adnan boynukara

BAKIŞ

Gerçek veya sahici bir devlet, ‘otoritesini’ hukuk ve hukukun üzerine inşa edildiği konsensüsten alır. Bu özelliği nedeniyle, ‘derin devlet’ türü yapıları reddeder ve toleranslı davranmaz. Çünkü bu durum kendi meşruiyetini zedeler, otoritesini tartışmaya açar. Devleti anlamsızlaştıran, kurumları yok sayan ve yasa dışı işlere imza atan yapılar ile mücadele tüm siyasi partilerin kırmızı çizgisi olmalıdır.

2021 yılında gündeme gelen, bugünlerde ise farklı bir formatta devam eden derin devlet-mafya tartışması, iç içe geçmiş bu yapıların ne denli sorunlu olduğunu tekrar hatırlattı. Neredeyse herkes tarafından bilinen ve fakat konuşulamayan kirli gelenek gündeme oturdu. Bu gelenek öyle köklü, girift, her koşulda kendini yenileme ve varlığını farklı formatlarda sürdürme kapasitesine sahip ki, sağlıklı bir biçimde tartışılma imkânı dahi oluşamıyor. Konuşamama, devletin içinde ortaya çıkan kliklerin ve onlarla işbirliği yapan çetelerin varlıklarını sürdürmesine olanak tanıyor. Geçtiğimiz yıl biraz daha farklı bir zeminde gündeme gelen olaylar ise magazinsel zemine çekilmesi nedeniyle, dönemsel tartışmanın ötesine geçemedi. Yani; bu tür yapılara ilişkin köklü bir arınma umudu hâlâ yok.

Derin Devletin Varlığı, Devletin Yokluğudur

Gerçek veya sahici bir devlet, ‘otoritesini’ hukuk ve hukukun üzerine inşa edildiği konsensüsten alır. Bu özelliği nedeniyle, ‘derin devlet’ türü yapıları reddeder ve toleranslı davranmaz. Çünkü bu durum kendi meşruiyetini zedeler, otoritesini tartışmaya açar. Aslında bir ülkede devletin kurumsal görünümü zayıfladıkça, derin devletvari yapıların varlığı gündeme gelir. Belirleyici faktör ise hukuktur. Hukuk uygulanmadığı zaman görünen ve görünmeyen devlet ayrımı yapılır. Hukuk uygulandığında ise ayrımlar yapılmaz. Şayet bir yerde derin devletin varlığı ima ediliyorsa veya varsa sahici hukuk devletinin varlığından bahsetmek zorlaşır. Öte yandan, hukukun üzerinde birimler varsa, orada da hukukun kendisi olmaz. Bu durumlarda ortaya çıkan problem, görünen devlet ile fiili devlet farkıdır ve bu oluşmuşsa paralel otorite var demektir. Paralel otoritenin ürettiği maliyeti ve kurumları nasıl içeriden çürüttüğünü ise kirli bir deneyimle gördük. Yani; hukuk devletinde ne derin devlet ne de paralel devlet olur.

Derin devlet diskuru üzerinden yapılan tüm analizler de facto olarak hukuksal devletin olmadığının peşinen kabulüdür. Vatandaşların siyasal tercihlerini anlamsızlaştıran bir meta-anlatıya dönüşmesi de cabasıdır. O nedenle ima edilen bu yapıların varlığı, aslında gerçek devletin yokluğu anlamına gelir. Bu durum; demokrasiyi, insan haklarını ve siyasal katılımı olumsuz etkilemenin ötesinde, devletin bizatihi varlığını tehdit eder. Yani ontolojik olarak ikisi bir arada bulunamaz. Hukuk yok sayıldığında, keyfilik geçer yol kabul edildiğinde, siyasi süreçler devre dışı bırakıldığında, kanun dışı işlere imza atıldığında vatandaşlar ile onların konsensüsünün sonucu ortaya çıkan devletin kendisi sorunlu bir forma dönüşür.

Halbuki devlet, hukuksal bir yapıdır ve her adımı yasalarla sınırlandırılmıştır. Yasalar hem vatandaşın hem de devletin sınırlarını belirler. Çünkü devlet ile toplum arasındaki sosyal sözleşme tek yönlü bir hadise değildir. Bu nedenle, devleti tanımlayan ana unsur olan vatandaşı yok sayan anlayış kabul edilemez. Devletin içine çöreklenmiş, devletin işleyişini enfekte eden yasa dışı unsurların hepsi hesap vermek zorundadır. Kimilerinin mafyatik işlerin içinde bulunduğunu ve bunların devletle ilişkili olduğunu kabul etmek ve bunlara yönelik herhangi bir işlem yapmamak ise suçtur. Bu açık duruma rağmen; ortaya çıkan kirli ilişkileri, işlenen suçları ve yasa dışı uygulamaları olumlu gösteren yayınların yapılmasının amacı ne?

 

Siyaseti Anlamsızlaştırmak

Bu tür yapılara ilişkin yayınlara bakıldığında, olan biten her şeyin, bir akıl tarafından planlandığı ve özenli bir biçimde uygulamaya konulduğunun işlendiği görülür. Yüzleri gizlenen kimi isimlerin kendi aralarında toplantılar yaptıkları, ülkenin geleceğine ilişkin kararlar aldıkları ve uygulanması için görevlendirmeler olduğu gösterilir. “Ak saçlılar kurulu” veya “yaşlılar heyeti” olarak isimlendirilen yapıların egemen olduğu bir ülke profili çizilir. Yani ülkede işleyen siyasal süreçlerin anlamsız olduğu, seçimlerin yok sayıldığı, halkın seçtiklerinin değil, bunların dışındaki gayri yasal aktörlerin her şeyi belirlediği ima edilir. Halkın seçmediği bir grubun kendi gizemli dünyalarında her şeyi kontrol ettiği, planladığı ve yönettiği bir tablo sergilenir. Halbuki; hukuk devletinde kıymeti kendinden menkul yapılar olmaz.

Hatta kimileri daha da ileriye giderek, yasal olmayan bu yapıların, tarihsel ‘geleneğin’ önemli unsurları olduğunu ifade eder ve bunları meşru göstermeye çalışır. Sorumluluğu ve yükümlülüğü olmayanların ‘iktidar’ olduğu bir ülke görüntüsü. Siyaset kurumu, yöneticiler ve halk ise hukuki ve tarihsel hiçbir zemini olmayan bu görüntülere ilişkin bir değerlendirme yapmaz. Sivil siyaseti ve halk iradesini yok sayan bu tür yapıların meşru gösterilmesi ve kutsanması kabul edilmez. Sorunlardan birisi de siyasetin bu tür yayınlara, anlatılara karşı tepkisiz kalmasıdır.

 

Hukuk Devleti Yerine Keyfilik

Bahsettiğimiz yayınlar analiz edilirse, işlevsiz ve gereksiz olduğu gösterilen konulardan birisi de hukuk devleti ilkesidir. Devletin temel özellikleri arasında sayılan bu ilkenin ‘anlamsız’ olduğu vurgusu ve iddiası, keyfiliğin egemen kılınmasıdır. Hukuk yok sayıldığında ve uygulamalara karşı engel görüldüğünde, her alanda keyfilik devreye girer ve herkes kendi hukukunu tesis etmeye başlar. Bu ise hem anarşi anlamına gelir hem de ülkenin geleceği açısından büyük bir sorundur. Çünkü mafyatik yapılara alan açılır, güvenlik açığı derinleşir, işler ilişkiler/maddi çıkarlar üzerinden görülür ve devlete olan güven ortadan kalkar. Bu istendiği için olsa gerek, hukuk dışına çıkmanın ‘normal’ olduğu önermesi, propaganda yayınlarında bol bol işlenir. Keyfiliğin kutsanmasına tepki verilmemesi sorundur.

Kirli İşleri Aklama ve Karanlık Yapıları Meşrulaştırma

Aslında propaganda amaçlı ‘sanatsal’ etkinlikler üzerinden, bu tür yapıların imza attığı tüm kirli işler aklanır ve karanlık yapılar meşrulaştırılır. Yasa dışı işler, kanun dışı uygulamalar, yargısız infazlar, kara para trafiği gibi tüm kirlilikler, “devletin bekası için yapılmış faaliyetler” olarak sunulur, derin devlet denilen kurgusal organizasyonlar üzerinden meşrulaştırılır ve hesap sorulmasının önüne geçilir. Sonuçları itibarıyla bir cezasızlık süreci ortaya çıkar. Hatta bir adım daha ileri giderek, kanun dışı işlere imza atanların aslında birer ‘kahraman’ olduğu tezi işlenir. Tüm bunlar üzerinden, yasalarda var olan devlet aygıtının ütopik olduğu, realitenin ise gösterilen ‘derin devlet’ olduğu tezi işlenir. Ancak devlet denilen organizasyonun ortaya çıktığı günden bu yana, topluma gösterilmek istenen türden yapılar suç örgütü olarak kabul ediliyor, mazur görülmüyor ve haklarında hukuki süreç işletiliyor. Sonuç itibarıyla bu anlayış, devlet aygıtının her alanında tahribat oluşturur ve tehlikelidir.

 

Sonuç olarak; devleti anlamsızlaştıran, kurumları yok sayan ve yasa dışı işlere imza atan yapılar ile mücadele tüm siyasi partilerin kırmızı çizgisi olmalıdır. Yapılacak şey, devlet organizasyonu içinde yer alan ve bahsettiğimiz yapılara destek olan, alan açan, koruyan isimlerin, kullanılan yapıların hukukun karşısına çıkartılmasıdır. Çünkü bu tür yapılar özünde devlete karşıdırlar ve bunların varlığı devletin yokluğu anlamına gelir. Buna seyirci kalmak ise kabul edilemez. Gerekçesi ne olursa olsun, derin devlet diye tanımlanan ve devlet ile hiçbir hukuki bağı olmayan bu yapılar, devlet aklını değil, devletsizlik halini ifade eder. Devletsizliğin ne anlama geldiğini iyi bilen tüm toplumsal kesimlerin bu tür yapılar ile hesaplaşmanın takipçisi olmaları elzemdir.

İLGİLİ YAZILAR

emine uçak erdoğan

BAKIŞ

Türkiye’de hem muhalefet hem de iktidar blokunun ve tabanındakilerin tek ortaklaştığı konu mültecilerin kalıcı olmaması. Rejime muhalif Suriyeliler için gündelik hayatta normalleşme, güvenlik henüz söz konusu değilken ve güvenli sınır hatları yardıma muhtaç milyonlarca insanın yaşadığı çadır kamplarla doluyken; ‘geri gönderme’ politikalarının ne insani ne de diplomatik olarak karşılığı var.

Isparta’da geçtiğimiz hafta yaşanan uzun süreli elektrik kesintisiyle ilgili sosyal medyada yer alan tepki mesajlarından bazıları, ‘İdlip’te Suriyelilere sağlanan elektriğin, Ispartalılardan esirgendiği’ yönündeydi. Artan elektrik faturalarına da benzer tepkiler veriliyor; İdlip olduğu belirtilen bol ışıklı bir otoban görüntüsüyle; ‘Suriyelilere sağlanan bedava elektrik’ sebebiyle bu zamların yapıldığından söz ediliyor. Oysa durum yansıtıldığı gibi değil; Suriyeliler Türkiyeli bir firmadan elektrik alıyorlar ancak ücretini ödeyerek. İdlip ve Azez bölgesine geçtiğimiz hafta yaptığımız ziyarette, sınır hattına yayılmış çadır kampları ve zor şartlar altında yaşayan insanlar dışında sosyal medyada sıklıkla yer alan algılardaki gibi ‘abad edilmiş’ bir yer görmedik. Mültecilikle ilgili araf kavramı çok kullanılır, Suriye-Türkiye sınırındaki bu uçsuz bucaksız çadır kamplarındakilerin durumu için bu kavram kifayetsiz kalıyor.

Bölgedeki şehir merkezlerinde savaşın ağır izleri ve yıkılmış binaların gölgesinde gündelik hayat kısmen normalleşse de, milyonlarca Suriyeli yıllardır güvenli bölge diye sınır hatlarında oluşan çadır kamplarında kalıyor. Bu kampların küçük bir kısmı ulusal ve uluslararası STK’ların girişimiyle yapılan prefabrik veya briket evlerden oluşuyor. Büyük çoğunluğu ise tepelere, düzlüklere, zeytin bahçelerine gelişi güzel kurulan; kışın çamur ve soğuk, yazın da toz ve sıcakla boğuşulan yerleşim alanları… Bölgedeki şehirlerin sakinleri silahlı güçlerin saldırılarından kurtulmak için çareyi sınıra kaçmakta bulmuş ve çadır kamplar zaman içinde büyüdükçe büyümüş. İHH İnsani Yardım Vakfı verilerine göre İdlip, Halep, Cerablus kırsalları ve Azez bölgesinde yer alan 1.000’i aşkın çadır kampta 1 milyon 800 binin üzerinde insan yaşıyor, bunların büyük çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşuyor. Cilvegözü sınır kapısının hemen yakınındaki Atme kampı; nüfus itibarıyla dünyanın en büyük kampı olarak kabul ediliyor.

BM verileri de bölgedeki nüfusun 2 milyonun üstünde olduğunu ve büyük çoğunluğunun barınma dahil temel ihtiyaçlara sahip olmadığını, yardıma bağlı olduğunu ortaya koyuyor. BM Suriye bölgesel insani yardım koordinatör yardımcısı Mark Cutts, sınır kamplarındaki durumla ilgili yaptığı değerlendirmede, pandemiyle birlikte oluşan finansal krizin etkisine, savaşın uzaması sebebiyle hem ülkelerde hem de bireylerde oluşan ‘donör yorgunluğu’na dikkat çekiyor. BM’nin 2021 yılındaki 4 milyar dolarlık fon çağrısının sadece yüzde 45’inin finanse edildiğini belirten Cutts, bölgedeki insanların yardıma muhtaçlıktan çıkarılması için kalıcı çözümlerin gerekliliğine işaret ediyor.

Cilvegözü sınır kapısının yanı başındaki Atme kampı

Yoğun Kar Yağışı Şartları İyice Ağırlaştırdı

Zaten ağır olan çadır kamplardaki hayat, geçtiğimiz Ocak ayının ikinci haftasından itibaren son 40 yılın en ağır kış şartları eklenince iyice ağırlaştı. Kardan dolayı çöken binlerce çadır, sobalardan çıkan yangınlarda yaralananlar, donarak ölen çocuklar, bölgede insanı yardım çalışmaları yapanların sözleriyle ‘korku filmini andıran’ günler, geceler geçirildi… Türkiye ve diğer dünya ülkelerinin insanı yardım çalışmalarının yanı sıra daha insani şartların olduğu briket evlerin yapımı, bazı çadır kentlerde sağlık, eğitim, rehabilitasyon hizmetleri sürdürülse de milyonlarca insanın yaşadığı kamplar ne yazık ki bu haliyle kanıksanmış durumda.

