galip dalay

BAKIŞ

İktidarın ve gücün bu kadar şahsileştiği bir vasatta, ülkenin direksiyonunda kimin olduğu Türkiye’nin dış politika rotasına da Rusya’yla ilişkilerine de ciddi manada etkide bulunacaktır. Fakat bunun da ötesinde dünyada ve Türkiye’nin komşu coğrafyalarında yaşanan sistemik değişimle Türkiye’nin iç siyaset rotasının kesişimi, Türkiye’nin dünyadaki yerini ve bunun bir alt başlığı olarak Rusya’yla ilişkilerinin geleceğini tayin edecektir. 

Türkiye-Rusya ilişkileri bir anomaliyi mi yoksa yeni normali mi temsil ediyor? Ankara’nın Moskova’yla derinleşen ilişkileri, bunun strateji ve savunma sanayii alanlarını kapsaması bu ve benzeri soruları tetikliyor. 

Türkiye’nin siyasal tarihi merceğinden bakacaksak olursak, yaşananları tarihsel bir sapma veya olağanüstü bir safha olarak okuyabiliriz. Hem Osmanlı hem de Cumhuriyet eliti farklı Batılı aktörlerle yaptıkları ittifaklar aracılığıyla Rusya’yı dengeleme siyasetini her daim güttüler. Bu aktör bazen İngiltere, bazen Fransa, bazen Avusturya bazen de Almanya oldu. 20’nci yüzyılın ikinci yarısından itibaren de bu aktör büyük oranda Amerika’ydı. Hasılı bu siyasetin tarihsel bir sürekliliği oldu. 

Bu dengeleme siyaseti Rusya’yla iyi ilişkileri veya işbirliğini dışlamıyordu. Atatürk’ten Demirel’e veya Özal’a, Ecevit’ten Erdoğan’a (2016’ya kadar) veya Davutoğlu’na kadar, Türkiye’de liderlerin çoğu Rusya’yla işbirlikleri yaptılar. Fakat bu işbirliklerinin hepsinin içinde gerçekleştikleri bir ana çerçeve vardı. Bu da dengeleme siyasetiydi. İlaveten, yönetici elit Türkiye’nin Kuzey komşusu olan Moskova’nın Türkiye’nin Güney, Doğu veya Batısında fazla nüfuz sahibi olmaması için teyakkuzda olurdu. Bugün bu her iki boyut da Türkiye’nin Rusya siyasetinde gerekli ölçüde yok.

Batı’yla kriz hali, Türkiye’yi Rusya’ya karşın etkin bir denge siyasetinden mahrum kılıyor. Dahası, bugün Rusya Türkiye’nin Kuzey, Güney, Doğu ve Batı komşusu durumunda. Son olarak, Türkiye ilk defa S-400’ler örneğinde yaşandığı üzere gelişmiş bir silah sistemini Rusya’dan satın alıyor. Bütün bu faktörleri yan yana koyduğumuzda, Türkiye-Rusya ilişkilerinin bugünkü resmi, Türkiye’nin siyasal tarihi merceğinden değerlendirecek olursak tarihsel bir anomaliyi temsil ediyor. 

Fakat dünyanın bugününün lensinden bakacak olursak, yaşananlar pekâlâ yeni bir normali temsil ediyor diyebiliriz. Bölgesel aktörlerin bölge siyasetlerindeki paylarını global aktörlerin aleyhine olacak şekilde artırdığı bir dönemdeyiz. Bu trend devam edecek gibi görünüyor. Bölgesel, sınırlı veya mini çok taraflılık kavramlarının uluslararası krizlerin çözümünde daha fazla önem kazandığı bir evrede; Türkiye, Rusya, İran gibi ülkelerin farklı jeopolitik başlıklarda hem çatıştıkları hem de birlikte çalıştıkları örneklere daha fazla şahit olacağız. Suriye, Libya, Dağlık Karabağ böylesi örnekleri oluşturuyor. Global hegemon siyasetinin sarsıntı geçirdiği, bölgesel aktörlerin daha iddialı oldukları bu evrede Rusya-Türkiye ilişkilerinin bugününü tanımlayan paradoksallık ve işlevsellik başka birçok ilişki formatında kendisini gösterecektir. 

Türkiye-İran, Çin-Rusya veya Rusya-Hindistan ilişkilerinde bu durumun yansımalarını görebiliriz. Bu ilişkilerin hepsinin hem paradoksal hem işlevsel bir tarafı var. Bu aktörlerin hepsi hem hegemon siyasetinden hem de hegemon aktörün kendisinden kaynaklı ciddi manada rahatsızlıklara, hoşnutsuzluklara, tehdit algılarına, mağduriyetlere veya mağduriyet hislerine sahipler. Türkiye, Rusya veya İran için rahatsız olunan hegemon aktörü ABD temsil ederken Hindistan için bunu Çin temsil ediyor. Yine, bu aktörlerin hepsinin statü talebi var. Mevcut uluslararası düzenin ve buradaki güç/statü hiyerarşisinin geçmiş bir zamana göre kurgulandığı ve bu elbisenin bugünün realitesi için dar geldiği anlayışı bu aktörlerin çoğunu ortak kesiyor. Bu yaklaşımın doğru veya yanlışlığından bağımsız olarak uluslararası sisteme dair belli ön kabullere, jeopolitik gerçeklikler üzerinden yaşanan siyasal gerçekliğe ve statü talebi merkezli bir siyasal psikolojiye veya statüsel rahatsızlığa dayanıyor. 

İlişkilerin Bugününü Yaratan Koşullar

 

Buradan odağı tekrardan Türkiye-Rusya ilişkilerine çevirecek olursak, bu ilişkilerin mevcut resminin vücuda gelmesinde üç faktör ön plana çıkıyor.[1] 

Birincisi, hem Batı merkezli uluslararası sistem hem de Batının belli politikalarından rahatsızlık iki aktör arasında ortak zemini oluşturuyor. Makro ölçekte düzen merkezli, mikro ölçekte ise politikalar merkezli rahatsızlıklardan bahsediyoruz. Olayın sistemle alakalı boyutuna bakacak olursak, her iki aktör de pastadan hak ettiklerinden daha az pay aldıklarını düşünüyorlar. İşbirliklerini Batı merkezli uluslararası sisteme karşı ortak bir itiraz olarak okuyabiliriz. Her ne kadar sisteme itiraz etseler ve onu sarsmak isteseler de, Türkiye ve Rusya sistem karşıtı aktörler değiller. Mesela Rusya mevcut uluslararası düzenin en önemli sac ayaklarından biri olan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin halihazırdaki yapısını ve oradaki üyeliğini büyük bir kararlılıkla sürdürmek istiyor. Aynı şekilde Türkiye, Batı merkezli sistemin en önemli kurumlarından olan NATO ve OECD’deki yerini olduğu gibi devam ettirmek istiyor. Sistemin ikame edilmesini değil güncellenmesini talep ediyorlar. Çünkü sistemdeki paylarının olması gerekenden az olduğunu düşünüyorlar. Bu duygunun gerçeklik zemini sorgulanabilir. Fakat bu duygu veya siyasal psikoloji her iki ülkenin yönetici elitinin ciddi bir kısmında mevcut. 

Siyasalar merkezli rahatsızlığın kaynakları daha somut, daha güncel bir mahiyete sahip. Ukrayna krizi sebebiyle de sıkça konuştuğumuz NATO’nun eski Sovyet coğrafyasına doğru genişleme projeksiyonu veya buraların Batı sistemine eklemlenmesi Rusya-Batı ilişkilerindeki en önemli kriz başlıklarından birini teşkil ediyor. Benzeri şekilde, Türkiye-Batı ilişkilerinde veya daha somut konuşacaksak Türkiye-ABD ilişkilerinde gittikçe içinden çıkılması zor kriz yumakları oluştu. ABD’nin Suriye’de PYD/YPG’yi, Doğu Akdeniz’de ise Türkiye karşıtı bloku desteklemesi, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 sistemlerini alması ve daha birçok farklı başlık Ankara-Washington ilişkilerini zehirleyen bir işlev gördü. Zaten epeydir Ankara ile Washington’ın tehdit algıları ciddi manada ayrışıyordu. ABD’nin tehdit algısını büyük oranda gelmekte olan büyük güçler rekabeti belirlerken Türkiye’ninkini bölgesel gelişmeler tayin ediyor. 

Yeni Dünyaya Adaptasyon

 

İkincisi, bu ilişkiyi kısmen küresel ölçekte yaşanan sistemik değişime bir adaptasyon hamlesi olarak okuyabiliriz. Fakat bu başlıkta yukarıda da belirttiğim üzere ön kabullerle gerçekler iç içe geçmiş durumda. Dünya eskisi kadar Batı-merkezli değil demekle dünya post-Batı bir evreye geçti demek iki farklı şeyi temsil ediyor. İlki bugünkü durumun resmini ortaya koyarken ikincisi bugüne dair bir kabulü veya algıyı temsil ediyor. Burada ise algı veya ön kabulle olgu örtüşmüyor. En azından şu an için örtüşmüyor. Buna rağmen, mevzubahis okuma Türkiye’nin dış politikasını ciddi manada şekillendiriyor. Bu yaklaşıma göre doğmakta olan çok kutuplu dünyada Türkiye bu kutuplar arasında stratejik dengeleme siyasetiyle çıkarlarını daha etkin bir şekilde elde edebilir. Somutlaştıracak olursak, Suriye’de Türkiye hem ABD’yle hem de Rusya’yla iş tuttu. Libya’da hem Rusya’yla hem de Batılı aktörlerle benzeri formülü denedi. Bu okumanın bir yansıması olarak, Ankara, Çin-ABD arasında ufukta görünen büyük güçler rekabetini tehdit merceğiyle değil imkân merceğiyle okuyor. İlaveten, bu yaklaşım, uluslararası sistemde yaşananları ittifak yapıları veya kurumlar üzerinden değil süreçler ve meseleler üzerinden okumaya daha meyilli duruyor. 

ABD’nin Türkiye’nin komşu coğrafyalarındaki güvenlik yükümlülüklerini kısmen azaltması bu okumayı tahkim eden bir işlev görüyor. Nihayetinde, Türkiye uluslararası sistemde yaşananları kendi mücavir coğrafyasında yaşadığı deneyimler üzerinden okuyor. Burada da Ortadoğu’dan kısmi olarak geri çekilen bir ABD’ye karşın Ortadoğu’nun güvenliğindeki payını artıran bir Rusya ve ekonomisindeki payını artıran bir Çin görüyor. Sadece Türkiye değil bölgedeki birçok ülke bu duruma kendisini adapte ediyor. Türkiye de dahil olmak üzere bölgesel aktörlerin uluslararası aktörlerle kurdukları ilişkilerin mahiyetinin değişmesini jeopolitik gerçekliğin bir sonucu olarak okuyabiliriz. 

İki husus bu yaklaşımın sınırlarını ortaya koyuyor. İlki, Türkiye hem Rusya hem ABD’yle aynı anda çalışma deneyimlerini her iki aktör için de daha ikincil derecede önemli olan kriz alanlarında yaşadı. Her iki aktörün daha sert bir şekilde kapışacakları kriz başlıklarında bu yaklaşım büyük oranda işlevsiz olur. Diğeri, Rusya, Türkiye’yle Ortadoğu, Kuzey Afrika veya benzeri alanlarda işbirlikleri yapmaya istekli olduğunu gösterdi. Suriye’de, Libya’da bunu gördük. Buradaki işbirlikleri sayesinde her iki aktör kendi çıkarlarını elde ederken Batılı aktörlerin oyun alanlarını da daraltabiliyorlardı. Buna karşın Rusya, kendi yakın coğrafyasında veya post-Sovyet coğrafyasında Türkiye’yle işbirliklerine daha mesafeli yaklaşıyor. Burada Türkiye’nin zemin kazanması Batılı aktörler değil Rusya pahasına olacaktır. Mesela, Dağlık Karabağ meselesinde Rusya, Türkiye’yle ikili bir süreç yürütme konusunda pek istekli davranmadı. Tabii Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkilerinin olmaması da onun elini zayıflatan bir işlev gördü. Putin, Ukrayna’yı ise tarihsel Rusya’nın bir parçası olarak görüyor. 

Rusya, Ortadoğu ve Afrika gibi coğrafyalarda yaşananlara güç projeksiyonu, nüfuz veya statü projeksiyonu merceğinden bakarken post-Sovyet coğrafyasında yaşananlara ulusal güvenlik merceğinden bakıyor. Kullanılan mercekteki bu farklılık Rusya’nın esneklik ve sertlik derecesini tayin ediyor. Ankara-Moskova ilişkileri post-Sovyet coğrafyasına kaydıkça ilişkilerdeki gerilim dozunun da geometrik olarak artacağını öngörebiliriz.

Şahsi Olanın Jeopolitikleşmesi

 

Üçüncüsü, bu ilişkilerin mevcut resminin ortaya çıkmasında Erdoğan ve Putin hayati roller oynadılar. Kısmen şahsi olanın jeopolitikleşmesine şahitlik ettik. Zaten bu ilişkilerin ne kadarının Türkiye-Rusya ne kadarının Putin-Erdoğan olduğu o kadar net değil. Bu aşamada bu ayrım o kadar önemli de değil. Nihayetinde bu iki aktör ülkelerinin nihai karar vericileri. Aldıkları kararlar ülkelerinin dış siyasetini tayin ediyor. Fakat bu ayrım Moskova-Ankara ilişkilerinin geleceğine dair yapılan zihin jimnastikleri için önemli. Türkiye-Batı ilişkileriyle karşılaştırıldığında, Türkiye-Rusya ilişkilerinin kurumsal derinliği veya elit sahipliği henüz o kadar güçlü değil. Peki bu durumda, post-Erdoğan veya post-Putin döneminde bu ilişkilerin mevcut resmini değişmesini beklemeli miyiz?

Şüphesiz Putin veya Erdoğan’dan biri veya her ikisinin sahneyi terk etmesi, bu ilişkilerin mahiyetini ciddi manada etkiler. Bu aktörlerin ideolojik ve siyasal formasyonları ve jeopolitik projeksiyonları her iki ülkenin de dış politikasına rengini veriyor. Fakat medyada sıklıkla resmedildiği gibi Putin veya Erdoğan, ülkelerinin siyasal tarihlerinde bir anomali veya sapmayı temsil etmiyor. Her iki aktörün jeopolitik tahayyülünü şekillendiren tarihsel, fikirsel veya siyasal süreçler bu aktörlerin sahneden çekilmesiyle buharlaşmayacak. Bu aktörler olmasa da uluslararası sistemdeki yapısal değişim yaşanmaya devam edecek.

Her iki ülkenin Batı’yla ilişkilerinde yaşadıkları statü ve çerçeve krizi devam edecek. Her iki ülkenin rol arayışları ve jeopolitik kimliklerinde yaşanan yarılma devam edecek. Büyük güçler rekabetinin şafağında olan bir dünyada jeopolitiğin global siyasetteki önemi daha da artacak. Bölgesel güçlerin bölge siyasetlerindeki payları artmaya devam edecek. Her iki ülkenin mücavir coğrafyalarında yaşanan dönüşüm devam edecek. Envanterlerinde epey sert güç unsurlarına sahip olan bu aktörler gerektiğinde bunları kullanmaktan imtina etmeyecekler. Her ne kadar müstakil medeniyet söylemini kullansa da kendisini kültürel Batı’nın parçası gören Rusya’nın Batı’yla ilişkilerini tanımlama girişimleri sürecek. Büyük oranda kurumsal Batı’nın parçası olan Türkiye’nin ise Batı içerisindeki konumunu tanımlama süreci devam edecek. Ve bütün bunlar Batı fikrinin hem Batılılar hem de dünya için ne anlam ifade ettiğinin muğlak olduğu bir dönemde yaşanacak. Hasılı, post-Erdoğan veya post-Putin döneminde Türkiye ve Rusya’nın dış politikaları bugünkülerden farklı olacak, fakat bugünkülerin anti-tezleri de olmayacaklar. 

