özgür ünlühisarcıklıoğlu

BAKIŞ

İkinci Karabağ Savaşı’nın ardından Azerbaycan ve Türkiye’nin elde ettiği önemli stratejik kazanımlar, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi ve Azerbaycan-Ermenistan arasında kalıcı barışın sağlanması için kapı aralamış olabilir.

İkinci Karabağ Savaşı’nda Azerbaycan’ın Ermenistan’a karşı kazandığı mutlak zafer sadece Azerbaycan ve Türkiye için değil, ironik bir biçimde Ermenistan için de fırsat pencereleri araladı. Bu fırsatların değerlendirilebilmesi, Güney Kafkasya Bölgesi’nde kalıcı barış ve istikrara giden bir yol haritasının çizilmesi ve uygulanabilmesine bağlı. Türkiye ve Ermenistan arasında aşamalı bir normalleşme süreci, bu yolculuğun hazırlık aşamasını teşkil edebilir. Bir yandan tarih, bir yandan mevcut çatışma ortamını çıkarlarına uygun bulan aktörlerin açık ve örtülü çabaları, daha da önemlisi her üç ülkedeki kamuoyu baskısı ve iç politik dengeler bu yolculuğu oldukça çetrefil kılıyor. Büyük umutlarla başlayan, 2009 yılında karşılıklı protokollerin imzalanması ile başarıya oldukça yaklaşan, ancak Azerbaycan’ın itirazı ile hızla çöken Türkiye-Ermenistan normalleşme süreci bu konuda bize bir fikir verebilir. Ancak geçmişten ders almakla birlikte bugün daha iyimser olmamız için bir çok sebep olduğunu da göz ardı edemeyiz.

Ermenistan, İkinci Karabağ Savaşı’nda beklenmedik bir yenilgi aldı. Kapalı bir toplantıda dinlediğim Ermenistanlı bir uzmanın ifadesi ile Ermenistan’ın kibri ve Azerbaycan karşısında yenilmezliğine yönelik kesin inancı bu yenilgi sonrası sona erdi. Ermenistan’da 20 Haziran 2021’de yapılan seçimleri ateşkes anlaşmasını gözden geçirmeyi vadeden Robert Koçeryan’a karşı savaşı kaybeden ve sonrasında ateşkes anlaşmasını imzalayan Nikol Paşinyan’ın kazanması, Ermenistan toplumunda değişime ve barışa yönelik özlem ve iradenin gücünü gösterdi.

Diasporanın Rolü

Çok fazla su üstüne çıkmayan ancak çok önemli bir gelişme de özellikle ABD ve Fransa’da yaşayan Ermeni diasporasının Ermenistan kamuoyu üzerindeki etkisinin azalması oldu. Bu önemli, zira Ermeni diasporasının rolü Türkiye ve Ermenistan arasındaki bir normalleşme açısından çok da yapıcı değil. Bu durumu, yine ismini vermeyeceğim Ermenistanlı bir tanıdığımdan alıntıyla açıklayayım. 2009 yılındaki normalleşme girişimi sırasında şunları söylemişti: “Diaspora mensupları bize Türkiye soykırımı kabul etmediği sürece ilişkilerimizi normalleştirmememizi telkin ediyor. 1915 yılında yaşanan trajedi benim de kalbimi kanatıyor ancak ben Ermenistan’da yaşıyorum ve benim ülkemin gerçekleri Türkiye ile ilişkilerimizi hemen normalleştirmemizi gerektiriyor. Önce ilişkilerimizi normalleştirelim, 1915’i daha sonra konuşabiliriz.”

Savaş sırasında güçlükler yaşayan Ermenistan vatandaşları ve Karabağ Ermenileri iken, çok uzaklarda görece rahat yaşamlar süren diaspora mensuplarının önce savaşa teşvik etmesi, ardından başarısızlık nedeniyle eleştirmesi ve nihayet ateşkes anlaşması sonrası suçlayıcı mesajlar vermesi, Ermenistan’da büyük tepkiye yol açtı. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte diasporanın oynayacağı rolün eskiye oranla daha zayıf olması beklenebilir.

Ermenistan’da yaşanan bir başka değişim ise Karabağ Klanı’nın gücünü kaybetmesi oldu. Eskiden Ermenistan’da “Ermenistan Karabağ’ı işgal etmedi, Karabağ Ermenistan’ı işgal etti” şeklinde bir espri yapılırdı. Bu espride bir gerçeklik payı vardı, zira gerek siyasete gerekse devlet yönetimine Karabağ kökenliler hâkimdi. Nikol Paşinyan, son 20 yıldır Karabağ kökenli olmayan ilk Ermenistan Başbakanı ve Ermenistan halkına Karabağ’ı elde tutmaktan öte gerçek bir vizyon sunuyor.