Yardıma muhtaçlığı yıllardır süren bu insanlar; ya kışın ağır şartlarıyla kısa bir süre gündemimize giriyor ya da yapılan ‘iyilik’ ziyaretleriyle… En çok da çocuklar… Çikolata, balon, oyuncak dağıtılan, yüzleri boyanan, saçları taranan, duygusal metinlerle videolara konuk olan hayatlar, sonra da dönülüp geride bırakılan çocuklar… Hayatları boyunca ‘ev’in sıcaklığını bilmemiş, sırtını dayayacak bir ‘duvarları’ olmamış ya da evleri, aileleri, okulları gözleri önünde bombalanmış çocuklar bunlar. 11’inci yılı geride kalan Suriye savaşında bütün dünyanın unuttuğu, yok saydığı çocuklar. Ne geriye dönülecek bir ülke ne de yeni bir hayat kurulabilecek bir yer var gidebilecekleri… Akdeniz’de boğulunca dünyanın gördüğü akranlarının aksine ölümlerinin de çoğu zaman haber değeri olmuyor… Yıkık kasabalarda, eriyen karların ardından çamura bulaşmış kamplarda araba sesi duydukları anda koşup geliyorlar; alışmışlar ‘hediyelerle gelen ziyaretçilere’…

Karlar erimiş, geriye çamur ve yıkılmış çadırlar kalmış

İki yıl önceki patlamada yerle bir olan okul kompleksi (Neyrap-Suriye)

Umudu, dayanışmayı yükselten çalışmalar da yok değil bölgede… Başta Suriyeli ve Türkiyeli olmak üzere birçok ülkeden binlerce yardım görevlisi, bölgede büyük bir özveri ve adanmışlıkla çalışıyor. Farklı ülkelerden insanlar da yardımlarıyla katılıyor bu dayanışmaya… Ancak hem insan gücü hem de mali güç olarak kaynakların kullanımının daha koordinasyon içinde ve sistemli bir şekilde yürütülmesi ve altyapısı olmayan çadır kamplardan başlayarak insanların barınma sorununun çözülmesi acil bir ihtiyaç olarak duruyor. Tabii bunun bölgede kalıcı barışın sağlanmasıyla mümkün olabileceğini, bu olmadığı sürece çadır kentlerin can ve mal güvencesi olmayan Suriyeliler için tek çıkış yolu olacağı da ortada.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, sıklıkla Türkiye’deki Suriyelileri ‘davulla zurnayla’ geri göndermekten bahsediyor… Çözüm olarak bulduğu formüllerde ise, önce can ve mal güvenliğinin sağlanması, Avrupa Birliği fonlarıyla kurulacak şehir, hastane, okullar, Türkiyeli sanayicilerin vergisiz teşviklerle kuracağı fabrikalar, yaratılacak istihdam alanları başta yer alıyor. Burada göz ardı edilen, halihazırdaki güvenli bölgelerde yer alan yukarıda bahsettiğim binlerce kamp… Geri gönderme planının içinde güvenli bölgelerde çadırlarda yaşayan milyonlarca Suriyelinin hiç sayılmayışı, bunun altı doldurulmamış bir siyasi çıkış olduğunun göstergesi…

Bir süre önce yazdığım ‘Geri Göndermek mi Eceline Göndermek mi’ yazımda da belirttiğim gibi birçok ülke Suriyelilerin koruma statülerini kaldırarak, geri göndermeyle ilgili anlaşmalar imzalıyor. Türkiye’de ise hem muhalefet hem de iktidar blokunun ve tabanındakilerin tek ortaklaştığı konu mültecilerin kalıcı olmaması. Rejime muhalif Suriyeliler için gündelik hayatta normalleşme, güvenlik henüz söz konusu değilken ve güvenli sınır hatları yardıma muhtaç milyonlarca insanın yaşadığı çadır kamplarla doluyken; ‘geri gönderme’ politikalarının ne insani ne de diplomatik olarak karşılığı var. Buralarda tüm aksaklıklara rağmen hayata bir şekilde tutunmuş Suriyelileri geri gönderme için kullanılan performansın, diplomatik adımların, ‘ülkeden gidemeyip sınırdaki çadır kamplarda sıkışıp kalmış’lar için sarf edilmesi gerekiyor. Sosyal medyada oluşturulan duyarlılıkla, yapılan yardım kampanyalarıyla yıllarını çadır kentlerde geçiren nesiller için kalıcı bir çözüm oluşturmak mümkün değil çünkü.

İLGİLİ YAZILAR

menekşe tokyay

BAKIŞ

Şiddetin her türlüsü ile, şiddetler arasında bir hiyerarşi kurmaksızın, kadının “insan” olma hakkını önemseyen, amasız, fakatsız bir mücadele şart. Toplumsal tepkilerin ve farkındalığın şekillendirilmesi ancak toplumsal normlardaki deformasyonun gözler önüne serilmesiyle, flört, sevgi, aşk gibi kavramların içinin medeni şekilde yeniden doldurulmasıyla olanaklı.

Her şey, yağmurlu bir akşamüzeri evinin kapısına bırakılan bir demet gülle başladı. Kan kırmızısı beş adet gül ve yanına da bir not: “Naz yapma, beni sevdiğini biliyorum”. Notu yazanı tanımıyordu. Tek hissettiği ise iliklerine dek işleyen korku oldu.

O akşamdan itibaren yaşadığı kâbustan beş yıl sonra, iki adres değişikliğine rağmen peşinden gölge gibi gelen bir erkek, başka şehre taşınmasına rağmen karakoldaki açık dosyadan adresine ulaşan bir saplantı, kapısını tornavidayla açmaya çalışırken tesadüfen akşam servisine çıkan kapıcının fark etmesi sonucu önlenen bir katliam ve cevval bir avukat ile hâkime denk gelmesi sayesinde elektronik kelepçeyle zapt edilen bir erkek erki… Virginia Woolf’un sözlerinde olduğu gibi, “Her şeye rağmen sıcaktı güneş ve her şeye rağmen üstesinden geliyordu insan”…

Ama bu öykü ne ilkti ne de son olacaktı. Bazen faile hayır demiş olmak, dostane bir selam vermek veya arzu edilmeyen bakışlara karşılık vermemiş olmak bile kadının ısrarlı takip sonucu öldürülmesine yol açabiliyor. Çünkü bu ülkede kadının canını koruması ve riskler karşısında önlem alması için karşısına ya doğru hukukçuların çıkması gerekiyor ya da karşısındaki erkeğin yeterince güçlü olmaması…

Düşük benlik saygısıyla sessizlik zırhına bürünenler, bu şiddet karşısında yetersizlik duygusuyla sesini çıkarmayanlar ise trajedinin içinde giderek daha çok boğuluyor, bazen peşinden gelen gölge tarafından balkondan atılıyor, bazen köşe başında bıçaklanıyor, bazen de özgür bir hayat yaşamaktan mahrum bırakılıyor. Ta ki görünmez olana kadar…

Israrlı takip mağduru kadınların ünlü isimler arasından olması konunun gündeme gelmesini sağlasa da, mesele sadece hayranların takibi değil, bunun toplumun genelinde normalleştirilmiş bir suç olmasıdır. Türkiye’de kadınların yüzde 8’i, erkeklerin de yüzde 2’si hayatlarının bir döneminde ısrarlı takibe maruz kalmış. Takipçilerin çoğu ise erkek.

Kimine göre “musallat olmak”, kimine göre ise “takıntılı âşık”… Ama özünde hangi düzeyde yapılırsa yapılsın kadına yönelik psikolojik şiddetin bir türü olarak ısrarlı takip, onunla mücadele edilmediği sürece kadının insan hakkının ihlali anlamına geliyor. Çünkü tanımı gereği bir kişinin başka bir kişiyi belirli bir süre boyunca kasıtlı olarak tekrarlanan şekilde rahatsız etmesi, sözleri ve eylemleriyle takip ve taciz etmesi ile mağdurda korku, tedirginlik ve endişe yaratması, ısrarlı takip kapsamına giriyor. Bu sadece kişinin mahremiyetini ihlal de değil. Zamanında önlem alınmadığı durumlarda fiziksel şiddete ve hatta ölüme giden bir ihmal zincirine yol açıyor.

Hukuki dayanağını Amerika Birleşik Devletleri’nden alan, birçok Avrupa ülkesinde de özel düzenlemelere konu olan, hatta Almanya’da 10 yıla kadar hapis cezasının bile öngörüldüğü ısrarlı takip henüz Türk Ceza Kanunu’nda açık bir hüküm olarak düzenlenmedi. Bu konu, dördüncü yargı paketi kapsamına girmiş olsa da, henüz meclis gündeminde yer almadı ve bir yasal girişime konu olmadı.

Bu konu özelinde mağdurların haklarını savunan avukatlar ise ağırlıklı olarak Türk Ceza Kanunu’nun kişilerin huzur ve sükununu bozma ve kişiye eziyette bulunma başlıklarına dayanarak yıllar süren bir mücadeleyi sürdürüyorlar. Zor da olsa faile elektronik kepçe takılmasını, mağdura da panik butonu verilmesini sağlıyorlar. Ancak sürecin yıllar alması failde bir cezasızlık algısı yaratırken, mağdurda da güvercin tedirginliğinin sürmesine ve hayat standartlarının düşmesine yol açıyor. Bazen takip sosyal medya üzerinden de devam ediyor, kişinin sosyal medyadaki izlerini silmesine yol açarak haberleşme özgürlüğünü baltalıyor.

Öte yandan, ısrarlı takibin sırf bir madde olarak düzenlenmesi de yeterli değil. Örneğin, eşinden boşanma aşamasında olan veya şiddet gören bir kadının can tehlikesiyle yaşadığı sığınma evinin adresi köşedeki çiçekçiden taksi durağına kadar herkesin malumu ise, MOBESE kayıtları istendiği anda istendiği şekilde servis edilebiliyorsa, ısrarlı takibe dair çıkarılan yasa maddesinin kişisel hakların korunmasına dair ek önlemlerle de güçlendirilmesi gerekiyor. Öte yandan, karakola başvuran ısrarlı takip mağduru kadının adres bilgilerinin açık dosya konusu olması ise failin kadına erişimini kolaylaştırıyor.

Hepimiz anayasa ile zaten koruma altına alınmış olan ve insan olmaktan ileri gelen temel hak ve özgürlüklerimizi korumak için her gün canhıraş bir mücadele vermek zorunda değiliz. Farklı şiddet türlerine maruz kaldığımız gündelik yaşantımızda, eğer ısrarlı takibe maruz kaldığını söyleyen ünlü isimler sayesinde bu konu gündeme geliyorsa burada bir hata var demektir. Sıradan insanların da işinden evine gelirken peşine takıntılı bir eski sevgilisinin veya ilkokul arkadaşının takılıp takılmadığını kontrol ederek yürümesi, o kişi için en büyük şiddettir.

Her şiddet türü, yasal düzlemde ve sahada önüne geçilecek mekanizmalarla vaktinde önlenmez ve kontrol altına alınmazsa, erkeğin kadın üzerinde hegemonya kurma çabası politik güç de bulur ve “sen benim kim olduğumu biliyor musun” şeklindeki büyüklenme gösterileri içselleştirilir. Bu da kadınların haklarını savunma cesaretini, dayanışma gücünü örseler.

Yeni mağduriyetlerin kar topu etkisiyle büyümemesi, ısrarlı takip bağımlılarının ise cesaret bulmaması için hem yasal düzenlemelerin acilen yapılması hem de sahada uygulama ve takibin etkinleştirilmesi için kolluk kuvvetlerine yönelik kapasite güçlendirme eğitimleri verilmesi ivedi bir gereklilik haline gelmiş durumda. Israrlı takibin bir sevgi gösterisi olmadığının, bir platonik aşk biçimi ise asla olmadığının toplumun tüm kesimleri tarafından anlaşılması, kapsamlı bir bilinçlendirme kampanyasıyla, bu konunun medyada hassas ve etik bir şekilde işlenmesiyle olanaklı.

Bir erkeğin köyde veya şehirde onunla evlenmeyi reddeden bir kadını iş yerine kadar takip edip kaçırması, bir sevgi biçimi değil, psikolojik ve fiziksel şiddet türüdür ve bunun normalleştirilmesi kadının hiçleştirilmesiyle, metalaştırılmasıyla eşdeğerdir. Toplumda kadın ve erkeğin eşit olmadığının altı sık sık çizilirse, “bir kereden bir şey olmaz” diyerek eşini veya partnerini döven erkek evine geri gönderilirse, erkek de kaybettiği iktidar alanını yeniden kazanabilmek için ısrarlı takibi cinayete dek vardıran bir zincirin obsesif yönetmeni olur.

Şiddetin her türlüsü ile, şiddetler arasında bir hiyerarşi kurmaksızın, kadının “insan” olma hakkını önemseyen, amasız, fakatsız bir mücadele şart. Toplumsal tepkilerin ve farkındalığın şekillendirilmesi ancak toplumsal normlardaki deformasyonun gözler önüne serilmesiyle, flört, sevgi, aşk gibi kavramların içinin medeni şekilde yeniden doldurulmasıyla olanaklı. Kadınları izleyen gölge figürlere değil, onların insanca, özgürce yaşaması için yeniden dizayn edilmiş sağlıklı bir topluma ihtiyacımız var.

İLGİLİ YAZILAR

mesut yeğen

BAKIŞ

Muhalefetin Erdoğan’ın Kürt meselesine dönüşüne mukabele etmeye dönük muhtemel adımlarını sınırlayan üç kallavi meselesi var: Ağırlıkla HDP ve İYİ Parti kaynaklı olmak üzere, bir adayda ve programda ortaklaştırılması zor görünen bir çeşitliliğe sahip oluşu, Kürt meselesi söz konusu olduğunda değişen düzeylerde devlet aklına tabi olması ve Kürt meselesinin 2015’te içine yerleştirildiği çerçeveye karşı, iyi düşünülmüş, üzerine mesai harcanmış alternatif bir çerçeve geliştirememiş oluşu.

Önceki yazımda son birkaç haftada Kürt meselesiyle bir biçimde ilgili birkaç önemli gelişmenin art arda yaşanmasını iktidarın Kürt meselesine ‘dönmeye’ hazırlandığının işaretleri olarak gördüğümü belirtmiştim. Bu işaretlere binaen bir tespit, bir iki de çıkarım yapmıştım. Tespitim şuydu: Muhalefetin HDP’nin destekleyeceği bir cumhurbaşkanı adayında ortaklaşması durumunda seçilme ihtimali çok zor görünen Erdoğan, seçilebilmek için gereken yaratıcılığı Kürt meselesini manipüle ederek göstermeye çalışacak. Erdoğan bir taraftan HDP’nin çekim alanındaki Kürtlerin blok olarak muhalefetin adayını desteklemesini engellemeye, diğer taraftan da AK Parti’den uzaklaşmış muhafazakâr Kürtleri geri döndürmeye yönelik adımlar atarak seçimleri kazanmayı deneyecek. Çıkarımlarım da şunlar: Erdoğan seçimlere doğru Kürt seçmenlerin büyük kısmının desteklemeye meyyal göründüğü İmamoğlu’nun adaylığını engellemeye çalışacak; HDP’yi kapatarak ve/ya kapsamlı bir siyaset yasağıyla Kürt siyasetinde dağınıklığa yol açmak isteyecek; muhalefeti ve HDP’yi aralarındaki köprüleri atmaya zorlayarak Kürtleri ortak cumhurbaşkanı adayından uzak tutmaya gayret edecek; ‘Demirtaş’a karşı Öcalan kartıyla’ muhtemel kapatılma sonrasında Demirtaş’ın oynayabileceği toparlayıcı rolü engellemeyi deneyecek ve nihayet AK Partili Kürt siyasetçileri seçmeli Kürtçe dersi benzeri işler etrafında gayrete getirerek AK Parti’den uzaklaşan Kürtleri eve dönmeye çağıracak.

Üç Mekanizma

Sıkışmışlığı ve seçeneksizliği hesaba katıldığında Kürt meselesine ‘dönerek’ seçimleri kazanmayı denemek Erdoğan açısından fena bir plan değil ve fakat işlemesi için üç mekanizmanın aynı anda çalışması gerekiyor: AK Parti’den uzaklaşmış Kürtlerde eve dönelim hissiyatının oluşması, Kürt siyasetinin dengesinin bozulup seçmeni üzerindeki moral önderliğinin zayıflaması ve muhalefetin HDP’li Kürtlere “bize mecbursunuz” türünden bir tutumla yaklaşması. Bu üç mekanizmanın herhangi biri için “kesin çalışmaz” ya da “mutlaka çalışır” demek kolay değil. Bu üç mekanizmanın ayrı ayrı ya da zor olsa da hep beraber çalışması da mümkün, tersi de.

Seçmeli dersler, Öcalan’la görüşme vb. adımların AK Parti’den uzaklaşmış ama diğer partilere de gitmemiş muhafazakâr Kürt seçmeni ‘eve dönmeye’ ikna etmesi olmayacak iş değil. Kaldı ki, Erdoğan’la birlikte aynı kapana sıkışmış oluşu ve seçeneksizliği “bir şeyler mi oluyor” intibaını veren bu türden adımlara Bahçeli’nin ses etmesini de muhtemelen engelleyecektir. Nitekim, AK Partili Kürt siyasetçilerin bir müddettir gayrete gelmiş oluşu bu türden bir teminatın alındığının işareti olabilir. Öte yandan, bu mekanizma bu biçimde çalışsa bile “getirisi ne kadar olur” sorusu orta yerde duruyor. AK Parti’den uzaklaşan Kürt seçmenin kayda değer bir kısmının DEVA ve Gelecek partilerine, az bir kısmının da CHP’ye yönelmiş oluşu “eve dönün” çağrısının Erdoğan lehine beklendiği kadar büyük bir netice üretmesini engelleyebilir.

