir işleme tabi tutulmaktan rahatsız olurlar, “wekhevî” ve “aşîitî” talep ederler. Şüphe yok, kendi dillerine sahip çıkmayı da bir “rûmet” sayarlar.

Hülasa Kürtçe ne badireler atlattı, bunu da atlatır ve yolunu bulur. Fakat Türkiye, bütün kurumlarıyla, bu Kürt ve Kürtçe karşıtlığından kurtulmadıkça, bu anti-Kürt zihniyete bir “davî” vermedikçe rahat ve huzur yüzü görmez.

Unutmadan, sayın savcı bir “yöre halkı”ndan bahsetmişti. Sahi, kim bu yöre halkı? Adını bilen var mı acaba?

İLGİLİ YAZILAR

Besim F. Dellaloğlu

BAKIŞ

Bir ülkede sosyologların asgari basireti, yani olup bitenin sebeplerini araştırma düzeyi düşük olursa, o ülkede sosyolojinin basiretinin bağlanmasından yakınmak da anlamsız olacaktır.

Bir sosyoloğun malzemesini incelerken, araştırırken, çözümlerken, açıklarken, anlamaya çalışırken ihtiyaç duyacağı en temel şeyler ne olabilir? Teoriler, yöntemler, akademik teşvikin ya da muhtemel doçentlik dosyasının sağladığı motivasyon, entelektüel sorumluluk, yaşadığı topluma, dünyaya karşı hissettiği hassasiyet, akademik rekabet, çalışma azmi, imkânlar, ortamlar vs. Aslında bütün bunları öylesine sıraladım. Bazıları anlamsız bulunabilir. Yerine başkaları önerilebilir. Hiçbir itirazım olmaz.

Sorum şu: Basiret bunlardan biri olabilir mi? Bir sosyoloğun alet/edevat çantasında bulunması gerekenler listesine bir de sosyolojik basiret eklenebilir mi? Hatta, bunu artık şahsileşmiş, karakterleşmiş bir insani donanım; bir sosyoloğun sahip olması gereken temel insani fakültelerden (yetilerden) biri olarak düşünebilir miyiz? Sosyolojik basiretten söz ederken elbette aklımın bir köşesinde Aristoteles’in “phronesis” dediği şey var. Bir tür pratik bilgelik. Farkındalık, itidal, doğruyu yanlıştan ayırt edebilme. Kısaca basiret yani. Aşırı yorum riskini de üstlenerek ifade ediyorum.

Bir hekim düşünün: Akciğer kanseri teşhisi koyduğu hastasını yıllardır sigara içtiği için azarlıyor. Onu bir savcı gibi suçluyor. Hâkim gibi yargılıyor. Bu hekimin basiret sahibi olduğunu söyleyebilir miyiz? Hekimliğin deontolojisine uygun bir davranış mıdır bu? Hekimin işlevi daha çok hastasına teşhis koymak ve ona gerekli tedaviyi önermek değil midir? Elbette akciğer kanseriyle sigara tüketimi arasındaki ilişkiyi uzun uzun anlatmasında bir sakınca yoktur. Ancak hekimliğin deontolojisinde, hastalığa neden olan tercihleri yüzünden hastaları yargılamak yer almaz.

Peki, bir sosyoloğun, toplumun yaşamakta olduğu sorunlar yüzünden bazı toplumsal, siyasal aktörleri suçlaması nasıl değerlendirilebilir? Bir toplumun yaşadığı sorunların tamamı bir siyasete, bir ideolojiye fatura edilebilir mi? Üstelik beşeri alanlarda “sorun” kavramı, tıptaki “hastalık”tan çok daha az nesneldir. Dolayısıyla toplumun bir kesiminin sorun olarak algıladığını, başka kesimleri hiç de öyle algılamıyor olabilir.

Elbette bir siyasi muhalif bununla mücadele etmek için elinden geleni yapabilir. Bir savcı ve/veya hâkim konunun hukuki boyutunu gündeme getirebilir. Kimileri meseleyi tamamen ahlaki açıdan ele alan değerlendirmelerde bulunabilir. Sosyolog aynı zamanda kendini özellikle Türkçede kullandığımız anlamda bir aydın ve/veya entelektüel olarak da görüyor olabilir. İçinde yaşadığı toplumun nasıl olması gerektiği konusunda çok güçlü kanaatlere, fikirlere de sahip olabilir. Ancak bütün bunlar işin sosyolojik basiret tarafını destekleyen özellikler değildir.

Temennilerle Tespitleri Ayırt Etmek

Genellikle çok güçlü temenniler, kaliteli tespitlerin önünde birer engeldir. Sosyolojik basiretin en hassas olması gereken konulardan biri de temennilerle tespitleri birbirinden ayırt etmektir. Bu nokta aynı zamanda aydın ve/veya entelektüel işlevle sosyolog işlevi arasındaki sınırdır. Bunlar arasında elbette geçişkenlikler vardır. Ancak bazen, hatta Türkiye gibi modernleşme toplumlarında çoğu zaman bu işlevler birbirleriyle çelişebilir.

Bir sosyoloğu diğerlerinden ayırt edecek ethos, olanların niye böyle olduğunu, bunun ardındaki akut ve kronik sebepleri ortaya çıkarmaktır. Sosyolog olup bitenden şikâyet etmez. Olup bitenin sebeplerini araştırır. Ben buna izninizle asgari sosyolojik basiret demek istiyorum. Ama elbette sosyolog da bir yurttaştır. Onun da belli siyasi görüşleri, belli bir hukuk ve ahlak anlayışı vardır. Sosyolog oy da verir, bir siyasi parti için de çalışabilir. Ancak sosyolojik basiret, bütün bunların sosyolojiyi eyleme biçimini doğrudan etkilemesine izin vermemektir.

Bu arada hekim/sosyolog benzetmesinin sınırları da vardır. Hastasına teşhis koyan bir hekim ona bir tedavi protokolü de önerir genellikle. Ancak elbette son karar hastanın kendisine aittir. Buna paralel olarak bir sosyolog da toplumun yaşadığı sorunların temellerine yönelik yaptığı tespitlerden yola çıkarak bazı çözümler önerebilir. Bu çözümlerin toplum tarafından algılanmasına yönelik olarak da iki boyuta değinilebilir. Birincisi, tıpkı hasta örneğinde olduğu gibi son kararın topluma ait olduğu gerçeğidir. Aksi durumda sosyoloğun Platon’un durumuna düşme riski çok yüksektir! İkincisi ise toplumsal, siyasal sorunların çözüm alanının sosyoloji değil, büyük ölçüde siyaset olduğudur. Sosyolojik basiret işte burada da gündeme gelir. Sosyolog sınırlarını, haddini bilmelidir.

Toplumların tarihsel olarak mutlaka yönelmesi gereken ideal bir rota yoktur. Toplumların mutlaka olmaları gereken bir hâl yoktur. Siyaset bunun için vardır zaten. Siyaset bunun ne olduğunu tartışmaktır. Bu anlamda toplumların ideal tansiyonu, ideal kolesterol seviyesi olmayabilir. Siyasette tek bir doğru yoktur. Siyasette birbirine tamamen zıt iki önerinin mutlaka biri doğru, diğeri yanlış olmak zorunda değildir. Her ikisi de doğru veya her ikisi de yanlış olabilir. Siyasette doğrular ve yanlışlar varsa bile bunlar evrensel değildir, tarihle bağlıdırlar.

Sosyolojik basiret aynı zamanda bütün bunların farkında olmayı içerir. Sosyolojinin, en azından siyasete göre daha uzun erimli bir nazara sahip olması gerektiği aşikârdır. Bu uzun erimin illa Annales Okulu’yla anılan anlamda bir “longue durée” olması gerekmeyebilir. Ancak sosyolojinin siyasete göre daha “kronik”, siyasetin sosyolojiye göre daha “akut” perspektiflere sahip olduğu da bir gerçektir. Sosyolojik basiret işte bu gerçeklik duygusuna sahip olmayı gerektirir.

Neo-Kantçı Rickert’in meşhur bir sözü vardır: “Hastalık yoktur, hasta bedenler vardır.” Örneğin, başı ağrıyor diye hastasından hemen beyin MR’ı istemek basiretli bir hekimlik tutumu olmayabilir. Beyin tümörünün belirtilerinden birinin baş ağrısı olması bu hekiminin tutumunu basiretli kılmaz. Bugün başı ağrıyan herhangi biri Google’a girip bu neyin belirtisidir sorusunu sorduğunda en kötü senaryo olarak beyin MR’ı çektirmeye kendisi de karar verebilir. Burada bir hekimlik söz konusu değildir. Aslında sosyolojide de durum bundan çok farklı değildir. Sosyolojik basiret, toplumsal sorunlarla, teşhisleri ve çözümleri arasında itidalli, makul ilişkiyi öngörür. Teoriler, yöntemler, alet/edevat çantası elbette önemlidir. Ama sosyolojik basiret aynı zamanda neyin, ne zaman, ne kadar anlamlı (significant) olduğunun farkında olmaktır. Öteki türlüsü zücaciye dükkânına fil gibi girmeye benzeyebilir.

Teorinin Militanı Olmamak

Sosyolojik basiret teorilerle, ekollerle, akımlarla, en azından meslekte tecrübe kazandıkça daha mesafeli olabilmeyi de ister. Bir sosyoloğun kullandığı, ait hissettiği teoriyle, ekolle ilişkisi bir ideoloji haline gelmemelidir örneğin. Teorinin militanı olmak değildir sosyolojik basiret. Onu nerede, ne zaman, neye yönelik olarak kullanacağına karar vermektir. Örneğin, kariyerinin sonuna yaklaşmış bir genel cerrah düşünün. Hâlâ yaklaşık 40 yıl önce hocasından öğrendiği gibi apandisit ameliyatı yapıyor. Hastanın karnını baştanbaşa yararak apandisite ulaşıyor. Günümüzün birkaç delikten sorunu halleden laparoskopik yöntemler varken. Bu cerraha iyi bir cerrah diyebilir miyiz?

Sosyolojide de benzer durumlar yok değildir. Derste hâlâ 30 yıl önce yazdığı doktora tezini anlatmak, ilgili literatürde son 30 yılda ortaya çıkan gelişmelerden haberdar olmamanın işaretidir. Kendinizi ait hissettiğiniz ekolün her şeyi açıkladığını, hatta alternatiflerinin hepsinin birer safsata olduğunu düşünmek aslında çok özel bir basiretsizlik biçimidir.