Bunu söylemekle birlikte, görünen gelecekte Türkiye-Rusya ilişkilerinde gerilimlerin artacağı Türkiye-ABD ilişkilerinde ise tansiyonun düşeceği bir dönemden geçeceğiz. Bosna’dan Ukrayna’ya ve Afganistan’dan Kazakistan’a kadar son dönemlerde ortaya çıkan tüm krizler Türkiye ile ABD arasında daha fazla ortak zemin oluştururken Türkiye ile Rusya arasında da daha fazla potansiyel veya fiili gerilim alanlarını ortaya çıkarıyor. Buna rağmen Ukrayna hadisesi, fiili ve kapsamlı bir çatışmaya dönüşmediği sürece taraftar birbirlerini zaman zaman hırpalasa ve birbirlerine maliyet ödetse de bu ilişkilerde kopuşu engelleyecek bir esneklik göstereceklerdir. Zaten Ankara-Moskova ilişkilerinde ortaya konulan stratejik esneklik, ilişkilerde sert bir kopuşu önleyen en önemli faktörü temsil ediyor. Bu ilişkilerin yeni evresi hâlâ inşa aşamasında ve buradaki süreçler dinamik bir mahiyete sahip. Örneğin Türkiye-Rusya ilişkilerinde en fazla mevzubahis edilen asimetri ve bağımlılık hadiseleri bu ilişkilerdeki sabit özellikleri temsil etmiyor. Onun yerine bunlar, dinamik süreçlerden etkilenen değişken özelliklerdir. Tıpkı Türkiye-Rusya ilişkilerinin genel mahiyeti gibi…

İktidarın ve gücün bu kadar şahsileştiği bir vasatta, ülkenin direksiyonunda kimin olduğu Türkiye’nin dış politika rotasına da Rusya’yla ilişkilerine de ciddi manada etkide bulunacaktır. Zaten Rusya ve Çin’le girilen yolun bir yönü içeride inşa edilmeye çalışılan arkaik rejimi taşımaya matuftu. Fakat bunun da ötesinde dünyada ve Türkiye’nin komşu coğrafyalarında yaşanan sistemik değişimle Türkiye’nin iç siyaset rotasının kesişimi, Türkiye’nin dünyadaki yerini ve bunun bir alt başlığı olarak Rusya’yla ilişkilerinin geleceğini tayin edecektir. 

__

[1] Bu ilişkilerde ideoloji, siyasal benzeşme veya Avrasyacılığın rolünü bir önceki yazımda irdelemiştim.

İLGİLİ YAZILAR

hale sert

BAKIŞ

Sus Barbatus! kekiği, balı, insan terini, rüzgârı, karı, belki karın altından yeniden yeşerecek çiçekleri, balığı, kurdu, köpeği, geyiği, domuzu, kartalı, polisi, savcıyı, öğretmeni, anarşisti, devleti destan diliyle birbirine uluyor. Türkiye’de 80 öncesi yaşanan toplumsal gerilimleri, şiddeti bir buzul çağına taşıyor.

İçinden geçtiğimiz zorlu kış günlerinde soğuğun içime iyice işlemesine müsaade ettim. Faruk Duman’ın Sus Barbatus! isimli roman üçlemesinin ilkini dinledim. Dinlerken romandaki buz ülkesinin içinde dondum çözüldüm, çözüldüm dondum. Romandaki kadınlarla, erkeklerle, hayvanlarla, toprakla birlikte üşümek, dondurucu rüzgârı iliklerimde hissetmek Faruk Duman’ın usta betimlemeleriyle mümkün oldu. Destansı, şiir gibi bir dili dinlerken buzdan bir masal ülkesinde yaşadım dört gün boyunca.

Masal gökyüzü tasviriyle başlıyordu; bulutların buzdan kayaya döndüğü, yerin ve göğün donarak bütünleştiği bir mekânda geçiyordu. Roman, bu coğrafyada geçmiş olması mümkün bir kış mevsimini resmediyordu ama bu kışın aynı zamanda daha uzak bir geçmişte ya da muhtemel bir gelecekte buzul çağında geçmesi de mümkündü. İnsanlık doğayı sömürmüş, iklim değişikliği nedeniyle dondurucu bir kış yaşanıyor olabilirdi. Nitekim, açılışta bizi karşılayan nesli tükenmekte olan kırmızı kartal buzdan gökyüzünü delerek bulutların ardındaki ülkenin yöneticilerinden insanoğlu için merhamet diler, “soyunu mu tüketeceksiniz insanların” diye sorar? Ot otluktan, toprak topraklıktan çıkmıştır. Kırmızı Kartal’ın nesli tükendiyse insanoğlu için de son yakın olabilir.

Ağır şartlar altında insanı bekleyen en büyük sorunla, açlık sorunuyla tanışırız sonrasında. Bize tanıtılan ilk karakterler Kenan ve hamile eşi Zeynep’tir. Bu ikilinin evinde yiyecekleri doğru dürüst bir şey kalmamıştır. Kenan eşini ve karnındaki bebeği doyurmak, onların hayatlarını idame ettirmekle yükümlüdür, peki bu sorunun üstesinden nasıl gelecektir? Açlık, roman boyunca arkada bir devinim sağlayacaktır. Hatta romanın merkez meselesi olduğu da düşünülebilir.

“Güçlü Olmak İçin Güçlüyü Yiyeceksin”

Buz tutmuş köyde insanlar nasıl yaşar, hayat öz suyunu nasıl yürütür? İnsanlar, hayvanlar nasıl doyurur karınlarını? Açlık donmaz, bir tek o donamaz. Karın doyurma güdüsünün sağladığı hareketle açılan romanda, Kenan ormanda yabani bir domuz avlayacaktır. Onu satmayı, eşinin ve bebeğin iaşesini uzun bir süre bu şekilde çıkarmayı planlamaktadır. Kenan’ın zayıf cüssesi, konuşmaları, akıl yürütme beceresi sanki bu zorlu av için uygun değildir. Ama Kenan’a Allah yardım eder ve gözünden vurur Sus Barbatus’u. Hayvan henüz ilk sahnelerde ölse de onun ölü bedeni ve gölgesi roman boyu okurla olmaya devam eder. Ölü cüssenin ormandan getirilmesi, evin önünde saklanması ancak günler sonra kasabaya satışa götürülmesi romanın akışı boyunca altta ilerler. Böylece Sus Barbatus’un gölgesiyle temsil ettiği yeme-yenilme meselesi ve açlık romanın merkezine oturur. Yeme-yenilme metaforunu romanda anlatılan diğer ilişkilerde de hissederiz: “Güçlü olmak için güçlüyü yiyeceksin.”

Erki elinde tutan, kullanan devlet görevlileri, devlete karşı gelen gençleri ele geçirmeye çalışır. Bir yeme-yenilme, gücü paylaşma mücadelesidir bu. Bu mücadelede yaban hayatı, ormanı daha iyi tanıyanın galip gelme ihtimali yüksektir. Orman hem yabani hayvanlar hem de kendilerince devrim yapmaya çalışan gençler için iyi bir saklanma alanıdır. Mağaralarda yaşayan “anarşist” gençler ormanda kendilerine ait alanlar oluşturmuşlardır; yaban hayvanlarını ve ormanı çok iyi tanırlar.

Romanda yaban hayatı bilmeyenin devrim yapamayacağı dile getirilir. Roman, 79 yılında geçer, olaylar bize 80 öncesi yaşanan çatışmaları hatırlatır. Faruk karakteri, söz konusu çatışmalarda yaralanmış bir genç olmasıyla gerçekliğe dayanırken seyyal zihniyle romanın büyülü gerçekçi havasını pekiştirir. Yaralı bir bedenin içinde Faruk çoğu kez geçmişi, çocukluğunu anımsar, başka bir deyişle o içinde bulunduğu ağır gerçeklikten düş yoluyla, hayal yoluyla çıkarak kurtulur. Çocukluğundan beri tahta ayaklarla boyunun uzamasını, gökyüzüne yükselmeyi ve her yeri bu yükseklikten görmeyi hayal eder. Roman boyunca da olaylara yüksekten bakmayı becerir bir şekilde. Faruk dolayımında diğer gençleri, neden mücadele ettiklerini, Mustafa öğretmeni, eşi Gülşen’i ve onların nasıl sorgulandıklarını öğreniriz. Yine Faruk’un tedavisi için çağrılan Doktor Servet’i tanır, onun konumu, görevi ve vicdanı arasında kendine biçtiği rolü deneyimleriz.

Roman, Kenan’ın diliyle destan dilini, kıssa dilini sürdürür. Kenan hem diliyle, davranışlarıyla hem de inancıyla bize daha “saf” insanı, sanki çağın zehirleriyle kirlenmemiş bir insan modelini resimler. Onun kötüyle, kötülükle işi yoktur. Roman Kenan’ın inancı, inanma biçimi, “devlet”in beklediği “inanç” ve “solcu gençlerin” inancı arasındaki gerilimi taşır. Gençlerin düşüncesinin tam olarak ne olduğu sosyal bilgiler öğretmeni Mustafa aracılığıyla aktarılır. Mustafa silahlı eyleme karışmaz, ne var ki oğlu Orhan üniversite için gittiği şehirde tutukludur.

İnsanın İnsana Tahakkümü

 

Peki romanda bu gerilimlerle doğa arasında kurulan bağlar nelerdir? İnsanın doğayla ilişkisi, bu ilişkiyi bozmasının insanların kendi aralarındaki güç mücadelesiyle bağlantısı neler olabilir? Görünürde devleti yönetme, erki paylaşma biçimiyle ilgili duran bu mücadele temelde insanın doğaya karşı kendini yanlış konumlandırma biçimi olabilir mi? Yönetim biçimleriyle ekolojik krizler arasındaki bağıntıyı ilk kuranlardan biri, toplumsal ekolojinin fikir babası Murray Bookchin bu konuda bize ciddi açılım sağlıyor. Toplumsal ekolojiye göre insanın doğaya tahakkümü, insanın insana tahakkümünden ortaya çıkıyor. Bu bağlamda hiyerarşi kavramını öne çıkaran düşünüre göre kuşaklar, cinsler arasında, ailede, etnik gruplarda, siyasal, ekonomik ve toplumsal kurumlarda doğayı da kapsayacak şekilde genişliyor hiyerarşi ve tahakküm.

Toplumsal ekoloji işte bu bağlamda ekolojik sorunları toplumsal bir sorun olarak görmesi, hiyerarşi ve tahakkümle ilişkilendirmesiyle çevre krizine çözüm getirmeye çalışan ekollerden ayrılıyor. Toplumsal ekoloji, insanın doğaya sınırsız müdahalesini bertaraf edebilmesi için öncelikle insanın insan üzerindeki tahakkümünün, buna yol açan hiyerarşinin ortadan kaldırılması gerektiğini savunuyor. Bu bağlamda toplumsal ekoloji hareketi, öncelikle tahakküm sorununu ele alır, ekolojik sorunların asıl nedeni olan hiyerarşi ve tahakkümün kapsamlı bir devrim fikrinden yola çıkarak ortadan kaldırılmasını savunur.

Romana dönersek, insanın doğaya tahakkümünden ziyade kışın, buzun insana tahakkümünden söz etmiştim. Ancak bu durumu, insanı ezen, silen buzul çağını çevre krizinin sonrasında gelen bir mevsim olarak okursak, insanın doğaya tahakkümünü görebiliriz. Bu öyle bir buzul çağı ki, sanki güneş bir daha hiç ısıtmayacaktır, peki bu durumda insan nasıl direnecek ve devam edecektir? Eğer mesele tahakkümse, romanın buna karşı sunduğu önlem biraz daha farklı bir yerden gelir. Önce muhatabını, bu karı, soğuğu buzu tanımak gerekir. Tanımadan olmaz. Kaldı ki tanımanın sonrasında da barışmak gerekir. Barışmadan da olmaz. Faruk Duman’ın Türkçe için bir zirve olan dili, doğayı, rüzgârı, ışığı, kokuyu çok iyi tanıyan, tasvir edebilen; onunla barışık bir dildir. Duman’ın dili kekikli, lavantalı, baharlı bir dildir. İşte karakterler de bu dili, doğanın dilini bildikleri kadar ilerleyebilir, bu coğrafyada var olabilirler. Kenan domuzu böyle vurabilir, çocuklar ormanı tanıdıkları için mağaralarda yaşayabilir. Devlet görevlileri, askerler bu coğrafyayı, o dili bildikleri kadar kasabayı, köyü koruyabilirler, çocuklarla bilgileri yettiğince çatışabilirler.

Saflığıyla, Allah’a inancıyla en zorlu koşulların altından kalkabilen, kardan, buzdan sıyrılıp çıkabilen Kenan sanki bu dili en iyi bilenlerdendir. Kenan, ormandaki çocuklara da devletin görevlilere de eşit mesafededir. Kimseden kötülük görmez. Kaldı ki açlığını gidermenin, yaşamı devam ettirmenin dışında başkalarıyla güç mücadelesine girmez. Kenan bir şekilde eve döner, ne ki açlık galip gelir. Burada büyü bozulur, o saf inancın zedeleneceği gösterilir bize.

“Bütün Savaşımız Balıklar da Bizi Yiyebilsin Diye”

Romanı mevzubahis yeme-yenilme sistemi üzerinden okumakta ısrarcı olursak, politik yeme, güçlünün güçsüzü yemesi meselesi bu temaya nasıl bağlanır? Görünürde güçlü olan devlet, günün birinde devrim yapacaklarına inanan bir gurup genç ise güçsüzdür. Ancak gençler farklı bir bilinç boyutunda gezinirler. “Biz dünyayı değiştirmek istiyoruz ama bu dünyayı iyi ya da kötü yöneten her yasa yabana bağlıdır. Yabanı öğrenmediğimiz sürece onu değiştiremeyeceğiz” diye düşünürler. Sanki burada doğa ve yasalar arasındaki ilişki toplumsal ekolojinin açığa çıkarmaya çalıştığı gibidir. Tanıma meselesi Yakup Kadri’nin Yaban’ıyla birlikte anılır, Yakup Kadri’nin aydını “yaban”ı, doğayı tanımaz; onun dilini bilmez.

Bir bölümde çocukların bilinci üst bir bilince geçer. Donmuş Ç. gölündeki balıklardan açılan bir bahiste “Biz bir gün herkesin balıklarla birlikte yaşamasını sağlayacağız” denir, “O gün geldiğinde balıklar da bizi yiyebilecekler”. Bir gencin dilinden, “Bütün savaşımız balıklar da bizi yiyebilsin diye” cümlesi dökülür. Burada insanın egemeni olduğunu sandığı kendinden gayrı varlıkları hadsiz hudutsuzca kıymasına karşı bir bilinç açığa çıkar. Balıklarla birlikte yaşamayı gerçekten başardığımız bir düzende insanın kıyıcı hükümranlığı da dizginlenecektir.

Öylesine özgür ve insanın tahakkümünden kurtulmuş bir doğa tahayyülünde insanın insana yaptırımı da azalacaktır. Çocukların savunduğu bu özgürlükçü dünya ile Bookchin’in ideali örtüşür. İnsanlar yaptıkları seçimlerle toplumsal yapının ve ekolojik yaşamın dengesini bozdularsa bu sorunları bertaraf edecek özgürlükçü demokratik yapılanmaları da kurabilirler. Ekolojik krizin nedenlerini toplumsal yapılarda arayan bu bakışa göre bu yapılarla mücadele edilmeli, kolektif bir eylemlilikle geniş çapta etkili, yerellik temelli, doğrudan demokrasiyi savunan, ademimerkeziyetçi toplumsal yapılar devreye girmelidir.

Sadece roman karakterlerinin söylemleriyle değil, kendisiyle barışık karakterlerin doğayla daha barışık olması ve bunun sonuncunda doğadan gelen mucizelere açıklıklarıyla da bir şeyler anlatır bize Sus Barbatus. Bilinci farklı bir boyutta gezinen, aslında ölmesi için bir kızağın üstünde ormanın çevresindeki yoldan kasabaya getirilmeye çalışan Faruk bir şekilde atla birlikte buzdan gölün içine düşer. Doğa, soğuk Sus Barbatus’un gölgesi onu beklenilen akıbetinden kurtarır. Ölmüş de olabilir, ama ölmüş olsa bile itirafçı olmaktan bu sayede kurtulur. Kim gerçekten güçlüdür burada? Kim yenilir?

Sus Barbatus! kekiği, balı, insan terini, rüzgârı, karı, belki karın altından yeniden yeşerecek çiçekleri, balığı, kurdu, köpeği, geyiği, domuzu, kartalı, polisi, savcıyı, öğretmeni, anarşisti, devleti destan diliyle birbirine uluyor. Türkiye’de 80 öncesi yaşanan toplumsal gerilimleri, şiddeti bir buzul çağına taşıyor. Ekolojik dengenin de toplumsal ilişkiler gibi bozulduğu bu çağda herkesin birbirini iyi tanıması gerektiğine, bu tanışma sonrası gelecek barışla düşmanlığın üstesinden gelineceğine ilişkin bir öneri diye okuyorum ben romanı. Aslında okumuyorum, dinliyorum, uzunca bir romanı ilk kez bir uygulama üzerinden dinledim. Faruk Duman’ın sözlü geleneğe yakınlaşma, sesi öne çıkarma çabasına ben de romanı dinleyerek destek vermeye çalıştım.

 
__

Faruk Duman, Sus Barbatus! 1, Storyside, Seslendiren: Gürsu Gür, 16 s 56 dak, yayın tarihi: 28.06.2019

Azize Çay, “İklim Krizine Politik Bakış Açısı: Toplumsal Ekoloji”, Doğu Batı Yıl:24, Sayı:95 (Kasım-Aralık-Ocak 2020-21): 249-266.