HDP’yi kapatarak ve/ya büyük ölçekli bir siyaset yasağı getirerek ve ‘Demirtaş’a karşı Öcalan’ kartına oynayıp Kürt siyasetinin dengesini bozmak da olmayacak iş değil, ama zor. HDP, Demirtaş ve Öcalan gibi Kürt siyasetinin başat aktörleri hem kuvvetli bir siyasi geleneğin bugündeki temsilcileri hem de azımsanamayacak bir tecrübeleri var. Kapatmanın ve ayrıştırma girişiminin yaratacağı sonuçları nötralize edebilecek adımları atabilecek ehliyete sahip olduklarından bu mekanizmanın çalışması kolay değil. Kaldı ki, HDP kapatılsa ve Kürt siyasetini ayrıştırma girişimleri kısmen de olsa işe yarasa bile, HDP civarında duran Kürt seçmen 1990’dan bugüne yaşadıklarından geliştirdiği basiretle örgütsüz ve lidersiz olarak da savrulma ya da ayrışma eğilimi göstermeyebilir. Öte yandan, HDP’nin kapatılmasından ya da ayrıştırma girişimlerinden amaçlanan toptan bir savrulmadan ziyade birkaç puanlık bir seçmenin muhalefetin muhtemel ortak adayından uzak durması olacağından, çalışması zor görünen bu mekanizmanın işe yaraması halen mümkün.

Söz konusu üç mekanizma arasında çalışması ve daha önemlisi sonuç üretmesi en muhtemel görünen sonuncusu. Parçalı ve heterojen kompozisyonundan ötürü hassas dengelere sahip olduğundan merkezinde CHP’yle İYİ Parti’nin olduğu muhalefet cephesi HDP’li seçmenleri ortak cumhurbaşkanı adayını desteklemeye ikna etmekte başarısız olabilir. HDP kapatılırsa verilecek reaksiyon, ortak adayın tespitinde HDP’nin rızasının alınıp alınmayacağı ve 2023 sonrası tahayyüllünde Kürt meselesine açılacak alan gibi konularda yapabilecekleriyle muhalefet, HDP’li Kürtlerde bize “olmasanız da olur” ya da “nasılsa mecbursunuz” diyorlar duygusunu yaratabilir. Bu olursa HDP örgütünün ve Kürt seçmenlerin büyükçe bir kısmı muhalefetin muhtemel ortak adayını desteklemekten uzak durabilir. Öte yandan, çalışma ve sonuç üretme ihtimali kuvvetli olmakla beraber, bu son mekanizmanın işlemesini engelleyebilecek faktörler de yok değil. “Önce Erdoğan’dan ve Cumhur İttifakı’ndan kurtulalım” motifi, HDP’li Kürtleri ve muhalefeti cumhurbaşkanlığı seçimleri için aynı yerde kalmaya yetecek kadar kuvvetli bir müşevvik olabilir, bunu da göz ardı etmemek gerekir.

Erdoğan’ın seçimleri kazanmak için Kürt meselesine dönmeye hazırlanıyor oluşu ve bu dönüşü gerçekleştirmek üzere kullanması muhtemel mekanizmaların yukarıda aktardığım “işleyebilir de, işlemeyebilir de” halleri şunu gösteriyor: Muhalefet Erdoğan’ın Kürt meselesine dönüş jestlerine mukabele etmek, Erdoğan’ın devreye alacak göründüğü üç mekanizmayı da az ya da çok işlemez kılmak zorunda. Ne var ki, önceki yazıda belirttiğim üzere, şu ana kadar gelen az sayıda işaret ümitvar olmak için yeterli değil. Aksine, gelen işaretler Erdoğan’ın devreye aldığı mekanizmaların, bilhassa da sonuncusunun çalışabileceğini gösteriyor.

Muhalefetin ‘Dönüşü’

Muhalefetten gelen işaretlerin neden ümitvar olmak için yeterli olmadığına, buna mukabil Erdoğan’ın ‘dönüşünün’ nasıl etkisiz kılınabileceğine dair söyleyeceklerime bir tashihle başlayayım. Önceki yazıda, muhalefetin Erdoğan’ın Kürt meselesinde atmaya hazırlandığı manipülatif adımlara Kürtleri Erdoğan karşıtı cephede tutmaya dönük ‘araçsal’ adımlarla mukabele edecek gibi göründüğünü iddia etmiştim. Bunun muhalefet içerisindeki çeşitliliği yeterince gözetmeyen, bu itibarla biraz adaletsiz ve indirgemeci bir iddia olduğu yolundaki eleştirilere hak veriyorum. 2018 sonrasında CHP, DEVA, Gelecek ve Saadet, bu dört partinin her biri Kürt meselesini gerçek bir siyasi mesele olarak da gördüklerinin işaretlerini verdi ve HDP’nin gayri meşrulaştırılması girişimlerine az ya da çok itiraz etti. Bu itibarla, muhalefetin HDP’yle şimdiye kadar yürüttüğü işbirliğinin Kürt seçmenleri muhalefet cephesinde tutmak niyetinin ötesine giden, dolayısıyla araçsal olmayan bir tarafı var, bunu teslim etmem gerekiyor. Öte yandan, muhalefetin bir bütün olarak Erdoğan’ın Kürt meselesine dönüşüne mukabele edememek ihtimalinin güçlü olduğu şeklindeki kanaatimi koruyorum. Hem bu kanaatimi temellendirmeye hem de Erdoğan’ın ‘dönüşünün’ nasıl etkisiz kılınabileceğine dair düşüncelerimi aktarmaya çalışayım.

Muhalefetin Erdoğan’ın Kürt meselesine dönüşüne mukabele etmeye dönük muhtemel adımlarını sınırlayan, bu itibarla da Erdoğan’ın planını işleyebilir kılan üç kallavi meselesi var: Ağırlıkla HDP ve İYİ Parti kaynaklı olmak üzere, bir adayda ve programda ortaklaştırılması zor görünen bir çeşitliliğe sahip oluşu, Kürt meselesi söz konusu olduğunda değişen düzeylerde devlet aklına tabi olması ve bu ikisinin biraz da doğal sonucu olarak Kürt meselesinin 2015’te içine yerleştirildiği çerçeveye karşı, iyi düşünülmüş, üzerine mesai harcanmış alternatif bir çerçeve geliştirememiş oluşu. Bu ‘arızaları’, muhalefetin Erdoğan’ın işletecek göründüğü üç mekanizmaya ‘hakkınca’ mukabele etmesini engelleyebilecek görünüyor. Gelen işaretler, bu arızalarından mustarip muhalefetin Erdoğan’ın Kürt meselesine dönüşüne bir semboller siyasetiyle mukabele edeceğini, Erdoğan’ın seçimlere doğru atacak göründüğü HDP’nin kapatılması, siyasi yasaklar ve dokunulmazlıkların kaldırılması gibi adımlara ‘devlet aklının’ dar sınırları içerisinde tepki göstereceğini ve 2023 sonrasına dair gelecek vizyonunu oluştururken Kürtlerde heyecan uyandırmak gibi özel bir gayretin içinde olmayacağını gösteriyor.

Erdoğan İmralı gibi kuvvetli bir kartı oynamaya hazırlandığını duyururken Kılıçdaroğlu’nun “demokrasinin yolu Diyarbakır’dan geçer” çıkışı CHP’nin Kürt meselesiyle ağırlıkla semboller siyasetiyle ilgilenmeye devam edeceğini gösteriyor. Bu semboller siyasetine bile itiraz eden bir müttefike sahip olmak hiç de kolay olmadığını gösteriyor göstermesine, lakin bu siyasetin ötesine geçmeden Kürt seçmeni muhalefet cephesinde tutmak zor olabilir. Keza, dokunulmazlık meselesi etrafında yürüyen son tartışma, muhalefetin HDP’nin kapatılması gibi Kürt seçmen için hayati önemi haiz bir meselede bile devlet aklının sınırlarını zorlamayabileceğini gösteriyor. Son olarak, altı muhalefet partisinin 2023 sonrası için ortak bir program oluşturma girişimlerinin önce parlamenter sisteme dönüş şimdi de ekonomi meselesine odaklanmış oluşu Kürtleri heyecanlandıracak bir gelecek önerisinde bulunmanın muhalefetin öncelikleri arasına girmesinin zor olacağını gösteriyor. Hülasa, işaretler muhalefetin Erdoğan’ın Kürt meselesine dönüşüne bir semboller siyasetiyle, devlet aklının sınırları içerisinde kalarak ve Kürt meselesine dair bir gelecek önerisi oluşturmadan mukabele edeceğini gösteriyor. Muhalefet bütün bunları yapmakla kalmaz bir de Kürt seçmenlerde “destekleyelim bari” heyecanını yaratmayacak bir adayda uzlaşırsa Erdoğan’ın manipülasyonunu sonuç vermekten alıkoyacak çok bir faktör kalmayabilir.

 

Manipülasyonu Boşa Çıkarmanın Yolu

Bu durumda Erdoğan’ın manipülasyonunu işlemekten alıkoymak için ne yapılabilir? Muhalefet, Kürt meselesine dönüşünün Erdoğan’a seçim kazandırmasının önüne nasıl geçebilir? Kolay cevap belli: Semboller siyasetinin ötesine geçerek, HDP’yi gayri meşrulaştırma girişimlerine net bir biçimde karşı durarak ve Kürt seçmenlerde “nasılsa mecbursunuz” deniyor duygusu oluşturmayacak bir adayda ortaklaşarak. Ne var ki, yukarıda belirttiğim üzere, uzlaştırılması zor çeşitlilik, devlet aklına yakınlık ve Kürt meselesinde alternatif bir çerçeveden mahrumiyet ‘arızaları’ muhalefetin bu üç adımı hakkınca atmasını hemen hemen imkânsız kılıyor. Bu durumda, “nasılsa hepimiz Erdoğan’dan kurtulmak istiyoruz” motifinin sonuç vermesine güvenmek yerine, bu üç arızayı tümden olmasa da bir kısmıyla etkisizleştirecek bir yolun peşine düşmek gerekiyor.

Şu türden bir yol işe yarayabilir görünüyor: Muhalefetin Kürt meselesinin esasına ya da uzak geleceğine değil de, bugününe ve yakın geleceğine dair kendi içinde, toplumla, Kürtlerle ve devletle kısa ve dar kapsamlı bir müzakere yapması. Kürt meselesinde ‘hemen herkesçe’ hazmedilebilir bir çerçeve oluşturması daha muhtemel aktörler olarak CHP, DEVA, Gelecek Partisi ve Saadet Partisi’nin kurmaylarından oluşan bir heyet ya da inisiyatif devletle, toplumla, Kürtlerle ve İYİ Parti’yle müzakere ederek Kürt meselesinin yakın geleceğine dair bir ajanda, bir tür ‘eylem programı’ önerebilir. PKK’nin Türkiye içi faaliyetinin neredeyse sonlanmış oluşu, Kürt siyasetinin ve seçmenlerinin öncelikli talepleri arasında yerelleşme ve ana dilde eğitim gibi kısa vadede ortaklaşılması zor konuların olmayışı, buna mukabil Kürtlerin HDP’ye desteğinden de anlaşıldığı üzere Kürt meselesinin askıda durmaya devam edişi ve 2016 sonrasında inşa edilen tek adam rejiminin yürümediğinin idrak edilmiş oluşu gibi faktörler bu türden bir müzakereyi ve bir ajanda oluşturulmasını kolaylaştırabilir.

Kürtlerin siyasi temsilini imkânsızlaştıran yasal siyasetin tırpanlanmasına ve kayyım rejimine son verilmesi, 2015 sonrasında hapsedilen siyasetçilerin ve belediye başkanlarının salıverilmesi ve belki bir de Kürt meselesinin uzun vadede Meclis marifetiyle ve yeni bir anayasa üzerinden çözülmesinin hedeflenmesi, bu türden bir ajandanın müspet unsurları olabilir. Muhalefet seçimlerden önce bu türden bir ajanda oluşturabilirse Erdoğan’ın Kürtlerin bir kısmını yeniden AK Parti’ye yaklaştırıp diğer bir kısmını da muhalefetten uzaklaştırarak seçimleri kazanmak planını engelleyebilir.

Yok eğer işler oluruna bırakılırsa, Kürt meselesine dönüşü Erdoğan’ı iktidarda tutmaya yetebilir.

İLGİLİ YAZILAR

Besim F. Dellaloğlu

BAKIŞ

Türkiye üniversitesinde özellikle beşerî alanlarda öncelik alanın kendisi değil, siyasi aidiyetlerdir. Burada siyasi muhafazakârlık, üniversiter muhafazakârlıkla kol kola girer. Mevcut iktidar ağları; şahsi, bölümsel, disipliner çıkarlar çoğu zaman akademik ilgi-çıkara üstün gelir. Birileri mutlaka bir yerlerden “icat çıkarmayın” diye seslenir. Her şey kuşaklardır olduğu gibi, siyaseten olması gerektiği gibi devam eder.

Bu yazının Perspektif’te geçen hafta yazdığım “Tanpınar ile Auerbach Birlikte Türk Kahvesi İçmiş midir?” başlıklı yazının devamı olduğunu belirtmek isterim. Bu nedenle bu yazıyı okumamaya başlamadan önce geçen haftaki yazıma bir göz atmanız oldukça faydalı olabilir. Geçen hafta iki önemli yazarın, hocanın karşılaşamamaları üzerinde durmuştum. Hatta bu karşılaşamama Tanpınar’ın 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi ile Auerbach’ın Mimesis’i için de geçerliydi büyük ihtimalle. Bu yazıda yine bu noktadan başlayarak meseleyi biraz daha üniversiter bir çerçevede bölümlerin, disiplinlerin karşılaşmaları açısından ele almak istiyorum.

Yazar ve hoca olarak Tanpınar ile Auerbach’ın, kitap ve yapıt olarak 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi ile Mimesis’in, disiplin ve bölüm olarak Romanoji ile Türkoloji’nin İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde (İÜEF) pek karşılaşmamış olması bir tesadüf müdür? Yoksa bunun böyle olmasında üniversiter yapılanma, uygulama ve teamüller etkili olmuş mudur? Üniversitelerin bölümlerinin feodal derebeylikler şeklinde yapılanmış olması bu sürecin böyle işlemesine neden olmuş olabilir mi? Mesela Tanpınar Romanoloji’de, Auerbach Türkoloji’de ders vermiş midir? Tanpınar’ın Türkoloji’deki derslerini Romanoloji’den kaç öğrenci seçmeli ders olarak almıştır? Spitzer’in 1933-1936 ve Auerbach’ın 1936-1947 arasında Romanoloji’de verdikleri dersleri Türkoloji’den seçen öğrenci var mıdır? 1933-1947 arasında sözünü ettiğim Romanoloji hocalarının derslerini izlemiş ve daha sonra Türkoloji’de hoca olmuş kaç kişi vardır? Aynı Türkoloji hocaları fakültenin koridorlarında muhtemelen karşılaştıkları Spitzer ve Auerbach’ın en azından fakülte dergisinde yazdıkları makaleleri okumuşlar mıdır? Örneğin Leo Spitzer’in “Türkçeyi Öğrenmek” yazısını Türkoloji’den okuyan var mıdır?

Leo Spitzer’in bu yazısı ilk kez Fransızca olarak “En apprenant le turc: Considerations psychologiques sur cette langues” başlığıyla Bulletin de la Société Linquistique de Paris dergisinin 1934 tarihli 35.1 sayısında yayımlandı. Spitzer’in İÜEF öğretim üyesi iken yazmış olduğu bu yazının Türkçe versiyonu Varlık dergisinin 1934 tarihli 19 ve 35, 1935 tarihli 37 numaralı sayısında çıktı. Kayıtlarda ikinci ve üçüncü bölümün Sabahattin Eyüboğlu tarafından çevrilmiş olduğu görülüyor. Eyüboğlu aynı zamanda Spitzer’in İstanbul Üniversitesi’ndeki derslerinde tercümanlığını yapan kişiydi. Spitzer bu yazısında Türkçe öğrenmeye çalışan Avrupalı bir Romanoloji profesörü olarak oldukça teknik denebilecek dilbilimsel ayrıntılara yoğunlaşıyordu. Ancak yazıyı okurken benim en çok ilgimi çeken şeylerden birincisi Türkçede Spitzer’in en çok ilgisini çeken şeylerdi. Bu yazıda bunun ayrıntılarına girmek istemiyorum. Belki başka bir yazıda da bunlara değinirim. Bu yazıda değinmek istediğim konu ise Spitzer’in Türkçeye yoğunlaşırken, onu karşılaştırdığı dil grubu, dil, diyalekt çoğulluğu idi. Bunları arka arkaya sıralıyorum: Portekizce, İspanyolca, İtalyanca, Fransızca, Yunanca, Katalanca, Sicilya diyalekti, Mallorca Katalancası, Bask dilleri, Almanca, Macarca, Farsça, Ermenice, Altay dilleri, Semitik diller, Normandiya diyalekti, İngilizce, Avusturya Almancası, Fince, Ural dilleri.[1] Yani Spitzer boşuna dünyada Karşılaştırmalı Edebiyat’ın kurucularından biri olarak bilinmiyor. Karşılaştırmalı edebiyat ancak bu kadar farklı dile aşina olan biri tarafından kurulabilirdi zaten. Spitzer’in aklına karşılaştırmalı edebiyat fikri belki de bu yazıyı yazarken düşmüştür! Ancak bugün bile Türkiye üniversitelerinde Spitzer gibi donanımlı bir akademisyeni, bildiği ve aşina olduğu dillerin çokluğu nedeniyle öncelikle “ajan” olarak değerlendirecek ya da en azından kısaca “oryantalist” olarak itibarsızlaştıracak epey bir “akademisyen” vardır.

Geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi Emily Apter, Karşılaşmalı Edebiyat’ın Spitzer ve Auerbach tarafından 1933’ten itibaren İstanbul’da icat edildiğini söylüyor. Ancak bu kurumda bir Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü yok. Çünkü İstanbul’da Karşılaştırmalı Edebiyat bir bölüm olarak vücut bulmuyor. Ancak kendisinden bir Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü istenen Spitzer, Avrupa geleneğinde Romanoloji diye bilinen alandan geldiği için bu başlığı öneriyor. Ancak önce kendisi ve sonra yerine gelen Auerbach zaten karşılaştırmalı bir uygulama olarak hayata geçiriyorlar edebiyat eğitimini. Bir anlamda karşılaştırmalı edebiyat, Romanoloji’nin kapsadığı alanın Goethe’nin “Dünya Edebiyatı” kavramsallaştırması üzerinden genişlemesi olarak da okunabilir. Zaten Edebiyat Fakültesi’ndeki Fransız Dili ve Edebiyatı, İtalyan Dili ve Edebiyatı, İspanyol Dili ve Edebiyatı gibi birimler bu bölümden çıkacaktır. Yani bir süre sonra herkes kendi dükkânını açacak ve uygulamada da karşılaştırmalı edebiyat sahneden çekilecektir. O dönem ve sonrasında İÜEF’nin üniversiter kadrosunun bundan ne kadar haberdar olduğunu bilemiyorum. Bunu ne kadar önemsiyor, ciddiye alıyor, sahipleniyor onu da bilmiyorum. Ancak en azından kurumsal hafıza ve gelenek açısından bunun üzerinde durulması gereken bir konu olduğu aşikâr.

İÜEF’de ya da Türkiye’nin herhangi bir üniversitesinde dünyanın ilk Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü zaten kurulamazdı. Çünkü cari YÖK mevzuatına göre yeni bir bölüm kurulabilmesi için dosya hazırlarken Türkiye’den, yoksa dünyadan en az üç örnek göstermeniz gerekir. Bunun anlamı Türkiye’den üniversiter bir yenilik, katkı imkânının tamamen seçenek dışı haline getirilmesidir. Yani hiçbir zaman ilk olmazsınız, hatta ilk üçe bile giremezsiniz. Türkiye’nin olası zirvesi, teneke madalyadır (dördüncülük).

Bölümler Arasındaki Hendekler

Türkiye üniversiter tecrübesinde fakülte alanı, üniversite alanı yeterince gelişmiş değildir. Daha önce ifade ettiğim gibi bölümler, disiplinler feodal kaleler şeklinde bir mimariye sahiptir. Bölümler arasında hendekler vardır. Disiplinlerarası, disiplinleraşırı alanlara girerseniz suya düşüp boğulursunuz. Birbirine yakın olsa da farklı disiplinlerde yayın yapmak pek makbul görülmez. Yüksek lisans ve doktora başvurularında başka disiplinlerden gelebileceklere kapı daha en baştan kapatılır. Bu aslında çok yerleşik, genetik bir muhafazakârlıktır. Burada siyasi bir muhafazakârlıktan söz etmiyorum. Üniversiter, disipliner bir muhafazakârlıktan bahsediyorum.

Türkiye üniversitelerinden yolu geçmiş, en azından beşerî çalışmalar alanlarında muhtemelen en kıymetli isimlerden olan Spitzer ve Auerbach’ın yakın çevrelerindeki birkaç öğrenci dışında, kurumsal harca, geleneğe, hafızaya pek fazla katkı yapması sanki pek istenmemiştir. Benzer zamanlarda Ankara’da Niyazi Berkes, Muzaffer Şerif, Behice Boran ve Pertev Naili Boratav’ın başına gelenler herkesin malumudur. Bu çok önemli isimlerden üçü akademik hayatlarını ancak yurt dışında sürdürebilmiş; biri de siyasete atılmak zorunda kalmıştır. Kaybeden ise Türkiye üniversitesidir.

Mesela dünyanın ilk Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü neden İÜEF’de değil de, ABD’de kurulmuştur? Mevcut üniversiter yapı bu tür girişimlere yeterince açık mıdır? Bildiğim kadarıyla bugün hâlâ Karşılaştırmalı Edebiyat mezunları öğretmen olamıyor. Çünkü MEB müfredatında böyle bir ders yok. Üniversiter disiplinlerin ufkunun mesleklerle sınırlandırılması nasıl bir akademik zihniyetin tezahürüdür?

Bir Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nün bugün bile İÜEF’de kurulabileceği kuşkuludur. Üstelik bu disiplinin kurucularının bu fakültenin geçmişinde hocalık etmiş olmalarına rağmen. Bu bile aslında bu hocaların fakültenin hamurunda yeterince etkili olamadıklarını gösterir. Çünkü Türkiye üniversitesinde özellikle beşerî alanlarda öncelik alanın kendisi değil, siyasi aidiyetlerdir. Burada siyasi muhafazakârlık, üniversiter muhafazakârlıkla kol kola girer. Mevcut iktidar ağları; şahsi, bölümsel, disipliner çıkarlar çoğu zaman akademik ilgi-çıkara üstün gelir. Birileri mutlaka bir yerlerden “icat çıkarmayın” diye seslenir. Her şey kuşaklardır olduğu gibi, siyaseten olması gerektiği gibi devam eder.

“Her Dil Milli Olmaktan Önce İnsanidir”

Bu yazımda ve geçen haftaki yazımda adını sürekli andığım Emily Apter, “Küresel Translatio” başlıklı yazısında Spitzer’in yine andığım “Türkçeyi Öğrenmek” yazısından bir pasajı epigraf olarak kullanıyor. Bu pasaj bence de yazının en vurucu bölümünü oluşturuyor. Burada Spitzer şöyle diyor: “Her dil milli olmaktan önce insanidir: Türkçe, Fransızca ve Almanca dilleri önce insanlığa, sonra Türk, Fransız ve Alman halklarına aittir”.[2] Böyle bir ufka sahip olmayanlar nasıl Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü kurabilir?

Sonuç olarak İÜEF’deki Romanoloji tecrübesi bir tür karşılaştırmalı edebiyat tecrübesi olarak başlamasına rağmen Fransız, İtalyan ve İspanyol dili ve edebiyatlarının ayrılması sonucunda devam edemiyor. Daha önce ifade ettiğim gibi Türk Dili ve Edebiyatı’nın (TDE) ise bu tecrübeyle pek ilgisi, ilişkisi olmuyor. Yani TDE ve Romanoloji, aynı kurumda olmalarına rağmen karşılaşmıyor! Bu karşılaşma olabilseydi İÜEF/TDE’nin bugün olduğundan çok daha farklı bir bölüm olması mümkün olabilirdi belki.

Kıssadan hissemiz de şu: Spitzer ve Auerbach sonunda Amerika’ya gidiyorlar. Karşılaştırmalı Edebiyat orada kuruluyor ve gelişiyor. Bugün Türkiye üniversitelerinde var olan birkaç Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü ise bu bölümler ABD’de (dünyada) var olduğu için açılmasına izin verilen bölümler. İçimden “kaderin cilvesine bak” demek hiç gelmiyor.

_

[1] Leo Spitzer; Learning Turkish, çeviri ve giriş yazısı: Tülay Atak, PMLA, vol: 126, No:3, Mayıs 2011.

[2] Emily Apter; “Küresel Translatio: Karşılaştımalı Edebiyatın ‘İcadı’”- I, çeviren: Savaş Kılıç, Yasakmeyve Dergisi, Aralık, 2003.

İLGİLİ YAZILAR

kerim rota

BAKIŞ

Hükümetin ve Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadeleyi çoktan terk ettiği ve sadece faizlerin düşürülmesine odaklandığı son zamanlarda sıkça dile getiriliyor. Bakana ve Merkez Bankası Başkanı’na sorarsanız kesinlikle böyle bir şey yok, uyguladıkları politikanın enflasyonu düşüreceğine inançları tam. Hükümete yazdıkları açık mektuplardaki kalite düşüşü ve kullanılan ifadelerin değişimleri de bu gerçeği çok net bir şekilde ortaya koyuyor.

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) Kanunu’nun Temel Görev ve Yetkileri düzenleyen 4’üncü maddesi şu şekilde başlar: “Bankanın temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır. Banka, fiyat istikrarını sağlamak için uygulayacağı para politikasını ve kullanacağı para politikası araçlarını doğrudan kendisi belirler.”

Görevi net bir şekilde fiyat istikrarını sağlamak olarak tanımlanan TCMB’nin sorumlulukları bununla sınırlı değil. TCMB Kanunu’nun bir de 42’nci maddesi var. “Özel denetim ve kamuoyunun aydınlatılması” başlığındaki bu maddenin son cümlesi de aşağıdaki gibidir:

“Banka, para politikası hedefleri ve uygulamalarına ilişkin dönemsel raporlar hazırlar ve kamuoyuna duyurur. Raporların hangi dönemler itibarıyla hazırlanacağı, kapsamı ve açıklanma usulü Bankaca belirlenir. Banka, belirlenen hedeflere ilan edilen sürelerde ulaşılamaması ya da ulaşılamama olasılığının ortaya çıkması halinde, nedenlerini ve alınması gereken önlemleri Hükümete yazılı olarak bildirir ve kamuoyuna açıklar.”

Ülkemizde 2006 yılından bu yana açık enflasyon hedeflemesi uygulanıyor. Hükümet ve TCMB’nin üzerinde mutabık kaldığı enflasyon hedefine yukarı veya aşağı yönlü %2’lik belirsizlik aralığı tanımlanarak enflasyon hedefleniyor.

2006 yılından bu yana enflasyon hedefini, belirsizlik aralığını ve gerçekleşen enflasyonları aşağıdaki grafikten görebilirsiniz.

(Belirsizlik aralığının gösterimi tek yönlü +%2 olarak yapılmıştır.)

Yolla, Yolla, Yolla, Mektubunu Yolla

Enflasyon bu sınırların dışına çıktığında 42’nci madde gereği TCMB hükümete açık bir mektup yazıp yayınlamak zorunda. Enflasyon hedefinin tutturulamaması bir başarısızlık olarak görülüyor. Yazılan mektup da bu başarısızlıkla yüzleşmenin ve geri bildirimin bir aracı durumunda. TCMB bu mektupta hedefin aşılmasının nedenlerini, buna karşı alınacak önlemleri, para politikası görünümünü ve olası riskleri açıklıyor. TCMB’den kaynaklanmayan, özellikle maliye politikalarıyla ilgili yapılması gerekenler için de hükümete tavsiyelerde bulunuyor.

Grafikte göreceğiniz gibi enflasyon hedeflemesinde geçen 16 yıl boyunca enflasyon sadece 2009/2010 ve 2012’de belirsizlik aralığının içinde kalabilmiş. Dolayısıyla TCMB hükümete bu süre içerisinde tam 13 mektup yazmış.

Bu Son Mektup Ayıracak İkimizi…

Hükümetin ve Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadeleyi çoktan terk ettiği ve sadece faizlerin düşürülmesine odaklandığı son zamanlarda sıkça dile getiriliyor. Bakana ve Merkez Bankası Başkanı’na sorarsanız kesinlikle böyle bir şey yok, uyguladıkları politikanın enflasyonu düşüreceğine inançları tam.

Ancak TCMB’nin bu yazdığı 13 mektuptaki kalite düşüşü ve kullanılan ifadelerin değişimleri bu gerçeği çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Sizler için bu 13 mektubu inceleyerek aşağıdaki tabloyu hazırladım.

  • Sayfa sayısı: Görebileceğiniz gibi 2022 yılında yazılan mektup, bu 13 mektubun en kısası. Daha önceki yıllarda 13 sayfaya kadar çıkan mektup içeriği bu yıl iki sayfaya inmiş. TCMB adeta hedefin yedi katına çıkan enflasyonu görünce onunla olan mücadelesini “kısa mesaj” ile sonlandırmış. Bilenler bilir, terk edişlerin en nefret edileni “kısa mesaj” veya “WhatsApp” ile olanıdır. Ancak gerçeklerle yüzleşmek istemeyenlere de büyük rahatlık sağlar.
  • Riskler bölümü: İlk dört mektupta yer verilen enflasyon hedefini tutturmakta karşılaşılabilecek “Riskler” bölümüne 2014’ten itibaren yer verilmemiş. Riskleri yazmaya gerek görmediklerine göre 2014 sonrası hedefin tutturulabileceğine dair bir inanç, mektubu yazanlarda da kalmamış olmalı. Zaten o tarihten sonra da hedef hiç tutmamış.
  • Görsel sayısı: Mektupta yer verilen grafik veya görsel sayısı 2009 sonrası oldukça azalmış. 2009’da 15 adet görsel varken daha sonraki yıllarda bu ikiye kadar düşmüş. 2022 yılında yazılan son mektupta herhangi bir görsel de yok. Terk etme mesajına kalp veya çiçek gibi görseller konmayacağını düşünürseniz mantıklı.
  • Belirgin aşım ifadesi: Mektuplarda enflasyonun hedeften aşım miktarı tarif edilirken bazı yıllarda “belirgin aşım” olduğu yazılmış. Örneğin 2014 mektubunda aşım %2,4 iken bile bunun “belirgin aşım” olduğu ifade edilmiş. 2018 sonrası bu ifade tamamen terk edilmiş. “%2,4’e belirgin aşım adını verdiysek %31,08’e korkunç aşım diyemeyiz” diye vazgeçilmiş olmalı.

En ilginci 2022 mektubunda herhangi bir görsel kullanılmamasının dışında enflasyonun yılı hangi seviyede kapattığının bile yazılmaması olmuş. Düşünün ki enflasyon hedefin yedi katına çıkmış, mektubu yazdığınız hükümete enflasyonun seviyesinden bile bahsetmiyorsunuz. Mektubun muhatabı bakan dahil, nasıl olsa mektubu kimse okumaz diye düşünmüş olmalı. Zaten 2022 mektubunda sadece tek bir cümlede bir rakam var onun dışında herhangi bir rakam da bulunmamakta. O cümle ise “Tüketici enflasyonu 2021 yılı sonunda yüzde 5 hedefi etrafında belirlenen belirsizlik aralığının üzerinde gerçekleşmiştir” cümlesi.

Bu son mektupta %36,08’e çıkan enflasyonun nedenlerini, düşürmek için ne yapılacağını, mücadelede olası riskleri filan sıralamaya gerek görmemişler. Mektuptan tek anlaşılan Kur Korumalı Mevduatın ne muhteşem bir ürün olduğu.

Ben bu son mektubun enflasyonla mücadeleden tamamen ayrılmayı sembolize ettiğini düşünüyorum. Şarkıda dediği gibi;

Son mektubu yazarken ben saadetler diliyorum
Biliyorum ayıracak bu son mektup ikimizi
Bu son mektup koparacak yıllar süren sevgimizi.

Korsan Mektup

Enflasyonla mücadeleyi terk etmenin şarkıdaki gibi saadet getirmeyeceği kesin. Bu mektubu yazmak zorunda kalan TCMB Araştırma departmanı uzmanları da tüm sabit ücretliler gibi enflasyonun kaybedenleri. Dolayısıyla diledikleri gibi bir mektup yazabilselerdi nasıl olurdu diye düşünüp aşağıdaki metni kaleme aldım.

“Sayın Hükümet;

2006 yılından bu yana bu mektubu yazmak bize düşüyor. İlk zamanlarda hevesle her detayı düşünerek yazardık. Grafikler hazırlar, gerçekleşmeleri ve riskleri uzun uzun aramızda tartışır, sonrasında yazıya döker ve üstlerimize sunardık. Ne olduysa 2018 sonrası oldu. Kendimizi artık çoktan ayrılmış iki sevgilinin arasını yapmak için sahte mektuplar yazıp gönderiyor gibi hissediyoruz.