Uzun yıllar şöyle düşündüm hep: Toplumsal sorunlar her zaman sandığımızdan daha karmaşıktır. Hâlâ öyle düşünüyorum aslında. Ama artık bu sorunların analizinin ya da çözümünün de genellikle sandığımızdan daha kolay olduğuna inanıyorum. Belki de “bu ne yaman bir paradoks” diyorsunuzdur! Bence değil. Çünkü bu iki yargı aynı zemine ait değildir. Birincisi hayattır. Hayat her zaman karmaşıktır. İkincisi ise bilimdir/teoridir. Bilim hayatın basitleştirilmesidir. Bu ikisi arasındaki nitelikli bir ilişki için pek çoklarına çok öznel gelebilecek birçok etken rol oynayabilir. Sosyolojik basiret bunların en masum olanlarından biridir belki de.

Sonuç olarak bir ülkede sosyologların asgari basireti düşük olursa, o ülkede sosyolojinin basiretinin bağlanmasından yakınmak da anlamsız olacaktır.

İLGİLİ YAZILAR

ibrahim uslu

BAKIŞ

Siyasi partiler açısından normal davranış, adayların resmi seçim takvimi içerisinde açıklanmasıdır; şimdiye kadar zaten hiç yapmadıkları bir iş için siyasi partileri zorlamak veya eleştirmenin bizatihi kendisi yadırganacak bir tutumdur.

31 Mart 2019 tarihinde gerçekleşen yerel seçimlerde, Ekrem İmamoğlu’na verilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı mazbatasının YSK tarafından geçersiz sayılması nedeniyle, 23 Haziran’da İstanbul seçmenleri ikinci kez sandık başına gitmek durumunda kaldı.

İlk yarışın aksine bu sefer iki aday arasındaki makas Ekrem İmamoğlu lehine net bir biçimde açıldı. Sandığa yansıyan siyasal tepki o kadar şiddetliydi ki, Binali Yıldırım mağlubiyetini en hızlı ilan eden aday olarak muhtemelen dünya demokrasi tarihine adını yazdırdı.

Sandıklar saat 17.00’de kapandı, seçim sonuçları ise YSK kararı gereği saat 19.00’dan itibaren açıklanmaya başlandı. O gece yorumcu olarak FOX TV’de konuktum ve yaklaşık 19.05 civarında haber merkezine Binali Yıldırım’ın saat 19.15’te basın toplantısı yapacağı bilgisi geldi. Yani sandık sonuçları paylaşılmaya başladıktan sadece 15 dakika sonra adaylardan birisi açıklama yapacaktı. Stüdyodaki herkes çok şaşkındı. Olan biteni anlamaya çalışıyorduk. O esnada anlam veremediğimiz ikinci bir hadise daha yaşanıyordu aslında. YSK sandık sonuçlarının duyurulmasına izin vermişti ama Anadolu Ajansı televizyon kanallarıyla veri paylaşmıyordu. Tüm ülkenin öğrendiği veriler 31 Mart seçimlerinde bilgi servisi yapmayan ANKA Haber Ajansı tarafından tedarik ediliyordu. Dolayısıyla ANKA Haber Ajansı olmasa, kamuoyunun o akşam sandık sonuçlarını öğrenmesi sıkıntılı olacaktı.

O karmaşa ve heyecan dolu atmosfer içinde stüdyodaki hiç kimse Binali Yıldırım’ın bu hareketine bir anlam veremiyordu. Ama şaşkınlığımız çok uzun sürmedi ve kısa bir süre sonra Binali Yıldırım kürsüye çıkarak mağlubiyetini ilan etti.

Bu açıklama ile birlikte seçim heyecanı da sona erdi. İşte sürprizlerle dolu o geceden itibaren yorumcular muhalefet blokunun Cumhurbaşkanı adayının kim olabileceği konusunu tartışmaya başladılar.

Oysaki genel seçimler biteli ve Cumhurbaşkanı seçileli henüz bir yıl olmuştu ama ülke dört yıl sonra yapılacak bir yarışta muhalefetin adayının kim olacağına kitlenmişti.

Normalde, diğer tüm konular gibi bu tartışmanın da bir süre sonra gündemimizden düşmesi gerekirdi. Ancak öyle olmadı; o an için muhalefetin hoşuna giden bu tartışmanın kendileri açısından da işlevsel olabileceğinin iktidar kurmaylarınca fark edilmesinden sonra işin rengi ve yönü tamamen değişti.

İktidar kanadı, muhalefet blokunda adaylık rekabeti üzerinden kriz çıkabileceğini gördüğü için bu tartışmayı diri tutmayı arzu ediyordu. Çeşitli partilerin içinde ve partiler arasında yaşanacak gerilimler iktidar açısından hem muhtemel hem de ideal bir durum anlamına geliyordu. Bu nedenle zaman zaman partilerin içinden, bazen de aktif siyasetin dışından isimleri dolaşıma sokarak tartıştırdılar.

Muhalefet partileri şimdiye kadar kendilerine kurulan bu kapana düşmediği için, seçim tarihine daha yıllar olmasına rağmen, “adayları bile belli değil” denilerek buradan bir başarısızlık ve “umutsuz vaka” algısı yaratılmaya gayret edildi. İşi o kadar ileri götürdüler ki, muhalefetin cumhurbaşkanı adayını tartışmakla görevli TV kanalları, yorumcular ve köşe yazarları ortaya çıktı.

Öyle anlaşılıyor ki, YSK’nın ilan edeceği seçim takvimi gereği cumhurbaşkanı adaylarının resmen belli olacağı güne kadar, iktidar kanadı bu tartışmayı sürdürmeye devam edecek.

İktidarın bu tutumu pek alışıldık olmasa bile yine de konumları ve çıkarları nedeniyle makul karşılanabilir. Ama işin garip tarafı, muhalefeti destekleyen çok sayıda köşe yazarı, TV yorumcusu vb. muhalif kanaat önderi de Millet İttifakı üzerinde aynı konuda baskı kurmuş durumdalar. Muhalefeti destekleyen TV kanalları, alternatif medya platformları ve gazetelerde cumhurbaşkanı adayının tartışılmadığı gün büyük olasılıkla yoktur.

Muhalefet aydınlarının, cumhurbaşkanı adayının bir an önce açıklanması gerektiği yönündeki değerlendirmelerinin en önemli gerekçesi “adayın seçmenle güçlü bir iletişim kurabilmek için zamana ihtiyacı var!” şeklindeki yanlış önermeye dayanıyor.

Neticede iktidar kurmayları ile bazı muhalif kanaat önderleri aynı noktada birleşiyorlar ve her iki grup da muhalefetin adayının açıklamaması üzerinden bir başarısızlık ve zafiyet tablosu çiziyor.

Muhalefetin yıllardır yaşadığı “kaybetme” kaygısı ve bunun tetiklediği “öğrenilmiş çaresizlik” duygusuyla da birleşince muhalif yayın organları ve aydınlar bilerek ya da bilmeyerek muhalefet seçmeninin psikolojisini olumsuz etkilemeye çalışan kaynaklara dönüşüyorlar.

Ancak bu noktada, muhalefet seçmenlerinin bu değerlendirmelerden etkilendiğini söylemek için elimizde yeterli veri olmadığını da belirtmemiz gerekiyor. Hatta tersine verilere de sahibiz. AK Parti’nin iktidar olduğu dönemden bu tarafa ilk kez son 5-6 aydır yürütülen araştırmalarda “Önümüzdeki seçimi kim kazanır?” sorusuna deneklerin büyük çoğunluğu (%55-60 arası) “muhalefet” yanıtını veriyor.

Muhalefet partileri de bu tartışmaları takip etmekle birlikte kendi yol haritalarını hayata geçirmeye devam ediyorlar. Dolayısıyla adaylık konusunda medya kurumlarının ve aktörlerinin sabırsızlığı ile seçmen ve siyasi partilerin konuya yaklaşımları arasında büyük bir makas oluştuğunu söyleyebiliriz.

Muhalefet Partileri Adayın İsmini Niye Açıklamıyor?

Bunun hem pratik hem taktiksel hem de stratejik gerekçeleri var. Bunları sıralamaya çalışalım:

1. Millet İttifakı’nın bir an önce adayını açıklaması gerektiğini ileri sürenler, muhalefet partilerinin çoktan yapmaları gereken bir işi şu ana kadar ihmal ettikleri gibi bir tablo çiziyorlar. Oysaki seçime dört, üç veya iki yıl kala belde belediye başkanlığı, ilçe belediye meclis üyeliği, milletvekilliği ya da Cumhurbaşkanlığı için bir partinin adaylarını açıkladığı herhangi bir örneğe siyasi tarihimizde pek rastlamıyoruz.

Devlet Bahçeli’nin 2020 yılında MHP’nin 2023’teki Cumhurbaşkanı adayının Erdoğan olduğunu ilan etmesi dışında 1983’ten bu yana siyaseti yakından takip etmeye çalışan biri olarak bendenizin hatırlayabildiği başka tek bir örnek bile yok.

Dolayısıyla siyasi partiler açısından normal davranış, adayların resmi seçim takvimi içerisinde açıklanmasıdır; şimdiye kadar zaten hiç yapmadıkları bir iş için siyasi partileri zorlamak veya eleştirmenin bizatihi kendisi yadırganacak bir tutumdur.

2. Yukarıda iktidarın muhalefeti adayını açıklamaya zorlarken esas amacının muhalefet içi krizleri tetikleme olduğundan bahsetmiştik. Millet İttifakı bu tuzağı bir süre sonra fark etti ve iktidarın stratejisini boşa çıkaracak hamleler yapmaya başladı. Meral Akşener’in “Ben Başbakanlığa adayım” açıklaması veya Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Belediye başkanları halka verdikleri sözleri yerine getirsinler” şeklindeki çıkışlarını bu açıdan değerlendirmek gerekir.

Millet İttifakı’nın iki büyük ortağı da adaylık rekabetinin hem mevcut haliyle ittifaka zarar vereceğini hem de ittifakın büyüme potansiyelini şimdiden sabote etmek anlamına geleceğini görüyorlar. Halihazırda ittifakın dışında olan partiler, adayını şimdiden belirlemiş yahut adaylık için sert rekabetlerin yaşandığı bir yapının parçası olmayı niye istesinler ki?