İLGİLİ YAZILAR

vahap coşkun

BAKIŞ

Türkiye, eğer ekonomik ve politik istikrarsızlığı bir kader olarak yaşamak istemiyorsa, Kürt meselesini siyasi ve demokratik bir yolla çözüme kavuşturmanın yollarını aramalıdır. Hâlihazırda Türkiye, dönmesi zor bir kavşaktan geçiyor olabilir. Ancak şimdinin ümit kıran manzarasına kilitlenip geçmişin birikimleri göz ardı edilmemelidir.

Uluslararası Kriz Grubu (ICG), merkezi Brüksel’de bulunan bir sivil toplum kuruluşu. 1995 yılında kurulan ICG, dünyanın çeşitli bölgelerindeki krizlere dair araştırmalar ve analizler yayınlıyor. Kuruluş, 2011 yılından bu yana, başta Kürt meselesi olmak üzere, Türkiye’deki sorun alanlarına ilişkin önemli çalışmalara imza atıyor. Türkçe yayın organlarını, bölgede faaliyet gösteren insan hakları kuruluşlarını, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve PKK kaynaklarının açıklamalarını takip eden ICG; açık kaynaklardan yararlanarak, Kürt meselesinden kaynaklı çatışmaların yol açtığı ölümleri kayıt altına alıyor.

2022’nin başında kamuoyuna sunduğu son raporunda ICG, çözüm sürecinin bitmesinden ve çatışmaların başlamasından sonraki döneme odaklanıyor. Rapor, siyasetin devreden çıkıp silahların konuşmaya başladığı Temmuz 2015’ten 3 Ocak 2022’ye kadar geçen süre zarfında; 593’ü sivil[1], 1.318’i güvenlik gücü[2], 226’sı tanımlanamayan kişi[3] ve 3.671’i PKK militanı[4] olmak üzere toplam 5.808 kişinin hayatını kaybettiğini bildiriyor.

Şiddetin Değişen Karakteri

Rapor, 2013-2015 arasındaki çözüm sürecinde de şiddetin bütünüyle sona ermediğini hatırlatıyor. Şiddetin düşük yoğunluklu olarak devam ettiği bu 2,5 yıllık dönemde de; 63’ü sivil, 25’i güvenlik gücü ve 25’i PKK militanı olmak üzere toplam 113 kişi yaşamını yitiriyor. Sürecin çökmesiyle birlikte çatışma, iki açıdan, farklı bir karaktere bürünüyor.

İlk olarak, çatışmanın mekânı değişiyor. Çözüm sürecinden evvel, kırsal alanlarda yaşanan çatışmalar şehir merkezine taşınıyor. Şehirlerin bir çatışma alanına dönüşmesi, hem çatışmayı daha görünür ve bilinir kılıyor hem de tahribatı artıyor. Bugünlere kadar uzaklarda bir yerlerde olduğu düşünülen çatışmanın kapının önüne gelmesi, maddi ve manevi yıkımı derinleştiriyor. 2016’dan sonra çatışmalar yeniden kırsal bölgelere kayıyor.

İkinci olarak da, çatışma çok daha yoğun bir seyir izliyor. Barış için kurulan masa çöküp umutlar ve hayaller yıkıldığında şiddet çok daha keskin bir biçimde geri dönüyor ve insan kayıpları yükseliyor. Oslo Süreci’nin ardından bu durumun bir benzeri yaşanmış; müzakerelerden uzlaşma çıkmayınca çatışmalar yeniden başlamış ve 1999’dan beri en karanlık tablo ortaya çıkmıştı.

Dolayısıyla Oslo ve Çözüm süreçlerinin verdiği esaslı bir ders var: Barış için atılan bir adım, makul bir sürede müspet bir neticeye varmalı. Aksi takdirde başarısızlığa uğrayan her girişim, çatışmalarının yeniden canlanmasına ve eskisinden çok daha büyük bir şiddet dalgasının doğmasına neden olabiliyor.

Yüksek Tansiyon

 

Kriz Grubu, Kürt meselesi eksenli olarak üç noktada tansiyonun yüksek olduğunu söylüyor. Bir, Türkiye’nin güneydoğusunda ve Irak’ın kuzeyinde PKK ile çatışmalar sürüyor. İki, Suriye’nin kuzeyinde Ankara ile PKK bağlantılı PYD/YPG arasındaki gerilim sona ermiş değil. Ve üç, Türkiye’de HDP’nin içine alındığı hukuki ve siyasi kıskaç daralıyor. Partinin başının üzerinde bir kılıç gibi gezdirilen kapatma davası bile, tek başına, HDP’ye uygulanan baskının geldiği düzeyi görmek için yeterli.

Kısa vadede bu üç alanda sinirlerin gevşemesi pek olası görünmüyor. Çünkü Irak ve Suriye’de durum hâlâ belirsiz; bilhassa Suriye’deki karmaşıklığın tez zamanda açığa kavuşması uzak bir ihtimal ve farklı senaryolara açık halin bir süre daha devam etmesi bekleniyor. Türkiye’de ise siyasette bir milliyetçilik fırtınası estiriliyor. Gerek iktidar (AK Parti ve MHP) ve gerek muhalefet (CHP ve İYİ Parti), birbirlerinden geride kalmamak için milliyetçilik gazına asılıyorlar. Muhtemelen seçim sathı mailine girildiğinde, her iki cephede de milliyetçiliğin dozu artacaktır.

İçte ve dışta birbiriyle bağlantılı bu vaziyet, Kürt meselesinde demokratik bir rotaya girilmesini güçleştiriyor. Dolayısıyla taraflar bir süre daha mevcut pozisyonlarında kalmayı tercih edebilirler.

Bu sorunun siyasi enstrümanlarla çözülmesinden yana olanlar, birçok kez, her sahada yarattığı devasa maliyete bakıp çatışmanın artık “sürdürülemez” olduğunu dillendirdiler. Lakin iyi niyetli bu analizler, ne yazık ki tarih tarafından doğrulanmadı. Kendileri açısından bazı arzu edilmeyen sonuçlara rağmen hem devlet hem de PKK mevcut konumlarını idame ettirebilecek mekanizmaları üretebildiler ve bugün de bu potansiyele sahipler.

Daimî Bir İstikrarsızlık

Hülasa çatışma pozisyonu, her iki taraf için de bir süre daha sürdürülebilir. Ancak bu, ağır bir maliyet doğuruyor: Taraflar çatışmayı devam ettirebilirler ama bunun kaybedeni sıradan insanlar olur. Evvela hiçbir şeyle kıyaslanmayacak can yitimi olmak üzere o insanlar iktisadi, siyasi ve hukuki olarak çok yönlü kayba uğrarlar. Çatışmanın varlığı, sadece Kürtlere değil Türkiye’nin tamamına fatura çıkarır ve toplumsal hayatı daimî bir istikrarsızlığa mahkûm eder.

Türkiye, eğer ekonomik ve politik istikrarsızlığı bir kader olarak yaşamak istemiyorsa, Kürt meselesini siyasi ve demokratik bir yolla çözüme kavuşturmanın yollarını aramalıdır. Hâlihazırda Türkiye, dönmesi zor bir kavşaktan geçiyor olabilir. Ancak şimdinin ümit kıran manzarasına kilitlenip geçmişin birikimleri göz ardı edilmemelidir.

Yakın tarih, Türkiye’de Kürt meselesinin iki farklı siyaset için kullanılabileceğini gösteriyor: Biri, otoriter siyasettir; Kürt meselesinin siyasi zemini tahrip etmek ve demokrasi çıtasını aşağı çekmek için vesile yapılmasıdır. Diğeri ise özgürlükçü siyasettir; Kürt meselesinin hak kataloglarını genişletmek ve toplumsal barışı temin etmek için kullanılmasıdır. Yani Kürt meselesinde takınılan tavır, otoriterliği tahkim edebileceği gibi özgürlüğe açılan bir yol da olabilir. 

Otoriterliğe karşı özgürlükçü ikinci seçeneği hâkim kılmak için yaratıcı ve kurucu bir akla ihtiyaç vardır. Zannımca, Türkiye’nin siyasi aktörlerini bekleyen en büyük meydan okumalardan biri de böyle bir aklı inşa edip edemeyecekleridir.

_

[1] Rapor, “silahlı çatışmalara katılmayan kişiler” olarak tanımladığı sivillerin, çoğunlukla, güneydoğudaki kentsel yerleşim alanları ile TAK (Kürdistan Özgürlük Şahinleri) tarafından büyük şehirlerde gerçekleştirilen bombalı saldırılarda hayatlarını kaybettiklerini açıklıyor.

[2] “Güvenlik gücü” kavramı, polis, asker ve korucuları kapsıyor.

[3] “Tanımlanamayan kişi” raporda “Ağırlıklı olarak sokağa çıkma yasaklarının ilan edildiği kentsel bölgelerde ölen 16-35 yaş arasındaki kişileri kapsar. Özellikle kentsel yerleşim alanlarında çatışmaya katılmayanlar ile sivil kıyafetli militanlar arasındaki çizginin net olmaması sebebiyle bu gruptaki kişiler sivil veya militan olarak tanımlanamamaktadır” şeklinde ifade ediliyor.

[4] PKK ve onunla bağlantılı YPS (Sivil Savunma Birlikleri) ve TAK üyesi militanları içeriyor. ICG, PKK ölümlerinin, doğrulayabildiğinden daha fazla olduğunu varsayıyor. İçişleri Bakanlığı ise Temmuz 2015’ten bu yana 10.000’den fazla PKK militanının “etkisiz hale getirildiğini” belirtiyor.

İLGİLİ YAZILAR

Besim F. Dellaloğlu

BAKIŞ

Topyekûn kabuller. Topyekûn reddiyeler. Belki de Türkiye’de sosyoloji diye bir alanın yeterince mevcut olmamasının sebebi bunlardır. İkisinin arası pek yoktur. Akımların, ekollerin, yöntemlerin ideolojikleşmesinin, politikleşmesinin anahtarı tam da bu tutumlardır. Bu tıpkı Türkçenin bir poetik kanona sahip olmaması, onun yerine Necip Fazıl ve Nazım Hikmet gibi iki mahalli ikonla ya da paralel kanonla idare etmesine benzer. Bir sosyoloji cemiyeti yoktur Türkiye’de, sosyoloji cemaatleri vardır.

Günümüzün bir kalp cerrahı büyük ihtimalle on yıllar önce ilk kez kalp bypass ameliyatını gerçekleştiren cerrahla aynı yöntemi uygulamıyordur. Tıp tarihindeki bu değişim, bu çağdaş cerrahın, o ilk bypass cerrahını “demode” olmakla eleştirmesini haklı çıkarır mı? Ya da laproskopik cerrahi ilk çıktığında daha eski yöntemlerle ameliyat yapan bir cerrah bu yeni yöntemi “gelip geçici bir moda” olarak değerlendirmişse bugün ona nasıl bakarız? Benim bu sorulara birer cevabım yok. Haddim de değil zaten çünkü ben bir hekim değilim. Tıp dünyasının bir parçası da değilim.

Dikkatleri çekmek istediğim nokta buna benzer yaklaşımların sosyoloji dünyasında çok sık karşımıza çıkabilecek tutumlar olabilmesi. Sosyoloji alanında bazı sosyologlar, sosyoloji tarihindeki bazı sosyologları kolaylıkla “demode” olarak değerlendirebilirler. Ya da açıkçası kendisinden ve izleyicilerinden pek hazzetmedikleri bazı çağdaş sosyologları da “moda” oldukları için eleştirebilirler. Bu tip tutumların Perspektif’te daha önce yazdığım iki yazıda değindiğim sosyolojik basiret ve sosyolojik adabı muaşeret açısından da sorunlu olduğunu ifade etmem gerekir öncelikle. Ancak bu yazıda meseleye farklı bir açıdan bakmak istiyorum.

Kanon Olmadan Alan da Olmaz, Disiplin de

Ancak kanonik bir çerçeve, bir ilişkiler ağı oluşturabilmiş bir disiplin kendini bir alan olarak inşa edebilir. Kanon olmadan alan da olmaz, disiplin de. Bir alanda kanona hâkimiyet mesleki formasyonun en vazgeçilmez koşullarından biridir. İntihar gibi bir kitap yazarak psikoloji/psikiyatrinin tapulu arsasına sosyoloji bayrağını diken Durkheim’ın modası asla geçmez. Onunla, onun ürettiği metinlerle ilişkimizdir değişen. Çünkü biz Durkheim değilizdir ve bizim yaşadığımız dünya Durkheim’ın yaşadığı dünyayla aynı değildir. Ama Durkheim hâlâ ve hep mevcuttur. Aklımızda, fikrimizde, kalemimizin ucunda, kütüphanenin bir rafında, kavram haznemizin bir yerindedir. Sosyoloji Tarihi dersinin en az birkaç haftasındadır. Zaten onun için de kanondur. Bunun bilincinde olmayan sosyolog değildir. Sosyolog kılığına bürünmüş başka bir şeydir.

Bourdieu’ye moda diyen de sosyolog değildir. Ama kendini öyle sanmaktadır. Onun, Bourdieu’ye yönelik olarak kullandığı moda nitelemesi aslında Bourdieu’nün daha yaşarken kanonlaşmış olduğunu itiraf etmektir. Çok satan her kitabın otomatik olarak çok kötü olduğunu düşünmek oldukça kibirli bir ezberdir. Her kanonlaşmayı popülerleşme diye reddetmek, açık denizde size atılan cankurtaran simidini reddetmekle eşdeğerdir. Onun tahammül edemediği, sevmediğinin bu kadar kabul görmesidir belki de. Görüşlerine katılmadığı için ya da abonesi olduğu ekole uygun olmadığı için kanonlaşmış bir rakibin adını ancak moda diyerek telaffuz edebilmektedir.

Bu tür ethos’lar hiçbir zaman alanı üretemezler, alanın üretilmesine katkı veremezler. Çünkü kanonik bilinçleri yoktur. Sosyolojik kanonu hiçbir zaman bir bütün olarak algılamamışlardır. Onlar için böyle bir şey mevcut bile değildir. Ama sürekli olarak sosyolojinin toplum tarafından yeterince ciddiye alınmamasından da şikâyet ederler. Sosyoloğun kendi kafasında bir sosyoloji mefhumu yoktur ki toplum onu ciddiye alsın. Bindikleri dalı kesenler, yere düşmekten şikâyet edemezler. Futbolu asla bir oyun olarak sevmeyen fanatik futbol takımı taraftarı gibidirler. İstedikleri sadece kendi takımlarının kazanmasıdır, bedeli ne olursa olsun. Burada Cem Dizdar’a bir selam göndermekte fayda mülahaza ediyorum!

Kanonik Cemaatleşme

Sadece Marksist, Bourdieucü, Weberyen olmanız sizin iyi bir sosyolog olmanıza yetmeyebilir. Türkiye gibi sosyolojik alanın yeterince yapılanmadığı, kanonik bilincin gelişmediği akademik ortamlarda ise genellikle yeter. Hatta artar bile. Böyle durumlarda ise Marksist, Bourdieucü veya Weberyen olmak sosyolog olmakla çelişir hâle bile gelebilir. Çünkü kanonik bir hâkimiyet olmadan sadece bunlardan biri olmak giderek sosyolog olmanın önünde bir engel haline gelir. Türkiye’de yaygın olan budur. Pek çokları sosyolog olmadan önce mutlaka bir şeycidir. Kanon aslında çoğuldur. Bu nedenle de “kanonlar” demeyiz. Ancak bu tür tutumlarda kanon iyice daralır, bir ya da birkaç isimle sınırlı hale gelir. Bu da bir tür kanonik cemaatleşmedir.

Elbette sosyolojide de birtakım akımlar, ekoller, yöntemler vardır. Ve sosyolog bunlardan birine ya da birkaçına kendini daha yakın hissedebilir. Burada sorun o kadar da dâhil hissetmediğiniz diğer akım, ekol ve yöntemlerle irtibatı kategorik olarak kesmek, hatta onlara hasmane bir tutum geliştirmektir. Bütün derslerde Comte ve Durkheim anlatılan bir bölüm aslında sosyoloji bölümü değildir. Ama kendini öyle sanır. 10 hocanın sekizinin 40 dersin 30’unda Foucault ve Deleuze anlattığı bir bölüm de sosyoloji bölümü değildir. Ama tabelada öyle yazmaktadır. Bunlar birbirlerinden çok farklı tercihler gibi görünebilir. Ancak meseleye benim ele almaya çalıştığım pencereden bakıldığında her ikisi de aynı ethos’un farklı veçheleridir. Çünkü her ikisi de kanonik bir tutuma işaret etmezler.