Enflasyonun dört belalısı kur krizleri, kontrolsüz parasal genişleme, negatif reel faiz ve Merkez Bankası itibarının düşüşüdür. Sağ olun, dördünü de 2018’den bu yana başımızdan eksik etmediniz.

2018 Ağustos’unda yarattığınız kur krizini zar zor faizleri %24’e çıkartarak savuşturabilmiştik. Bunun üzerinden 6 ay geçmeden bankaların faizlerine sözlü müdahale yaparak TCMB faizlerini etkisiz hale getirdiniz. Enflasyonun altında faizi gören döviz almaya başladı. Çok bilirmiş gibi bir de Londra swap piyasasına müdahil oldunuz, bir dolu Türk lirası portföy yatırımı dövize dönüp hızlıca çıktı. Cin fikirli danışmanlarınız sayesinde yerel seçimler öncesinde döviz artmasın diye arka kapıdan bizim rezervleri satmayı keşfettiniz.

Sözünüzü dinleyecek birini bulup TCMB başkanını değiştirdiniz. Sonra TCMB faizlerini enflasyonun altına indirmeye başladınız. 2020’de pandemi gelince bir de Aktif Rasyosunu icat edip Türkiye tarihinin en büyük kredi genişlemesini yarattınız. Bu parasal genişleme ve negatif reel faizler nedeniyle döviz talebi ve enflasyon yine patladı. Arka kapı satışlarıyla hem kuru hem faizi tutabileceğinizi sandınız. Talep geldikçe daha çok döviz sattınız. Dokuz ayda 90 milyar dolar sattınız yine yetmedi.

2020 Kasım’da sayenizde yüksek enflasyona ilaveten nur topu gibi bir ödemeler dengesi krizi kapımıza dayanmıştı. Bakan ve TCMB başkan değişikliği ile tam rahat nefes aldık derken 4 ay sonra yine bir gece yarısı kararnamesi ile TCMB başkanını değiştirdiniz. Yeni başkan ayağının tozuyla 128 milyar dolar meselesini savunayım derken itibarımız iyice düştü.

Yaz aylarını sakin geçiriyoruz derken önce PPK üyelerini değiştirdiniz, sonra “enflasyon kadar faiz olacak”, “çekirdek enflasyonu kastetmiştim”, “rekabetçi kur”, “Çin modeli”, “Türkiye modeli”, “Yeni Ekonomi Modeli” derken başladınız yükselen enflasyon ortamında yine faizleri düşürmeye. Düşen tek faiz bizim faiz oldu. Tahvil, kredi, mevduat faizleri aldı başını gitti. Dolar çift haneye çıkınca bu çılgınlıktan artık vazgeçersiniz diyorduk ki “biz kura bakmıyoruz”, “biz ne yaptığımızı iyi biliyoruz”, “ihracatı destekleyecek kur istiyoruz” derken iş iyice çığırından çıktı.

Dolar 18, Euro 20 TL oldu. Bankalardan nakit çekilmeye başlandı. İşin ciddiyetini ancak o zaman anlayabildiniz. O telaşla Kur Korumalı Mevduat adı altında devlet garantisini getirdiniz. Enflasyonla mücadeleyi çoktan bırakmıştınız, üstüne bir de çok az kalan Türk lirası tasarrufları da dövize endekslediniz. Sayenizde dünyada kendi parasıyla tasarruf edenlere en çok alım gücü kaybettiren ülke haline geldik.

1 yılda dolar Türk lirasına karşı %90 artınca enflasyon patladı. Yılı %36 enflasyon ile bitirdik. Şimdi %48,7 oldu. Önümüzdeki aylarda %55 ve üstü şimdiden cepte. Artık bundan beteri olmaz derken TCMB’ye olmayan bir kâr yarattırıp Şubat ayında bunu hazineye çektiniz. Şimdi yeni bir Kredi Garanti Fonu ile parasal genişlemeye hazırlanıyorsunuz.

Bu saatten sonra Türk lirasının seviyesi buralarda kalsa o da dert. İhracatçıyı destekleyeceğiz diye çıktığınız yolda bu üretici enflasyonu ile TL daha fazla değer kaybetmezse ihracatçı 3-4 aya fiyat tutturamaz hale gelecek. Türk lirası daha fazla değer kaybetse enflasyon daha da artacak.

Hükümet adına her konuşan enflasyon tahmini yapıyor, üç vakte kalmadan tahmini yanlış çıkıyor. Bu konuda hiç konuşmasanız en faydalı işi yapmış olacaksınız.

Mektubu bu şartlarda yazıyoruz ancak neyse ki artık bunu ne okuyan ne de bununla ilgilenen kalmış durumda. Zaten bakanınız da “politika faizini önemsizleştirdik” derken Merkez Bankası’nın bir öneminin kalmadığını açıkça söyledi.

Ortada enflasyonla mücadele kalmadığı için bundan sonra hep beraber baz etkisi duasına çıkmamız en akıllıcası olabilir.

2022 enflasyonunu bu şartlarda %40’ta bitirirsek öpüp başımıza koyacağız.

Bu bağlamda, sürdürülebilir fiyat istikrarı için başarı potansiyeli tamamen ortadan kalkmıştır. Enflasyon gümbür gümbür gelmektedir.

Hayırlı olsun.

Saygılarımızla”

Okuyucuya not: Yazdığım korsan mektup 584 kelime iken, TCMB’nin yazdığı son mektup 371 kelime uzunluğundaymış.

_

Ekler: TCMB’nin 2007’den bu yana yazdığı mektuplar.

2022 Mektubu

2021 Mektubu

2020 Mektubu

2019 Mektubu

2018 Mektubu

2017 Mektubu

2016 Mektubu

2015 Mektubu

2014 Mektubu

2012 Mektubu

2009 Mektubu

2008 Mektubu

2007 Mektubu

İLGİLİ YAZILAR

ibrahim uslu

BAKIŞ

İktidar blokunun hudutsuzca kullandığı milliyetçi dil, sağ havuzda rekabet eden İYİ Parti üzerinde bir baskı oluşturuyor ve milliyetçiliğini sık sık ispat etmek durumunda bırakıyor. Milliyetçilik tarafından belirlenen sınırlar içerisinde siyaset yapmak zorunda kaldıkları için, bir süre sonra partiler birbirlerine benzemeye başlıyor ve farklılık arayanlar, bilhassa da genç seçmenler açısından cazibelerini kaybediyorlar.

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun gerçekleştireceği Diyarbakır ziyareti öncesinde (bu ziyaret daha sonra yoğun kar yağışı nedeniyle ertelendi) “Şuna kesinlikle inanıyorum; bu ülkeye demokrasi gelecekse, demokrasi olacaksa, herkes kimliğinden, inancından ötürü ötekileştirilmeyecekse bunun yolu Diyarbakır’dan geçer” şeklinde bir değerlendirmede bulundu.

Kürt sorununun çözümünü demokraside gören ve Kürtlerin problemlerini çözmeden Türkiye’de tam demokrasi kurulamayacağı tezine yaslanan bu ifadelere ilk itiraz Millet İttifakı’ndaki ortağı İYİ Parti’den yükseldi. İYİ Parti İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Yavuz Ağıralioğlu sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada Kılıçdaroğlu’nu şu sözlerle eleştirdi: “Diyarbakır dâhil memleketimizin 81 iline, 84 milyonun tamamına ve bütün ülkeye ne fayda ve hayır gelecekse yolu TBMM’den geçer. TBMM’den geçmeyen ve her ferdini ayırmadan kucaklayamayan vizyonsuzluğun, memleketi 20 senede nereye getirdiği aşikârken Sayın Erdoğan gibi Diyarbakır vurgusu ile siyasi alan açmaya kalkmak, hatada ve aynı macerada ısrar etmektir. Demokrasi ve hukukun yegâne adresi Ankara’dır!”

Kürt sorununa geleneksel bürokratik yaklaşımla bakıldığının göstergesi olan bu tarz açıklamalar İYİ Parti açısından bir ilk değildi. Aslında, İYİ Parti’nin Kürt siyasi hareketine yaklaşımı genellikle olumsuz oldu. Meral Akşener’in farklı zamanlarda iki kere tekrar ettiği “HDP’yi PKK’nın yanında konumlandırıyoruz” sözleri, bu “şahin” tutumu gözler önüne seriyordu. Ama tablo bu kadar net ve yalın değil. Çok yakından takip etmesek bile birçoğumuz HDP ve Kürt siyaseti konusunda İYİ Parti ile AK Parti ve MHP’nin tutumları arasında ciddi farklar olduğunu da en azından hissediyoruz.

Bunun en başta gelen nedeni İYİ Parti’nin zaman zaman HDP konusunda oldukça “liberal” veya ılımlı yaklaşımlarda bulunmasıdır. Örneğin Kemal Kılıçdaroğlu’nun “HDP meşru muhataptır” sözüne İYİ Parti Grup Başkan Vekili ve milliyetçi gelenekten gelen Müsavat Dervişoğlu’nun ağzından net bir destek verilmişti.

Bir diğer örnek, Kobani Davası nedeniyle haklarında fezleke hazırlanan HDP milletvekilleri tartışmasında yaşanmıştı. İktidar kanadının önemli bir propaganda alanı olarak gördüğü ve büyük bir kamuoyu baskısı oluşturduğu bu olayda, İYİ Parti peşinen dokunulmazlıkların kaldırılması yönünde oy kullanacağını açıklamayıp “her bir dosyayı tek tek inceleriz ve delillere göre karar veririz” şeklinde cesur ve sağduyulu bir yaklaşım sergilemişti. Meral Akşener partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada hukuka ve seçmen iradesine saygıya güçlü bir vurgu yapmıştı: “İYİ Parti milletin derdi konuşulmasın diye önüne getirilen fezlekelere gözü kapalı el kaldırmaz. İYİ Parti, o fezlekelerin önünü arkasını iyice okur. Çünkü İYİ Parti, o fezlekelerin önünde biri varsa, ardında da sizin (iktidarı kastediyor) olduğunuzu çok iyi bilir… Merak ediyorlarmış İYİ Parti fezlekeler geldiğinde ne yapacakmış. Elbette vatandaşı iki yumruk arasına sıkıştıran bu utanmazlığa geçit vermeyeceğiz. Elbette milletimizin hür iradesine saygı duyacağız.”

Örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Dolayasıyla biraz yakından bakıldığında İYİ Parti’nin Kürt meselesinde ikircikli bir tutumunun olduğunu ve sadece “milliyetçi reflekslerle” hareket etmediğini açıkça görebiliyoruz.

Parlamenter sisteme geçildikten sonraki ilk genel seçimde Başbakan olma hedefi ve iddiasını taşıyan bir lider, ülkenin sadece batısından oy alarak bunu başaramayacağını elbette ki biliyor olmalı. Öyleyse, İYİ Parti’nin Kürtlerle ilgili konularda zaman zaman birbiriyle çelişen tutumlar takınmasının sebebi ne olabilir?

Acaba bu durumun nedeni Meral Akşener ve önemli bazı parti yöneticilerinin milliyetçi gelenekten geliyor olmaları mıdır? Yoksa, katıldığı ilk genel seçimden bu yana iktidar tarafından HDP ve PKK ile iş birliği yapmakla suçlanan İYİ Parti’nin taşıdığı bazı siyasi kaygılar HDP ve Kürt meselesi konusunda “şahin” bir retorik kullanmasına mı neden olmaktadır? Bu yöntemle kendini iktidarın ithamlarının zararlı sonuçlarından korumaya mı çalışmaktadır?

Siyaset Üzerinde Milliyetçi Vesayet

Bundan yaklaşık iki yıl kadar önce Gazete Pencere’de siyasetin üzerinde milliyetçiliğin vesayet kurduğunu anlatan bir yazı kaleme almıştım. Bu yazıda özetle, aslında siyasetteki temel süreçlerin milliyetçilik tarafından belirlendiğini öne sürmüştüm.

Öncelikle siyasetin dili çok net bir biçimde milliyetçilik tarafından belirleniyor. Bu nedenle herhangi bir konu konuşulurken sık sık ihanet, hain, işbirlikçi, terörist vs. gibi kavramları duyabiliyoruz. Son dönemlerde bu iş o kadar ileri gitti ki, iktidarın ekonomi politikalarını tartışması muhtemel ekonomistler önden “mandacı” olarak damgalanabildi.

Milliyetçi vesayetin belirleyici olduğu ikinci alan siyasi kimliklerle ilgili gerçekliğin algılanma biçimidir. Yapılan araştırmalarda kendini Türk milliyetçisi ve Ülkücü olarak kimliklendiren seçmenlerin toplam oranı yüzde 25 civarındadır. Ancak, adeta HDP dışındaki tüm seçmenlerin belli ölçüde de olsa milliyetçi eğilimleri olduğuna dair yaygın bir kanaat bulunmaktadır. Büyük ölçüde “resmî ideoloji” kaynaklı bu yanılgı muhtemelen siyasetin “doğru bilinen yanlışlar” listesinin başında gelmektedir.

Meral Akşener’in HDP ile ilgili soruları geçiştirmek yerine, bu konuda ne kadar “şahin” olduğunu göstermek zorunda hissetmesi büyük ölçüde bu yanlış algıdan kaynaklanıyor. İktidar blokunun hudutsuzca kullandığı milliyetçi dil, sağ havuzda rekabet eden İYİ Parti üzerinde bir baskı oluşturuyor ve milliyetçiliğini sık sık ispat etmek durumunda bırakıyor.

Milliyetçi vesayetin baskın olduğu üçüncü alan ise ittifak kompozisyonları ve dolayısıyla iktidar mücadelesidir. Bugün gerek iktidar gerekse de muhalefet blokunda Türk/Kürt milliyetçisi partilerin desteği ve onayı olmaksızın iktidar için rekabet edebilecek bir siyasi alternatif oluşturulamıyor.

Siyasetin üzerinde kurulan bu vesayet, siyasetçilerin bağımsız düşünebilme ve davranabilme yeteneklerini kısıtlıyor. Milliyetçilik tarafından belirlenen sınırlar içerisinde siyaset yapmak zorunda kaldıkları için, bir süre sonra partiler birbirlerine benzemeye başlıyor ve farklılık arayanlar, bilhassa da genç seçmenler açısından cazibelerini kaybediyorlar.

İYİ Parti’nin “Gerçek” Sorunları

İYİ Parti, kuruluş aşamasını çok başarılı biçimde gerçekleştirdi ve hızlıca yüzde 10 seviyesine ulaştı. 2021 yılı içerisinde ise oylarını yüzde 50 civarında artırarak yüzde 15 bandına yerleşti. Ancak iktidardaki üç milliyetçi partinin bunca başarısızlığa rağmen yeterince hızlı oy kaybetmemeleri nedeniyle diğer muhalefet partileri ile birlikte İYİ Parti de eleştiriliyor.

İYİ Parti’nin arzu ettiği büyüme ivmesini yakalayamamasına mal olan bazı önemli ve gerçek sorunları var:

  1. Başta Meral Akşener olmak üzere MHP’den ayrılan ve siyasal kimlikleri oldukça belirgin çok sayıda ismi bünyesinde barındıran İYİ Parti, bir de milliyetçiliğini sık sık ispat etmek durumunda kalınca, belirli bir alana sıkıştı ve geniş kesimlerle yeterli seviyede etkileşime geçemedi. İYİ Parti seçmenlerinin yüzde 41’i kendini milliyetçi/ülkücü, yüzde 32’si ise Atatürkçü olarak tanımlıyor. Muhafazakâr, İslamcı, liberal, demokrat, sosyal demokrat vs. gibi diğer kimliklerin tamamı ise seçmenin yaklaşık dörtte birini oluşturuyor. Bu kompozisyon İYİ Parti’nin hem merkez parti olma imkanını hem de büyüme kapasitesini sınırlıyor.

  2. Bir ideoloji partisi gibi algılanması nedeniyle İYİ Parti kadın seçmenlere ulaşmakta zorlanıyor. Araştırmalara göre seçmenlerinin yaklaşık yüzde 60’ı erkeklerden oluşuyor. AK Parti ve CHP’de kadın seçmen oranı daha yüksekken genel başkanı kadın olan bir parti için bu durum ciddi bir handikap anlamına geliyor. Çünkü kadın seçmene ulaşamayan bir partinin iktidar yürüyüşünü gerçekleştirmesi bugüne kadarki deneyimler ışığında pek mümkün görünmüyor.