3. Cumhurbaşkanı adayı olarak ilan edilecek ismin o andan itibaren bir hedef tahtası haline geleceğini herkes öngörüyor. Bu nedenle daha seçime yıllar varken adayın hırpalanmasına ve itibar kaybı yaşamasına imkân vermek siyaseten yanlış bir tutum olacaktır.

4. Millet İttifakı’nın ortakları bu süreç içinde akılcı bir hamle yaparak bazı konularda anlayış birliği geliştirmeyi başardılar: Ortak adayla yarışa girme ve adayı belirlemek için en az altı partinin yer alacağı bir masa kurma konusunda TBMM’de parlamenter sistemle ilgili çalışmayı yürüten partiler arasında mutabakat söz konusu. Dolayısıyla adayın kim olacağı üzerinde tartışmak yerine, hangi yöntemle ve kimler tarafından belirleneceği konusunda uzlaşma sağladılar.

2018 genel seçimlerinde bu konularda mutabakat oluşturamadıkları için partiler ortak bir aday belirleyememişlerdi. Daha açık ifade etmek gerekirse “masa kurma” konusunda uzlaşı sağlanamadığı için ortak isim üzerinde çalışma atmosferi de oluşmadı. O dönemde Temel Karamollaoğlu’nun yürüttüğü diplomasi bu masanın kurulmasına yeterli gelmemişti. Ama şimdi böyle bir masanın kurulması gerektiğini bütün partiler dile getiriyor. O yüzden de ortak bir isimle yarışa girmeye artık çok daha yakınlar.

5. Partiler de toplum da parlamenter sisteme geçiş sürecinin nasıl yürütüleceği konusunda muhalefetin fikir birliği sağlamasının öneminin farkında. Bu nedenle partiler kabaca şöyle bir sıralama yaptılar:

– Geçilmesi vaat edilen parlamenter sistemin temel prensipleri üzerinde uzlaş,

– Geçiş sürecinin nasıl yönetileceğine dair anlayış birliği geliştir,

– Aday belirleme sürecinin nasıl kurgulanacağı konusunda mutabakat oluştur,

– Zamanı gelince masayı kur ve ortak adayı belirle.

Görüldüğü gibi, bu yol haritasına göre aday belirleme aşamasından önce partilerin halletmeleri gereken önemli işler söz konusu. Bunlardan birincisi tamamlandı ve yakında kamuoyu ile paylaşılacak. Ama iş orada bitmiyor tabii ki. Seçim takvimi ilan edilinceye kadar partilerin yukarıda sıralanan konularda ev ödevlerini yapmaları gerekiyor.

Dolayısıyla adayın ismini bir an önce duymak isteyenler aslında siyasi partilerin “son aşama” olarak gördükleri bir işi en başta yapmalarını istiyorlar.

Sorun, Tablonun Yanlış Yorumlanmasında

CHP, İYİ Parti, DEVA, Gelecek Partisi, SP, DP ve HDP siyasi tarihimizde daha önce pek deneyimlenmemiş bir süreci yönetmeye çalışıyorlar. Söz konusu partiler birbirlerinden farklı kökenlere, yaklaşımlara, önceliklere ve ideolojilere sahipler. Bu çok renkliliğin bir avantaja veya dezavantaja dönüşmesinin arasında ise sadece ince bir çizgi var. Yeterince özenli davranılmaması durumunda bu zor sürecin akamete uğrama riski hiç de az değil.

Bu nedenle muhalefet blokunun temkinli hareket etmesi ve bir yol haritası üzerinde ilerlemeye çalışması, içinde bulunduğumuz koşullarda en doğru tutum olarak görünüyor.

Muhalefet partileri mükemmel bir performans ortaya koyamıyor olabilirler, ama şu ana kadar majör hatalar da yapmadılar. Araştırmalarda görülen iktidar ve muhalefet arasında iktidar aleyhine gün geçtikçe şiddetlenen güç dengesizliği bu durumun en büyük kanıtı.

Ortada bir sorun algısı varsa bile bu partilerden çok tabloyu yanlış yorumlayan kanaat önderlerinden kaynaklanıyor.

İLGİLİ YAZILAR

hatem ete

BAKIŞ

Erdoğan’ın 2022’deki önceliği, toplumun ekonomik şikâyetlerini azaltmak ve muhalefetin siyasal alanını daraltmak olacaktır. Muhalefet ise ülkeyi yönetme güveni oluşturma, ittifakı koruma ve genişletme ve doğru bir aday üzerinde birleşme sınavlarıyla karşı karşıya.

Siyasi takvim açısından Türkiye’de 2021 yılı, Kasım 2020’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ekonomi yönetimindeki değişime paralel olarak gündemine aldığı “reform” arayışı ile başlamıştı. 2022 ise Kasım 2021’de Erdoğan’ın bir yıllık arayış dönemini sonlandırdığını sembolize eden “yeni ekonomik model” ilanıyla başladı.

2021 yılının Erdoğan’ın aldığı ekonomik kararlarla başlayıp bitmesi, Türkiye siyasetinde ekonominin merkezi bir işlev yüklenmesiyle ilişkili değil (sadece). Bu kararları milada dönüştüren, Erdoğan’ın siyasal arayışlarını yansıtması ve bu arayış sürecinin hem siyasetin kodlarını hem de iktidar-muhalefet dengesini değiştirmesiydi.

Kasım 2020’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Merkez Bankası Başkanı ile Hazine ve Maliye Bakanını görevden almaya iten görünür sebep, enflasyonun, işsizliğin ve TL’nin değer kaybının yükselmesiyle derinleşen ekonomik krizdi. Ancak, ekonomik krize yönelik müdahalenin “ekonomide, hukukta, demokraside reform” söylemi üzerinden yeni bir siyasal sürece evrilmesi, ekonomi dışında da Erdoğan’ı kaygılandıran dinamiklerin güçlenmesinden kaynaklanıyordu. Erdoğan ekonomik, siyasi ve jeopolitik birçok dinamiğin önümüzdeki seçimleri kaybetmesiyle sonuçlanabileceğini öngörerek siyasi bir çıkış üretme ihtiyacı duymuştu.

Erdoğan’ın Kasım 2021’de “yeni ekonomik model” söylemiyle yöneldiği yeni siyasal süreç de görünürde enflasyonun yükselmesi ve TL’nin değer kaybı gibi ekonomik gerekçelere yaslansa da yeni bir siyasi süreci/dönemi sembolize ediyor. Bu çerçevede, yeni ekonomik model, Erdoğan’ın 2021 yılı boyunca yürüttüğü arayış sürecini bitirdiğini, yeni bir siyasette karar kıldığını ifade ediyor.

 

2021’de Erdoğan: İdari Güç versus Siyasi Güç

2021, Erdoğan’ın 19 yıllık iktidarı boyunca idari açıdan en güçlü, siyasi açıdan en zayıf olduğu yıldı. Erdoğan’ın idari gücünü tasvir etmeye ihtiyaç yok. Kullandığı idari yetki/güç açısından Cumhuriyet tarihinde müstesna bir yere sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak aynısını Erdoğan’ın siyasi gücü açısından söylemek zor. Hatta Erdoğan bağlamında idari güç ile siyasi güç arasındaki ilişkinin ters işlediği bile söylenebilir.

Erdoğan 2010’a kadar vesayetle ve/ya 2012-2016 arasında Fethullahçı yapıyla mücadele ettiğinde, bugünkü idari gücüne sahip değildi ama bugünkünden çok daha etkili bir siyasi güce sahipti. Karşılaştığı bu güçlü yapıları, daha güçlü idari yetkilere sahip olduğu için değil daha etkili bir siyasal güce sahip olduğu için alt edebildi.

Erdoğan, 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrasında, Cumhur İttifakı, başkanlık sistemi ve beka/güvenlik söylemi üzerinden muazzam bir idari güce kavuştu. Başlarda bu terkibin zaten siyasal güce sahip olan Erdoğan’ı idari güçle de donattığı düşünüldü. Erdoğan’ın aktarılan idari güç karşılığında siyasi gücünden feragat etmek durumunda bırakılacağı öngörülemedi.

Erdoğan’ın siyasi gücü, devlete -bir zamanlar revaçta olan terkiple müesses nizama- karşı toplumun sözcülüğüne soyunmasından, devleti demokratikleştirme misyonuna hizmet etmesinden besleniyordu. 15 Temmuz sonrası siyasi denklem ise bu tarihsel-siyasal misyona karşı bir dinamiğe yaslanıyordu. Bu denkleme yaslanmaya devam ettiği müddetçe Erdoğan’ın siyasi gücünün azalması mukadderdi.

Cumhur İttifakı’nın siyasi-ideolojik eksenine razı/tabi olarak yürüttüğü iktidar, Erdoğan’ı idari gücünün zirvesine taşırken, siyasal açıdan zayıflattı. Demokratik perspektifin ve rasyonel yönetimin kaybı birçok toplumsal kesimin uzaklaşmasına yol açtı. Muhafazakâr-milliyetçi sağ konsolidasyon bozulurken, Kürtler büyük ölçüde muhalefeti desteklemeye başladı.

Erdoğan, başlarda, yeni denklemin -muhtemel- siyasi sonuçlarından endişelenmektense, kullanımına sunulan muazzam idari yetkilere odaklandı. Siyasi kariyeri boyunca geleceği planlamaktansa güne odaklanan, taktiklere stratejiden daha fazla anlam atfeden Erdoğan, daha önceki ittifak tecrübelerinde olduğu gibi iş gördüğü sürece bu denklem doğrultusunda hareket edecek, işlevini yitirdiğine kanaat getirdiğindeyse yeni bir denklem kurmak üzere bu denklemden vazgeçecekti.

2021 yılındaki gelişmeler, Erdoğan’ın bu öngörüsünü doğrulamadı. Erdoğan, Kasım 2020’de, sahip olduğu idari güce karşın siyasal açıdan zayıfladığını fark ederek, reform söylemi üzerinden çare arama, çıkış bulma arayışına girdi. Bu arayış, 2021 yılı boyunca sürdü ve Erdoğan lehine bir sonuç üretmeden 2021 Kasım’ında son buldu.

Erdoğan’ın siyasi çıkmazı aşması, 15 Temmuz sonrası siyasal denklemi revize etmesine, denklemin üzerine inşa edildiği siyasi-ideolojik ekseni esnetmesine bağlıydı. Ancak reform sözcüğünü kullandığı andan itibaren gördüğü dirençler ittifak eksenini ve ittifakın vazettiği ideolojik-siyasi ekseni esnetmenin mümkün olmadığını gösterdi. Ya bu eksene tabi olunacak ya da bu eksenden vazgeçilecekti. Eksenin bileşenleri veya ideolojik koordinatları müzakereye açık değildi. 2021 yılı boyunca Erdoğan’ın arayışa yöneldiği her aşamada bu durum bütün açıklığıyla -çoğunlukla Bahçeli tarafından- Erdoğan’a hatırlatıldı.