İkinci Karabağ Savaşı Sonrası

İkinci Karabağ Savaşı, Azerbaycan’ın Türkiye-Ermenistan ilişkilerine bakışında da önemli değişikliklere yol açtı. Azerbaycan savaşta Ermenistan’a karşı açık bir üstünlük sergiledi. Bu üstünlükte Türkiye’nin Azerbaycan’a sattığı SİHA’lar (silahlı insansız hava aracı) önemli bir rol oynadıysa da TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Haldun Yalçınkaya’nın German Marshall Fund of the United States (GMF) internet sitesinde İngilizce olarak yayımlanan “Türkiye’nin İkinci Karabağ Savaşı’ndaki Göz Ardı Edilen Rolü” adlı makalesinde açıkladığı gibi, Ankara’nın Azerbaycan nezdinde 30 yılı aşkın süredir yürüttüğü ordu inşası faaliyetleri asıl belirleyici olmuştu. Sonuç olarak NATO standartlarına göre eğitilmiş ve teçhiz edilmiş Azerbaycan ordusu, Sovyet mirası Ermenistan ordusuna karşı tekrar edilebilir bir başarı sağlamıştı. Savaşın sonunda Azerbaycan, Ermenistan işgali altındaki topraklarının çok büyük bölümünü kurtardı ve stratejik üstünlüğü ele geçirdi. Türkiye’nin Ermenistan’la normalleşmesi, Azerbaycan’ın Ermenistan karşısındaki stratejik üstünlüğünü ortadan kaldırmayacağı gibi Ermenistan’daki değişim iradesini güçlendireceğinden, Azerbaycan’ın da işine gelecektir. Bu çok önemli bir gelişme, zira böylece 2009’daki normalleşme sürecinin çökmesine sebep olan faktörlerden birisi böylece büyük ölçüde ortadan kalkmış oluyor.

Bütün bu gelişmeler Türkiye’nin ihtilaf yaşadığı ülkelerle normalleşme arayışında olduğu bir döneme denk geliyor. Arap ayaklanmaları sırasındaki ve sonrasındaki politikalarının sonucunda kendisini bölgesinde dışlanmış olarak bulan Türkiye, 2015’ten itibaren sert güç yoluyla kendisini denkleme dahil etme çabasına girdi ve bunda başarılı da oldu. Öte yandan bu başarının bedeli daha fazla diplomatik izolasyon olarak kendini gösterdi. Türkiye ABD’nin, AB’nin ve Körfez ülkelerinin yaptırım veya yaptırım tehditleri ile karşı karşıya kaldı. Ekonomideki sorunların da büyümesi ile birlikte Türkiye politika değişikliğine gitti ve sorun yaşadığı ülkelerle ilişkilerini yumuşatma arayışına girdi. Her ne kadar Ermenistan’la yaşanan sorunlar diğerlerine nazaran daha az konjonktürel olsa da mevcut iklim, Türkiye’yi Ermenistan ile ilişkileri normalleştirmeye daha fazla motive edecektir.

Tabii bir de daha büyük resim var. Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki ateşkes anlaşmasının en önemli sonuçlarından birisi ve doğrusu bundan sonra atılacak olumlu adımların önkoşulu, Azerbaycan’ın Ermenistan’a Laçin üzerinden hâlâ Ermeni ayrılıkçıların kontrolünde olan Hankendi’ye (Ermeniler Stepankert olarak adlandırıyor) erişim sağlamasının karşılığında Ermenistan’ın da Azerbaycan ve Nahcivan Özerk Bölgesi arasında kara ve demiryolu bağlantısını gerçekleştirecek bir koridor (Zengezur Koridoru) sağlaması. Gerçekleşmesi durumunda Zengezur Koridoru, sadece Azerbaycan’ı Nahcivan’a bağlamayacak, aynı zamanda Türkiye ve Azerbaycan arasında ve dolayısıyla Türkiye ve Orta Asya arasında doğrudan bağlantı oluşturacak. Zengezur Koridoru’nun Avrupa Birliği’nin Global Gateway (Küresel Geçit Kapısı) adını verdiği ve 300 milyar euro bütçeye ile Çin’in Kuşak ve Yol Projesi’ne rakip olarak görülen Global Gateway Programı’nın da ilgi alanına girmesi beklenebilir. Dolayısıyla Ermenistan ile ilişkilerin normalleşmesi, Türkiye için de önemli fırsatları yanında getirecektir.

Normalleşme Bir Anda Olmayacak

Buraya kadar Türkiye-Ermenistan normalleşmesinin bugün 2009’a göre neden daha fazla mümkün olduğunu ele aldık; gelelim ihtiyatlı olunması gereken konulara. Öncelikle bu normalleşmenin sürece yayılmasına hazır olmak gerekiyor. Yani iki ülke arasında bir anlaşma yapılması, derhal bütün sınır kapılarının açılması ve karşılıklı büyükelçiliklerin tesis edilmesi beklenmemeli. Her ne kadar Azerbaycan ve Ermenistan arasında kalıcı bir barış anlaşması normalleşmenin önkoşulu olmasa da o cephede yaşanacak gelişmeler Türkiye-Ermenistan yakınlaşmasını kesintiye uğratabilir. Karabağ’da çatışmaların yeniden başlaması şöyle dursun, teknik anlaşmazlıklar nedeniyle Zengezur Koridoru’nun açılamamasının böyle bir etkisi olabilir. Dolayısıyla Türkiye geri dönülmesi güç adımlar atmak yerine tedrici bir süreci tercih edebilir. Örneğin, başlangıçta bir sınır kapısının açılması ve Erivan’da Büyükelçilik açmak yerine Tiflis’te ikamet edecek bir Büyükelçi atanabilir ve daha ileri adımlar zamanla atılabilir.