Ziya Gökalp’in, Prens Sabahattin’in, Niyazi Berkes’in, Mübeccel Kıray’ın, Sabri Ülgener’in, Şerif Mardin’in, Nilüfer Göle’nin yazdıklarının hepsine katılmak, sürekli onları tekrar etmek değildir kanonik tutum. Ancak bugün Türkiye’de bu isimler sanki hiç var olmamışlar gibi sosyoloji yapmaya çalışmak bizatihi sosyolojiyi reddetmektir. Kanon aslında verili değildir. Belli bir ethos ile inşa edilir. Platon Devlet’i kanon olsun diye yazmamıştır. Onu kanon kılan Platon sonrasındaki felsefe tarihidir. Kanonla kavga etmek bile kanona dâhildir. Yazarının “sükût suikastı”ndan şikâyet ettiği bir ortamda zaten kanon mevcut bile değildir.

Türkiye üniversitelerinin sosyoloji bölümlerinde doktora yeterlilik jürisinde adaya genellikle hangi konuyu çalışacağı sorulur. Aslında sadece bu tutum bile Türkiye’de sosyolojik kanonun var olmadığa işaret edebilir. Çünkü doktora yeterlilik, adayın tez konusu seçmeden önce alan yeterliliğinin test etmesi gereken bir sınavdır. Doktora yeterlilikte doğrudan tez konusuna odaklanmak bir bakıma ortada bir alan falan olmadığı ya da alanın herkesin girişine açık olduğu anlamına gelir. Bu şekilde yetişmiş, alan hâkimiyeti olmayan, kanonik bilinci düşük uzmanlardan oluşan bir alan aslında alan bile değildir.

Malumat Ancak Üretimle Bilgiye Dönüşebilir

Foucault’nun ne dediği hakkında tam anlamıyla bir malumatfuruş olabilmek ama bununla ne yapacağı konusunda pek bir fikre sahip olmamak Türkiye üniversitelerinde sıkça rastlanan bir durumdur. Ekmek makinesi çalışmaktadır ama içinde hamur olmadığı için ekmek üretilememektedir! Aslında bu tür kitlenmeler de kanonun bütününe nüfuz edememiş olmanın tezahürlerinden biridir. Çünkü küçücük bir ayrıntıyı bile kanonun bütününden destek alarak açıklamak, anlamak yerine, malumat sahibi olunan bir isimle her şeyi açıklamaya, anlamaya çalışmak çok daha kolaydır. Oysa malumat ancak üretimle bilgiye dönüşebilir.

Hep ready made kavramlara mecbur olmak, teorik kanondan yaşanan hayata dair kavram üretememek pek yaygındır Türkçe okuryazarlıkta. Kavram ilhamla gelmez sadece. Hatta ilham bile kanonu bir bütün olarak görebilene gelir. Malumatına sahip olduğu teorinin her şeyi açıkladığını düşünene ise kavramsal ilham hiç uğramaz. Zaten onun da pek umurunda değildir bu. Ödünç aldığı kavramlarla her şeyi açıklayabildiğini düşünen neden ilhama ihtiyaç duysun! O, ilham kapısını çalsa bile kapı açılmayacaktır. Kavram üretimiyle ilham arasında hiçbir ilişki yoktur demek değil kastım. Sadece kanonik hâkimiyetin ve emeğin hakkını teslim etmek istiyorum. Bu arada “ilham” kelimesini biraz da provokatif amaçla kullandım! Dileyen yerine başka bir tercihte bulunabilir.

Topyekûn kabuller. Topyekûn reddiyeler. Belki de Türkiye’de sosyoloji diye bir alanın yeterince mevcut olmamasının sebebi bunlardır. İkisinin arası pek yoktur. Akımların, ekollerin, yöntemlerin ideolojikleşmesinin, politikleşmesinin anahtarı tam da bu tutumlardır. Bu tıpkı Türkçenin bir poetik kanona sahip olmaması, onun yerine Necip Fazıl ve Nazım Hikmet gibi iki mahalli ikonla ya da paralel kanonla idare etmesine benzer. Bir sosyoloji cemiyeti yoktur Türkiye’de, sosyoloji cemaatleri vardır.

Bu durumda sabah erken kalkanın her şeyi yeniden tanımlayabilmesine, kavramsal keyfiliğin alışkanlık haline gelmesine, siyasetin zaten olmayan alanın içinde at koşturmasına, uluslararası literatüre yeterince katkı verilememesine, kavram ve teori üretilememesine ve belki de en önemlisi artık 50, 60 kişilik kontenjanların ancak üçünün, beşinin dolmasına fazla şaşırmamak gerekir. Şaşırmak, sorumluluklarını yerine getirmişlerin hakkıdır.

İLGİLİ YAZILAR

ibrahim uslu

BAKIŞ

İktidar çok uzun zamandır, muhalefetin bir blok olarak seçime girmesini engellemeyi ana stratejisi haline getirdi. Muhalefeti kendi içinde parçalara ayırabilmek için çok sayıda girişimde bulundu. Ama geldiğimiz noktada iktidarın tüm bu gayretlerinin muhalefeti parçalamaktan çok birleştirmeye yaradığını görüyoruz.

Muhalefet partilerinin liderleri arasında sıkça gerçekleşen bunca görüşmeye, birlikte yürütülen çalışmalara ve üzerlerindeki kamuoyu baskısına rağmen niye hâlâ bir ittifak çatısı altında bir araya gelmediği TV tartışmalarının ve gazete köşelerinin en favori konuları arasında.

Bendeniz de TV programlarında veya YouTube üzerinden yayın yapan mecralarda bu soruyla çok sık karşılaştığım için, geçen hafta Gazete Pencere’de yayımlanan yazımda bu konuyu tartışmıştım. Temel yaklaşımımı şöyle özetleyebilirim: Bu durum aradaki sorunların çözülememesinden kaynaklanmıyor; dört ayaktan oluşan bir yol haritaları var ve sürecin sonunda ittifak mutlaka genişleyecek. Muhalefet partileri ittifaka giden yolda önce parlamenter sistemin temel ilkeleri, başkanlıktan parlamenter sisteme geçiş sürecinin nasıl yönetileceği, ittifakın üzerinde kurulacağı prensiplerin neler olacağı ve Cumhurbaşkanı adayı seçim sürecinin nasıl gerçekleşeceği üzerinde uzlaşı sağlamayı hedefliyor. Tüm bu alanlarda mutabakat gerçekleşince ittifakı büyütmek sorun olmaktan çıkacaktır. Bu nedenle işi ağırdan alıyor gibi görünmelerinin nedeni ittifaka niyetli olmamaları değil, süreçte hata yapılmaması için temkinli davranmalarıdır.

Ancak yazı yayımlandıktan sonra süreç bir anda hızlandı. Bir hafta içerisinde önce Meral Akşener Ahmet-Sare Davutoğlu’nu Ankara’daki evlerinde ziyaret etti. Arkasından Kemal Kılıçdaroğlu ve Ahmet Davutoğlu akşam yemeğinde buluştu, sonrasında da Davutoğlu İYİ Parti Genel Merkezi’nde Meral Akşener’le bir araya geldi. Şimdiye kadar “ittifaka katılma” konusu her sorulduğunda “yeni kurulan bir parti olarak önce kurumsallaşmamızı tamamlayacağız, ittifak konusunu seçime doğru gündemimize alacağız” diye yanıtlayan Ahmet Davutoğlu, son bir haftada katıldığı iki ayrı televizyon programında “yeni ittifak”tan söz etmeye başladı. Davutoğlu, mevcut ittifaka katılmak yerine muhalefetin “yeniden yapılanmasına” vurgu yaparak iş birliği mesajı verdi: “Türkiye’nin altı partinin de içinde olduğu geniş tabanlı ittifak oluşturmaya ihtiyacı var!”

Son bir haftada yaşanan gelişmelerin Ahmet Davutoğlu’nun girişimiyle gerçekleştiği anlaşılıyor. Belli ki Gelecek Partisi ittifak konusunu seçim zamanına bırakma kararını değiştirmiş ve süreci öne çekmeye karar vermiş. Kemal Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener’in tutumları ise her iki liderin de bu kanaat değişikliğini desteklediğini gösteriyor.

Sadece görüşme trafiğine ve verilen beyanlara bakarak muhalefet açısından bir “yeni dönem” başladığını söylemek biraz abartılı olabilir, ama her hâlükârda sürecin hızlandığı ve ittifakın büyümesi işinin seçim zamanından önce gerçekleşme olasılığının güçlendiğini görüyoruz.

Gerçi DEVA ve Saadet partilerinden bu konuda henüz bir açıklama veya hamle gelmedi, ama önümüzdeki günlerde gelişmeler hızlanacak olursa, onlar da sessiz ve tepkisiz kalamayacaklardır.

İttifak Süreci Niye Hızlandı?

Gelecek Partisi liderinin tetiklediği bu gelişmelerin ne tür sonuçlar doğuracağını yahut Davutoğlu’nun belirttiği gibi yeni ve geniş tabanlı bir ittifaka dönüşüp dönüşmeyeceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Şu aşamada esas önemli olan husus sürecin hızlanmasına neyin vesile olduğudur.

Görebildiğimiz kadarıyla muhalefet cephesinde yaşanmakta olan gelişmeler üç sebepten kaynaklanıyor:

1. İttifak Dışında Olan Partiler Büyümüyor!

2021 yılında CHP ve İYİ Parti oylarında gözle görülür artışlar yaşanırken Gelecek, DEVA ve Saadet partilerine yönelik seçmen desteğinde araştırmaların hata payı içerisinde kalan farklılıklar gözlemlendi.

Her ne kadar liderleri kamuoyu araştırmalarının gerçek durumu göstermekte yetersiz kaldığını düşünüyor olsalar da, DEVA ve Gelecek partileri kurulduğu günlerden bu yana seçmen desteği açısından yatay bir seyir izliyor. Evet, her iki partiye de ilgi çok yüksek, kamuoyu bu partileri yakından takip ediyor, ancak yapılan araştırmalara göre henüz oy vereceklerini söylemiyorlar.

Aslında bu durum sağ seçmeni yakından tanıyanlar açısından hiç de sürpriz sayılmaz. Sağ seçmenin en bariz özelliği iktidara ya da iktidarın parçası olacak partilere oy vermeyi sevmesidir. İdeoloji partilerine oy verenler bundan farklı davransalar bile, özellikle merkeze yakın duran sağ seçmenler açısından iktidara oy verme tutumu oldukça güçlü bir davranış şeklidir. Sağ seçmenle oy verdiği parti arasında ontolojik veya aşkın bir ilişki yoktur; büyük ölçüde pragmatik ve işlevsel bir yaklaşım söz konusudur. Sağ seçmenin siyasi partilerden somut beklentileri vardır ve bunları gerçekleştirebilmesi için oy verecekleri partinin en azından iktidarın parçası olması gerekir. Dolayısıyla iktidar olma veya hiç değilse iktidarın parçası olma ihtimali bulunmayan partilere, takdir etse bile oy vermiyorlar.

Oysaki ittifak dışında kalan ve muhafazakâr tonu daha ağır basan her üç parti için de önemli bir fırsat söz konusu. Araştırmalarda AK Parti’ye oy vereceğini söyleyen neredeyse iki seçmenden birinin majör mutsuzlukları var. Ekonominin genel gidişatından, yoksulluktan, enflasyondan, işsizlikten, adam kayırmadan, sosyal adaletsizliklerden, göçmen politikalarından, hukukun siyasallaşmasından ve benzeri birçok sorundan şikâyet ediyorlar. İktidarı yeterli ölçüde başarılı bulmuyorlar ve bu sorunları çözebileceğini de düşünmüyorlar. Tüm bunlara rağmen oy verme niyetlerini de koruyorlar. Çünkü muhalefet partileri arasında kendilerini yakın buldukları ve aynı zamanda iktidarın parçası olabilecek bir parti görmüyorlar. Dolayısıyla bu seçmenlerin en azından bir kısmının ittifaka girmiş bir muhafazakâr partiye yönelmesi olasılığı oldukça yüksek.

Son günlerde attığı adımlara bakılacak olursa, Gelecek Partisi’nin bu fırsatı artık değerlendirmek istediği anlaşılıyor.

2. İktidarın Tehditlerini Artırması

İktidar bloku, özellikle son bir yıldır muhalefet partilerine yönelik tehdit cümleleri kullanma konusunda oldukça rahat davranıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Meral Akşener’e Rize’de yapılan saldırıdan sonra “Bunlar daha iyi günleriniz, daha neler olacak” sözleri yahut “Ülkenin yönetimine talip olduklarını söylemekten vazgeçmelerinin kendileri için daha iyi olacağını da hatırlatmak istiyoruz” şeklindeki tehditkâr uyarısı hep son aylarda dillendirildi.

Bundan iki hafta önce ise öznesi belirsiz bir biçimde “Utanmadan sıkılmadan sokaklara döküleceklermiş, siz 15 Temmuz’u görmediniz mi? … Bizler Cumhur İttifakı olarak hepinizi önümüze katar, gideceğiniz yere kadar kovalarız!” ifadelerini kullandı.

O günlerde Devlet Bahçeli de benzer sertlikte açıklamalar yaptı: “Türkiye’den bir Kazakistan çıkarmayı mı düşünüyorsunuz? Kazakistan’daki olayları izleyince bitiniz mi kanlandı? … Sokağa dökülseniz ne yazar dökülmeseniz ne yazar!”

Muhalefet partileri basiretli davranarak, bu sert tehditler nedeniyle tansiyonu yükseltecek karşı açıklamalar yapmadılar. Ama önümüzdeki süreçte iktidarın sokak çatışmaları dahil her şeyi göze aldığına dair kanaatler gün geçtikçe yaygınlaşıyor. Hatta iktidara yakın bazı gazeteciler de yaptıkları değerlendirmelerle “sert süreç” algısını besliyorlar.

Muhalefetin yaklaşmakta olan sertlik ve/veya şiddet fırtınasına karşı elindeki tek koz güçlü kamuoyu desteğine sahip bir blok oluşturmak. 31 Mart seçimlerinden sonra iktidarın İstanbul’da takındığı tavrı, farkın yüzde 10’lara yaklaştığı ikinci seçimden sonra sürdürememesi, muhalefeti güçlü bir kamuoyu desteğini sağlamaya yönelik adımlar atmaya teşvik ediyor.

3. Erken Seçim Beklentisi

İktidar ısrarla tersini söylese bile, muhalefet partileri baskın bir seçim senaryosuna hazırlık yapmayı daha doğru buluyorlar. Başta Kemal Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener olmak üzere muhalefet liderlerinin sanki seçim dönemindeymişçesine sürekli il ziyaretleri yapmaları, zaman zaman mitingler gerçekleştirmeleri ve iletişim kampanyaları sürdürmeleri büyük ölçüde baskın seçim senaryosuna hazırlık kaygılarından kaynaklanıyor.

Gelecek Partisi’nin seçim öncesine tehir ettiği ittifaka dahil olma projesini öne çekmesinin arkasında da her geçen gün güçlenen erken seçim beklentisinin etkisi olduğu görülüyor. Davutoğlu’nun bu hafta yaptığı tüm açıklamalarda “seçim”e çok güçlü vurgular var.

Bülbülün Çektiği Dili Belası

İktidar çok uzun zamandır, muhalefetin bir blok olarak seçime girmesini engellemeyi ana stratejisi haline getirdi. Muhalefeti kendi içinde parçalara ayırabilmek için çok sayıda girişimde bulundu. Ama geldiğimiz noktada iktidarın tüm bu gayretlerinin muhalefeti parçalamaktan çok birleştirmeye yaradığını görüyoruz.

İktidarın görmeyi arzu edeceği son şey olan birleşmiş muhalefet tablosu ile umduğumuzdan daha hızlı karşılaşabiliriz.

İLGİLİ YAZILAR

adnan boynukara

BAKIŞ

Halkın, vatandaşın farklı korkuların etkisinde olması anlaşılabilir. Sorunlu ve yanlış olan, yönetici kadroların, siyaset kurumunun korku üretmesi veya üretilen korkulara teslim olması. Bu, ülkenin geleceği açısından büyük sorunlara dönüşebilir. Çünkü bu psikoloji üzerinden ‘esir’ alınan siyaset kurumu ve yönetici kadro genel olarak olan bitene karşı aklı değil, tepkiselliği devreye koyar.

17’nci yüzyıl sonundan itibaren içine düşülen çöküş sürecinde Viyana bozgunu, Navarin faciası, Yunan isyanı, Kavalalı isyanı ve Rus saldırıları, Osmanlı devlet aklını bir tür kastrasyona/kısırlığa maruz bırakmış ve Osmanlı’yı oluşturan farklı unsurlardan milletleri de başka arayışlara yöneltmişti. Bu sürecin sonucunda Birinci Dünya Harbi olmuş ve Cumhuriyet’i kuran kadrolar, adeta tüm bu çöküş devirlerini kendi ömürlerinin özeti gibi yaşamıştı. İşte bu somut sebeplerden doğan korku ve kaygılar, zamanla Cumhuriyet devrine de intikal etmişti. Ancak bir süre sonra abartılı tehdit değerlendirmeleri ile ülkeyi yönetme geleneği oluştu. Bu da zamanla, büyük çoğunluğu bu korku sarmalına maruz bırakılan milletin Cumhuriyet’i ve demokrasiyi içselleştirmesini de sakatlayan bir psikolojik harp tekniğine dönüştü.