2021 yılı Erdoğan’ın çaresizliğinin, kararsızlığının, yönsüzlüğünün bütün açıklığıyla görüldüğü bir yıl oldu. Erdoğan mevcut statüko ile bir şey yapamadığını ancak bu statükoyu değiştirmeye yönelik irade ve imkândan da yoksun olduğunu gördükçe siyaseten zayıflamaya devam etti.

Bu temel denkleme bir çare bulamadığı için yöneldiği parçalı-noktasal siyasal mühendislik teşebbüslerinden de bir sonuç alamadı. Cumhur İttifakı’nı genişletmek üzere Saadet Partisi’ni (ve kısmen İYİ Parti’yi) ikna etmeye çalıştı, bir sonuç alamadı. Millet İttifakı’nı baskı altında tutmak -ve mümkünse dağıtmak- üzere HDP ve İYİ Parti’yi hedef alan pek çok hamleye yöneldi, başarıya ulaşamadı. İttifak dinamiklerini kendi lehine değiştiremeyince, seçim yasası üzerinden avantaj üretmeye yöneldi. Ancak bir yıl boyunca MHP ile yürütülen çalışmalar, anlamlı bir sonuç üretmeyince rafa kaldırıldı.

Bu sonuçsuz siyasi hamlelerin yanı sıra 2021 yılı boyunca ekonomik göstergeler de istikrarlı bir şekilde iktidar aleyhine işlemeye devam etti. Ekonomik rasyonalite ve öngörülebilirliğin kaybı enflasyonun daha da yükselmesine, TL’nin döviz karşısında değer kaybetmeye devam etmesine yol açtı.

İktidar aleyhine yaşanan bütün bu dinamikler, görünür bir oy kaybına yol açarak, iktidar değişimi ihtimalinin belirmesine ve gün geçtikçe güçlenmesine yol açtı. En etkili yansımasını ekonomide gösteren iktidarın siyaset ve yönetim zafiyeti, toplumsal desteğini de istikrarlı bir şekilde azalttı. 2021 yılı kapanırken, AK Parti ve MHP 2002 seçimlerindeki oy oranlarının gerisine düştü, Erdoğan’ın oy desteği de yüzde 30’lara geriledi. Cumhur İttifakı Millet İttifakıyla eşitlenirken, muhalefet bloku ile makas 15 puana kadar açıldı. Cumhurbaşkanlığı senaryolarına yönelik ölçümlerde, muhalefetin muhtemel adayları Erdoğan’dan daha yüksek oylar almaya başladı.

Sonuç olarak, Kasım 2020’deki reform arayışı üzerinden başlayan 2021 yılının Erdoğan açısından kötü geçtiği, gerek siyasi irade ve ilişkiler açısından gerekse toplumsal destek bakımından Erdoğan’ın 2021’i dezavantajlı kapattığı söylenebilir.

Türkiye 2021 yılı boyunca Erdoğan ile ittifak bileşenleri arasındaki güç mücadelesine ve Erdoğan’ın mevcut ittifak yapısına alternatif bir siyaset kurgulama iradesi gösterememesi dolayısıyla ittifak denklemine tabi olmasına şahitlik etti. Bu yönüyle Erdoğan’ın 2021 yılında yaşadıkları, bir lider-parti-iktidar-ülke için siyasal perspektifin idari güçten daha önemli olduğunu, siyasal perspektiften yoksun idari gücün çözüm üretmediğini ortaya koyan güçlü bir örnek teşkil ediyor.

2021’de Muhalefet: Değişen Güç Dengesi

Yukarıda iktidar bağlamında değerlendirilen 2021 yılının muhalefet lehine işleyen en önemli sonucu, iktidar-muhalefet arasındaki güç dengesinin muhalefet lehine değişmesi oldu.

Muhalefet, 31 Mart yerel seçimlerindeki galibiyetten sonra, iktidara alternatif bir siyaset geliştirmekte zorlansa da iktidarın kötü performansı dolayısıyla gün geçtikçe avantajlı bir konuma yükseldi. 2020 yılı boyunca, toplam oy oranı itibarıyla iktidarla başa baş bir görüntü veren muhalefet, Aralık 2020’den başlayarak iktidarın önüne geçmeye başladı. Erdoğan siyasal açıdan sıkıştıkça, muhalefet ile iktidar arasındaki fark muhalefet lehine açılmaya devam etti ve en sonunda yüzde 15’lere ulaştı.

Erdoğan’ın ürettiği siyasal boşluk, ekonomik krizin derinleşmesi ve seçmenin muhalefet lehine hareketlenmesi, muhalefetin siyasi performansını güçlendirdi. 2020 yılı boyunca ittifak bileşenlerini korumaya ve yeni siyasi partilerle genişletmeye konsantre olan muhalefet, 2021’de kazandığı özgüvenle ittifak yapısını güçlendirdi. Millet İttifakı’nın yumuşak karnı haline gelen HDP ile ilişkiler, İYİ Parti ve HDP merkezli polemiklere ve rahatsızlıklara karşın, büyük ölçüde yönetildi. HDP açıkladığı Tutum Belgesi ile iktidara karşı muhalefetle iş birliği yönünde irade beyanında bulunurken, CHP proaktif bir siyasetle hem Kürt seçmen hem de HDP ile yapıcı bir ilişki geliştirdi. Millet İttifakı’na katılım konusunda acele etmeyen Saadet, Gelecek ve DEVA partileri, yoğun lider diplomasisi ve parlamenter sistem gibi ortak çalışma alanları üzerinden muhalefet ekseninde tutuldu. Her an gerilim üretme potansiyeline sahip ortak Cumhurbaşkanı adayı meselesi, bir çözüme kavuşturulamasa da ittifaka zarar verecek bir düzeye taşınmadı.

Muhalefet, Eylül ayına kadar, Erdoğan’ın ürettiği siyasi boşluğu doldurmakta ürkek davrandı. İktidarın çizdiği siyasal alanın dışına çıkarak alternatif bir siyaset geliştirmek yerine çoğunlukla Erdoğan’a ve/ya münferit icraat başlıklarına yönelik konu bazlı muhalefetle yetindi. Başka bir deyişle, Erdoğan’a alternatif bir siyaset geliştirmek yerine Erdoğan’a yönelik karşıtlığın doğal adresi olmakla yetinmeyi tercih etti. Bu çerçevede, muhalefetin oylarında görülen artışın seçmenin muhalefete yakınlaşmasından çok esasında Erdoğan’dan uzaklaşmasıyla ilişkili olduğu söylenebilir.

Bu dönemin en avantajlı partisi İYİ Parti oldu. Erdoğan, yukarıda işaret edilen kırılma anlarında tökezledikçe, İYİ Parti muhalefet blokundaki en güçlü sağ parti olmanın avantajıyla oyunu artırdı. Ancak, iktidardan ayrılan seçmenin çoğunluğu, muhalefete yönelmek yerine kararsız blokunda durmayı tercih etti. Dolayısıyla Eylül ayına kadar, muhalefet konu bazlı eleştiri, toplumla yakın ilişki ve lider etkileşimleri üzerinden iktidar alternatifi olma konumunu güçlendirerek iktidar blokundan kopan bir seçmen grubunu kazanırken, alternatif bir siyaset geliştirememesi dolayısıyla da iktidardan kopan bir kısım seçmene adres olmayı başaramadı.

Eylül ayı, muhalefetin siyasetle ilişkisinde önemli bir kırılmaya sahne oldu. Muhalefet, Eylül ayından başlayarak siyasi inisiyatif almaya, gündem belirlemeye, ürkek de olsa siyaset geliştirmeye yöneldi. İktidar değişimi ihtimali siyasetin merkezine oturdukça, muhalefet iktidarın çizdiği siyasal alanın dışına çıkmaya ve alternatif siyaset geliştirmeye başladı. Bütün muhalefet partileri seçmen hareketliliğinden pay almaya yönelik bir aktivasyona girerken, İYİ Parti merkez sağ parti potansiyelini realize etme, CHP de Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylık ihtimali üzerinden siyaset üretmeye yöneldi.

İktidarın muhalefetin öncülük ettiği siyasi gündeme etkili cevaplar veremeyişi siyasi ve toplumsal muhalefetin özgüvenini artırdı. Bu çerçevede, Kasım ayına gelindiğinde, siyasi gündemin en önemli başlığı, iktidar değişimi ve “muhalefetin zaten kazanılacağı kesin olan” Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hangi aday ile katılması gerektiğine ilişkin tartışmalardı.

 

2021’in Muğlak Sonu

2021 yılı boyunca, Türkiye siyasetinin genel işleyişi ve iktidar ile muhalefet arasındaki denge (değişimi) bu çerçevedeydi. 2021 yılına muhalefetle başa baş bir tabloda başlayan iktidar, yıl sonuna geldiğinde siyasal ve sayısal inisiyatifi muhalefete kaptırmış durumdaydı. Kasım 2021’in dondurulmuş fotoğrafı, iktidarın siyasi alanı tamamen muhalefete terk ettiği, Erdoğan’ın kayıtsızlıkla gündem tarafından sürüklenmeye devam ettiği ve muhalefetin her geçen gün artan bir ivmeyle siyasal inisiyatif geliştirip seçimleri kazanmayı -neredeyse- garantilediği yönündeydi. Toplumsal gündemin ana konusu ise yüksek enflasyon ve TL’nin değer kaybı üzerinden gün geçtikçe daha da derinleşen ekonomik krizin ürettiği ağır maliyetlerdi.

Aralık 2021’de, yeni ekonomik model üzerinden 2022 yılına girilirken, 2021 yılının sonundaki fotoğrafın değişmeye açık olduğu, iktidar ve muhalefetin siyasal performansları veya seçimlerde mutlak kayıp-kazançları ile ilgili keskin yargılar için henüz erken olduğu görüldü. 