İkinci ve daha önemli bir konu Türkiye-Ermenistan normalleşmesinin 1915 olayları ile ilgili tartışmaları ortadan kaldırmayacağı. Dünyadaki Ermeni nüfusunun 7-9 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor ve bunun sadece 3 milyonu Ermenistan vatandaşı. Türkiye Ermenilerle helalleşecekse bunu diasporayı dışlayarak sadece Ermenistan vatandaşlarıyla sınırlı tutamaz. Kaldı ki Ermenistan’ın Türkiye ile birlikte normalleşme adımları atması, 1915 olaylarına ilişkin bakışını değiştireceği anlamına gelmeyecek. Şahsen iki konunun birbirine meczedilmesine karşıyım. Türkiye ve Ermenistan’ın ilişkilerini normalleştirmesi, Türklerin ve Ermenilerin karşılıklı önyargılarının azalmasını sağlayabilir ve günün birinde 1915 ve 1915’e giden süreçle ilgili mutabakata varmalarını kolaylaştırabilir, o kadar.

Türkiye’deki siyasal gelişmeleri de göz ardı edemeyiz. Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimlerinin düzenleneceği normal tarih Haziran 2023 ve bu 1,5 yıllık süreç Ermenistan’la normalleşme adımlarının atılması için yeterli olabilir. Öte yandan şu veya bu sebeple erken seçime gidilmesi durumunda Ermenistan’la ilişkilerin normalleşmesi seçim sonrasına kalabilir.

İkinci Karabağ Savaşı sadece Azerbaycan için değil, Türkiye için de önemli bir stratejik kazanım olarak kayda geçti. Bu kazanımların Türkiye ve Ermenistan arasında normalleşme, Azerbaycan ve Ermenistan arasında kalıcı barışla taçlanmasını canı gönünden dilerim ve bu sefer ihtiyatlı bir iyimserlik taşıyorum.

İLGİLİ YAZILAR

taha özhan

BAKIŞ

2022, küresel jeopolitik eğilimleri şekillendirme gücüne sahip olan aktörlerin ve dinamiklerin küresel ekonomi-politik devinimlerle karşılaşma yılı olacaktır. 2022 bir yönüyle bu karşılaşmanın başlangıcı olsa da önümüzdeki yıllar boyunca küresel jeopolitiğin bu gerilim içerisinde hareket etmesi beklenebilir.

Soğuk Savaş sonrası, özellikle de milenyumdan bu yana, belli bir çerçeveye oturan, emperyal veya bölgesel kurucu bir vizyona yaslanan, kuşatıcı veya katılımcı jeopolitik arzı hem küresel hem de bölgesel düzeyde ciddi anlamda azalma eğilimi içerisine girdi. Buna mukabil küresel kalıcı sonuçları olan ekonomi-politik dinamikler ise güçlenmeye başladı. Etkili güçler ya da jeopolitik düzen veya eksen inşa edebilecek kapasitedeki aktörler, “terörle savaş” dinamiğine esir oldukça, jeopolitik daralma arttı. Bu jeopolitik düşüşten Çin ekonomi-politik bir yükseliş imkânı buldu. Küresel düzeni asgari düzeyde mümkün kılan Kuzey’in sağladığı arzla Güney’in ortaya çıkardığı talebin buluştuğu denge noktası hem çok hareketlendi hem de kısa sürede radikal kaymalar yaşandı. Fiyat istikrarından arz dengesine, caydırıcı güvenlik dengesinden bölgesel istikrara, küresel kurumların asgari işlevselliğinden bölgesel organizasyonların etkisine, büyük güçler rekabetinden komşu ülkeler arası güvenlik politikalarına varıncaya kadar bir dizi etkin dinamiğin yönetilebilir dengesi de bir yönüyle mezkûr jeopolitik ve ekonomi-politik arz ve talebin buluşmasıyla gerçekleşiyor.

Düzen kurucu ve dengelenmeyi sağlayıcı jeopolitik arzın gerilediği son 20 yılın ardından ortaya çıkan COVID’le, cari denge aynı anda her iki dinamiği de derinden sarstı. ABD’de Trump’ın kaybetmesiyle milenyum sonrası dönemdeki jeopolitik yönsüzlüğün sona ereceğine dair beklentiyle de pandemi sonrası arayışlar hızlandı, yeni dengelenmenin küresel ve bölgesel projeksiyonları ortaya çıkmaya başladı. 2022, küresel jeopolitik eğilimleri şekillendirme gücüne sahip olan aktörlerin ve dinamiklerin küresel ekonomi-politik devinimlerle karşılaşma yılı olacaktır. 2022 bir yönüyle bu karşılaşmanın başlangıcı olsa da önümüzdeki yıllar boyunca küresel jeopolitiğin bu gerilim içerisinde hareket etmesi beklenebilir.