Nihayetinde bu anlayış, ülkenin varlık ve bekasını, milletin dirlik ve birliğini, geleceğin muasırlaşma ufkunu zehirleyen, anti demokratik ve hukuk dışı eğilimleri de beslemektedir. Kendine, devletine, milletine güvenmeyen bir ruh sakatlığının kendisini devletin ‘ev sahibi’, ‘milletin kurtarıcısı’, ‘ülkenin sigortası’ gibi sunması ise kaderimizin en trajik durumudur. Çünkü Cumhuriyet, milleti oluşturan tüm fertlerin, toplumsal kesimlerin katılımı, katkısı, emeği ve çabasıyla kurulmuştu. Cumhuriyet’ten rahatsız olan veya ona mesafeli duran bir toplumsal kesim de yoktu. Buna rağmen yönetici elitin ülkeyi istediği gibi yönetmek için sığındığı en önemli enstrümanın ‘korku’ olması önemli bir sorun. Maalesef bu tarz, uzunca bir zamandır işlemekte ve sonuç da vermekte.

Yakın Tarihte Üretilen Korkular

Perspektif’te yayımlanan son yazımızda, Osmanlı’nın yıkılış sürecinde ülkenin işgal edilmesi olasılığı üzerinden ortaya çıkan psikolojiyi ve bunun Cumhuriyet’e yansımasını ifade etmeye çalışmıştık. “Sonumuz Endülüs’ün sonu gibi olmasın psikolojisinden kurtulmak” başlıklı bu yazımızda dile getirdiğimiz temel psikolojiyi akılda tutarak, yakın tarihte üretilen korkuları hatırlamakta fayda var.

Cumhuriyet ile birlikte devreye konulan ve 1930-1940’lı yıllarda doruk noktaya çıkarılan en yaygın korkutma ifadesi ‘irtica’ kavramıydı. Osmanlı’yı ve dini yönetim anlayışını diriltmeye yönelik toplumsal bir çaba olmamasına rağmen irtica, yani geriye gidişi temsil eden anlayış üzerinden oldukça derin bir korku üretildi. İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla toplumun bir kesimi ‘terbiye’ edilmeye çalışıldı. Oldukça ‘elverişli’ olduğu görülen bu korkutma türünün, farklı dönemlerde devreye konulması için ülkedeki temel fay hatlarından birine tekabül etmesinin zemini de oluşturuldu. Seküler-muhafazakâr fay hattı olarak adlandırılan bu kırılgan zeminin varlığını sürdürmesi için özel bir çaba da sergilendi. Aradan geçen bunca zamana ve korkutmaya ilişkin hiçbir somut veri olmamasına rağmen, bu korkunun hâlâ işliyor olması manidar.

İrtica korkusu ile aynı dönemde üretilen diğer bir korkutma aracı ise Kürtler üzerinden üretilen ‘bölücülük’ kavramıydı. Bu o kadar derin bir korku ki, uzun yıllar, yoğun hak ihalelerinin yaşanmasının, ayrımcılığın ve ötekileştirmenin aracı olarak kullanıldı. Sonrasında PKK terör örgütünün ortaya çıkması, bu korkuyu farklı bir boyuta taşıdı. Sonuç itibarıyla terörle mücadele ile her türlü hak taleplerini birbirine karıştıran sorunlu bir anlayış ortaya çıktı ve varlığını güçlendirerek sürdürdü. Mesele, korkunun haklılık payı içerip içermemesi değil, bu korkuya teslim olunması ve terör örgütü üzerinden vatandaşın tehdit olarak görülmesiydi.

 

İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda yeni bir dünya düzeni şekillenmişti. Bu düzenin en temel özelliği, ABD ve Rusya eksenli iki bloklu dünyanın ortaya çıkarılmasıydı. Yönetenler, ülkenin ABD blokunda yer alması ve NATO’ya girmesi gerektiğine inanmışlardı. Ancak bunun için uygun bir sebep lazımdı. İşte bu süreçte, Soğuk Savaş’ın ikili yapısı üzerine kurulan denklem devreye konuldu. Oyunun ve korkutmanın aracı, “Stalin’in ve SSCB’nin Kars, Ardahan ve Boğazlara dönük talepleri var” ‘duyumuydu’. Bu ‘duyum’ kulaktan kulağa fısıldandı, yazıldı ve konuşuldu. Bu tehdit değerlendirilmesine karşı yapılması gerekenin, NATO’ya girmek olduğu tezi işlendi. Dönemin tüm yöneticileri bu konuda görüş birliği içindeydi. Bu oyun üzerine Türkiye tarafını belli etti ve Kore Savaşı’na katıldı. Sonrasında ise Soğuk Savaş örgütlenmesi olan NATO’ya girmeye ‘hak’ kazandı.

1950’lerin sonunda, DP iktidarı ve Başbakan Menderes’in yönetim tarzı üzerinden farklı korkular üretildi. “Gençlerin köpeklere yedirildiği, kıyma makinalarından geçirildiği” ve DP’nin ‘hilafeti’ geri getireceği türü korkular üretildi. Bu korkuların yaygınlaşması için her türlü çaba sergilendi. Medya organları ve fısıltı yayma mecraları devreye konuldu. Hiç kimse üretilen korkuların gerçek mi uydurma mı olduğunu tartışmadı. Ancak yürütülen kampanyaların sonunda, Türkiye’nin tüm siyasal sistemini ve sivil siyaset alanını alt üst eden, ABD destekli 27 Mayıs darbesi yapıldı.

1970’li yıllarda, üretilen sahte korkutmaların neden olduğu çok acı bir süreç yaşandı. Üretilen yeni korku, Soğuk Savaş dönemi ruhuna uygun olarak ve “Bu kış ülkeye komünizm gelecek” ifadesiyle servis edilen korkuydu. Yani, NATO’ya üyelik süreci için üretilen korkunun, farklı bir versiyonu devreye konuldu ve kimi iç aktörlerin de destekleyeceği ‘işgal’ korkusu servis edildi. Toplumsal kesimler ayrıştırıldı ve kutuplaşma derinleştirildi. Toplumun en diri, üretken ve ülkenin geleceği olarak görülen gençleri silahlandırıldı. Farklı örgütler adı altında gençlerin birbirleriyle ‘savaşmasının’ zemini oluşturuldu. Çatışmalı süreçte 6.000’e yakın insan öldürüldü ve ülke ‘uçurumun kıyısına’ getirildi. Üretilen korku ve bunun üzerinden hayatını kaybeden binlerce insanın kanı üzerinden, bu kurgunun parçası olan 12 Eylül askeri darbesi yapıldı.

Soğuk Savaş kurgusu ve hayatlarını ortaya koyan gençlerin kanları üzerinden yönetime el koyan askerler, kanlı bir hesaplaşma sürecini işletti. Bu kez, yönetime el koyanların varlığı, başlı başına bir korkuya dönüştü. 1 milyon 700 bin kişi fişlendi, 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi askeri mahkemelerde yargılandı, 171’i işkence sonucu olmak üzere 300 kişi cezaevinde hayatını kaybetti, 47 kişi idam edildi. Bahsettiğimiz sahte korku üzerinden birbirini öldüren, yargılanan örgütlü yapıların geniş bir kısmı, en ufak bir özeleştiri dahi yapmadı ve darbe sonrasında benzer tutumu sürdürdü. Bu ise ortaya çıkan acının farklı bir versiyonuydu.

1980’lerin ortası ve 1990’lı yıllarda, bölücülük ve irtica korkuları yeniden sahneye sürüldü. Örgütlü yapılarla, hukuk devleti ilkeleri içinde mücadele etmek yerine, “terörle mücadele ediyoruz” denilerek, hukukun ve yasal mevzuatın dışına çıkılmasına göz yumuldu. Örgütlerin toplumsal zemin kazanmasına yarayacak politikalar uygulandı. Siyaset dar bir alana hapsedildi ve kayıt dışı yapılar ortaya çıkarak kendi ‘hukuklarını’ tesis etmeye başladı. Banka soygunları, kara para trafiği, yolsuzluklar, yargısız infazlar, yargı eliyle işletilen hukuksuzluklar, köy boşaltmalar, kimi aydınlara yönelik suikastlar üzerinden yeni bir kâbus yaşatıldı ve post-modern darbe süreci işletildi.

2001 yılında 11 Eylül olayı yaşandı. Bu olay üzerinden İslam karşıtlığı küresel boyuta taşındı. Arkası ve önü aydınlatılmayan bir terör saldırısı üzerinden oldukça derin bir korku atmosferi oluşturuldu. Ülkeler işgal edildi, her türlü katliam ‘terörle mücadele’ gerekçesi üzerinden ‘meşrulaştırıldı’, yargısız infazlar yapıldı, toplumsal gerçekliğe tekabül etmeyen terör örgütleri üretildi. Müslüman halkların yaşadığı ülkeler yeniden dizayn edildi. Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan sistem boşluğunda süre kazanmak için üretilen bu küresel korkutmanın ana hedefi, halklardan ziyade yönetici elitlerdi. Bu kesim ise uyguladığı politikalar ile ‘korkmaya’ dünden hazır olduğunu gösterdi.

 

Korkutmanın Olası Senaryoları

Üniversitelerde, gazetelerde, televizyon kanallarında, sokaklarda, iş yerlerinde, kahvelerde, aile toplantılarında kısacası hayatın her alanında yeni korku teorilerinin üretildiğini ve konuşulduğunu söylemek mümkün. Yani, yeni korkutma düzenekleri kurulmaya devam ediyor. Toplumu biçimlendirmek için devreye konulmaya hazır korkuları hatırlamak gerekirse; (1) “Türkiye, eninde sonunda bölünecek” ve “Önümüzdeki süreçte Lüksemburg, Monako, Malta, Danimarka, Hollanda, İsviçre türü kanton devletçiklerden oluşan ve her biri başka bir güce bağlı elitlerin yönettiği bir coğrafyada yaşıyor olacağız” ifadeleriyle dışa vurulan ve ülkenin ‘bölüneceğini’ dile getiren korku. (2) Farklı operasyonların aracı olarak kullanılmak için gündeme getirildiği açık olan, “Kürtler kaderlerini Türklerden ve Araplardan kesin olarak ayırdı” ve “Psikolojik kopuş başladı” cümleleriyle özetlenebilecek olan sorunlu cümleler. (3) Devletin ve toplumsal yapının zayıf olduğu önyargısı üzerinden üretilen, “Büyük İsrail kurulacak, Türkiye’nin batısı AB’ye, doğusu büyük İsrail’e ayrılacak” ifadesiyle dile getirilen korku. (4) Toplumsal ayrımcılık üzerinden üretilen “Eski gayrimüslim muhitleri yeniden ihya edilerek, ticaret, turizm ve kültür amaçlı özerk bölgeler haline getirilecek” korkutma cümlesi. (5) “Anadolu’da önemli maden yatakları var ve bunlar parsellenerek el değiştirecek” cümlesiyle dışı vurulan zayıf karakter korkusu. Kısacası; her ideolojiye, siyasi düşünceye, inanca, mezhebe ve etnik yapıya uygun onlarca korku senaryoları hazır!

 

Sorunlu Anlayış Aşılmalı

Yakın tarihi dikkatlice inceleyen herkes, üretilen korkuların sahte olduğunu, gerçeklikle bağının olmadığını ve belirlenmiş amaçlara matuf olduğunu görür. Hepsinin ortak özelliği; kendini, halkını, ülkesini, devletini ‘cüce’ gören, kör ve sakat anlayışın ürünü olması. Tam da bu noktada, meselenin özünün farklı olduğu gerçeğini görmek lazım. Çünkü asıl mesele, üretilen korkular ve bunların gerçekliği değil, bunlar üzerinden halkın, vatandaşın ve devletin neye razı edilmek istendiği.

Halkın, vatandaşın farklı korkuların etkisinde olması anlaşılabilir. Sorunlu ve yanlış olan, yönetici kadroların, siyaset kurumunun korku üretmesi veya üretilen korkulara teslim olması. Bu, ülkenin geleceği açısından büyük sorunlara dönüşebilir. Çünkü bu psikoloji üzerinden ‘esir’ alınan siyaset kurumu ve yönetici kadro genel olarak olan bitene karşı aklı değil, tepkiselliği devreye koyar. Hatta, kendilerinin halk tarafından seçilmiş kişiler olarak görmekten uzaklaşır ve her gelişmeyi belirli güçlerin üzerinden okumaya çalışır. En kötüsü ise sağlıklı bir gelecek perspektifinden yoksunluktur.

Üretilen korkular üzerinden ‘zaman kazanılabilir’ ama gelecek kurulamaz. Toplumsal çimento işlevi görmesi gereken sosyal sözleşme bu tür atmosferlerde vücut bulmaz. Çünkü toplumun otantik/sahih kimlikleri, yöneten elitin lügatinde, ‘bölücü’, ‘mürteci’, ‘hain’, ‘kökü dışarıda’ şeklinde kodlanıyor. Bunlar ile toplumun kavram setleri arasındaki fark her geçen gün artıyor. Bu farkı görünmez kılmak için ise her dönemde yapılan tek şey, daha fazla korku pompalamak ve toplumsal kesimleri kriminalize etmek.

Sonuç itibarıyla; kendi tedbirlerini alarak korkutmalara teslim olmamak, üretilen korutmaları boşa çıkartmak ve bunanla birlikte toplumsal dayanışma zemini tahkim etmek önemli. Dikkat etmemiz gereken diğer konu ise korkutmanın genellikle, Soğuk Savaş beslemesi aktörler üzerinden yapıldığı gerçeğidir. Bunlar ‘görevlendirilmiş’ isimler ve yürüttükleri faaliyetler görevlerinin ana unsuru. Çıkış; milletin tüm fertlerinin elbirliğiyle hareket ederek, korku tacirlerini deşifre etmesidir. Ama daha önemlisi, bunlardan ve halka dayatılan anlayıştan kurtulmak için hukuk devleti ilkesini tam anlamıyla tahkim etmek, egemen kılmak ve devletin demokratik dönüşümü için çabalamaktır.

İLGİLİ YAZILAR

emine uçak erdoğan

BAKIŞ

Enes’i geri getirmek mümkün değil ama onun isyanıyla işaret ettiği çözümsüzlüğü, sıkışmışlığı ortadan kaldırmak; sorunları tüm yönleriyle değerlendirip çözümleri de yeni sorunlar oluşturmadan uygulamak önümüzdeki en büyük hedef olmak zorunda. Bu sadece siyasetin sorumluluğu değil, toplumsal olarak da yapılabilecekler var. Gençleri görmek, duymak, oldukları gibi kabul etmek bu işin başı…

Enes Kara, Dilara Yıldız, Nail Alnaif geçtiğimiz salı günü kaybettiğimiz üç insan… Sebepleri ve oluş biçimleri birbirinden farklı; ancak ortak bir yöne de işaret ediyor bu üç kayıp… İçinde yaşadığımız sistemin herkes için eşit, adil ve güvenli bir hayat oluşturmadığını, tuzun çürüdüğünü…

Dilara Yıldız bir avukat, çok iyi bildiği hukuk mekanizmaları onu şiddetten korumaya yetmedi, çünkü uzaklaştırma kararı verilen kişinin silahlı biri olduğunu göz ardı (!) edebilen bir mekanizma var ortada. Kadınların korunması için kurulan mekanizmalar ancak titiz bir şekilde yürütülürse ve bunun işleyip işlemediği denetlenirse çalışabilir. Aksi takdirde basit bir suiistimal böyle ağır sonuçları ortaya koyabiliyor, daha önceki cinayetlerde yaşandığı gibi.

Nail Alnaif yatağında öldürülen bir mülteci… Mülteciler siyasi partiler ve medya tarafından hedef haline getirilmeye, yaşanan sorunların sebepleri olarak gösterilmeye devam ettikçe; hakları güvence altına alınmadıkça meselenin çözülmesi zor. Hem iktidarın hem de muhalefetin oy kaybını göze alarak, Suriye’de durum ne olursa olsun göç pratikleri düşünüldüğünde büyük bir kesimin kalıcı olduğunu görerek, bu alanda normalleşmenin öncüsü olması gerekiyor. Bunun için de nefret cinayetleriyle, saldırılarıyla ilgili hukuki süreçlerin adaletle sonuçlanması, suiistimal edilmemesi önemli.