  3. İYİ Parti genç seçmenlere ulaşmakta zorlanıyor ve 35 yaş altı seçmenlerden kendi ortalaması kadar oy alamıyor. İYİ Parti’nin ortalama oy oranı yüzde 15 civarındayken 18-24 yaş grubundaki oyu yüzde 9’da kalıyor. 25-34 yaş grubunda ise yüzde 11 civarında bir oy oranına sahip. Önümüzdeki seçimlerde Z Kuşağının etkisi uzun zamandır tartışılıyor. Belki sadece Z Kuşağı seçim sonuçları üzerinde dramatik bir etki yaratamayacak ama toplam seçmenin yüzde 40’ından fazlasını teşkil eden 35 yaş altı gençler kesinlikle siyasal dengeleri etkileme gücüne sahip olacaklar. Dolayısıyla bu grubun desteğini yeterince alamayan bir partinin büyük siyasi iddialar taşıması pek mümkün görünmüyor.

Netice itibarıyla İYİ Parti’nin milliyetçilik konusunda büyük bir hassasiyet göstermesi, yapısal problemlerinin çözümüne pek katkı sağlamıyor. Genellikle yaşlı erkeklerin rağbet ettiği maskülen parti algısı, İYİ Parti’nin mutlaka çözmesi gereken yapısal bir sorun olarak önünde duruyor.

Meral Akşener’in söylemini halkın gerçek sorunlarına odaklamaya yönelik çabaları hem iktidarın İYİ Parti’yi inatla “siyasal kimlik” minderine çekme stratejisi hem de partililerin kimlikle ilgili konulara gösterdiği duyarlılık nedeniyle arzu ettiği sonuçları almasını engelliyor.

Kimlik odaklı siyasetten uzaklaşmayı ne ölçüde başaracağı, İYİ Parti’nin geleceğini şekillendirecek önemli faktörlerden biri olacak.

İLGİLİ YAZILAR

fuat keyman

BAKIŞ

İbrahim Paşa dönemini okumak ve öğrenmek, bir taraftan Türkiye’nin küresel dünya siyaseti içinde ve “jeopolitik ve siyasi kimlik” ekseninde potansiyelini ve önemini nasıl düşünmeliyiz sorusuna tarih içinden aydınlatıcı ipuçları verirken; diğer taraftan farklı bir Türkiye yönetimi ve dış politikası kurma çabası için önemli bir pencere de açacaktır.

1495’te Parga’da doğar.

Küçük yaşta esir düşerek Manisa’ya getirilir.

Manisa’da, büyütüldüğü aile tarafından ciddi bir eğitimden geçirilir; farklı dilleri öğrenir ve konuşur.

Şehzade Süleyman onu himayesine alır. 15 Mart 1536’da Sultan Süleyman’ın emriyle idam edilene kadar Sultanının yanında kalır.

Parga’da doğduğu için “Pargalı İbrahim Paşa”; Kanuni Sultan Süleyman’ın kız kardeşi Hatice Sultan ile evlendiği için “Damat İbrahim Paşa”; Avrupa dillerini, tarihini, kültürünü ve düşünce tarzını iyi bildiği ve Avrupa’yı Osmanlı’nın cihan imparatorluğunun stratejik çıpası gördüğü için “Frenk İbrahim Paşa” olarak çağrılır.

Parga’da balıkçı bir ailenin oğlu olarak doğup Kanuni Sultan Süleyman’ın yanında ve onun en yakın dostu olarak çok hızlı bir şekilde Sadrazamlık makamına yükseldiği; bu süreçte büyük güç ve zenginlik kazandığı için “Makbul İbrahim Paşa”; en güçlü olduğunu düşündüğü bir Ramazan akşamı, 15 Mart’ın ilk saatlerinde, yatağında uyurken, Sultan ile yediği iftar yemeğinden sonra onun emriyle idam edildiği için de “Maktul İbrahim Paşa” olarak bilinir.

Sultan Süleyman’ın kararlarıyla önce Has Odabaşı olan İbrahim Paşa hızla Sadrazamlık makamına yükselir. Bu süreçte, Rumeli ve Anadolu Beylerbeyi ve Seraskerlik makamlarını da yürütür.

Pargalı İbrahim Paşa’yı gösteren bir gravür (1648)

İbrahim Paşa’nın idam emrini veren Sultan Süleyman, onun tüm varlıklarına el koyar, mezarının bilinmez bir yerde olmasını emreder, kendisinin “cihan (küresel dünya) hükümdarlığı”na gelmesine çok büyük katkı veren yakın dostunu ve devlet insanını sanki tarihten silmek ister.

Öyle de olur. Pargalı İbrahim Paşa, halkın deyişiyle “makbuldü, maktul oldu” tümcesine indirgenmiş nitelenmesiyle kalır; mezarı bugün bile Kabataş’ta dikkatle bakmazsanız göremeyeceğiniz küçük bir yerdedir.

Devlet Yöneticisi İbrahim Paşa

Halbuki, gerek Pargalı İbrahim Paşa ve Kanuni Sultan Süleyman üzerine gerekse 16’ncı yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu üzerine yurtiçinde ve dışında yayımlanmış çalışmaları incelediğiniz zaman, önemi ve yaptıkları ihmal edilmiş ve çok farklı bir İbrahim Paşa anlatısını da okuyabilir, ortaya çıkartabilirsiniz.

Bu anlatının, sadece o dönemi ve çok önemli bir devlet yöneticisini anlamak için değil, aynı zamanda bugünkü Türkiye yönetiminin, dış politikasının ve uluslararası ilişkilerinin eleştirel çözümlenmesi için de yararlı olacağını düşünüyorum.

Birincisi, Osmanlı devlet yönetimindeki başarısı ve gücü içinde, İbrahim Paşa, sadece Kanuni Sultan Süleyman’ın “cihan hükümdarlığı”nın değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa siyasi tarihinin “kurucu dışarısı” olma niteliğinin de Avrupa ve dünya tarafından tanınmasına büyük katkı sağlamıştır.

Bu dönemde, Osmanlı artık uluslararası ilişkilerin değil, Avrupa içi siyasi ilişkilerin de kurucu bir referansıdır. Osmanlı hesaba katılmadan Avrupa’da siyasi tarihin ve iktidar ilişkilerinin düşünülemeyeceği bir dönemi başlatmıştır.

İkincisi, İbrahim Paşa, Sultanın yanında “güçlü sadrazamlar dönemini” başlatmış ilk sadrazamdır. Devlet yönetiminin ve iktidarın paylaşılmasının ve “sultan-hükümet ayrımı” tartışmasının gerekli olduğunu yönetimiyle göstermiştir. Bugünün kavramlarıyla, bir yere kadar, kuvvetler ayrılığı ve güç paylaşımı tartışmasını başlatmış olduğu söylenebilir.

Üçüncüsü, özellikle dış politika ve uluslararası ilişkiler alanında gösterdiği devlet yönetimi, elçilerle konuşmalarında Avrupa dillerini bilmesi, onların zihinsel yapısını ve nasıl düşündüğünü anlayan hareket tarzı ve söylemi içinde, dış siyasetin beyni olmuş, çok başarılı bir dışişleri bakanı gibi hareket etmiştir. Sadrazam İbrahim Paşa devlet yönetiminin, Türk dış politikasındaki devlet ve devlet güvenliği bağlamında “Realist (Gerçekçi) Paradigma” temelinde yönetimin kurucuları arasında ve başarılı bir örneği olduğu söylenebilir.

Dördüncüsü, özellikle dünya askeri tarihine geçen ve Macaristan’da gerçekleşen “Mohaç Muharebesi”nin kazanılmasında oynağı kilit rol; I. Viyana Kuşatması’ndaki ve Mısır’da ortaya çıkan isyanları bastırmada ve düzeni sağlamadaki başarıları; Avusturya ile yapılan İstanbul Antlaşması ile Osmanlı sadrazamının Avusturya arşidüküne denk konuma getirilmesi müzakerelerini yürütmesi ve başarılı olduğu diğer bir sürü örnekle, “askeri devlet aklı”, “askeri strateji” ve “etkili dış politika” alanlarında ciddi bir değişim ve dönüşüm yaratmıştır.

Beşincisi, Osmanlı İmparatorluğu’nda, özellikle dış politika ve uluslararası ilişkilerde, “seküler devlet aklı ve yönetimi”ni kurmaya çalışan bir devlet yöneticisi olmuştur. Osmanlı’da ve bugüne kadar gelen süre içinde, “sultan-hükümet ayrımı” kadar, “seküler devlet aklı” tartışmasının önemli referanslarından biri olduğunu vurgulamalıyız.

Bu bağlamda Pargalı İbrahim Paşa’nın, realist uluslararası ilişkiler ve devlet çalışmalarının kurucu metinlerinden olan Machiavelli ve Prens’ten çok etkilendiğini düşünüyorum.

İbrahim Paşa üzerine çalışmalardan ve arşivden onun üzerindeki “Machiavelli etkisi”ni çıkartmak mümkün.

İtalyanca bilmesi ve Machiavelli’nin Prens’inin ilk ve kısa versiyonunun 1513/5’te basılmış olması da onun bu kitabı okuma ihtimalini yükseltiyor. Fakat bu konuda yaptığım araştırmalarda, İbrahim Paşa’nın Prens’i okuduğu üzerine kesin bilgiye ulaşamadığımı da belirtmeliyim.

Tüm bu noktalar içinde, İbrahim Paşa’nın, Sultan Süleyman’a haber vermeden çalışması, kararlar alması, aşırı güçten gelen kibri ve Hürrem Sultan’ı hafife alması gibi nedenler sonucunda idam edilmesi kadar, inandığı, uygulamaya soktuğu ve temsil ettiği “devlet sultandan önce gelir düşüncesi” ve Machiavelli’den etkilenen “seküler devlet ve devlet yönetimi anlayışı” nedeniyle de bu haksız ve gereksiz kararla karşı karşıya kaldığını ifade etmek isterim.

Sultan Süleyman, kendine ve imparatorluğa büyük katkılar veren sadrazamını ve onun “gerçekçi, seküler ve machiavelist devlet anlayışı”nı tam olarak anlayamadığı için onun idam kararını almıştır.

Sultan Süleyman’ın 47 yıllık dönemini, İbrahim Paşa’nın idamına kadar çok başarılı, fakat sonrasında statükoyu koruyan ve trajik bir dönem olarak okumak da mümkündür.

Pargalı İbrahim Paşa’dan Ne Öğrenebiliriz?

İbrahim Paşa’yı okumak:

Sadece 16’ncı yüzyılın ilk yarısı Osmanlı İmparatorluğu devlet yönetimi ve dış politika alanlarını anlamamıza değil; sahip olduğu “değerli jeopolitik stratejik konum” ve dış politika kimliği olarak “kilit ve güçlü ülke” olma kapasitesi varken, Türk dış politikasının bugün niye çıkmaza girdiğini ve “model ve dönüştürücü/dengeleyici aktör” olma niteliğini kaybettiğini anlamamıza da yardımcı olacaktır.

Bugünün, söylem ile eylem ve retorik ile gerçeklik arası makasın açılmasına neden olan “grand (büyük) strateji”, “stratejik otonomi” ve “lider ülke” vb. abartılı ve gerçek dışı anlatılarının yerine, “kapasite-strateji-çevre” ve “saha-masa-algı” eksenlerinde gerçekçi ve etkili dış politika yapımı ve uygulamasına katkı verecektir.

İbrahim Paşa, Batı ile ilişkilerde, anti-Batı bir pozisyon almak yerine, zihniyet-dil-düşünce tarzı içinde Batı’yı içerden okuyarak ve Batı ile karşıtlık yerine, karşılıklı yarara ve eşitliğe dayalı ilişki kurarak nasıl etkili olunacağını göstermiştir.

Devleti liderden önce gören ve güç merkezileşmesine karşı kurumsallaşma ve güç paylaşımını benimseyen yaklaşımıyla, devlet ve dış politika yönetiminde başarılı örnek oluşturmuştur.

İbrahim Paşa dönemini okumak ve öğrenmek, bir taraftan Türkiye’nin küresel dünya siyaseti içinde ve “jeopolitik ve siyasi kimlik” ekseninde potansiyelini ve önemini nasıl düşünmeliyiz sorusuna tarih içinden aydınlatıcı ipuçları verirken; diğer taraftan farklı bir Türkiye yönetimi ve dış politikası kurma çabası için önemli bir pencere de açacaktır.

(Türkiye’de uluslararası ilişkiler kuramı ve dış politika çalışmaları bağlamında Pargalı İbrahim Paşa üzerine yazmaya daha sonraki yazılarda devam edeceğim.)

İLGİLİ YAZILAR

hatem ete

BAKIŞ

Aralık ve Ocak ayındaki gelişmeler, yaşanan siyasi tartışmalar ve uzunca bir süredir muhalefet lehine işleyen seçmen hareketliliğinin iktidar lehine yön değiştirmesi, 2022 yılının muhtemel siyasi seyri ve seçimlerin muhtemel sonucu hakkında önemli ipuçları sağlıyor. Önümüzdeki dönemde iktidar, konjonktürel siyasal gelişmelerin seyri üzerinde muhalefete kıyasla daha etkili olsa bile seçimlerin kaderi büyük oranda muhalefetin performansı üzerinden şekillenecektir.

PANORAMATR dahil birçok kamuoyu araştırması Erdoğan’ın ve AK Parti’nin Ocak ayında 2-3 puanlık bir oy artışı sağladığını ortaya koydu. Bu önemli, çünkü 2021 yılının oy hareketliliği örüntüsünde bir sapmaya işaret ediyor.

Bu sapmanın niteliğini, kalıcı olup olmadığını ve muhtemel nedenlerini tartışmadan önce 2021 yılındaki genel fotoğrafı hatırlamakta yarar var.

2021 yılı boyunca iktidar bloku bütün bileşenleriyle istikrarlı bir şekilde oy kaybederken, muhalefet bloku da toplam oyunu artırmıştı.

2021 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tercih edilme oranında 10 puanlık bir düşüş yaşandı. Yıl başında yüzde 40 civarında olan destek, yıl sonunda yüzde 30’a düştü. Cumhur İttifakı’nın oy oranı da 2021’de 10 puana yakın bir düşüş yaşadı. Yıl başında doğrudan tercihlerde 40 çeperinde, kararsızlar dağıtıldıktan sonra 50’nin az altında olan Cumhur İttifakı oyu, yıl sonunda, sırasıyla 30’a ve 40’a düştü. Bu düşüş büyük oranda AK Parti’de yaşandı. MHP yıl içerisinde 1-2 puanlık oy kaybı yaşarken, AK Parti’nin kaybı 7-8 puan oldu.

İktidardaki oy kaybına paralel olarak, 2021’de muhalefet de istikrarlı bir şekilde oyunu artırdı. Yeni partilerin kurulması ve mevcut partilerin oy artırması neticesinde, yıl başında yüzde 50 çıpasına tutunan muhalefet, yıl sonunda yüzde 60’ı yoklamaya başladı.

2021 yılı boyunca iktidar blokunda yaşanan oy kaybı ve muhalefet blokunda görülen oy artışı, kamuoyu ve siyaset algısında iktidar değişimi ihtimalini güçlendirerek, muhalefetin önümüzdeki seçimleri kazanacağına yönelik güçlü bir iyimserlik oluşturdu.

Ocak 2022 verilerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’da ve AK Parti’de görülen 2-3 puanlık artış, iktidarın kaybetme trendini tersine çevirmediği gibi muhalefetin önümüzdeki seçimleri kazanma ihtimalini kaybettiğini de göstermiyor elbette. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tercih edilme oranı da Cumhur İttifakı’nın oy oranı da halen önümüzdeki seçimleri kazanılması için gereken desteğin epey gerisinde. İktidar lehine yaşanan bu değişimin kalıcı olmayabileceğine yönelik güçlü yapısal dinamikler de mevcudiyetini koruyor. Ayrıca Millet İttifakı yeniden Cumhur İttifakı’nın gerisine düşse de muhalefet hâlâ toplamda yaklaşık 15 puanla iktidarın önünde görünüyor.

Buna rağmen, iktidar ve muhalefetin seçim performansları üzerinde doğrudan etkide bulunması muhtemel imkân ve risklere ışık tuttuğu için Ocak ayı siyasi gündemini değerlendirmekte ve seçmen hareketlerinde görülen değişimi yorumlamakta yarar var.