2022 jeopolitik/ekonomi-politik kesişmesi sadece büyük güçler rekabeti açısından sert bir karşılaşma olmayacak. Aynı zamanda bu karşılaşmanın dinamikleri içerisinde yer alan hemen her ülkeyi de etkileyecek. Başta AB olmak üzere Rusya, Türkiye, Körfez ve İran, Hindistan, Japonya ve Latin Amerika’daki büyük ülkelerin de pozisyonlarını gözden geçirmek ve güç maksimizasyonu için güncellemeler yapmaları gerekecek. AUKUS (Avusturalya-ABD-İngiltere) paktıyla ilk adımını dar bir Anglo-Sakson eksen inşasıyla atan yeni jeopolitik dinamiğin; ABD-Çin rekabetiyle oluşacak sıkışmayla küresel bir “jeopolitik ve ekonomik basınca” dönüşeceğini tahmin edebiliriz. Bu basıncın hissedilmeye başlanacağı 2022’de; son 20 yılın oluşturduğu yönsüzlükten çıkmakta zorlanan aktörler dış politika, güvenlik, jeopolitik ve ekonomi-politik başlıklarda ciddi sorunlar yaşayabilir. Bu sıkışmanın fırsatlar oluşturacağı da öngörülmelidir. 2022 değerlendirmesine, öncelikle tam da yukarıdaki karşılaşmayı farklı sorun başlıklarında hissedecek olan Türk dış politikası açısından projeksiyonları ele alarak başlamak, bizlere daha derli toplu bir jeopolitik okuma için yardımcı olabilir.

2022 Riskleri ve Türk Dış Politikası

2021, Türk dış politikası açısından pandeminin dondurduğu birçok jeopolitik başlığın mütevazı da olsa hareketlenmeye başladığı bir yıl olarak kayda geçti. Ancak bu hareketliliğin Türk dış politikası açısından kayda değer neticeler ortaya çıkardığını söylemek zor. F-35 sorunundan Doğu Akdeniz’e, AB’den ABD ile ilişkilere, Suriye krizinden Rusya ile ilişkilere varıncaya kadar birçok başlıkta statüko korundu. Buna mukabil Azerbaycan-Ermenistan savaşı, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Körfez, Mısır ve İsrail’le ilişkilerin yeniden tesisi gibi başlıklarda ise hareketlilik yaşandı. Bu başlıklar içerisinde 2021’de Türk dış politikasını şekillendiren ana dinamik, Washington’la ilişkilerde devam eden negatif gündemli donmanın ilan edilmemiş bir statükoya dönüşmesi oldu. Kasım 2020’de Trump’ın seçimi kaybetmesiyle Ankara’nın Biden’la yeni bir sayfa açma arzusu görülmesine rağmen, tarafların sorun başlıklarında pozisyonlarını değiştirecek adımlar atmamasından ve müzakere süreçlerini başlatmamalarından dolayı 2021 ABD ile ilişkilerde sorunların statükosunu koruduğu bir yıl olarak geçti.

2022’de Türk dış politikasına geçen seneden kalan en önemli bakiye ise BAE, Ermenistan, İsrail, Suudi Arabistan ve Mısır’la ilişkileri düzeltme, geliştirme ve normalleştirme süreçleri için altlık hazırlanmasıdır. BAE ile 10 yılı bulan ilişkilerin bozulma süreci oldukça hızlı kabul edilebilecek diplomatik adımlar neticesinde düzeltildi. Mısır’la alt düzeyde de olsa diplomatik temaslar başladı. İsrail’le Cumhurbaşkanları düzeyinde telefon görüşmeleri yapıldı. Bu üç ülkeyle kurulan temasın oluşturduğu zemin Suudi Arabistan’la da ilişkilerin yeniden tesisinde yardımcı olacaktır. Pozitif ajanda korunabilirse 2022’de her üç ülke ile de en azından iletişimin açık olduğu bir ilişki düzeyi yakalanabilir. Bu dört ülke ile ilişkilerin düzelmesi Ankara’nın özellikle Güneydoğu ve Doğu Akdeniz jeopolitiğinde risklerinin azalması veya daha yönetilebilir olmasına yardımcı olacaktır. Ancak bu olumlu meyveye rağmen, Türkiye’nin dış politika yapımında yaşadığı yapısal sorunlardan dolayı ilişkilerin düzelmesi, bölgesel normalleşmenin Ankara’nın jeopolitik çıkarlarına uyumlu bir şekilde dönüşebileceği anlamına gelmemektedir. Her dört ülke ile de hedeflenen diplomatik derinlik, ilişkilerin düzelmesi neticesinde açık iletişimin ve ekonomik ilişkilerin yeniden tesisinden ibarettir. Zira Türk dış politikası iç siyasetin dar ekseninin inşa ettiği yeni zeminde, sürdürülebilir derinlikli jeopolitik açılımlardan ziyade taktiksel adımlara, akışkan ittifaklara ve seçmen odaklı siyasal iletişime yönelmiş durumdadır. Başka bir ifade ile Türkiye, “dış politikadan” tekrar “dış ilişkiler” düzeyine rücu etmiş durumdadır. Ekonomik ve demokratik daralma devam ettiği sürece “dış ilişkiler” derinliğini aşacak bir vizyonun ortaya çıkması için zemin de oluşmayacaktır.