Başkalarını Suçlama Kolaycılığı

Enes Kara’ya gelince… Enes Kara, 19 yaşında niye yaşam sevincini kaybettiğini, kendisini bu kısır döngüye sürükleyen aile, cemaat, devlet; bütün herkesi ifşa ederek hayatına son verdi. İşaret ettiği her konu bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. Ve bunlardan sadece birine odaklanmak, sorumluluğu ortadan kaldırmıyor. İlki aile; çocuklarımızın sahibi olmadığımızı bilsek de içinde bulunduğumuz şartlar onları bazen baskılamaya sebep oluyor. Benim bireysel olarak bu acı kayıptan kendime çıkardığım ders, çocukları eğitim noktasında baskılamamak. Ki birkaç yıl önce bu duruma geleceğimi söyleseler inanmazdım. Çocuklarımızın geleceğinin önüne konulan ‘eleme sistemi’ ebeveyn olarak bizleri, çocukları sürekli telkin etmek ve bazen de sıkıştırmak zorunda bırakıyor. Çünkü özel okul seçeneği olmayanlar için gidilebilecek ‘nitelikli’ okul neredeyse yok. Zaten bir eğitim sisteminin kendi içinde bazı okulları ‘nitelikli’ yapıp diğerlerini yapmaması yeterince önemli bir sorun. Bu başka bir yazının konusu olsun.

Cemaatlere, tarikatlara gelince; kimi çevrelere çok rahatsız edici gelse de bunların sosyolojik bir tabanı olduğunun, ‘kapatmaların’ çözüm olmadığının en başta görülmesi gerek. Tabii bu hem eğitim hem de barınma gibi temel hakların devlet tarafından söz konusu yapılara bırakılmasını, denetimsizliğini ‘hoş görelim, kabul edelim’ demek değil. “Hangimiz cemaat evinde kalmadık, sabah namazına kaldırıldın diye intihar mı edilir” gibi tepkilerle geçiştirilecek bir olay değil bu… Nice gencin hem ailesinin yanında hem de yurtta, okulda bu tarz baskılara maruz kaldığını ve bunun hem bireysel hem de toplumsal olarak ağır etkileri olduğunu; siyasi ve gündelik hayattaki kazanımlar için ahlaki meşruiyetlerin göz ardı edilmesinin yeni nesillerdeki karşılığını görmek gerekiyor. Gençleri aile içinde hizalayamayınca ‘cemaatlerden’ medet ummaktan, yaşadıkları sorunların, dönüşümlerinin sebebini başkalarına, dijital platformlara bağlama kolaycılığından vazgeçmek gerekiyor.

Rehin Hissettiren Sistem

Enes kaldığı yurt ve ailesi kadar ‘tuzun kokmasından’ da muzdarip. Mektubunda yaşadığı döngüden kurtulmak için okulunu, evini değiştirmek, ailesinden uzaklaşmak noktasında niye irade gösteremediğini çok sarih bir şekilde anlatıyor. Yaşıtı birçok genç gibi ‘kendine bir gelecek göremiyor bu sistemde’. Ne aidiyet ne ekonomik ne de hukuki olarak bir çıkış yolu görebiliyor. ‘Dindar nesiller’ yetiştirme hedefindeki iktidara yıllar önce, “dindar genç yetiştirme; herkes için adil, çoğulluğu gözeten, eşit vatandaşlık temelli sosyal bir sistem inşa et yeter” demiştim. Onun yerine yeni imtiyazlı, makbul sınıflar oluşturma dışında mevcut sistemin kutsandığı hatta işleyen mekanizmaların bile aşındırıldığı bir durumla karşı karşıyayız. Alın terine, emeğin kutsallığına vurgu yapılırken; rantların, torpilin, nepotizmin, liyakatsizliğin cirit attığı ve bunlar ortaya çıktığında da çok kolay normalleştirildiği bir sistem. Buna ekonomik sorunlar da eklenince sadece gençler için değil çoğu kişi için hayata tutunmak, geleceğe ümitle bakmak, sistemin değişebileceğine, herkes için eşitlik, adalet sağlanacağına inanmak zorlaşıyor. Yıllardır yazıp çiziyoruz, adil yargılama, suçun şahsiliği, masumiyet karinesi gibi en temel hukuki ilkelerin aşındığı bir ülkede gençler nasıl kendisini ‘geleceksiz’, ‘sıkışmış-rehin’ hissetmesin…

Enes’i geri getirmek mümkün değil ama onun isyanıyla işaret ettiği çözümsüzlüğü, sıkışmışlığı ortadan kaldırmak; sorunları tüm yönleriyle değerlendirip çözümleri de yeni sorunlar oluşturmadan uygulamak önümüzdeki en büyük hedef olmak zorunda. Bu sadece siyasetin sorumluluğu değil, toplumsal olarak da yapılabilecekler var. Gençleri görmek, duymak, oldukları gibi kabul etmek bu işin başı…

Yeri gelmişken SAHA’dan söz ederek bitireyim yazıyı. Sağlık alanında çalışacak gençlerin hem gündelik hem de mesleki sorunlarını konuşabilecekleri, dayanışma üretebilecekleri hiyerarşik olmayan bir yapı SAHA… Pandemiyle birlikte yaş ayrımcılığının artmasının aksine kuşakların birbirinden öğrenmesine önem vererek; gençlerin sorunlarını, geleceklerini konuşabileceği ve deneyim paylaşımı yapabileceği bir ortam oluşturuyorlar. Bu hepimiz için ihtiyaç…

İLGİLİ YAZILAR

mesut yeğen

BAKIŞ

Muhalefetin bir programda, bir adayda ortaklaşmaya ihtiyacı olduğu kadar, dünyanın zor zamanlarıyla nasıl baş edileceğine dair bir hikâyeye, bir ‘fazlalığa’ ihtiyacı var görünüyor. Seçmenin iktidar değişikliğine ikna olmakta ‘gecikmesinin’ sebebi bu türden bir hikâye noksanlığı olabilir.

Enflasyonun iyice kontrolden çıkması türünden olağanüstü bir gelişme olmazsa önümüzdeki seçimlere aşağı yukarı bugünküne benzer bir tabloyla girme ihtimalimiz yüksek görünüyor. Tablo malum: Cumhurbaşkanlığı seçimlerini, desteği gün be gün erimesine rağmen Erdoğan da kazanabilir karşısındaki (bir) aday da. Seçimlerin ‘bunca şeye rağmen’ çantada keklik değil de ancak kazanılabilir olması muhalefetin büyük, birincil sorusu hakkında şüpheye yer bırakmıyor: Erdoğan’ın karşısında cumhurbaşkanlığı seçimlerini kim, nasıl bir aday kazanır?

Bu büyük soruya iki cevap verilmiş gibi görünüyor. Gücünü Erdoğan’ın tek adam rejimine karşı muhalefetin bir ‘geçiş’ programında ortaklaşmasından alan, seçildiği takdirde geniş cumhurbaşkanlığı yetkilerini kullanmaktan imtina edebilecek ‘olgunluktaki’ birine karşı, gücünü ‘kendisinden’, bir başına temsil ettiği imajdan da alan bir ortak aday. “Erdoğan’ı muhalefetin bir programda uzlaşması mağlup eder” fikrine karşı “Erdoğan’ı muhalefetin kuvvetli bir adayda uzlaşması mağlup eder” fikri. İkincisinin yol açması muhtemel yeni bir Erdoğan’la baş başa kalma riski alınmak istenmediğinden olsa gerek, bugünlerde muhalefet cenahında ilk cevap daha ağır basıyor.

Bugünlerde hangisinin daha çekici göründüğünden bağımsız olarak “Erdoğan nasıl, kimle mağlup edilir” sorusunun her iki cevabı da makul, doğru görünüyor. Cumhur İttifakı tek adam rejimine denk düşen bir programda mutabakat sağladığından ve Erdoğan gibi kuvvetli bir figürle temsil olunduğundan, seçmen desteği Cumhur İttifakı’nınkini geçmiş görünen muhalefet de alternatif bir programda mutabakat sağlarsa ya da kuvvetli bir adayda ortaklaşırsa hele her ikisini birden yapabilirse Erdoğan’ı mağlup edebilir görünüyor. Cumhur İttifakı’nı ve Erdoğan’ı iktidara getiren ve ‘bunca şeye rağmen’ halen kazanabilir kalabilir kılan AK Parti’yle MHP’nin bir program üzerine uzlaşması ve Erdoğan gibi kuvvetli bir lidere sahip olmasıysa bu sonuca varmak mümkün gerçekten.

Erdoğan’ın ‘Fazlası’

Peki değilse? Söz konusu durumun arkasında bir programda mutabakat ve gerçek bir lidere sahip olmaktan fazlası varsa peki? Naçizane kanaatim durumun tam da böyle olduğu yolunda. Cumhur İttifakı’nın ve Erdoğan’ın iktidara gelmesinin ve ‘bunca şeye rağmen’ halen kazanabilir olmasının ardında AK Parti’yle MHP’nin bir program üzerine uzlaşması ve Erdoğan gibi bir lidere sahip olmasından fazla bir şey var ve muhalefet, Etyen Mahçupyan’ın bir süredir ısrarla vurguladığı üzere, bu fazlalığı nötralize edecek kendi ‘fazlalığını’ ortaya koyamazsa cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanamayabilir, hele de ekonomide dikişler atmazsa.

Fazlalık dediğim öyle somut bir şey değil. Bir kısmı belirli diğeri belirsiz duygulardan oluşan genel bir duyguya tercüman olmak, böyle bir duyguya biraz sahip çıkmak, biraz da böyle bir duyguyu icat etmekten söz ediyorum. Erdoğan ve Cumhur İttifakı’nın bunca şeye rağmen kazanabilir olmasının ardında birazı icat edilen bir genel duyguya sahip çıkıp, tercüman olmak var. Muhalefetin cumhurbaşkanlığı sisteminde seçimleri kazanabilmesi için de söz konusu durumu bir şekilde nötralize etmesi gerekiyor. Söylemek istediğim bu.

Başka şeylerin de etkisi olduğuna şüphe yok ama bilhassa Arap Baharı’nın serencamı Türkiye’nin sıradan vatandaşlarının epey büyük bir kısmında dünyanın çivisinin çıktığı duygusunu yaratmış durumda. Değişen derecelerde olmakla beraber muhafazakârından sekülerine vatandaşların büyük kısmı hem siyaseten hem de iktisaden dünyanın bildikleri dünya olmadığının farkında ve bu genel bir endişe duygusuna kaynaklık ediyor. Çözüm sürecinin çökmesi ve 2016’daki darbe girişimi gibi içerideki olaylar bu genel endişe duygusunun somutlaşıp yerelleşmesine, memleketin kolektif tarihsel hafızası ise büyümesine yol açmış durumda.

Cumhur İttifakı ve Erdoğan epey bir zamandır bu genel duyguyu bir yandan ciddiye alıp sahip çıkarken diğer yanda da bu duyguyu bir kalıba döküp, bir tür tercümanlık yapıyor. Dahası, tam da bu duyguya yaslanarak Türkiye için risk ve fırsatlar yaratan bir durum hikâyesi yazıyor Cumhur İttifakı ve Erdoğan bir zamandır. Bu hikâyeye göre, dünyanın çivisinin çıkmış olma hali Türkiye için bir risk ve fırsatlar iklimi yaratmış durumda ve bu iklimde riskleri azaltıp fırsatları kullanmanın yolu, Türkiye’nin bir kısmı Birinci, bir kısmı da İkinci Dünya Savaşı’nın ardından şekillenen iç ve dış siyaset koordinatlarını yenilemekten geçiyor. Detaylandırmak tabii ki mümkün ama söz konusu koordinatlar kabaca Türkiye’nin Batı ‘yörüngesinde’ ve şu ya da bu biçimde bir demokratik bir ülke olmasıyla ilgili.

Cumhur İttifakı ve Erdoğan’ın hikâyesine göre Türkiye’nin dünyanın çivisinin çıkma halinin yol verdiği risklerden zarar görürken bu durumun yarattığı fırsatları kullanamıyor olmasının ardında ülkenin yabancılaşmış bir elit tarafından taammüden Batı’nın yörüngesine sokulmuş olması ve (parlamenter) demokrasinin sebep olduğu ‘atalet’, hızlı ve isabetli kararlar alamama hali var. Çare de açık: Batı’dan özerkleşmek ve siyasi kararların alınmasını müzakere ve katılıma değil, lidere bırakmak. Somali’de üs kurmak, Libya ve Suriye’de iç savaşa müdahil olmak, savunma sanayiini güçlendirmek, başkanlık sistemine ve milli ve yerli ekonomiye geçmek, Kürtlere hiçbir yerde gün yüzü göstermemek vs. de bu genel çarenin alt başlıkları.

Özetle, bahsettiğim fazlalığın esası şu: Kalabalıkların kapıldığı ama tam da tanımlayamadıkları endişe duygusunu paylaşmak, bu duyguyu bir kısmıyla canlı tutup bir kısmıyla yatıştıracak biçimde tanımlayıp siyasete tercüme etmek ve meseleyi bilen ve halledecek birileri var güvenini oluşturmak. Cumhur İttifakı’nın ve Erdoğan’ın bunca şeye rağmen halen kazanabilir olmasının ardında bir program ve liderle beraber sözünü ettiğim bu fazlalık da var.

Muhalefetin ‘Fazlası’

 

Cumhur İttifakı ve Erdoğan’a verilen desteğin ‘bunca şeye rağmen’ halen %40 civarında olması, muhalefetin halletmesi gereken tek meselenin bir programda ve adayda ortaklaşmak olmadığını, sözünü ettiğim bu fazlalığı nötralize edecek kendi ‘fazlalığını’ icat etmesi gerektiğini gösteriyor. Peki ne olabilir bu fazlalık? Muhalefet Erdoğan’ın, Cumhur İttifakı’nın fazlalığını nasıl bir fazlalıkla nötralize edebilir?

Her şeyden evvel dünyanın çivisinin çıkmış oluşunu da, bu durumdan türeyen duyguları da ciddiye almak gerekiyor. Aslında, ciddiye almaktan da fazlası… Dünyanın çivisinin çıktığını kabul etmek ve bu durumun kalabalıklarda yarattığı duyguları samimiyetle paylaşmak gerekiyor öncelikle. Ardında da bu duruma dair alternatif, daha iyi bir güven hikâyesi yazabilmek. Kalabalıkların belli belirsiz de olsa farkına vardığı, farkına varmış olduğu için de endişelendiği durumun muhalefet liderleri tarafından da idrak edildiğine şüphe yok. Onlar da Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrasında oluşup da Türkiye’yi senelerce bildik, alışıldık statükoda tutan parametrelerin değişmiş olduğunu pekâlâ biliyorlar tabii ki. Sözünü ettiğim, idrak edilen bu durumun söze dökülmesi ve bu söze dökme etrafında bir perspektifin geliştirilmesi. Diğer bir deyişle, kalabalıkları endişelendiren durumdan endişelenildiğini ve fakat bu endişe verici duruma dair bir perspektife, bu durumla baş edebilecek bir hikâyeye sahip olunduğunun gösterilmesi. Cumhur İttifakı’nın ve Erdoğan’ınkini nötralize eden bir perspektif ve hikâyeye tabii ki.

Peki ne olabilir bu türden bir perspektif? Dünyanın çivisinin çıkmış olma haliyle Batı’dan boşanarak ya da fırsat görülen her jeopolitik boşluğu doldurmaya çalışarak değil, Türkiye’yle Batı arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayarak baş edileceğini telkin eden bir perspektif mesela. Keza, dünyanın çivisinin çıkmış olma haliyle, lider ve liyakati şüpheli ekibince değil, memleketin toplumsal dinamiklerini yansıtan bir müzakereyle alınmış kararlarla baş etmeyi esas alan bir perspektif. Dünyanın çivisinin çıkmış olma haliyle baş etmenin yolunun bir gün onunla, sonraki gün diğeriyle kavga etmekten değil, var olanlara yeni müttefikler eklemekten, memleketin bir yarısını diğerine düşmanlaştırmaktan değil, uzlaşmaktan geçtiğini anlatan bir perspektif diğer bir deyişle.