İktidarın Seçim Stratejisi

Nesnel kriterler üzerinden bakıldığında, son iki ayda, seçmenin iktidara yönelmesini gerektirecek bir gelişmenin, iyileşmenin yaşandığını söylemek zor. İktidar 20 Aralık hamlesiyle TL’nin dolar karşısındaki değer kaybını durdurmayı başarsa ve asgari ücret başta olmak üzere ücretli kesime yüksek oranlarda ücret artışı yapsa da enflasyon yükselmeye devam edip yapılan ücret artışının üstüne çıktı. Toplumun ekonomik krizden etkilenme boyutunda da ekonomi algısında da herhangi bir düzelme yaşanmış değil. İktidarın ülkeyi yönetme, rasyonel kararlar alma ve topluma gelecek umudu sunma performansında da herhangi bir düzelme yok.

Buna rağmen, iktidar seçmeninde görülen göreli psikolojik rahatlama ve iktidara kısmi yönelişi nasıl yorumlamak gerekir?

Kanaatim, bunun büyük oranda, Erdoğan’ın Kasım 2021’de yöneldiği stratejiyle ve dolayısıyla iktidarın önümüzdeki döneme ilişkin bir stratejisi olmasına karşın muhalefetin bir stratejisinin olmayışıyla ilişkili olduğu yönünde.

Daha önce birkaç yazıda da ayrıntılı olarak ifade ettiğim gibi, Erdoğan 2021 yılı boyunca, önümüzdeki seçimleri kazanmasını sağlayacak bir siyasi çıkış bulma ümidiyle sürdürdüğü arayışlarından anlamlı bir sonuç elde edemeyince Kasım 2021’de Cumhur İttifakı dinamiklerine tutunma kararı aldı. Dini ve milli değerler üzerinden kendi seçmenini konsolide etme ve muhalefet ittifakını ayrıştırma hamlelerine ağırlık vermeye dayalı eski stratejiye ekonomi de dahil edildi.

Aslında bu strateji, Erdoğan’ın siyasi krizine çare olabilecek bir strateji değil. Erdoğan’ın önümüzdeki seçimleri kazanabilmesi için hem mevcut tabanını koruması hem de son üç yıl içerisinde yavaş yavaş kendisinden kopan seçmen kitlesini yeniden kazanması gerekiyor. Erdoğan, aynı anda hem mevcut tabanını koruyacak hem de genişletecek siyasi enstrümanlardan yoksun olduğunu fark edince mevcut tabanını korumayı önceleyen bir politikada karar kıldı.

Bu strateji, Erdoğan’ın mevcut tabanını korumasına ve yakın zamanda kendisinden uzaklaşan bir kısım seçmeni geri kazanmasına hizmet edecektir. Ancak bu strateji doğrultusunda yöneleceği söylem ve politikalarla siyasal esnekliğini kaybedeceği ölçüde önümüzdeki seçimleri kazanmasını sağlayacak büyüklükte bir seçmen desteğine kavuşması da oldukça zorlaşacaktır. Erdoğan’ın bu stratejiyle mevcut tabanını koruma pahasına önümüzdeki seçimleri kazanmasını sağlayacak seçmene hitap etme imkânından feragat ettiği söylenebilir.

Bunu Erdoğan’ın gönül rahatlığıyla, isteyerek verdiği bir karardan öte başka çaresi olmadığı için vermek zorunda olduğu, içinde bulunduğu koşulların dayattığı bir karar olarak okumak daha doğru olur. Ancak, seçimleri kazanmasını zorlaştırsa da bu stratejinin Erdoğan’a sağladığı bazı avantajlar da var.

Öncelikle bu strateji, Erdoğan’a mevcut tabanını koruma ve kendisinden uzaklaşsa da muhalefete yönelmeyip uzunca bir süredir kararsız blokunda duraklayan bir kısım seçmenini geri kazanma imkânı sağlıyor.

İkinci olarak, dini ve milli hassasiyetlere dayalı keskin pozisyon alışlarla hem muhalefetin farklılığını/uyumsuzluğunu derinleştirme hem de siyasal hazırlıksızlığını görünür kılma imkânı sağlıyor.

Üçüncü olarak, siyaset ve toplum kültürel hassasiyetlere dayalı başlıklarla meşgul edilerek ekonomik kriz, siyasi gündemin oluşturduğu yoğun sis perdesi altına gizlenmeye çalışılıyor.

Bu avantajlar üzerinden Erdoğan kendi tabanını konsolide ederken, muhalefeti hata yapmaya zorlamayı öngörüyor.

 

İktidarın Stratejisi Sonuç Üretiyor

Aralık ve Ocak ayındaki gelişmeler, iktidarın bu stratejisi doğrultusunda yaşandı. Erdoğan; 20 Aralık hamlesi sonrasında TL-dolar paritesindeki istikrar ve maaşlı kesime yönelik yüksek oranlardaki artışla vatandaşı enflasyon karşısında ezdirmeyeceği algısını oluşturmaya gayret sarf etti. Bu politikayı yoğun bir siyasi iletişimle topluma aktarırken, muhafazakâr-milliyetçi kesimi konsolide etmeye yönelik siyasi gündem belirleme inisiyatifini de yeniden kazandı.

Aralık ve Ocak aylarında siyaset ve toplum dört başlıkla meşgul oldu. Çeşitli terör örgütleriyle ilişkili yüzlerce kişinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından işe alındığı iddiası ve HDP Milletvekili Sema Güzel’in dokunulmazlığının kaldırılmasına yönelik fezleke, muhalefet-terör ilişkisi üzerine yoğun bir kampanyanın başlatılmasına ve muhalefet içi ayrışmanın derinleşmesine yol açarken; Enes Kara’nın intiharı üzerinden başlayan cemaat-tarikat tartışması ve Sezen Aksu’nun bir şarkısında Hz. Adem’e hakaret ettiği iddiası dini değerler/hassasiyetler etrafında yoğun bir tartışmaya neden oldu.

Ocak ayı iktidarın ekonomiyi siyasallaştırma ve siyaseti güvenlikleştirme stratejisinin çalıştığını gösterdi. İktidar ihtiyaç duyduğu psikolojik üstünlüğü ve gündem belirleme inisiyatifini yeniden kazanırken, oy oranını da artırdı. Ancak bu artış oranı Erdoğan’ın önümüzdeki seçimleri kazanmasını sağlamıyor. Nitekim son altı aylık trend, Erdoğan’a yönelik oy hareketliliğinin ortalama 5 puanlık bir eksen üzerinde yaşandığını gösteriyor. Bu ekseni doğrudan tercihlerde kabaca yüzde 30-35; kararsızlar dağıtıldıktan sonra yüzde 38-43 bandı olarak tarif etmek mümkün. 30 ve/ya 38 bandı Erdoğan’ın direncini oluştururken, 35 ve/ya 43 bandı da potansiyel genişleme sınırını işaret ediyor.

Mevcut siyasal koordinatlarında yapısal ve radikal değişikliklere yönelmediği ölçüde, Erdoğan’ın oy genişleme marjının sınırlı olacağı öngörülebilir. Bu da önümüzdeki seçimleri kazanmasını oldukça zorlaştıracaktır.

Dolayısıyla, içinde bulunduğu koşulların seçimleri kazanmasını sağlayacak bir siyasal değişime yönelmesine izin vermediğini gören Erdoğan’ın, seçimleri kazanmak yerine muhalefetin kaybetmesini sağlamaya yönelik bir stratejide karar kıldığı söylenebilir. Bu çerçevede, Erdoğan’ın Kasım 2021’de verdiği karar üzerinden, seçimlere kadar siyasetin nabzını elinde tutsa da seçimlerin kaderini muhalefete terk ettiğini söylemek yanlış olmaz.

 

Muhalefetin Siyaset ve Strateji İhtiyacı

Ocak ayı iktidarın imkânlarını ve sınırlarını işaret ettiği gibi muhalefetin açmazlarını da gösterdi. 2021’in son çeyreğinde Erdoğan’ın yarattığı boşluğu doldurmaya yönelen ve hem toplumsal algı hem de oy hareketliliği üzerinden bu yönelişin kazanımlarını elde etmeyi başaran muhalefet, Erdoğan’ın yeniden siyasete ağırlığını koyduğu Aralık ve Ocak aylarında siyasal alandan çekilmiş bir görüntü verdi. Muhalefet, Ocak ayında, kendi gündem önceliklerine yaslanan proaktif bir siyaset geliştirmekte zorlanarak, gündemi büyük ölçüde iktidara terk etmek durumunda kaldı.

Erdoğan’ın siyasete geri dönüşü seçimleri kazanmasını sağlayacak bir oy hareketliliğine yol açma ihtimalinden uzak olsa da muhalefetin alternatif olma algısını zedeleyebilecek bir sonuç üretebilir. Bugüne kadar siyasal koordinatlarında ve siyaset performansında yapısal herhangi bir değişime yönelmeden iktidarın hatalarından medet ummaya yönelik edilgen bir strateji izleyen muhalefet, seçimlere kadarki dönemde ciddi sıkıntılarla karşı karşıya gelebilir.

Kamuoyu araştırmaları, toplumun iktidardan umudu kesmesine karşın muhalefeti güven uyandıran bir alternatif olarak görmediğini gösteren pek çok bulguya sahip. Toplum, iktidarın birçok sorun ürettiğini fark etmekle beraber muhalefeti bu sorunların çözümünde anlamlı bir adres olarak görmüyor.

Muhalefet bugüne kadar Cumhur İttifakı’nın dini ve milli hassasiyetleri güvenlikleştiren siyasetine alternatif olabilecek bir vizyon üretemedi. İktidarın çeperinde yer alan toplumsal kesimleri kapsayacak bir siyasete yönelmek yerine bu kesimleri rahatsız edecek söylemlerden uzak durmakla yetindi. Etnik ve dini hassasiyetlere sahip başlıklarda toplumu kuşatacak yeni bir siyasi söylem geliştirmek yerine elitlerin taktiksel sessizliğini yeterli gördü. “Nasıl bir Türkiye?” sorusuna “Erdoğan’sız bir Türkiye” cevabını vermekle yetindiği, Türkiye’yi ikinci yüzyıla taşıyacak alternatif bir siyasi hikâye üretemediği, kuşatıcı bir Türkiye tahayyülüne sahip olmadığı için nüfusun yüzde 65’inin yaşadığı illeri kazanmasına rağmen siyasi ve toplumsal bir dalga yaratamadı.

Bu durum, Erdoğan’a yönelik desteğin çözülmesini zorlaştırdığı gibi muhalefetin taban genişlemesini de sınırlıyor. İktidardan uzaklaşmaya hazır seçmen güven duyacağı bir alternatif göremediği sürece hareketlenmemeyi tercih ediyor.

Önümüzdeki dönemde, muhalefetin işi daha da zorlaşacaktır. Bugüne kadar muhalefet iktidarın hatalarından medet umuyordu, şimdi Erdoğan da muhalefetin hatalarından medet uman bir stratejide karar kılmış görünüyor. İktidar da muhalefet de yeni toplumsal kesimlerde ilgi uyandıracak yaratıcı söylem ve politikalara yönelmek yerine, rakibinin hatalarından medet ummaya yönelmiş durumda.

Erdoğan’ın muhalefetin hatalarını görünür kılmaya öncelik veren yeni stratejisi muhalefetin alternatif olma sıkıntısını daha da derinleştirecektir. Erdoğan, önümüzdeki dönemde, hassas başlıklar üzerinden açacağı tartışmalarla muhalefeti pozisyon almaya zorlayacak, Ocak ayında görüldüğü üzere, muhalefet pozisyon aldıkça da hem yeni seçmen potansiyeli daralacak hem de iç uyumu zedelenecektir.

Seçimlere 1,5 yıllık bir süre varken, muhalefet partilerinin tabanlarındaki muhtemel direnci göğüsleyerek yeni bir siyasi hikâye üretmesini beklemek gerçekçi değil. 31 Mart seçimlerinden sonra böyle bir kurucu misyona soyunabilirlerdi, ancak bu imkân artık yok. Ancak, parti içi dinamikler dolayısıyla laiklik ve milliyetçilik perspektiflerini yumuşatma imkânları daralsa da ittifak denklemini genişletme ve kurumsallaştırma üzerinden muhtemel risklerini azaltma imkânları mevcut görünüyor. Bu imkânları değerlendirmeyi başka bir yazıya bırakarak, son haftalarda buna yönelik yaşanan hareketliliğin önemli bir potansiyel taşıdığını söylemekle yetinebiliriz.

 

Gündem İnisiyatifi İktidarda Olsa da Seçimlerin Kaderi Muhalefetin Elinde

Erdoğan’ın Kasım 2021’de yöneldiği yeni stratejinin mevcut tabanını konsolide etmeye ağırlık verirken farklı toplumsal kesimlerin desteğini alma imkânını zorlaştırdığına, bu nedenle de önümüzdeki dönemde muhalefeti hata yapmaya zorlayacak aktif bir gündem mühendisliğine yöneleceğine yönelik öngörümüz doğruysa, seçimlere kadarki sürede gündem belirleme inisiyatifi iktidarda olmasına karşın seçimlerin sonucunu belirleme inisiyatifi muhalefette olacaktır.

İktidarın seçimlere kadarki stratejisi ve bu stratejiden muhtemel beklentileri belli. Muhalefetin bu stratejiye nasıl karşılık vereceği ve/ya nasıl bir alternatif stratejiye yöneleceği ise daha belli değil. Bu da iktidarı muhalefetten daha avantajlı kılıyor.

Sonuç olarak, Aralık ve Ocak ayındaki gelişmeler, yaşanan siyasi tartışmalar ve uzunca bir süredir muhalefet lehine işleyen seçmen hareketliliğinin iktidar lehine yön değiştirmesi, 2022 yılının muhtemel siyasi seyri ve seçimlerin muhtemel sonucu hakkında önemli ipuçları sağlıyor.

İktidar, yöneldiği siyaset üzerinden oy erimesini durdurma pahasına seçimleri kazanma imkânını da büyük oranda riske sokmuş durumda. Muhalefet ise iktidarın bütün açmazlarına rağmen önümüzdeki seçimleri kaybetme ihtimalini açık tutuyor. Cumhur İttifakı denklemine endeksli mevcut söylem ve politikaları sürdürdüğü müddetçe Erdoğan’ın önümüzdeki seçimleri kazanma imkânı -neredeyse- yok ama muhalefetin seçimleri kaybetme ihtimali hâlâ mevcut. Önümüzdeki dönemde iktidar, konjonktürel siyasal gelişmelerin seyri üzerinde muhalefete kıyasla daha etkili olsa bile seçimlerin kaderi büyük oranda muhalefetin performansı üzerinden şekillenecektir.

İLGİLİ YAZILAR

hale sert

BAKIŞ

Bugünden bakıldığında dil devrimi, kelimeler etrafında yapılan bitimsiz tartışmaların, köken bulma telaşının, kökler üzerinden verilen savaşların etrafında oynanmış büyük bir oyun gibi görünüyor. Aydınların, yazarların, kimi zaman memurların, öğretmenlerin kendi aralarında oynadığı toplumsal bir oyun. Peki, Türkçenin asıl tadı nereden gelirdi, biz neyi unutmuştuk, neyi yanlış yapmıştık ve düzgün bir kullanıma nasıl ulaşabilirdik?

1940’lı yıllar Türkçenin tadının çok karıştığı, bir türlü kıvamını bulamadığı yıllardı. Dilin ana malzemesi Osmanlıca kelimeler mi, eski eserlerden derlenen, taranan eski Türkçe sözcükler mi, yeni uydurulan tilcikler mi olacaktı? Osmanlıca kelimelere dayanıp diğerlerini baharat gibi ektiğinizde metne ya da tersinde mutlaka birileri bundan mutsuz, rahatsız olacaktı. Türkçenin asıl tadı nereden gelirdi, biz neyi unutmuştuk, neyi yanlış yapmıştık ve düzgün bir kullanıma nasıl ulaşabilirdik? Bu sorulara kendi meşrebince ama meselenin nabzını en ince ayrıntısına kadar tutan bir yazardan, Refik Halid Karay’ın zaviyesinden yaklaşmak, düşüncelerine katılsak da katılmasak da onun çözüm yollarını okumak hayli ufuk açıcı.