2022’de pozitif bir diğer gündem ise Azerbaycan-Ermenistan savaşı sonrasında açılan fırsat penceresinden Erivan’la da ilişkilerin geliştirilmesi girişimidir. 10 yıl önce başlayan girişimlerin akamete uğramasından bu yana donmuş bir sorun alanı olarak kalan Türkiye-Ermenistan ilişkileri üç yeni dinamik yardımıyla gündeme alınıyor. Bunlardan birincisi Ankara-Erivan ilişkileri üzerinde hem jeopolitik hem de siyasal bir vesayet dinamiği oluşturan Azerbaycan’ın Ermenistan’la yaşadığı kısa süreli savaştan kazanan olarak çıkarak “normalleşme sürecine” olumlu yaklaşmasının beklenmesi. İkincisi ise gerek iktidardaki milliyetçi koalisyon hükümetinin gerekse de muhalefetin ezici çoğunluğunun Türkiye içerisindeki Ermenistan ile bir normalleşmeye karşı oluşabilecek toplumsal atmosferin yönetilmesinde tahrik eden değil iktidar lehine tahkim eden bir yaklaşım sergilemesi ihtimali. Son olarak, Türkiye gündeminin ağırlıklı olarak ekonomik kriz tartışmalarıyla şekillendiği bir ortamda yıllardır hem kültürel hem de psikolojik olarak gerilimli bir başlığa dönüşen “Ermenistan’la ilişkilerin tesisinin” daha kolay ele alınabilme imkânıdır.

Türk dış politikasını 2022’de bekleyen iki zorluk bulunuyor. Bunlardan birincisi Ankara’nın; ülke içerisindeki daralmış siyasal atmosferde ve demokrasi kalitesinde ciddiye alınacak bir değişim olmadığı sürece “yeni bir jeopolitik” açılım ihtimalinin oldukça daralması. ABD’den Rusya’ya, AB’den Körfez’e, Suriye ve Irak krizlerinden Doğu Akdeniz’e varıncaya kadar bütün başlıklar bu daralmanın içerisinden ele alınmak durumundalar. İkinci dinamik ise Ankara’nın muhataplarının tamamının “seçime giden Türkiye” atmosferi içerisine girmiş olmalarıdır. Yapılacak seçimlerin “iktidar değiştiren bir seçim olma” ihtimali güçlü bir “bekle gör” atmosferinin ilişkilerin üzerine çökmesine yol açmış durumda. 2022’nin ilerleyen aylarında benzer bir refleksin, kendi iç gündemine odaklanarak Ankara tarafından da sergilenmesi tabii olarak beklenebilir. Dolayısıyla Ankara hem içeride inşa ettiği siyasal ve psikolojik daralmanın sınırları dahilinde kalarak hem de dışarıda oluşan “bekle gör” yaklaşımıyla muhatap olarak jeopolitik sorun alanlarını yönetmek durumunda kalacaktır.

2022’de Ankara’yı doğrudan etkileyebilecek Ukrayna ve Suriye’de sıcak kriz ihtimalleri bulunsa da birinci senaryomuz ve projeksiyonumuz 2021 statükosunun korunacağı yönündedir. Ayrıca bu kriz alanlarında sıcak çatışma olması durumunda bile Ankara’nın doğrudan ve çok ciddi şekilde etkilenme ihtimalini zayıf görmekteyiz. Türkiye’nin jeopolitik çıkarlarını maksimize etmek adına Rusya ilişkilerinde kalite, ABD ile sorunları çözme veya azaltma, AB ilişkilerini gözden geçirerek pozitif bir ajanda ile güncelleme talebi olmadığı sürece, 2022’de de Ankara’nın risk primlerine katlandığı ancak kazanabileceklerinden vazgeçtiği 2021 statükosu sürdürülebilirdir. Ankara açısından ekonomi-politik bir avantaja ve fırsata dönüşmesine rağmen jeopolitik birer kaldıraç olarak kullanamadığı dinamikler ise “ABD-Çin rekabeti” ve “Washington-Moskova muhtemel yeni normali” karşısında sergilenen yönsüzlüktür. Ankara’nın jeopolitik ve ekonomik çıkar maksimizasyonu için fırsat sunan bu başlıklar karşısında taktiksel adımlardan sıyrılıp stratejik bir yönü olan jeopolitik yaklaşım sergilemesi, çıkarları için elzem görünüyor. Ancak 2022’de iç gündemine çok daha fazla odaklama eğilimi gözüken Türkiye’nin, yeni yılda 2021 statükosunu sürdürmesiyle oluşacak fırsat maliyetini önümüzdeki yakın dönemde daha sert hissetmesi muhtemeldir.

Küresel Riskler

2021’i bütün küresel ekonomik ve jeopolitik dinamikleriyle pandemiyi yönetilir kılmaya gayret eden bir sene olarak geçirdiğimizi söyleyebiliriz. 2019’un son gününde haber akışlarına ilk olarak 2019-NCov ismiyle düşen zatürre haberleri fazlaca dikkat çekememişti. Bir iki hafta sonra pandeminin boyutu ve muhtemel etkilerine dair tablo ortaya çıkmaya başlamıştı. Ancak tam iki yıldır, bütün küresel gündem, korona pandemisinin etkileri altında şekillendi.

Aralık 2021 itibarıyla, açıklanan ve kayda alınabilen resmi rakamlara göre en az 300 milyon kişi hastalığa yakalandı ve yine en az 5,5 milyon insan hayatını kaybetti. Dünya genelinde 9 milyara yakın insan aşılanmasına rağmen COVID, yeni varyantlarıyla can almaya ve yayılmaya devam ediyor. 2020’de salgının erken döneminde kafa karıştıran ve çoğu kez tutarsız olan pandeminin sonlanması projeksiyonlarının ardından, 2022’ye pandeminin endemiye, yani yerel salgın(lar)a döneceği tahminleri eşliğinde giriyoruz. Ancak her senaryoda artık COVID’in yaşamımızın bir parçası olduğu gerçeği ortaya çıkmış bulunuyor. Seyahatten eğlenceye, eğitimden üretime, güvenlikten aile hayatına varıncaya kadar COVID’le birlikte yeni yaşam tarzına hemen herkes adapte olmak zorunda kaldı. 2022 için en olumlu senaryo COVID’in pandemi statüsünü kaybedip endemi haline dönüşürken mevsimsel bir grip olmaya doğru ilerlemesi. Bu kısmen pozitif kabul edilebilecek projeksiyon altında; jeopolitikten arz sorununa, güvenlikten enflasyon beklentilere kadar birçok başlığın dönüşmesini şaşırtıcı olmayacaktır.