Dünyanın gidişatından endişe eden kalabalıklara şu iki noktayı anlatmak, kalabalıkları şu iki konuda ikna etmek o kadar da zor olmasa gerek: Birincisi, Türkiye’nin o çok şikâyet edilen Batı yörüngesinde olma hali Tanzimat ya da Cumhuriyet elitinin bir gecede aldıkları kararların sonrasında değil, yüzlerce sene içerisinde oluşan bir jeopolitik mülahazaya bağlı olarak, adım adım ortaya çıktı ve zaman içerisinde de aynı kalmayıp dönüştü. Dolayısıyla memleketin diplomasi tarihinde taammüden atılmış adımlar varsa bunlar Birinci Dünya Savaşı esnasında Triumvira’nın attığı ya da s-400 almakla ilgili olanlar olabilir, memleketin zamanla Batı yörüngesine oturmasına yol verenler değil. İkincisi, Türkiye dünyanın çivisinin çıkmış olma haliyle toplumsal ve entelektüel varlığının önemli bir kısmını baskı altında tutarak, heba ederek ya da yedekte tutarak değil, bu varlığı uyarınca, etkili bir biçimde kullanarak daha iyi baş edebilir. Yanaşmacılık, ulufecilik ve sadakatla yürüyen bir siyasi rejimdense müzakereye dayalı bir demokrasi dünyanın bu haliyle baş etmekte işe yarar. Bunları anlatmaktan, bunları esas alan bir hikâyeden söz ediyorum.

Özetle, muhalefetin bir programda, bir adayda ortaklaşmaya ihtiyacı olduğu kadar, dünyanın zor zamanlarıyla nasıl baş edileceğine dair bir hikâyeye, bir ‘fazlalığa’ ihtiyacı var görünüyor. Seçmenin iktidar değişikliğine ikna olmakta ‘gecikmesinin’ sebebi bu türden bir hikâye noksanlığı olabilir.

İLGİLİ YAZILAR

BAKIŞ

Kasıtlı cehalet, olgulara, bilgiye veya rasyonel mantığa karşı kaba bir kayıtsızlıktan ileri gelir. Böyle kişiler, bilgiye ve akla aykırı kanaatlere inatçı bir adanmışlıkla bağlanırlar, karşıt fikirleri ve verileri göz ardı ederler. Cehaleti över, bilgiyi aşağılarlar. Bu tür kasıtlı cehaletin kitleselleşmesi tam bir felakettir.

Savaş barıştır… Özgürlük köleliktir… Cahillik güçtür…

George Orwell’in ünlü distopik romanı “1984”ü hemen hatırladınız…

Eskisöylemde oldukça dürüst biçimde ‘gerçeklik denetimi’ olarak adlandırılırdı. Yenisöylemde ise ‘çifdüşün’ deniyor. Gerçi çiftdüşün bunun ötesinde daha geniş şeyleri de ifade eder. ‘Çiftdüşün’, birbiriyle çelişen iki düşünceyi zihnimizde bir arada tutma ve bu düşüncelerin ikisine de aynı anda inanabilme yeteneğidir.

Gerçekliğin çarpıtılması, cehaletin bilgiye galip gelmesi, kitlelerin bu konudaki umarsızlığı birçok aydında bunalıma yol açmış. Thomas Gray’in “Ode on a Distant Prospect of Eton College” adlı şiirinde “cehaletin mutluluk olduğu yerde bilgelik deliliktir” şeklinde, Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”da “yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık” sözcükleriyle adeta çığlık atarcasına ifade ettiği, bu çaresizlik hâli olsa gerek. Yeni binyıl dönüşümünü kutsayan “Matrix” filminde Cypher, modern çağın lanetlilerine bu duygudurumu, daha çarpıcı ve sloganik bir dille “mutluluk cehalettir” telmihiyle anlatmıştı.

Kasıtlı Cehalet

Olanaksızlıklar yüzünden eğitimden yoksun kalanlar ya da çağının bilgisine erişimi kısıtlı olanlar için söz konusu olanından bahsetmeyeceğim. Bu yazı, bir tercih, hatta ideal olarak kutsanan cehalet hakkında. Zira dünyada samimi bir şekilde arzulanan cehalet kadar tehlikeli bir şey yok.

Kasıtlı olarak cehalet yayma konusunun incelenmesi ‘Agnotoloji’ olarak adlandırılıyor. Yani Agnotoloji, bilgisizlik bilimi demek. Kavramı geliştiren, 2008’de bu konuda bir kitap da yayımlamış olan Stanford Üniversitesi’nden bilim tarihçisi Robert Proctor. Proctor, tütün sanayisinin, tüketicilerin sigaranın zararlarını öğrenmesini istemediğini ve sigara içmenin sağlık üzerindeki zararlı etkileri konusundaki gerçekleri bulandırmak için milyarlar harcadıklarını 1999’da bütün yalınlığıyla ortaya koydu. Bu kavramı da o çalışmaları sırasında geliştirdi. “Bilgisizlik güç sağlar ve Agnotoloji de kasıtlı olarak yaratılan cehaletle ilgilenir” diyen ve köklü bir cehalet döneminde yaşadığımızı ifade eden Proctor, bilginin ‘erişilebilir’ olmasının o bilgiye ulaşıldığı anlamına gelmediğini hatırlatıyor. Zaten bu yüzden konumuz yoksunluk yüzünden oluşan cehalet değil, tercih edilen cehalet.

Kasıtlı cehalet, olgulara, bilgiye veya rasyonel mantığa karşı kaba bir kayıtsızlıktan ileri gelir. Böyle kişiler, bilgiye ve akla aykırı kanaatlere inatçı bir adanmışlıkla bağlanırlar, karşıt fikirleri ve verileri göz ardı ederler. Cehaleti över, bilgiyi aşağılarlar. Bu tür kasıtlı cehaletin kitleselleşmesi tam bir felakettir. Proctor, siyasi ve felsefi konularda insanların bilgisinin çoğu zaman inanca, geleneğe ve daha çok propagandaya dayalı olduğunu belirtiyor. Kitlesel propagandanın “Büyük Yalan” olarak bilinen tekniğini kullanmadaki ustalığıyla hak edilmiş bir ün kazanmış, Nazi Almanya’sının Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Goebbels’in de kanıtladığı gibi, kitle iletişim araçları yoluyla insanları bilgi sahibi olmadan kanaat sahibi haline getirmek mümkün.

Agnotoloji kavramı gibi bir diğer gerçeklik düşmanı da ‘gerçek-ötesi’ (post truth). Post-truth; ‘nesnel gerçekliğin kamuoyunu belirlemede duygulardan ve kişisel kanaatlerden daha az etkili olması durumu’ şeklinde tanımlanıyor. Bu kavramı Türkçeye ‘gerçek-ötesi’, ‘gerçek-sonrası’ ya da ‘post-olgusal’ şeklinde çevirmek mümkün. Tahmin edeceğiniz üzere gerçek-ötesinin en yaygın olduğu alan siyaset. Gerçek-ötesi ve cehalet sevicilik öyle boyutlara ulaştı ki Umberto Eco’nun 20 yıl önceden, “artık esas meselemiz bir şeyin yanlış olduğunu ispatlamak zorunda kalacak olmamız değil. Esas meselemiz, apaçık doğrunun doğru olduğunu ispatlamaya çalışmak zorunda kalacak olmamız” diye haber verdiği lanetli günleri yaşıyor gibiyiz.

Yalan ve Zırva

Haziran 2019’da “Gerçeğe asıl tehdit yalanlar değil, zırvalar” başlıklı yazısında Cemal Tunçdemir bu endişe verici durumu siyaset bağlamında ele almış ve aşağıda kısaca alıntıladığımız birçok örnek sunmuştu. İlk örnek, gerçek-ötesinin ete kemiğe bürünmüş şekli olan eski ABD Başkanı Donald Trump ile ilgili. İngiltere’de yayımlanan The Sun gazetesi, dönemin ABD Başkanı Trump ile Haziran 2019’da İngiltere’ye yapacağı ziyaret öncesi bir röportaj yaptı. Röportajı yapan gazeteci, İngiliz Kraliyet ailesinin ikinci prensi Harry ile evlendikten sonra, Sussex Düşesi unvanı alan Meghan Markle’ın, 2016 seçiminden birkaç ay önce Trump hakkında ‘kadın düşmanı’ ve ‘toplumu bölücü’ gibi sözler kullandığını hatırlattı. Trump, “Bunu dediğini bilmiyordum. Edepsiz biri olduğunu bilmiyordum” yanıtını verdi. ABD Başkanı’nın, Düşeslerine ‘edepsiz’ demesi, İngiltere’de tahmin edileceği üzere büyük gürültü kopardı. Ziyaretinde Kraliyet ailesince şaşalı karşılanmayı çok önemseyen Trump, bunun üzerine hemen bir Tweet atarak, kesin bir dille ‘edepsiz’ sözünü asla kullanmadığını iddia etti.

Trump’ın ‘gerçekler’ ile sorunlu ilişkisine artık alışanlara bile, ‘yok daha neler’ tepkisi verdiren şey ise bundan sonra yaşandı. Trump’ın 2020 seçim kampanyasının resmi Twitter hesabı, Trump’ın söz konusu röportaj ses kaydını paylaştı. “Yalancı medya CNN yine iş üstünde, Başkan Trump’ın Meghan Markle’a ‘edepsiz’ dediğini uyduruyor. İşte Başkan’ın ses kaydı, kendiniz dinleyin öyle karar verin” paylaşımını dinleyenler, Trump’ın Markle hakkında ‘Edepsiz biri olduğunu bilmiyordum’ dediğini kendi kulaklarıyla duydular. İnanılır gibi değildi ama Trump’ın Düşes’e, açıkça ‘edepsiz olduğunu bilmiyordum’ dediği ses kaydı, ‘edepsiz demedi’ iddiasının delili olarak kullanılıyordu! Trump’ın kampanyası acaba ‘ironi’ veya ‘şaka’ mı yapıyor diye düşünenler olduysa da durum öyle değildi. Bu, son yıllarda, ABD’nin ve dünyanın birçok ülkesinin politika sahnesini işgal etmekte olan ‘zırva’ tsunamisinin sadece küçük bir örneğiydi. 1984 romanındaki parti yetkilisinin “Parti isterse 2 + 2 = 5 olur” demesi gibi nesnel gerçeğin önemi, sözün değeri ve ağırlığı yok oluyordu. Sözcükler kendi anlamlarını taşımak için değil, anlamı pervasızca yıkmak için kullanılıyordu. Gerçeği çarpıtmanın en etkili yolu Orwell’in anlattığı yöntemdi; yalanı gözümüzün içine sokarak söylemek…

Princeton Üniversitesi ahlak felsefesi profesörü Harry Frankfurt’un 1986 yılında yaymnladığı ve 2005 yılında kitaplaşan “On Bullshit” (Zırva Üzerine) adlı denemesine, bugünlerde sıkça atıf yapılmasının nedeni de dünyanın dört bir tarafında maruz kaldığımız bu zırva dalgası. Profesör Frankfurt, “Günümüzde egemen kültürün en göze batan özelliklerinden biri de çokça zırva barındırması” diye başlayan sorgulamasında, yalan ile zırva arasındaki farka dikkatimizi çekiyor. Zırvaların, gerçeğe, yalanlardan daha büyük tehdit olduğunu vurguluyor.

Peki, yalan ile zırva arasındaki fark ne? Yalancı, yalan söylerken gerçeği gizlediğinin farkındadır. Gerçeğin ne olduğunu bilir ancak çıkarı için insanların o gerçeğe ulaşmasını engellemeyi amaçlar. Bu davranış elbette ahlaken sorunlu ama bir yönüyle içinde hâlâ gerçeği kabullenmeyi, gerçeğe bir saygıyı muhafaza ettiği söylenebilir. Demokrasiler yakın geçmişe kadar çoğunlukla yalanın tehdidi altında olageldi. Monica Lewinski skandalı patlak verdiğinde Bill Clinton, “bu kadınla ilişkim olmadı” derken yalan söylüyordu ve yalan söylediğinin bilincindeydi. Gerçek ortaya çıkmasın diye uğraşıyordu. Nixon, Watergate‘te yalan söylerken bunun yalan olduğunun kesinlikle farkındaydı. Sadece Araştırma Komisyonu’nun gerçeğe ulaşmasını engellemeye çaba gösteriyordu.

Zırvalayana gelince, ‘objektif gerçek’ onun umurunda bile olmuyor. Söylediği şeyin gerçek olup olmadığı üzerinde düşünmüyor bile. O an, o dakika, karşısındaki kalabalığın ne duymak istediğini hissediyor, işine ne geliyorsa onu rahatlıkla söyleyebiliyor. Günümüzü zırvalar çağına dönüştüren şey, birçok demokrasinin art arda tamamı ile ‘zırvaların’ egemenliğine girmesi ve zırvaların sandıkta kazanmayı sağlaması oldu. ABD Başkanı Trump, örneklik konusunda neredeyse karikatür haline gelmiş olsa da durumun çok daha ciddi başka örnekleri var.

Dünyanın en büyük demokrasisi olarak kabul edilen Hindistan’da Mayıs 2019’da yapılan parlamento seçiminin kampanya süreci, bir demokrasinin ‘zırvaların’ ve zırvalığın’ egemenliğine girişinin ibretlik örnekleriyle doluydu. Seçimin gündemi, dünyanın en kalabalık ikinci ülkesinin, dünyanın en kalabalık yoksul nüfusunun sorunlarıyla değil, gerçek hayatta hiçbir karşılığı olmayan, soyut, ispatlanamaz zırvalarla doldu. İktidar partisinin herhangi bir politikasını eleştirenler, karşılarında rasyonel açıklamalar değil, sadece ‘vatan haini’, ‘dış güç işbirlikçiliği’, ‘düşmanların ekmeğine yağ sürmek’ gibi ithamlar buluyordu.

Hindistan’ın resmi istatistiklerine göre Hindistan’ın Müslüman nüfusunun oranı 1951’de yüzde 9,8’di ve 60 yıl sonra 2011 yılında ancak yüzde 14,2 olmuştu. Ama iktidardaki Hindu milliyetçisi Millet Partisi (BJP), seçim kampanyası boyunca Müslüman nüfusun oranının 2031’de yüzde 38,1’e ve 2041 yılında yüzde 84,5’e ulaşacağını iddia etti. Böyle bir şeyin biyolojik ve kültürel olarak imkânsızlığına rağmen, Hinduların çoğu bu zırvaya inanıp, ‘Hinduluk yok olmanın eşiğinde’ korkusuyla Millet Partisi’ne oy verdi. Modi’nin mitinglerinde, ülkenin kurucu merkez sol partisi Kongre Partisi’nin ‘gerçek soyunu ve inancını gizleyen Müslümanların’ yönlendirmesinde olduğu ve Hindistan topraklarını yeniden Müslüman egemenliğine sokma hülyasına hizmet ettiği propagandası yapıldı. Kongre Partisi ve vatan haini laik elitler, başta Pakistan olmak üzere Hindistan’ın düşmanlarının en büyük korkulu rüyası olan Modi’nin kaybetmesi için çalışıyorlardı. BJP’nin seçim sloganları; “Modi’yi desteklemek Hindistan’ı desteklemektir, Modi’ye karşı olmak Hindistan’a karşı olmaktır” şeklindeydi.

Modi de, dünyadaki bütün ‘zırvacı’ muadilleri gibi entelektüel donanımdan uzaktı. Politika yapımında uzman görüşüne değil kısa dönemli, hatta anlık siyasal önceliklerine değer veriyordu. Bilimi, akademiyi, sosyolojiyi, ekonominin temel kurallarını sadece aşağılamıyor, rahatlıkla kestirip atabiliyordu. Örneğin, genetik mühendisliğinden uçaklara kadar her teknolojinin ilk kez Hindistan’da geliştirilmediğini savunmak bile, Hindistan’da bir akademisyen için kariyerini riske sokan bir düşünce haline gelmişti. Dünya ve hatta bütün evren Hinduluk ve Hindistan etrafında açıklanabiliyordu. Bütün tarih, ülkenin yaşamakta olduğu zırvalığı meşrulaştıracak şekilde tamamen baştan yazılıyor ve bu iklimi besleyecek en cahilce efsane ve mitler üzerinden yeniden kurgulanıyordu.

Modi, Hindistan’da evinde temiz suyu ve tuvaleti bile olmayan yüz milyonlarca insana bunca yıllık iktidarında bu en temel imkânları bile yaratamamış, 2014’teki seçim vaatlerinin tek birini bile gerçekleştirmemiş olsa da onları “yok olmaktan koruyan ve korumaya devam eden bir milli kahraman” olarak azizleştirildi. Hindistan’ın varlığı varoluşsal tehditler altındayken adeta kutsal nitelik kazanmış bir kurtarıcıyı ekonomi gibi önemsiz konuları bahane ederek eleştirmenin yeri ve zamanı mıydı? Seçim ortamında bile BJP’nin ekonomik vaatlerini, politikalarını tartışmak imkânsızdı. Hiçbir gerçeğin önemi yoktu zira hiçbir gerçek, zırvayı değiştiremiyordu.