 

Yeni Ekonomik Model ve 2022 Projeksiyonu

Erdoğan kararsızlık, siyasetsizlik ve arayış ile geçirdiği 2021 yılını, “yeni ekonomik model” ilanıyla sona erdirdi. Yeni ekonomik modelin 2021 yılının bitişini ve 2022 yılının başlangıcını işaret ettiğini düşünmemizin nedeni modelin ekonomik içeriği değil, model üzerinden işareti verilen yeni siyasal karardı. Erdoğan, bir yıl boyunca el yordamıyla yürüttüğü siyasi ve ekonomik arayışa son vererek seçimlere kadar sürmesi muhtemel bir siyasi eksende karar kılmış görünüyor.

Bu politika, 15 Temmuz sonrası oluşan siyasi denklemi esnetmeye yönelik çabalarının sonuçsuz kalmasından sonra, Erdoğan’ın mevcut siyasal denkleme yeniden tutunması, hatta içine ekonomiyi de katarak tahkim etmesi ve genişletmesi anlamına geliyor.

Bu, 2021 yılındaki gerilim ve kararsızlıktan sonra hem Erdoğan’ın hem de Cumhur İttifakı bileşenlerinin yeniden iç uyumlarını ve konsantrasyonlarını tahkim ettikleri, seçimlere kadar da bu doğrultuda, ekonomiyi önceleyen ama ekonomiyi siyasi bir çerçevenin içinde anlamlandıran bir siyaset üzerinde yol alacaklarını gösteriyor.

Bu yeni durum, 2022 yılını 2021’in devamı olmaktan çıkaracak, iktidarın ve muhalefetin konumunu yeniden belirleyecektir. İktidarın siyasal alanı büyük ölçüde muhalefete terk ettiği dönemin 2022 itibarıyla son bulması, önümüzdeki dönemin siyasal gelişmeleri üzerinde doğrudan etkili olacaktır.

Önümüzdeki dönem hem iktidar hem de muhalefet açısından seçim takviminin çalışmaya başladığı bir dönem olacaktır. İktidarın ve muhalefetin konumunu da seçime yönelik hamleleri şekillendirecektir.

2022’de İktidar

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2021’de siyasal ve sayısal açıdan ciddi güç kaybetti. Toplumda siyasi ve idari kapasitesine yönelik güçlü tereddütler oluştu. Siyasi arayışlarını sonuçlandıramamanın yanı sıra mevcut ittifak/iktidar denklemine mecburiyeti arttı. İktidar değişimi ihtimali gerçekçi bir senaryoya dönüştü. Muhalefet birçok konuda inisiyatif alarak hem toplum nezdindeki desteğini artırdı hem de siyasi gündemi belirlemeye başladı.

Erdoğan’ın 2022 yılındaki önceliği, bu dezavantajları gidermek, iradesine yönelik tereddütleri ortadan kaldırmak, toplumun ekonomik şikâyetlerini azaltmak, muhalefetin siyasal alanını daraltmaya yönelmek ve seçimlere avantajlı girmek olacaktır.

Ekonomiyi Siyasallaştırma

Önümüzdeki dönemde Erdoğan’ın birinci önceliği ekonominin seçmenin gündemindeki ağırlığını azaltmak olacaktır. Bu doğrultuda, ücret artışları üzerinden seçim ekonomisine geçişten, günübirlik tedbirlerle ekonomik göstergeleri iyileştirmeye kadar her türlü ekonomik enstrümana başvurmanın yanı sıra ekonomiyi siyasi bir tercih ve söylemin parçası kılmaya ağırlık verecektir.

20 Aralık öncesi ve sonrasındaki ekonomik kararlar, Erdoğan’ın parametreleri belli bir ekonomik plan çerçevesinde hareket etmekten öte günübirlik politikalar üzerinden “durumu idare etmeyi” önceleyeceğini gösterdi. 20 Aralık öncesinde “düşük faiz-yüksek kur” sloganı üzerinden gündeme taşınan ekonomik modelin TL’yi beklenmedik bir hızla döviz kuru karşısında değersizleştirmesi üzerine 20 Aralık’ta açıklanan tedbirler, önümüzdeki dönemde alınacak kararlarda ekonomik tutarlılık aramak yerine güncel sorunların nasıl giderilebileceğinin önceleneceğini gösterdi.

Nitekim birçok ekonomik tutarsızlık, kayıt-dışılık ve orta vadeli maliyetler içerse bile, 20 Aralık kararları döviz kurunun çıktığı hızla gerilemesine yol açarak, Erdoğan’a ihtiyaç duyduğu psikolojik özgüveni sağlamaya yetti. 20 Aralık hamlesi, iktidar ve muhalefet arasındaki güç dengesi itibarıyla 2021 yılındaki parametrelerin değişmesini ve 2022 yılının yeni bir siyasi zemin üzerinden başlamasını sağladı. Erdoğan, seçmeni nezdinde siyasi iradesini, yönetme becerisini, hamle yapma kabiliyetini güncelledi. Uzunca bir süredir Erdoğan’a atfedilen ve 2021 yılı boyunca gerçekleşmediği için hayal kırıklığı üreten “şapkadan tavşan çıkarma” kabiliyeti, 20 Aralık hamlesi sonrasında tazelendi.

Erdoğan önümüzdeki dönemde, kriz olgusunu değiştirmekten öte kriz algısını değiştirmeye ağırlık verecektir. 20 Aralık hamlesi de ekonomik durumu düzeltmek yerine Erdoğan’ın ekonomiyi düzeltebileceği algısını tazelemeye hizmet edecektir. 20 Aralık hamlesinin yaslandığı Kur Korumalı Mevduat uygulamasının ömrü tükendiğinde, başka bir enstrümana başvurulacaktır. Erdoğan krizleri çözmek yerine ötelemeyi, yeni bir krizle karşılaşana kadar zaman kazanmayı önceleyecektir.

Siyasal açıdan önemli olan, Erdoğan’ın seçim takvimini başlattığı, seçimlere giderken ekonomiye konsantre olduğu, ekonomik parametrelerden öte siyasal öncelik ve ihtiyaçlarla kararlar alacağı ve sahip olduğu birçok enstrüman ve imkânı bu doğrultuda kullanacağıdır.

Öte yandan bu adımlar, kriz olgusunu ortadan kaldırmak yerine kriz algısını yönetmeyi öncelediği ölçüde, Erdoğan’a yeni bir toplumsal destek sağlamayacaktır. Bugün itibarıyla söylenebilecek olan, mevcut politika seti sürdürüldüğünde, Erdoğan’ın tabanındaki erimeyi durdurabileceği, durduramazsa bile bir süre daha öteleyebileceği, uzunca bir süredir muhalefete yönelmek istemediği için kararsız blokunda durmaya devam eden seçmeninin bir kısmını da -belki- geri kazanabileceğidir.

Bu politika seti kendisinden beklenen mahareti gösteremediğinde ve/ya ekonomik durum algı operasyonlarıyla örtülemeyecek bir bozulmaya uğradığındaysa, Erdoğan’ın bu kısmi kazanımları elde etmesi de zorlaşacaktır. Ki bu ihtimal daha güçlü görünüyor. Buradaki en önemli dinamik, 2021’de kurdan kaynaklı maliyetle birleşen enflasyonunun 2022’deki ücret artışlarıyla beklenenin üstünde yükselme ihtimalidir. 3 Ocak’ta açıklanan oran da bunu teyit ediyor.

Siyaseti Güvenlikleştirme

Ekonomiyi siyasi bir çerçeve içinde tutma çabasının yanı sıra Erdoğan, önümüzdeki dönemde 2018 yılından beri defalarca yöneldiği ancak henüz anlamlı bir sonuç almadığı siyasi söylem ve politikaları daha kararlı bir şekilde sürdürecektir. Beka, güvenlik, terör, dış güçler gibi argümanlar, önümüzdeki dönemde hem kendi seçmen konsolidasyonunu sağlamak hem de muhalefet ittifakını dağıtmak üzere yeniden tedavüle sokulacak, kısacası siyaset güvenlikleştirilecektir.

İttifak dinamikleri açısından bakıldığında, bütün çabalarına karşın Erdoğan’ın bir kazanım elde etmesi zor görünüyor. İYİ Parti ile ilgili girişimler bugüne kadar sonuçsuz kaldı. Önümüzdeki dönemde de İYİ Parti’nin ittifak değiştirmesi mümkün görünmüyor. Saadet Partisi’ne yönelik davet, Oğuzhan Asiltürk’ün vefatı ve Temel Karamollaoğlu’nun tartışmalı son ziyareti ile sekteye uğradı. Karamollaoğlu’nun kamuoyuna yansıyan kararlı tutumu, önümüzdeki dönemde de Saadet Partisi’nin Cumhur İttifakı’na katılmasını ihtimal dışı tutuyor. AK Parti’nin gelecek senaryolarında yeniden Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan isimlerinin tedavüle girmesini arzu etmeyeceğinden Erdoğan’ın Gelecek ve DEVA ile muhtemel bir ittifakı zorlaması da düşük ihtimal. Erdoğan böyle bir seçeneği zorlasa bile her iki partinin bu teklifi kabul etmeme ihtimali daha yüksek görünüyor.  

Erdoğan önümüzdeki dönemde HDP’yi baskı altında tutarak hem pazarlık marjını koruma hem de muhalefeti baskı altında tutma politikasını sürdürecektir. Bunun bir adım ileriye götürülüp HDP’nin kapatılmasıyla sonuçlandırılması da mümkündür. Ancak bu politika çizgisi de seçmen dinamikleri açısından Erdoğan lehine değil, aleyhine bir sonuç üretecektir.

Bu çerçevede, Erdoğan’ın önümüzdeki seçimleri kazanmasını sağlayacak bir politikaya yöneldiğini söylemek zor. Erdoğan’ın verdiği karar, başka türlüsünü yapamadığı için razı/teslim olduğu bir karardır. Erdoğan 2021 yılı boyunca yokladığı siyasi çıkış imkânını realize edemediği için kriz üreten statükoya teslim olma kararı vermek durumunda kalmıştır. Bir karar vermekle, bir politika setinde karar kılmakla 2021 yılındaki kararsızlık durumuna kıyasla avantajlı bir durumda olacaktır. Ancak bu avantaj önümüzdeki seçimleri kazanmasını garantilemeyecektir.  

Geriye kalan tek seçenek, muhalefetin yaptığı yanlışlar dolayısıyla Erdoğan’ın seçimleri kazanma ihtimalinin belirmesidir. Bu da (yeni bir politika setine karar vererek 2022 yılının siyasal gidişatına yön verme iradesine sahip olmasına karşın, bu politika setini yürütmeye devam ettiği müddetçe) seçimlerin sonucu üzerinde belirleyici olacak aktörün Erdoğan’dan öte muhalefet partileri olacağını gösteriyor.  