2021 sonu itibarıyla dünya nüfusunun yüzde 60’ı civarında insan (yaklaşık 5 milyar) bir doz COVID-19 aşısı oldu. Ancak küresel aşılama eşitsizliği oldukça acımasız bir tablo da içeriyor. Amerika ve Kanada’da yüzde 74, Latin Amerika’da yüzde 71, Pasifik’te yüzde 68, Avrupa’da yüzde 68, Ortadoğu’da yüzde 49 ve Afrika’da sadece yüzde 12, en az bir doz aşı uygulanabildi. Aşıların yüzde 73’ü yüksek ve üst-orta gelirli ülkelerde uygulanırken düşük gelirli ülkelerin payına 2021 sonu itibarıyla ancak yüzde 0,9 aşı düşebildi. Pandeminin, başlangıçta sıkça dillendirilen “büyük eşitleyici” etkisinin, salgını durdurmak için aşıya -gelir ve coğrafyayı aşan bir yaklaşımla- herkesin ulaşması gerektiği gerçeğine rağmen ortaya çıkmadığını söyleyebiliriz. Bunda düşük gelirli ülkelere aşıyı ulaştırmak için kurulan COVAX aşı ittifakının 2021’deki ilk hedefi olan 1,9 milyar dozun sadece 400 milyonun gerçekleşmesi ciddi rol oynadı. Bu aşılama hızıyla Afrika’nın 2023, hatta sonrasında bile kabul edilebilir aşı oranlarına ulaşması zor olacaktır. 2022’de aşılama hızında radikal bir değişim olmadığı sürece Hindistan’da çıkan Delta, Güney Afrika’da çıkan Omicron gibi varyantlarla bütün dünya aşılamadan çok daha ağır faturalar ödeyerek yüzleşmek zorunda kalacak.

Küresel Ekonomi-Politik ve Jeopolitik

Pandemiyle küresel ekonomi-politik önce radikal daralma ardından da birikmiş talep karşısında arz zincirinde bozulmalar ve enflasyon sorunuyla baş başa kaldı. Aynı dönemde küresel jeopolitik ABD’nin Trump sonrası döneme dair ortaya koyduğu vizyonun baskısı altına girerken, ortaya çıkan basıncın ana odağında da küresel üretimin yüzde 30’una yakınını gerçekleştiren Çin yer aldı. Soğuk Savaş sonrası ilk kez bu denli sert bir şekilde küresel ekonomi-politik ve jeopolitik karşı karşıya gelmiş oldu. Bu karşılaşmanın sebep olduğu gerilim başta 2022 olmak üzere ilerleyen yılların da ana teması olmaya devam edecektir. 2022, bu gerilim kadar küresel-ekonomi politiğin en güncel başlığı olan ve “gri kuğu” dinamiği olarak da ele alınan enflasyon risklerinin yönetilmesi senesi olarak kayda geçecek. Bu sene, 1973’ten bu yana en yüksek orana ulaşarak, yüzde 5,6’yı bulması beklenen küresel ekonomik büyümenin, 2022’de ılımlı bir yavaşlama ile yüzde 4,5’a inmesi bekleniyor. 2022’de pandemi sonrası ortaya çıkan talebe yetişmeye çalışan küresel üretim, arz zincirinde radikal bozulmalara da yol açmadan ortaya çıkan enflasyonla da boğuşmak zorunda. Enflasyonla mücadelenin 2022’de başarılı olması bekleniyor. En büyük risk başta gıda fiyatları olmak üzere temel ihtiyaç mallarında fiyat istikrarsızlığının veya arz sorunlarının artmasıyla ortaya çıkabilecek sıcak gerilim ve çatışma riskleri. Bir diğer önemli başlık ise iklim değişikliğinin, 2022’de çevresel olduğu kadar jeopolitik olarak da ısınmaya yatkın olması. Düzensiz ve kırılgan bir küresel ekonomik toparlanmanın ortasında, önümüzdeki yıl, büyüme ve istikrar arayan ülkeler için zorlu olmaya devam edecek.