Avrupa kamuoyu genellikle bu konularda daha duyarlı olmasıyla bilinir. Acaba gerçekten öyle mi? Görülen o ki Aydınlanmanın beşiği de zırvaların egemenliğinden nasibini almış. Almanya için Alternatif (AfD) adlı ırkçı popülist parti, 2017 seçimleri sırasında yürüttüğü kampanyada bir polisin göstericilerden dayak yerken göründüğü fotoğrafı, solcuların ve göçmenlerin Almanya’yı şiddet sarmalına sürüklediğinin delili olarak kullandı. Bu fotoğrafın Almanya’da değil, Atina’da çekilmiş bir fotoğraf olduğu kısa sürede ortaya çıktı. AfD sözcüsüne bu seçim kampanyası fotoğrafının gerçek olmadığı hatırlatıldığında tepkisi, “fotoğrafın sahte veya gerçek olması Almanya’da şiddet ve kaosu kimin yükselttiği gerçeğini değiştirmez” şeklinde olmuştu.

Zihinsel Manipülasyon

Bu akla ziyan, inanılmaz örnekleri çoğaltmak mümkün. Peki, zırvacı, taraftarlarının zihnine nasıl hükmedebiliyor? En yaygın yöntem, psikolojide ‘gaslighting’ diye adlandırılan zihinsel manipülasyon yöntemi. Adını, İngiliz yazar Patrick Hamilton’ın 1938 yapımı “Gas Light” (Gaz Lambası) oyunundan alan bu yöntem, manipülatörün, kurbanını kendinden ve gerçeklik algısından şüphe eder hale getirmesi olarak bilinir. Amaç, kurbana yeni bir gerçeklik algısı yerleştirerek, hatta muhatabın anılarını değiştirerek gerçekliği yeniden sorgulatmak, kendinden şüphe duymasını, suçluluk hissetmesini ve sonucunda hatalı olduğunu kabul etmesini sağlamaktır. Böylelikle mağdur birey benlik duygusunu yitirir, bütün sosyal çevresinden kopar, tamamen güçsüz ve karşı tarafa bağımlı hale gelir. Öyle ki kendisini istismar eden insan olmasa, kendi dünyasının da var olamayacağı, ertesi sabah güneşin doğmayacağı yanılgısı mağdurda güçlü bir inanca çevrilir. Gaslighting yapanlar, kurbanlarının, hiç olmamış bir şeyi olmuş gibi, hiç söylenmemiş bir şeyi söylenmiş gibi kabul etmelerini sağlar. Bir süre sonra gaslighting kurbanı, en açık saçmalıklarda bile kendisini “vardır onun bir bildiği” uçurumuna bırakır.

Bilişsel Uyumsuzluk

Kitlelerin böyle liderlere körü körüne bağlanmasını, hatta gerçeklerle yüzleşmektense inkârı ve yalanı yeğlemesini açıklamaya çalışan bir diğer toplumsal psikoloji kuramı bilişsel uyumsuzluk olarak bilinir. Sosyal psikolog Leon Festinger ve iki meslektaşı 1956’da yayımladıkları “When Prophecy Fails” (Kehanet Yanlış Çıktığında) kitabında, içine sızdıkları bir grubun davranışlarına dayalı gözlemleriyle bu teoriyi geliştirdiler.

Dorothy Martin isimli Chicago’lu bir ev kadını, 21 Aralık 1954 şafak vaktinde büyük bir tufanın dünyanın sonunu getireceğini, kendisine inananların ise 20 Aralık gecesi Clarion gezegeninden gelip kendilerini uzaya götürecek bir gemi sayesinde bu tufandan kurtulacakları kehanetinde bulundu. Bu kehanet kısa sürede duyuldu ve Martin’in çevresinde bir topluluk oluştu. Kendilerine “Seekers” adını veren tarikatın müritleri, gazetelere, radyolara ilanlar verip insanları uyarmaya çalıştı. Kehanete inananlar işlerini bıraktı, bütün mal varlıklarını elden çıkardı, hatta inançlarını paylaşmayan ailelerini terk etti. Müritler, ne kadar saçma olursa olsun liderin söylediği her şeye kesin inanıyordu.

20 Aralık gece yarısı geçti ama ne kıyamet koptu ne de uzaylılardan ses seda çıktı. Herkesin kafası karışmışken Martin, sabaha karşı uzaylılardan yeni bir mesaj geldiğini, grubun birlikte yaydıkları pozitif enerji yüzü suyu hürmetine uzaylıların kıyameti ertelediğini duyurdu. Kehanet gerçekleşmeyince ne mi oldu? Hiçbir şey… Hatta işlerini, eşlerini, mülklerini terk etmiş müritler isyan etmek bir yana, inançlarına daha sıkı sarıldılar. Tarikatları dünyayı kurtarmıştı! Şimdiki görevleri ise insanlığı uyarmak ve aynı felaketin yeniden olmasını önlemekti. Kehanetin doğruluğunun kanıtlanamamış olması, ona inananların inançlarını zedelememişti. Aksine inançlarını daha da pekiştirmiş ve grubu yeni üyeler aramak üzere harekete geçirmişti.

Özellikle körü körüne bağlanılan inançlar, yargılar ya da karizmatik liderler söz konusu olduğunda bağlılık o denli baskın oluyor ki gerçekler bu bağlılıkla çeliştiğinde, psikolojik gerilimi ve çelişkiyi azaltmak için ne kadar saçma olursa olsun gerçekliği çarpıtmak daha kolay oluyor. Gerçekler ne kadar acı, çelişki ne kadar keskin olursa, totaliter popülist lidere âşık olan kitlenin bağlılığı o denli artıyor. Nazi Almanya’sı bu durumun en çarpıcı örneklerinden birini oluşturur. Nisan 1945’te artık İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna gelindiği dönemde, Kızıl Ordu Berlin’in dış mahallelerini kontrol altına alırken Hitler, saklandığı sığınağın bahçesinde Sovyet ordusuyla savaşan çocuk yaştaki askerlerine başarılarından ve cesaretlerinden dolayı madalya takıyor ve generallerine bütün cephelerde saldırı emri veriyordu. O anda bile ona hâlâ inanan kitleler vardı. Tıpkı Dorothy Martin örneğinde olduğu gibi, her şeylerini kendisine adadıkları Führerlerinin yanıldığını itiraf etmektense bütün takipçileri onunla birlikte uçuruma sürüklenmeye razıydı.

Dünyada salgın gibi yayılan ve COVID’den çok daha tehlikeli olan totaliter-popülist siyaset ve onu besleyen komplo teorileri işte bu ortamda boy atıp gelişiyor. Son üç yılda Türkiye’de bu hastalıklı toplumsal psikolojinin çok örneğine tanık olduk. Gerçeklik gözlerimizin önünde defalarca sökülüp yeniden takıldı. Yeminlerle pekiştirilen sözlerden defalarca dönüldüğünü gördük. Ekonomideki ağır yıkımı iliklerine kadar hissetmelerine rağmen Hükümete toz kondurmamakta ısrar eden, hatta ne kadar çılgınca gelse bile yaşanan olumsuzlukların sebebi olarak muhalefeti suçlayanlar var. Lozan Anlaşması’nın Türkiye aleyhine gizli maddeleri olduğu iddiasından Merkez Bankası’nın kontrolünün küresel finans güçlerinin elinde olduğuna kadar çok sayıda benzer zırvayı savunan kişi sayısı ürkütücü.

Gelecekte, ülke sadece siyasal ve ekonomik olarak değil toplumsal zihniyet olarak da ciddi bir tedaviye gereksinim duyacak. Bu tedavinin zor olacağını ve uzun süreceğini de biliyoruz.

İLGİLİ YAZILAR

Besim F. Dellaloğlu

BAKIŞ

Sürekli Türkiye’de bir sosyoloji geleneği, kamusu ve kanonu olmadığından şikâyet edenlere, bunların inşasına öncelikle sosyolojik adabı muaşeretle başlamalarını önerebilirim. Bir alan, kendini o alana dâhil hissedenlerin birbirine asgari saygısı olmadan var olamaz.

Artık bir sosyal medya dünyasında yaşıyoruz. Her şey, herkes artık çok daha fazla ortada. Kendini daha fazla gösterme, ifade etme, müdahil olma narsisizmi herkesi daha fazla kamusallaştırıyor. Görünür kılıyor, hatta afişe ediyor. Birçoklarının içini çok daha yakından görebiliyoruz. Medeniyet aynı zamanda için kamusallaşmasını iyi yönetebilme becerisidir. Bunun için biraz Norbert Elias okumak bile yeterli olabilir. Onu okuduğumuzda özellikle “civilité” kavramı üzerinden medeniyet ile adabı muaşeret arasındaki tarihsel ilişkiyi çok daha iyi kavrayabiliriz. Ve bence bütün bunların kamu inşasıyla ilişkisini de. Bu anlamda adabı muaşeret aslında kamu adabıdır. Ancak bir kamunun olduğu yerde adap olur ya da bir kamu bilincine, kamu adabına sahip olmak kamuyu mümkün kılar, varsa genişletir.

Bu yazıya “Sosyolojik Kamu” adını da verebilirdim. Ya da “Sosyolojik Gelenek”, belki de “Sosyolojik Kanon”. Bir sosyoloji kamusundan, sosyoloji geleneğinden, sosyoloji kanonundan söz etmekle asgari bir sosyolojik adabı muaşeretten söz etmek aslında aynı şeydir. Hatta kamudan, gelenekten, kanondan konuşmaya bile ancak belli adabı muaşeret seviyesinden başlayabiliriz. Dolayısıyla benim bu yazıya “Sosyolojik Adabı Muaşeret” adını vermiş olmam, bu konuda gidilecek epey bir yolumuz olduğunu da ima ediyor.

Türkiye’de sosyolojinin mevcudiyeti Cumhuriyet’ten eskiye gider, ta II. Meşrutiyet’e kadar. Sosyologlar “dünyanın ikinci sosyoloji bölümü”nün “bu topraklarda” ortaya çıktığını söylemeyi pek bir severler. Bu söylemin tarih tarafından doğrulanmış olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur elbette. Ancak Türkiye’de bu büyük sosyolojik kibre paralel bir sosyolojik kamu, gelenek ya da kanon oluştuğunu söylemek hiç de kolay değildir. Bir alan olarak sosyolojinin hâlihazırda mamur olduğunu iddia etmek ise çok zordur. Bunun böyle olmasının elbette birçok sebebi vardır. İleride bu konulardaki görüşlerimi de yazmayı istiyorum. Ancak bu yazıda konunun kamu ve adabı boyutuna odaklanacağım.

Sosyal Medyanın Yargıçları

Başta söylediğim gibi sosyal medya her şeyi daha aşikâr hale getirebiliyor. Buna sosyologların sosyal medya performansları da dâhil. Bazı sosyologlar daha 30’lu yaşlarda benimsedikleri bazı teorik tercihlerle, yazdıkları birkaç kitap ya da makaleyle neredeyse her şeyi çözdükleri havasına bürünebiliyorlar. Hatta belki de “Şiir benle bitti, siz artık başka bir işe iştigal edin” diyen bir Yahya Kemal gibi davranabiliyorlar. Sürekli başkalarının açığını kovalayan, savcı gibi iddia eden, yargıç edasıyla hüküm veren, hatta cellat gibi hükmü uygulamaya kalkan genel bir sosyal medya tavrına çok kolay dâhil olabiliyorlar. Geçen haftaki yazının başlığının “Sosyolojik Basiret” olduğu aklıma geldi birden! Yapılan sosyolojik analizlere yönelik olarak pek bir şey söylemeden, bu analizlerin sahiplerini siyaseten yargılayan, dolayısıyla bir sosyoloğa öncelikle bir siyasi aktör muamelesi yapan bir tutum giderek yaygınlaşıyor.

Örneğin bir sosyolog, analizlerine katılmadığı bir başka sosyoloğu “liberal” olarak niteleyerek bir eleştiri getirdiğini sanabiliyor. Bir sosyoloji profesörü, bu ülkenin sosyoloji tarihinde önemli yer tutmuş isimleri Gezi olaylarına kendisinden farklı baktığı için birini kötüleyebiliyor. Elbette bütün bunların böyle olmasında ülkenin geldiği hâl, aşırı kutuplaşma, siyasetin her şeye, her yere sirayet etmesinin etkisi de var. Sosyolojik nazarın kendini en çok sakınması gereken siyasete, üstelik de gündelik terimlerle teslim olma konusunda gösterilen bir basiretsizliğin, aslında bunun öznelerinin ürettiklerine de sıçramaması mümkün değil. Bu arkadaşlar bu ethos’larıyla kendi üretimlerini de değersizleştirdiklerinin pek farkında değiller.

Kendisinden farklı düşünen, farklı analizleri olan bir meslektaşını sadece siyaseten veya ahlaken yargılayabilen bir tutum aslında sosyolojik alanı da daraltıyor. Ülkenin sosyoloji tarihine geçmiş isimleri, eserleri hakkında hiçbir şey söylemeden sadece “liberal” diyerek aşağılamaya çalışmak artık basiretsizlik bile değil düpedüz trolleşmedir. Sosyolojik kamu adabı bu arkadaşları dâhil oldukları sosyal medya dünyasının şeklini almaktan belli bir ölçüde koruyabilmeliydi aslında. Ancak bazılarının bu asgari adabı muaşeretten nasiplerini almadıklarını kolaylıkla söyleyebiliriz.

Herkes her konuda her türlü karar sürecinde yetkili olmaya talip. Ancak buna karşılık gelen olası sorumluluğu üstlenmeye pek de gönüllü değil. Sosyolojik kamu adabı öncelikle sosyolojinin sınırlarından, imkânlarından haberdar olmaktan geçiyor. Daha önce “Sosyoloji ve Futbol” diye bir yazı yazmıştım. Türkiye’de bu iki alanda herkesin uzman olduğunu ifade etmiştim. Dolayısıyla toplumsal kabulde bu iki alanın birer uzmanlık alanı olmadığı, herkesin serbest girişine açık olduğunu ileri sürmüştüm. Şimdi ise meseleye tersinden bakarak bir ek yapmak istiyorum. Sosyolog olmanız size insana dair her konuda ahkâm kesme yetkisi vermez. Sosyolojik kamu adabı, öznelerin siyasi kanaatleriyle toplumsal analizlerini ayırt edebilme kapasitesidir de. Bir sosyoloğun makalesi ya da kitabını, üstelik sizin atfettiğiniz siyasi görüşü nedeniyle itibarsızlaştırmaya çalışmak ile onu tuttuğu futbol takımı veya cinsel yönelimi nedeniyle küçümsemek arasında sanıldığından çok daha az fark vardır.

En sıradan toplumsal gerçekliğe bile fanatik bir futbol taraftarının takımının aleyhine çalınmış bir hakem düdüğüne baktığından farklı bakamayan bir basiretsizlik ve bu basiretsizliği en azından süzgeçleyecek asgari bir kamu adabından yoksun bazılarının sosyolojik nazarları. Sürekli yargı üreten bir zihniyet yapısından nitelikli analizler gelmesi kolay değildir.

Siyaseten Uygunluk Telaşı

Sosyolojik kamu adabı açığının bir nedeni de kendi başına ayakta duramama, özgüven eksikliğidir belki de. Kendisini bir bütünün parçası olmadan çıplak, yalnız hissetme kamu adabını da engeller. Ya bir siyasetin, ideolojinin ya da bir ekolün temsilcisi olmadan var olamazsınız. Böyle olunca da sizin kamu fikriniz dar olur. Oraya ancak kendi klonlarınız sığabilir. Aklıma birden uluslararası yarışmalara katılan bazı yurttaşların sürekli tekrarladıkları “ülkemi temsil ediyorum” klişesi geldi. Kişi aslında kendi olarak orada değildir, ancak temsili olarak vardır. Burada mutlaka Oğuz Atay’ın adını anmam gerek! Bu elbette kişinin ufkunu daraltan bir işlev görür. Söyleme, analize aslında alan içi olmayan ek kriterler dayatır. Siyaseten uygunluk telaşı kişinin elini kolunu bağlar. Ve en önemlisi de kişinin giderek kendisi dışındakilere yönelik olarak ahlak, adap gibi kavramlarla bağlı hissetmemesidir. Bu durum aslında kamunun mutlak kaybıdır kişinin zihninde.

Siz sadece kendinizi ait hissettiğiniz ideolojiden, siyasetten, ekolden insanlarla iletişim kurabiliyorsanız, ahlak ve adabınızı sadece onlardan oluşan bir evrende koruyabiliyorsanız, o zaman sadece kendi dininden, mezhebinden, aşiretinden, köyünden insanlarla sosyalleşebilen bir köylüden pek de farklı değilsiniz demektir. Çok havalı diplomalarınız, pek önemli unvanlarınız olması bu gerçeği değiştirmez.

Dolayısıyla sürekli Türkiye’de bir sosyoloji geleneği, kamusu ve kanonu olmadığından şikâyet edenlere, bunların inşasına öncelikle sosyolojik adabı muaşeretle başlamalarını önerebilirim. Bir alan, kendini o alana dâhil hissedenlerin birbirine asgari saygısı olmadan var olamaz.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.