Erdoğan belirlediği politika setiyle, siyasal ve sayısal açıdan 2021 yılı boyunca yaşadığı dezavantajı giderme imkânına kavuşmuş, ancak muhalefet muazzam hatalar yapmadığı takdirde, önümüzdeki seçimleri kazanma ihtimalini de azaltmış görünüyor.  

 

2022’de Muhalefet

Muhalefet 2022 yılına ve önümüzdeki seçimlere iktidardan daha avantajlı bir konumda giriyor. Oy oranı itibarıyla Cumhur İttifakı’na eşitlenen Millet İttifakı, bazı pürüzlere rağmen, birlikteliğini muhafaza ediyor. HDP’nin ittifak içindeki nazik konumu bugüne kadar sürdürülebildi, önümüzdeki dönemde de aynı hassasiyet gösterildiğinde bozulması için ciddi bir sebep görünmüyor. Saadet, Gelecek ve DEVA partileri lider diplomasisi ve ortak çalışmalar üzerinden Millet İttifakı’nın çekim alanına girmiş görünüyor. İttifaka dahil olma zamanı konusunda acele etmemelerine karşın, seçim sürecinde Millet İttifakı’na katılmaları daha büyük bir olasılık. Millet İttifakı bu bileşenlerle de desteklendiğinde, muhalefetin Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanma şansı iktidar blokuna göre artmış olacaktır.

Bu pozitif tabloya rağmen, 2022 yılı içerisinde muhalefeti bekleyen ciddi riskler de bulunuyor. En önemli risk, muhalefetin topluma yeni bir siyaset ve yönetim perspektifi sunmak yerine iktidarın oluşturduğu rahatsızlığa yaslanmaya devam etmesidir.

Önümüzdeki dönemde Erdoğan, bütün mesaisini ekonomiye harcayarak, ekonomiyi siyasal bir bağlama yerleştirerek muhalefetin ekonomik krize endeksli kolay siyasetini zorlaştıracaktır. Erdoğan’ın siyasete yeniden dönüşü, muhalefete yönelik alternatif siyaset talebini artıracaktır. Kamuoyu araştırmaları, toplumun muhalefete yönelik birçok endişe taşıdığını ortaya koyuyor. Muhafazakâr kesimler rövanşizmden ve kazanımların kaybından tedirgin olurken, farklı birçok toplumsal kesim de ülkenin iyi yönetilemeyeceğinden, istikrar ve kaos riskinden endişe duyuyor.  Muhalefet bugüne kadar bu iki hâkim endişeyi giderebilecek anlamlı bir siyaset geliştiremedi. Önümüzdeki dönemde, seçim takvimi hızlandıkça muhalefetin gerçekçi bir siyasal alternatif üretme ihtiyacı artacaktır.

Türkiye gibi kutuplaşmış bir toplumda, ekonomiyi veri alan, teknik eleştirilerle sınırlı bir siyaset dili muhalefetin avantajlı konumunu zayıflatacaktır. Erdoğan’ın elindeki bütün enstrümanlarla ekonomiye konsantre olduğu bir süreçte, seçmen desteğini artırmak ve kararsız seçmen nezdinde güven uyandırmak için muhalefet, alternatif bir siyaset ve yönetim tarzı geliştirme; ekonomik programdan terörle mücadeleye, sistem değişikliğinden dış politika perspektifine birçok alanda topluma sürdürülebilir, gerçekçi programlar sunma ihtiyacıyla karşı karşıyadır.

Muhalefetin bir diğer risk alanını adaylık meselesi oluşturuyor. İktidar değişimi talebi veya Erdoğan’a kaybettirme arzusu seçmen mobilizasyonunda önemli olmakla beraber, en nihayetinde seçmen Erdoğan’a “evet” mi “hayır” mı referandumundan öte ülkeyi kimin yönetmesi gerektiği ile ilgili çok adaylı-alternatifli bir seçime katılacaktır. Seçmen, Erdoğan’a yönelik tutumunun yanı sıra mevcut adaylar arasında bir tercihte bulunacaktır. Erdoğan’ın siyasete geri döndüğü ve etkili bir siyasi kampanya yürüteceği bir ortamda muhalefetin adayının özellikleri daha da önem kazanacaktır. Adayın kimliği ve belirlenme süreci Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kiminle yarışacağının ötesinde muhalefetin Türkiye’yi nasıl yönetmeyi planladığının ve nasıl bir gelecek vaat ettiğinin de işareti olacaktır.

İktidarın Yeni Yol Haritası ve Muhalefetin Sınavı

2022 yılı hem seçim takvimine geçilmesi hem de iktidar ve muhalefetin birçok siyasi hamle yapma ihtiyacında olmaları dolayısıyla, 2021 yılından daha hareketli ve gergin bir yıl olacaktır. İktidar attığı adımlarla seçim stratejisini belirlemiş görünüyor. Bu strateji, ekonomik kriz algısını gidermek, taban erimesini durdurmak, yakın zamanda ekonomik kriz dolayısıyla giden bir kısım seçmeni geri getirmek, muhalefetin siyasal açmazlarını görünür kılmak, muhalefeti baskı altına alarak hata yapmaya zorlamak gibi unsurlara dayanıyor. Bu unsurlar, Erdoğan’ın önümüzdeki seçimleri kazanmasını garantilememekle beraber AK Parti’yi ve tabanını diri tutmaya ve Erdoğan’ı muhafazakâr kanadın en güçlü aktörü konumunda tutmaya hizmet edecektir. Ayrıca, Erdoğan’ı muhalefetin hatalarından avantaj sağlayabilecek elverişli bir zemine kavuşturacaktır.

Erdoğan’ın yeni siyasi yol haritası, muhalefetin iki önemli avantajını kaybetmesine yol açmış görünüyor; ekonomik kriz algısı ve iktidarın siyasetsizliği. Muhalefet, Erdoğan’ın siyaset yapmaya geri döndüğü ve ekonomik kriz algısını yönetmeye konsantre olduğu bir süreçle seçimlere yaklaşıyor. Üstelik sayısal avantajına rağmen parçalı, öncelikleri farklı ve birlikte hareket etme kabiliyet ve iradesi sınanmamış bir yapıya sahip. İktidar ise muhalefete göre çok daha uyumlu ve net bir fotoğraf veriyor.

Bugün itibarıyla muhalefet sayısal avantaja sahip olmaya devam etmekle beraber, bu avantajını muhafaza edebilmek için geçmek durumunda olduğu birçok sınavla da yüz yüzedir. Bu sınavları, siyaset yapma, ülkeyi yönetme güveni oluşturma, ittifakı koruma ve genişletme, adaylık sürecini doğru yönetme ve doğru bir aday üzerinde birleşme olarak sıralayabiliriz.

Bu sınav alanlarının her biri önümüzdeki dönemin gidişatı ve iktidar ile muhalefetin konumu üzerinde doğrudan etkili olacaktır. Muhalefet bu sınav alanlarını doğru yönettiğinde seçimlere avantajlı girecek, bu sınav alanlarında beklentileri karşılamadığında avantajı Erdoğan’a devredecektir.

Sonuç olarak önümüzdeki dönemde siyasal gündem büyük oranda Erdoğan tarafından domine edilse bile seçimlerin kaderi Erdoğan’dan öte muhalefetin performansı üzerinden belirlenecektir.

İLGİLİ YAZILAR

adnan boynukara

BAKIŞ

Demokrasi, hukuk, özgürlük ve adil paylaşım ilkeleri, bugünün varlık ve beka sigortalarıdır. Bu kavramlar siyasetin ve siyasetçilerin ortak kırmızı çizgisi olmalıdır.

Cumhuriyet’in 100’üncü yılının yaklaştığı bu süreçte, ülkenin gelişmesine, kalkınmasına ve tüm bireylerin kendilerini eşit vatandaş olarak hissedeceği bir iklimin oluşturulmasına odaklanmak önemli. Buna ilişkin sağlıklı bir arayış şu an için görünmüyor olsa da hem umudu diri tutmak hem de buna ilişkin talebi dillendirmek gerek. Temel yollardan birisi ise var olan sorunlara, bunların beslendiği politik yaklaşımlara ve arka planlarına bakmak.

Bu kapsamda, Türkiye’ye ilişkin birçok sorundan bahsetmek mümkün. Ancak asıl olan, bireyler veya toplumsal kesimler ile devlet arasındaki sorunlar ve geçen bunca zamana rağmen bunların varlığını sürdürmesidir. Buradaki problem alanı ise değişen siyasal yönetimlere, farklı siyasal anlayışların yönetime gelmesine rağmen problemlere çözüm üretilememesidir. Bu durum için birçok farklı gerekçeden bahsetmek mümkün. Ancak en temel sorun, psikoloji. Psikolojiyi aşacak ve sorunları çözecek bir iktidar henüz ortaya çıkmadı. Elbette birçok girişim oldu ve kısmi iyileşmelere sağlandı. Fakat, devletin demokratik dönüşümünü tamamlayıcı bir fonksiyonu hayata geçirmeye yetmedi.

Baskın Psikolojinin Arka Planı

Osmanlı Devleti, içinde bulunduğu çıkmazları aşmak için 23 Temmuz 1908 tarihinde Meşrutiyet ilan etmişti. O günün koşullarında oldukça ileri bir adım olan bu anayasal değişimin temeli, “birlik, hürriyet, adalet” kavramlarıyla kendini ifade ediyordu. Ancak bu adım, özellikle İngiltere ve Rusya tarafından hoşnutsuzlukla karşılanmıştı. İngiltere; Afrika’da, Ortadoğu’da ve Hindistan’da sömürgesi yaptığı Müslüman halkların bu değişimden etkilenmesinden çekiniyordu. Rusya’nın çekincesi ise Osmanlı’nın Balkan coğrafyasında toparlanmasıydı. Bu nedenle her türlü dini, ekonomik, siyasi ve etnik sorun özenli bir biçimde kullanılıyordu. Devlette bu duruma, “dur” diyecek ve buna karşı strateji geliştirecek bir akıl da yoktu.