2022’de küresel risklerin çeşitliliği ve bunları yönetme zorluğu dikkat çekiyor: Arz zincirinde yaşanan sıkıntılar, küresel fiyat istikrarsızlıkları, çevre krizlerinin sebep olabileceği tahribatlar, Omicron ve çıkabilecek yeni varyantlar, ABD-Çin rekabeti, hızla artan eşitsizlikler, Ukrayna ve Tayvan’ı etkileyen devletlerarası çatışma senaryoları, Afrika’da derinleşen çatışmalar ve devam eden düzensiz insan hareketliliği. Bunların tümü, güvenlik ve istikrar üzerinde daha geniş etkilere yol açma, küresel tedarik zincirlerinde ve enflasyonda bozulmayı sürdürme, ekonomik toparlanmayı ve büyümeyi tehdit etme, küresel gerilim ve çatışma bölgelerinde krizlerin büyümesine yol açma kapasitesine sahipler. Kurallara dayalı uluslararası düzen ve onun çok taraflı kurumları zayıflıyor. ABD’nin kurumları ve kırılgan küresel düzeni koruma taahhüdünün azalması, Çin’in düzen önermeyen küresel domine edici güç arzusu, demokrasiler arasındaki bölünme, otoriterliğin yayılması ve büyük güç rekabetinin derinleşmesi, yapısal riskleri artırıyor. Bu eğilimlerin hiçbiri, önümüzdeki yıl dünya çapında çatışma ve istikrarsızlık riskinde bir azalmaya işaret etmiyor. ABD ve Çin arasındaki büyük güç rekabetinin 2022’de tüm bölgelerde daha geniş jeopolitik riskleri şekillendireceğini öngörülmelidir.

 

ABD-Çin Rekabeti

Küresel jeopolitiği 2022’de ilgilendiren temel konu, ABD ve Çin arasında farklı başlıklar ve bölgelerde yaşanan rekabetin sertleşmesi. Büyük güçler geriliminde henüz çok aktif bir şekilde eksenler oluşmuş değilse de Washington’ın 2021’de AUKUS üçlüsünün Fransa’yı açıkça dışlayarak oluşturduğu ittifakla dünyaya net bir mesaj vermesine şahit olduk. ABD bu tarz adımlarını 2022’de atmaya devam ettikçe daha fazla Soğuk Savaş sahneleri görmeye başlayacağız. İki güç arasındaki farklı ekonomik hedefler, siyasal tasavvur ve jeopolitik eksenler uğruna devam eden gerilim ister istemez dünyanın geriye kalanını da içine almaya başlamak durumunda.

Çin Komünist Partisi’nin ilan ettiği “ana stratejisi”, 2049 yılına kadar “Çin ulusunun büyük gençleşmesini” gerçekleştirmek ve Çin’i dünya sahnesinde refah içerisinde bir güç ve liderlik konumuna “geri döndürmek”. Askeri modernizasyonunu 2035’e kadar tamamlamak için planlamalar yapmış olan Çin, bu stratejiyi uygularken, ihtiyaç duyduğu kaynakları ve pazarları güvence altına almak için ülkeler ve tedarik zincirleri üzerinde siyasi ve ekonomik kontrol nüfuz ağı oluşturmayı hedefliyor. Xi’nin Kuşak ve Yol Girişimi, aşı diplomasisi, finansman destekli zorlayıcı diplomasi kullanımı ve Çin’in otoriter hükümetlere kitlesel gözetim teknolojileri ihracatı, bu hedefin son birkaç yılda göze çarpan bazı unsurları sadece. Çin’in 2022’de bu yaklaşımı sürdürmesi beklenmelidir. Ancak başta Çin emlak piyasasında yükselen riskler (Evergrande’nin durumu) olmak üzere, pandemiyle birlikte küresel üretimde yavaş yavaş başlayan eksen kaymalarının da 2022’de Çin üzerinde baskı oluşturacağı gözden çıkarılmamalıdır.

Amerika’yı Bekleyen Riskler

ABD Başkanı Joe Biden, 2022’deki politika gündemini ve partisinin Kongre üzerindeki kontrolünü kaybetmesine yol açacak bir dizi iç ve dış zorlukla karşı karşıya. Bu durum, ABD’de, son 70 yıldır, iktidar partisinin ara seçimlerde ortalama 25 sandalye ve en az bir meclisi kaybetme geleneğiyle uyumlu bir gelişme olacaktır. ABD’deki siyasi iklim, 2020 başkanlık seçimlerinin çalkantısından bu yana iyileşirken, siyasi, sosyal ve ekonomik konulardaki derin partizan bölünmeler hâkim olmaya devam ediyor. Pandemi başta olmak üzere iç sorunlara yol açan dış riskler, artan küresel istikrarsızlık, Çin ile stratejik rekabet ve tüm bunların küresel tedarik zincirleri ve büyüme üzerindeki etkisi de kaçınılmaz baskılar oluşturmaktır.

Biden’ın önümüzdeki on yılda 3 trilyon dolar harcanmasını öngören iddialı sosyal politika ve altyapı faturaları ana gündemdeki ağırlığını koruyor. Çin ile rekabet etme stratejisi Washington’ın müttefiklerini Pekin ile karşı karşıya gelme riskini taşıyan politikalar benimsemeye ikna etmeyi de gerektiriyor. Bu başlıkta Washington’ın 2022’de sıkıntılarla karşılaşacağı ancak bunların aşılmasının çok zor olmayacağı beklenebilir. Zira ABD’nin Çin’le gerilimini “Soğuk Barış” ekseninde tuttuğu sürece müttefikleriyle süreçleri yönetme kapasitesi bulunuyor. Ancak Soğuk Barış’ın Soğuk Savaş’a dönüşmesi Washington’un stratejisinde ciddi boşluklar ve sorunlar çıkaracaktır.