Refik Halid Karay’ın Türkçenin Tadı ve Âhengi başlığı altında bir araya getirilen dille ilgili yazıları 18 ciltlik bir seriye ait. Tuncay Birkan’ın heyecanlı, titiz ve sanatkâr emeğiyle Memleket Yazıları (1938-1965) başlığı altında okurlara sunulmuş. Kitabın bölüm başlıkları bize erken Cumhuriyet döneminde dille ilgili tartışmaların genel çerçevesini verirken, aynı zamanda muhatabımız olan yazarın renkli, farklı, kabına sığmayan halini de sezdiriyor. I. Bölüm: “Dil Reformu Lehine, Arapçacılık Aleyhine”, II. Bölüm: “Dil Reformunda İfrada Karşı ve TDK”, III. Bölüm: “Tefride Karşı” diye devam ediyor. Bu başlıklar bize dönem aydınlarının birçoğunda gördüğümüz alfabe ve dil devrimlerini önce aşırı sahiplenen sonra daha eleştirel duran sarkaç salınımını hatırlatıyor. Bu yazıda Refik Halid’in o coşkulu, 1930’lu yıllardan 1940’ların başlarına kadar dil devrimi lehine yazdığı yazılarına yakından bakmaya çalışacağım.

Ilımlı Tasfiyecilik

Yazılara geçmeden önce kitabın önsözüne ve sunuş yazısına da değinmek istiyorum. Önsözü kalem alan Savaş Kılıç, dil reformu karşısındaki duruşları dört kategoriye ayırıyor: Radikal tasfiyecilik, ılımlı tasfiyecilik, ılımlı muhafazakârlık, radikal muhafazakârlık (33). Kılıç, Refik Halid’i bunlardan ılımlı tasfiyeciliğe iliştirir; yani konuşma diline yerleşmiş yabancı kökenli kelimeleri tasfiye etmeye ve nüansları feda etmeye karşı olan, özleşmeye yakın ve Yeni Lisan hareketinin tekrarı bir duruş. Bu yönelimde dilin kökeninden çok işleviyle ilgilenme eğilimi var.

Aslında Refik Halid’in bu ayrımların içinde de kendine has bir bakışı söz konusu. Nitekim Savaş Kılıç, onun özgün bir reform yorumu geliştirdiğini düşünür: “Dil devrimini sadece Arapça kelimelere karşılık bulmak manasında alanlar yanılıyorlar. İstediğimiz şudur: Osmanlıcanın züğürtleştirdiği ve yabancılaştırdığı Türkçemizi kendi malımızla zenginleştirmek, zenginliğini dünyaya anlatmak ve özleştirmek!” (37).

Kitabın sunuş yazısında Tuncay Birkan söz konusu ılımlı tasfiyeciliğin aydınlar arasında Demokrat Parti iktidarının ortalarına ve hatta sonrasına kadar hegemonik bir konumu sürdürdüğünü belirtir. Başka bir deyişle dönemin münevverleri, zamanın da rüzgârıyla başta devrime coşkuyla katılsalar da sonrasında kökenciliğe tepki duydular. Hatta Türk Dil Kurumu’nun yazarların, aydınların bu yönelimine karşıt ve bundan bağımsız kendi başına “köken” takıntısıyla çalışması da dildeki gelişmelere zarar vermiştir. Birkan’ın belirlemesiyle aslında 40’larda önde gelen aydınlar “köken” nedeniyle kelime atma işine genel olarak karşıdırlar, Reşat Nuri’nin ve Falih Rıfkı’nın bu konudaki görüşlerine yer verir yazar. Bir diğeri ve aslında en manidarı, son dönemin önemli entelektüellerinden olan iki dönem dışişleri bakanlığı da yapmış Necmettin Sadak’tır: “En büyük yanlışımız şimdiye kadar, Arapça ve Farsça kelimelerin karşılığını aramak, bulmak yahut uydurmak oldu. Halbuki dilimize lazım olan, bu kelimelerin karşılığı değildir. Bu asırda medeni bir milletin ifade edeceği mefhumların karşılığını bulmaktır” (69). Necmettin Sadak’ın o günden serzenişte bulunduğu gibi asıl mesele kelimelerden ziyade kavramlar olmalıydı. Kelime yaratma, köken bulma oyunu yerine biraz da mefhum bulma oyunu oynansaydı bugün Türkçe daha katmanlı bir düşünce diline evrilebilirdi.

 

Köken mi İşlev mi?

 

Bugünden bakıldığında dil devrimi, kelimeler etrafında yapılan bitimsiz tartışmaların, köken bulma telaşının, kökler üzerinden verilen savaşların etrafında oynanmış büyük bir oyun gibi görünüyor. Aydınların, yazarların, kimi zaman memurların, öğretmenlerin kendi aralarında oynadığı toplumsal bir oyun. Tabii bu oyun Wittgenstein’ın dili toplumsal olarak oynanan bir oyun olarak görmesine benzemiyor. Söz konusu oyun anlayışında Wittgenstein, kelimelerin anlamları üzerinde değil onların bu oyun içerisinde gördükleri işlevler üzerinde duruyordu. Dil oyununda kelimeler tıpkı bir alet kutusundaki aletler gibi farklı zamanlarda farklı işlevlerde kullanılabilirler. Dil bu bağlamda kullanımla ilgili bir şeydir. Kısaca, “dil kullanımdır” diyordu düşünür. Refik Halid de bazı yorumlarıyla kökenden ziyade işlevi önemseyen duruşuyla dilin kullanımını öne çıkarıyor görünüyor.

Aslında köken meselesinin sadece alfabe ve dil devrimleriyle başlayan bir mesele olmadığını, öncesinde başka bir bağlamda yine tartışma konusu olduğunu fark ediyoruz Refik Halid’in denemelerinde. Türkçenin Arapça ve Farsça karşısında “gelişmemiş” bir dil olarak görülmesinden kaynaklanan bir sıkıntı var. Dilimizdeki Türkçe kökenli kelimelere Arapça-Farsça köken yakıştırılması eğiliminden şikâyet ediyor Refik Halid. Lisedeki derslerinde örneğin, “tuğla-kiremit-kiriş-kamçı-kanca-çarık” gibi kelimeleri Arapça-Farsça kökenlere bağlamaya çalışırlarmış. Mesela kiriş kelimesi “kirişîden” mastardır, çarık “çar”la başlıyorsa mutlaka Farsçadır diye öğrenirlermiş (95). Halbuki bu kelimeler Türkçedir. Alev kelimesi de “alav”dan geldiği halde kelimeyi “ayın”la yazarak Arapçaya hasredildiğinden de söz ediyor başka bir yazısında. Dil devrimiyle başlayan köken savaşlarında Arapça-Farsça kökenli kelimelere karşı geliştirilen tavırda Türkçe kökenli kelimeleri daha “üst” bir kaynağa bağlama anlayışından öç alma duygusunun da bir parça işlediğini düşündürtüyor bu örnekler.

Refik Halid Karay’ın “Dil Reformu Lehine, Arapçacılık Aleyhine” başlığı altındaki yazılarının bir kısmı sadece değişen harflere yönelik. İlk yazı “Medeniyet Şifresinin Miftahı” başlığını taşıyor. Latin harflerinin mecliste kabulünün ardından Halep’te yazılmış, coşkusu her satırından taşan bir yazıdır bu: “Yeni alfabenin karşısında şimdiye kadar hiçbir şahsiyete ve hiçbir harekete göstermediğim bir tazimle, coşkun bir ruh ve sağlam bir kanaatle eğilebilirim”. Bu heyecanın temelinde okuma yazmanın kolaylaşması yatıyor. Yazara göre okuma yazma bilmek güç erişilebilir bir mertebedir, ulemadan insanlar bile gazeteleri yanlış okuyabilir, mektupları imlâ hatasıyla dolu olabilirdi. Sıradan insan için okuma yazma bilmek çok uzak bir mertebeydi. Kaldı ki Türk milleti asırlarca medeniyetin yakınında ama her şeyden mahrum, her şeyin cahiliydi, vakit kaybetmişti. İşte bu yeni alfabe yeni bir dünyanın “kapısını açıyor; yeni bir millet üretiyor”du. Yazar bu doğuşu sevinçle karşılamayı, inkılâp karşısında selama durmayı milli bir vazife sayıyor.

 

Yeni Dilin Tadı

Refik Halid’in memleketin uzağındayken gösterdiği ilgi, dikkat o derecedir ki, henüz dil kurultayı toplanmamış, dil devrimi resmi olarak hayata geçmemişken o, kendilerini bekleyen işin dilde bir seçme, ayıklama olduğunu söylüyor. “Dile düzen vermenin en ince, en güç aşamasıdır bu”. Bu seçimde “işleklik”, “tad ve ezgi (ahenk)” aranacaktır. Dilimizde yerleşik deyimler ön plana çıkarılacak, “deyimler, dilimizin üstünde kayacak, eriyecektir… Avurdumuzda deve hamuru gibi şişip kalmayacak, gırtlağımıza takılıp tıkanmayacak[tır]” (79).

İşte bu “tad” meselesi Refik Halid için önemlidir. “Kendi Dilimizin Tadına Alışalım” başlıklı denemesinde bu yeni dilin tadına alışmanın yazan için de okur için de kolay olmadığını, bunun bir zaman ve emek istediğini söylüyor. Yazarın deneyimlediği okur tepkileri de kendi yorumları da ironiktir. Okurlardan iki türlü yorum gelir. Bir kısmı yazılarında öz Türkçeye fazla yer verdiğinden, çok yetkin olduğu İstanbul dilinin tadını bozduğundan şikâyet eder. Eski kelimeleri kullandığı zaman da diğer okurlar, öz Türkçeyi gittikçe iyi kullanmaya başlamasına rağmen neden eskiye döndüğünü tuhaf karşılarlar. Tutup tekrar elinden geldiğince Türkçe kelime kullanarak yazdığında, yine yazılarında bir “güdüklük, yavanlık” sezilir. Kendisini “bu salgından kurtarması” istenir. Kimi dinleyeceğini şaşırır, en son öz Türkçede kalem diremekte karar kılar. 1940’lardaki yaygın bir tabirle “dil savaşı”nın “atılganlık ve gözü peklik” istediğini söyler.

Karagöz ve Hacivat

“Karagöz’ün Öztürkçeciliği” başlıklı yazı ise tek başına evlere şenliktir. Erken Cumhuriyet döneminde Karagöz oyunlarının devrimleri benimsetmek için CHP’nin yönlendirmesiyle yeniden yazıldıklarını biliyoruz. Hatta bu konuda en çok çabayı İsmail Baltacıoğlu vermiştir. Sade ve öz Türkçe konuşmak da oyunlarda işlenir. Rafik Halid’in de ağdalı Osmanlıca-öz Türkçe karşıtlığını Hacivat-Karagöz üzerinden kurguladığı bir oyun yazma denemesidir bu.

Oyunda kaba, bozuk Türkçe konuştuğu için Hacivat tarafından sürekli düzeltilmeye çalışılan Karagöz rolleri değişirler. Öz Türkçe, sade ve anlaşılır bir dil kullanan Karagöz, Arapça-Farsça kökenli kelimelerle, tamlamalarla konuşmaya çalışan Hacivat’a göre üst konumdadır artık. Hacivat, beğenilmeyen, dili düzeltilen, yerilendir.

Karagöz söze büyük bir sevinçle girer: “Pabucun dama atıldı Hacivat! Şimdiye kadar sen benim dilimi düzeltmeye çalışıyordun; bundan sonra ben seninkini yola getireceğim, ben seni adama benzeteceğim!” Hacivat: “O kabil marifetler senin kârın değildir Karagözüm! Ben tahsil terbiye görmüş, kibar meclislerinde büyümüş, rical ve eazimle düşmüş kalkmış bir ehl-i irfanım. Senin gibi bir cahil ve nâdan bana nasıl olur da hocalık edebilirmiş?” diye karşılık verir.

Karagöz artık öyle bir konumdadır ki öz Türkçe yazmak için lügatlerden başlarını alamayan, çok okumuş yazmış yazarlar bile bazen kahveye gelip Karagöz’e kelime danışırlar. Hacivat yine de her söz alışında dilini değiştiremediği için Karagöz’den tokadı yer. İki dilliliği bırakmayı, karşılıklı konuştuklarını anlayacakları tek bir dilde buluşmayı diler Karagöz. Hacivat duramaz, belki de o dönem dil tartışmalarında hep gündemde olan soruyu sorar: “Peki amma, behey nâdan, eski dilden yazılmış kitaplar, şiirler, gazeller, benim her gün sana okuduğum o güzel beyitler ne olacak? Altı yüz senelik varımız, yoğumuz?”

Karagöz bir tokat daha atar Hacivat’a. Hacivat “Hem öz Türkçe hem de doğru değil miydi sözlerim, neden vurdun” diye sorar. Karagöz, “Evet” der ama zihnini karıştıracak sözleri öz Türkçe dahi olsa sevmediğini söyler. Bu diyalogdaki sancıya, Refik Halid’in kendi kafa karışıklığının bir nebze sızmış olabileceğini düşünüyorum. Nitekim benzer bir sancı Nurullah Ataç’ta da vardır. Karagöz vasıtasıyla hissettirilen duyguyla Ataç’ın geçmişle bağı, edebi bağı, acıtsa da kesmek zorunda hissedişinde bir benzerlik söz konusu. Geçiş dönemi aydınlarının ortak sancısı da denebilir buna. Ataç, çocuklara artık Divan edebiyatı öğretilmemesi gerektiğini belki tam da Karagöz’ün ağzından Refik Halid’in dillendirdiği gibi “kafa karışıklığına” benzer bir bahaneyle gerekçelendirir: Divan edebiyatı duygularımızın ezgisini verdiği, duygularımızı beslediği için “atılmalıdır”. Eğer bir devrim yapıldıysa duyguların da devrim geçirmesi gerekir. “Ağır bir ödevmiş, üzücü bir ödevmiş bu. Ne yapalım?” der, “Devrim” başlıklı yazısında Ataç.

Nurullah Ataç’la böyle bir benzerlik kurulabilse de ondan epey farklılaşan yönleri de var Refik Halid’in. Kalın harflerle uyarıyor örneğin: “Yeni kelime uydurmakta pek de ileri gitmesek iyi ederiz”. Var olan kelimelerimizin zenginliğini işaret eder, Türk Dil Kurumu’nun bastığı Halk Ağzından Derleme Dergisi’nin I. ve II. Cildine ve hatta sadece “a” harfine bile bakıldığında görülen kelime çeşitliliğine hayran kalır. Verdiği örnekler arasında “ağıtmak” kelimesi gerçekten ilginçtir: Birinin bilmediği bir yerde dikilip şaşkın şaşkın etrafına bakınması. Bu kadar detaylı bir fiil tasvirinin tek kelimeyle anlatılabilmesi cidden güzel. Buna benzer kelime örneklerini sıralıyor Refik Halid ve bu kelimelerin ne ölü ne uydurma olduklarını, sadece estetik bakımdan düzgünleri seçilerek kullanılması gerektiğini savunuyor. Oysa Ataç’ın sözcük, kendi uydurmasıyla “tilcik” üretmeyi çok sevdiğini biliyoruz.

Refik Halid, dönemin tartışma konularına akıllıca öneriler getiriyor. 1939’da yapılan Neşriyat Kongresi’nde yeni nesillere okutulacak kitaplar konusu gündemde olsa da eski eserlerin çevrilmesine çok sıcak bakılmıyordu. Refik Halid de “Osmanlıcanın son günleri” isimli yazısında yıllarca emek vererek tahsilini gördüğü, keyfini çıkardığı bu edebiyatın gözlerinin önünde, “göz karartıcı bir süratle geçmişe karışması, antikalaşması acıklı şey” diyor. Gerçi o bu eserlere sıkı bir bağlılık geliştirdiğinden, onların sonraki nesillere taşınmasını elzem gördüğünden demiyor bunu. Sonrasında şöyle diyor çünkü: “Fakat ne yapalım? Kabahat bizden ziyade milletinkinden ayrı bir dil icat eden zihniyetlerde ve idraksiz devirlerdedir.” (107) Osmanlıcanın bundan sonrasında ancak profesyonel çeviri yoluyla anlaşılacak ölü bir dil olduğunu o günden (28 Ocak 1943) kabul ediyor. Vakit daha fazla geçmeden, bu dili bilenlerin sayısı henüz azalmadan değerli eserler bir sayfası Osmanlıca, karşısında Türkçe çevirisiyle basılmalıdır diyor. Keşke sesini duyurabilseydi Refik Halid Karay ve biz hâlâ 1900’lerde yazılmış Osmanlıca edebi eserleri çevirmekle zaman kaybediyor olmasaydık.

Türkçe edebiyatta sürdürülen eski-yeni karşıtlığına dayalı dil savaşı ancak 1990’larda dindi. Tartışmalar zaman aşımına uğrasa da Türkçe dolayımında oynanan dil oyununu yakından izlemek; dönemi, dönemin aydınlarının kültürel belleğini, iç çatışmalarını, endişelerini anlamak açısından çok öğretici.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.