Bu siyasal atmosferde İtalya, Trablusgarp’ı işgal etmişti. Devlet yönetimine egemen olan baskın anlayış, “verip kurtulalım” yaklaşımıydı. Bu kritik dönemde Enver Paşa’nın evinde bir toplantı yapılır. Toplantıya; Enver, Talat, Süleyman Askeri, Mustafa Kemal, Ali Fuat, Rauf, Ömer Naci, Ömer Fevzi, Kuşçubaşı Eşref gibi dönemin İttihatçı kadroları katılır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son direnişini yönetecek bu kadrolar, İtalya’ya karşı direnmek gerektiğini düşünüyorlardı. Tartışmalar sırasında sıklıkla Endülüs’ün yok oluş süreci gündeme gelmişti. Endülüs ile Misak-ı Millî arasında bağ kuruyorlardı. Bunun etkisiyle olsa gerek, katılımcıların temel motivasyonu, “Sonumuz, Endülüs’ün sonu gibi olmasın” ifadesi üzerinde somutlaşmıştı. Plan, Genelkurmay’a iletilir ve direnişe katılacak isimler firari gösterilerek, devletin resmi tutumuna zarar gelmemesi sağlanır. Direnişe katılacak isimler, çeşitli kılıklar ve farklı yollarla Trablusgarp’a ulaşır ve direnişi örgütlerler.

Mustafa Kemal, Mustafa Şerif sahte kimliğiyle, II. Meşrutiyet’ten sonra İstanbul’da yayın hayatına başlayan ve İttihatçı kadroların kurduğu Tanin gazetesinin başyazarı kimliğiyle Trablusgarp’a gider. Enver Paşa’nın evindeki toplantıda somutlaşan ve direnişin temel motivasyonu olan “Sonumuz, Endülüs’ün sonu gibi olması” ifadesi, Mustafa Şerif’in arkadaşı Salih Bozok’a yazdığı mektupta dile getirilir. Mustafa Şerif, yazdığı mektupta konuyu şöyle ifade eder:

Değerli kardeşim… Bilirsin, Trablusgarp meselesi ortaya çıktığından beri oraya gitme teşebbüsünden geri durulmadı. Bir defa Şam vapurunda üç gün kaldıktan sonra döndürüldük. Ondan sonra Tunus veya Mısır yoluyla gitmeye teşebbüs ettik. Bu defa Ömer Naci ve daha iki kişi ile Mısır üzerinden hedefe yürümek üzere İstanbul’dan hareket olundu. Harbiye Nazırı da ister istemez eşlik etti. Lüzum ve fayda görürsem bazı arkadaşları isteyeceğim. Şimdilik temin edilecek noktalar var. Benim nerede olduğumu duyurmayın. Daha bir müddet için validemi dahi haberdar etmeyin. Ara sıra benim tarafımdan İstanbul’dan mektup gönderin. Arkadaşlar ne âlemdedir? Vatanı kurtarmak için şimdiye kadar olduğundan ziyade gayret ve fedakârlık elzemdir. Endülüs tarihinin son sayfalarını iyi okuyunuz. Allah’a ısmarladık.  Mustafa Şerif (Mustafa Kemal), İskenderiye 4 Ekim 1911.

 

Endülüs’ün Kısa Hikâyesi

 

Enver Paşa’nın evinde yapılan toplantıda Osmanlı’nın olası akıbeti üzerinden örnek verilen ve Mustafa Şerif’in arkadaşına yazdığı mektupta ifade ettiği Endülüs’te ne olmuştu? Endülüs, 711-1492 yılları arasında 781 yıl İslam egemenliğinde kalan ve Batıda Atlas Okyanusu; Güneyde Cebelitarık Boğazı, Akdeniz; Doğuda Katalonya, Aragon; Kuzeyde Neberre ile Cillîkiye’ye kadar uzanan coğrafyanın adıydı. Hristiyanların planlı katliamları ve sürgünleri sonucu Endülüs coğrafyasındaki tüm Müslüman nüfus tasfiye edilmişti. Haçlı seferlerinden sonuç alamayan dönemin Hristiyan anlayışı, uyguladığı planlı katliamlar sonucunda Müslüman nüfusunu yok etmişti. Endülüs’ün sonu, tahmin edilmesi mümkün olmayan dinsel nefretin ve bunun üzerinden geliştirilen katliamların tarihi olarak Müslüman hafızaya kazınmıştı. Bir yandan katliam, öte yandan zorla din değiştirme. Din değiştirip Hristiyan olanlara ise aşağılama amacıyla “Morisko” isminin takılması. Geri kalan Müslüman nüfusun ülkeyi terk etmesi için üç günlük süre verilmesi ve ardından öldürülmeleri. Dini mekânların ve kütüphanelerin yakılıp yıkılması. Tüm bu olanların, Müslümanlar tarafından unutulması mümkün değildi.

 

Endülüs’ten Osmanlı’ya ve Cumhuriyet’e

Mustafa Şerif’in mektubundaki “Endülüs tarihinin son sayfalarını iyi okuyunuz” ifadesi, Trablusgarp’a gitme gerekçesini ve Osmanlı Devleti’nin yıkılış sürecinin psikolojisini net bir biçimde ortaya koymaktadır. Osmanlı ile Cumhuriyet arasındaki “devamlılık” ilişkisi ve Cumhuriyet’i kuran kadroların politik geçmişleri dikkate alındığında, bu duygunun, psikolojinin Cumhuriyet’e aktarılmaması düşünülemez. Hatta I. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan tablo ve toprak kaybıyla birlikte Anadolu içlerine “mahkûm” bırakılma nedeniyle bu psikoloji, tüm kadroları “esir” aldı. Bunun sonucu ise içe kapanma oldu. Çünkü Anadolu, Osmanlı Devleti için bir iç kaleydi. Dolayısıyla bu iç kalenin risk altında olması veya kaybedilme ihtimali tüm tutumları belirleyen ana bir faktördü. Endülüs’te yaşanan olayların yeniden yaşanma olasılığı, yani Anadolu’nun yurt olmaktan çıkma ihtimali sonucu ortaya çıkabilecek risk, devletin tüm politikalarının belirlenmesinde etkili olmuştu.

Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra da bu etki varlığını muhafaza etti. Osmanlı’da, ülkeyi işgale karşı koruma olan bu tutum, Cumhuriyet’te format değiştirdi ve vatandaşları hedefleyen bir psikolojiye ve tutuma dönüştü. Bu hem ülkenin geleceği açısından sorun hem de vatandaşlar ile devlet arasındaki problemlerin ana kanyağıydı. Mesela mübadele, bahsettiğimiz anlayışın bulduğu bir “çözümdü”. Sonrasında; İstiklal Mahkemesi yargılamaları, Alevilerin yaşadığı sorunlar, Kürt meselesi, azınlıklara karşı sergilenen tutumlar, askeri darbeler, 80 öncesi çatışmalar, vatandaşı dışlayan tutumlar gibi birçok konu, bahsettiğimiz psikolojinin Cumhuriyet’e yansımmış sonuçları. Maalesef bu anlayış varlığını muhafaza ediyor.

 

Bu Psikoloji Sürdürülebilir mi?

Üzerinde durulması ve tartışılması gereken konulardan birisi de Cumhuriyet’in 100’üncü yılına hazırlanan Türkiye’nin bu psikolojiyi sürdürmesinin mümkün olup olmadığıdır. Bugün var olan siyasal kesimlerden kiminle konuşursanız konuşun, bunun doğru olmadığını ifade eder. Muhalefet ile iktidarda sergilenen tutum farklılığı, bahsettiğimiz anlayışın ne denli derin olduğunun ve bürokratik kadroların bunu ne denli içselleştirdiğinin somut göstergesidir. Meselenin bu hali dahi, gerekliliğini ama zorluğunu ortaya koyan somut bir göstergedir.

Öncelikle şunu belirtelim ki, bahsettiğimiz psikolojinin temel motivasyonu, dış düşman ve ülkenin işgal edilmesiyle ilgilidir. Dünyadaki koşullar değişmiş olsa da dış düşman tanımı kapsamında, bahsettiğimiz yaklaşım anlaşılabilir bir durum. Sorun olan, bu psikolojiden hareketle ortaya çıkan tutumu ülkenin vatandaşlarına yansıtmak. Temel hedefi dış düşmanlar olan bu siyasal tutum üzerinden içeriyi bloke etmek, en ufak demokratik talepleri dahi olası “korkuya” kurban etmek doğru değil.

Daha sorunlu olan ise bahsettiğimiz anlayış üzerinden “makul” ve “makul olmayan” vatandaş tanımlarının üretilmiş olmasıdır. Genellikle örtülü bir biçimde işletilen bu anlayışın, vatandaşlar arasında ayrımcılığa dönüşmesi büyük sorun. Diğer bir sorun ise bu psikolojiyi kullanarak varlıklarına meşruiyet kazandırmak isteyen bürokratik reflekslere ve siyaseti dizayn etmek isteyen siyaset dışı yapılanmalara alan açılması. Ülkenin yaşadığı birçok sorunun kaynağı olduğu bilinmesine rağmen, bu tür yapıları ortadan kaldırmaya yönelik ortak siyasi iradenin geliştirilememesi, bu aktörlerin güçlü olmalarıyla değil, bu düşüncenin etkisiyle, derinliğiyle ilgilidir. Dolayısıyla; ülkeyi içe kapatan ve vatandaşlar arasında ayrımcılığa neden olan bu sorunlu anlayışı aşmak şart.

Bahsettiğimiz anlayışı ve neden olduğu temel sorunları görmezden gelip, sıkıntıların tek kaynağı olarak sistem değişikliğini göstermek ve büyük ifadelerle sistem değişikliğine odaklanmak, bir anlamıyla, sorunları ötelemektir. Çünkü asıl mesele, zihniyetin değişmesidir. Zihniyet değişimini gündeme almayan ve bu anlayışın beslendiği ilkeleri tartışmaktan özenle kaçınanların var olan sorunları çözmesi mümkün değil. Sorunları “magazinsel” düzeyde tartışmaları da bunun göstergesi. Zaten, kendini “sahip” olarak konumlandıran siyaset dışı aktörlerin etkisine açık olan politikacıların açıklamaları alt alta konulduğunda, durum çok daha net bir biçimde görülür.

Ne Yapılmalı?

Birçok konuda olduğu gibi siyasette, yapılmasına karar verilen işlerle bunların nasıl yapılacağı meselesi oldukça önemli. Vatandaşı yok sayarak toplumu dizayn etmenin sonucu, toplumsal hoşnutsuzluk ve aidiyet duygusunun aşınmasıdır. Devlet ile vatandaş arasındaki tüm politikalara sirayet etmiş olan “Sonumuz, Endülüs’ün sonu gibi olması” ifadesi dün anlaşılabilir bir tutumdu. Çünkü “yok edilmeye” yönelikti. Ancak 100 yıl önce toplumun tüm fertleri tarafından desteklenen politik duruşu ve direnmenin somut ifadesi olan yaklaşımı, vatandaşlar üzerinden sürdürmek doğru değil. O zaman “ne yapmalıyız” sorusuna odaklanmakta yarar var.

Dün, varlık ve beka kaygısı haklı ve zorunluydu. Çünkü burası, zor ve stratejik bir coğrafya. Ama dün bu kaygıyla elde kalan son mevzileri tutma (güvenlik) önceliği, bugün vatanı ve vatandaşını güçlendirme, tahkim etme, yaşam ve karakter kalitesini artırma (özgürlük) önceliği olarak değişmelidir. Demokrasi, hukuk, özgürlük ve adil paylaşım ilkeleri, bugünün varlık ve beka sigortalarıdır. Bu kavramlar siyasetin ve siyasetçilerin ortak kırmızı çizgisi olmalıdır. Diğer ihtilaflar, farklıklar, çelişkiler bu kırmızı çizgiler olan ortak şuurun gerisinde kalmalıdır.

Oldukça zor koşullarda milli menfaatlerini ulusal gücüyle temin edebilmiş bir ülke, Endülüs’ün sonundan kaygılanmayı bırakıp, Selçuklunun, Endülüs’ün, Osmanlının ve Cumhuriyet’in başlangıcındaki şuur, idrak, heyecan ve özgüveni örnek almalıdır. 100 yıldır devam eden devletin millet tarafından temellükü davası, yani özgürlükçü anayasa, meclis egemenliği, hukukun üstünlüğü, ülkenin birliği (memalik-i müttehide), Misak-ı Millî, Cumhuriyet ve demokrasi ilkeleri olarak, bütün ideolojik/siyasi/partizan kamplaşmalardan vareste bir ortak aidiyet ve haysiyet kimliği olmalıdır. Aksi takdirde, yüzlerce yıl aynı sorunları yaşamaya devam ederiz. Buna ise kimsenin hakkı yok.

_

Not: İstanbul’da yapılan toplantı ve alınan karara ilişkin olarak, Dr. İsrafil Kurtcephe’nin, “Trablusgarp’ın İtalyanlarca İşgali ve Mustafa Kemal ve Arkadaşlarının Direnişe Katılmaları” makalesine bakılabilir.

İLGİLİ YAZILAR

emine uçak erdoğan

BAKIŞ

6. Yargı Paketi’nde yer alacağı belirtilen bazı düzenlemeler, kadınların kazanımlarını yok etmeye ant içmiş grupların iktidar nezdindeki çabalarının yine sonuç vereceğine işaret ediyor.

Ocak ayında Meclis gündemine getirilmesi beklenen 6. Yargı Paketi’nde yer alacağı belirtilen bazı düzenlemeler, Medeni Kanun’dan 6284 sayılı Kanun’a kadar kadınların kazanımlarını yok etmeye ant içmiş grupların iktidar nezdindeki çabalarının yine sonuç vereceğini gösteriyor korkarım. Bu gruplar, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin hemen ardından yeni motivasyonun 6284 sayılı Kanun, ardından da Medeni Kanun olacağını sıklıkla dillendiriyorlardı zaten.

6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un içeriği; niye hedefe konulduğunu ortaya koyuyor. Kanun, şiddete uğrayan veya uğrama riski bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takibe maruz kalan kişilerin korunması ve şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirleri içeriyor ve şiddeti de sadece fiziksel olarak değil, ekonomik, psikolojik ve cinsel şiddet gibi farklı tezahürlerle tanımlıyor. Kadına karşı şiddetin önlenmesi için mekanizmalar oluşturulması, aile içinde yaşananların da devlet tarafından takip edilmesi ve beyanı esas alması; bu kanunu hedefe koyan temel sebepler. Ki kanun sadece kadınlar için değil; yukarıda da belirtildiği üzere, bütün bireyleri kapsıyor. Erkeklerin de yasa kapsamında şikâyetlerde bulunduğu, uzaklaştırma kararları aldığını araştırmalardan biliyoruz.

Buna rağmen, #SelanıOkuyacağız6284 tag’leri döşeyen ve sadece sosyal medyada değil, gündelik hayatta da çeşitli şehirlerde kadına yönelik şiddetle ilgili yapılan eylem planlarına nüfuz edecek kadar etkin olan bu gruplar, ülkenin dört bir yanında yaşanmaya devam eden tüyler ürpertici kadın cinayetleri yokmuş gibi sürekli bir hedef saptırma ve propaganda içindeler. Ailenin korunması, neslin devamı söylemleriyle dillendirilse de, “aile reisinin itibarı bitmesin” çağrısı esas motivasyonu ortaya koyuyor. Ataerkiyle tekellerinde tuttukları aile yapısı ve egemenlik konforu bozulmasın istiyorlar. Yaşanan şiddetin, cinayet vakalarının çoğunun uzaklaştırma kararları sebebiyle yaşandığını iddia ediyorlar. Daha da ileri giderek kadınların serbest hayat yaşamak ya da canları sıkıldığı için 6284 kapsamında eşlerine uzaklaştırma kararı aldıklarını söyleyebiliyorlar. “Adli ve idari mekanizmaların da beyanı esas alarak tüm bunlara imkân sağladığını” ileri sürüyorlar. (Oysa bu koparılan beyan esastır yaygarası, oldum olası eksik anlaşılmış konulardan biri. Beyan, sadece, ilk başvuruda esas alınır ama sonrasındaki mekanizmalarda iddianın delillerle desteklenmesi şarttır.) Bu ipe sapa gelmez iddialar nafaka tartışmalarında da yaşanıyor. Kadınların sırf nafaka almak için evlendikleri, erkeklerin bir günlük evlilikler sebebiyle yıllarca yüklü nafakalar ödedikleri, nafaka yükünün altında ezildikleri sıklıkla gündeme taşınıyor.

Nafakayla İlgili Mitler ve Gerçekler

Oysa Kadın Dayanışma Vakfı’nın raporuna da yansıdığı gibi, pratikteki durum böyle değil. Kadınlar daha çok çocukları için iştirak nafakası alabiliyorlar, bunlar da çoğunlukla ödenmiyor. Boşanma ve nafaka davaları ile toplumsal cinsiyete dayalı şiddet arasında önemli bir ilişki olduğunu ortaya koyan rapora göre, boşanma sebepleri farklılık gösterse de dosyaların yüzde 82,9 gibi büyük bir oranında kadına yönelik şiddet iddiası mevcut ve bu dosyalarda nafaka talebi söz konusu. Yine nafaka kararı verilen dosyaların büyük çoğunluğunda çocukların yer aldığı ve velayetin %79 oranında kadınlara verilirken erkeklere ise sadece %7,40 oranında verildiği belirtiliyor. Mahkemeler tarafından en yüksek oranda kabul edilen nafaka türü yüzde %69,73 ile müşterek çocuklara bağlanan iştirak nafakası. Genellikle kadınların talep ettiği yoksulluk nafakasının kabul oranı ise yüzde %48,83 ile ikinci sırada. Rapor, bu nafaka meblağlarının asgari ücret, açlık ve yoksulluk sınırı gibi genel ekonomik veriler çerçevesinde çok düşük olduğuna da vurgu yapıyor. Ortalama nafaka miktarı ise aylık 262 TL gibi trajik bir rakamdan ibaret. Nafakayla ilgili en büyük sorun ise bu küçük meblağlara rağmen çoğunlukla ödenmemesi. Kadınlar, evlilik içinde yaşadıkları, çocuklarıyla geçim sıkıntısına düşmeleri yetmiyormuş gibi nafakalarla ilgili icra davalarıyla uğraşmak zorunda kalıyorlar.

Boşanmayı Kadını Mağdur Etmeden Hızlandırmak…

Uzun süren boşanma davaları iki taraf için büyük bir sorun oluşturuyor; boşanmanın kolaylaştırılması önemli. Ancak boşanmanın kolaylaştırılmasını, kadınların tedbir-yoksulluk nafakalarını kaldırarak sağlamaya çalışmak tam da yukarıda bahsettiğim grupların yeni bir kazanımı olacaktır. Tedbir nafakaları, kadın yoksulluğunun giderek arttığı günümüzde, özellikle ev içi emeği gözardı edilen kadınlar için önemli bir kazanım. Ki yukarıda belirtildiği gibi ortalaması 262 TL olan bir nafakadan söz ediyoruz. Yapılan araştırmalar şiddete maruz kalınmada yoksulluğun ve ekonomik gücün olmayışının başlı başına bir etken olduğunu ortaya koyarken, yine şiddet vakalarında adalet mekanizmalarına ulaşma noktasında da ekonomik gücün -ya da güçsüzlüğün- etkisine işaret ediyor. Kadınlar hem toplumsal normlar hem de ekonomik destekleri olmadığı için şiddete yıllarca tahammül gösterebiliyorlar. Ancak artık hayatlarından endişe duyduklarında ya da şiddet çocuklarına yöneldiğinde harekete geçebiliyorlar. Erkeğin her geçen gün vahşete dönüşen şiddet yöntemlerine odaklanmak yerine; şiddet gördüğü için mekanizmalara başvuran, kendini, çocuklarını koruma altına almak isteyen kadınların güvencelerini yok etmeye çalışan bu lobiye teslim olmak, “boşanmayı hızlandırma” gibi kulağa hoş gelen bir sunumla aslında tam olarak kadınları daha da korumasız ve çaresiz bırakmaktır.

Eşik Platformu uzun süredir “Yasalara Dokunma Uygula” çağrısıyla tam da buna işaret ediyor. Çağrıda iktidarın yargı paketleriyle yaptığı düzenlemelerin kazanımları törpülemesine olduğu kadar muhalefetin de bu süreçlerdeki edilgen tutumuna şöyle dikkat çekiliyor: “İktidarın kazanılmış haklarımızı yok etme girişimlerine, muhalefetin kadınların ve taleplerinin yer almadığı çalışmalar yapmasına, hayatımız ve haklarımız üzerine pazarlık edilmesine izin vermeyeceğiz!”

Umuyoruz ki aileyi koruma adı altında mağdur kadınları yalnızlaştırıp güçsüzleştirerek kendi erkini korumaktan başka niyeti olmayan bu lobiye yeni fırsatlar doğuracak boşluklar oluşmaz ve koparılan hakikat bükücü yaygaranın gürültüsüne yasa budamalarla teslim olunmaz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.