ABD’nin Çin’i püskürtme stratejisinin müttefikleri açısından ikna edici en önemli unsuru pandeminin sebep olduğu arz zinciri ve dolayısıyla ortaya çıkan küresel enflasyonun artışı olabilir. Çin’e ciddi oranda bağımlı olan küresel üretimde yaşanan arz sorunları karşısında Washington’ın müttefikleri, milenyumdan bu yana şekillenen Çin üretici gücünün küresel ekonomi-politikte yaşanan kırılma anlarında oluşturduğu jeopolitik ve ekonomik riskleri 2021 boyunca fazlasıyla konuştular. Trump’ın oldukça dağınık, tutarsız ve müttefiklerini gözetmeyen Çin stratejisinden sonra Biden’la oluşabilecek katılımcı bir vizyonun kendisine daha fazla ortak bulacağını öngörebiliriz. Özellikle Fransa-Avusturalya denizaltı üretimi anlaşmasını fiilen müdahale ederek bozan Washington hem herhangi bir aktöre stratejik bağımsızlık alanı tanımayacağını hem de Çin’le ilişkilerde otonom davranılmasının sorun olduğunu göstermiş oldu. Biraz Bush’un Irak işgali öncesi 11 Eylül atmosferini suiistimal ederek “ya bizimlesiniz ya da terörle” sıkıştırmasına benzeyen bu yaklaşımın 2022’de sürdürüleceği beklenmelidir. Avrupa’nın, Fransa’nın dışlanmasını ve İngiltere’nin de Washington’la sorunlu sayılabilecek bir dönemde bir anda Çin karşıtı stratejinin sağladığı zeminde yeni paktın parçası olmasını dikkatle not ettiği biliniyor.

Benzer bir gerilim hattının Rusya ile ilişkilerde ortaya çıkmasını beklemiyoruz. Rusya’nın Ukrayna’da kısa süreli sıcak çatışmaları ve gerilimleri aşan bir savaş ya da Kırım benzeri bir ilhak hareketi başlatmadığı sürece Washington’ın “Moskova’yı sınırlama” stratejisinin Avrupalı müttefikleri ve Rusya açısından ciddi bir çatışma alanı oluşturması beklenmemelidir. Moskova’nın Ukrayna’da sürdürdüğü “tedbirli tahrik” politikası çatışma riskleri barındırsa da ABD ve AB ile yeni bir istikrarlı dönem arzusu da dikkat çekmektedir. Ülke içerisinde “Rus Dünyası (Ruskiy Mir)” ütopyası etrafında tam bir güç tahkimatı yapmış olan Putin yönetiminin, dış politika ve jeopolitik pragmatizminin arttığı da görülmektedir. Washington’ın “Çin’in püskürtülmesi” stratejisiyle ABD’nin güç konsolidasyonu yapmasından rahatsızlıkları olsa da Moskova’nın Çin’in sınırlandırılması sürecinden ve sonuçlarından şikâyetçi olması beklenmemelidir. Aksine Moskova’nın komşusu Avrupa’da yeni dönemde daha faydacı bir ilişkiye girmek isteyeceğini, ABD ile sorunlarını asgari düzeye indirme arzusunun artacağını ve bu yönde adımlar atmasının mümkün olduğu görülüyor. Ancak Moskova’nın jeopolitik pragmatizminin ve esnekliğinin artması, bölgesel askeri varlığının son yıllarda hareketlenmesi, Rusya’nın ana sorununu ortadan kaldırmamaktadır: “Ruskiy Mir” Moskova’nın demokratikleşme ve ekonomik sofistikasyon sınırlarında beklemek zorundadır. Zira bunlar, Rusya’nın hayalini kurduğu yeni bir Sputnik momenti yakalaması için aşması gereken iki temel sorun konumundalar.

 

Avrupa’nın Jeopolitik Yön Arayışı

Brexit’ten sonra jeopolitik tartışmaların Avrupa Birliği’ni de aşarak Avrupa’nın ne olduğuna kadar yönelmesinin ardından ciddi bir siyasal ve jeopolitik kırılganlıklar dönemine giren AB; göç krizinin ve popülist dalganın nispeten sakinleştiği bir dönem yaşıyor. Bunda elbette COVID darbesinin de ciddi katkısı oldu. Avrupa, 2022’ye, diğer birçok bölgeye göre ekonomik toparlanma için daha dayanıklı beklentilerle olsa da geçmişe göre zayıflamış bir durumda giriyor. Ayrıca, Macron ve Orban’ın hükümetleri dışında, yaklaşan ulusal seçimlerde çok az değişiklik bekleniyor. Hükümetler açısından görece bir süreklilik yılı olması muhtemel. Ancak bu, Avrupa’nın siyasi çalkantıdan kurtulacağı anlamına gelmiyor. 2022 çeşitli cephelerdeki krizlerin AB’yi test edeceği bir yıl olacak gibi görünüyor.

Yeni COVID-19 salgınları, küresel tedarik zincirlerinde ve özellikle enerji fiyatlarında devam eden bozulma, büyümeyi raydan çıkarabilecek veya yavaşlatabilecek bir dizi başka sorunu birleştirebilecek ana faktörler halinde. Bir bütün olarak Avrupa için bu risk faktörleri, daha geniş olumsuz jeopolitik eğilimlere ve istikrarsızlığa bağlı olan diğer bölgelerin toparlanma ve istikrar beklentileriyle büyük ölçüde bağlantılıdır. Özellikle, sadece Rusya, Çin ve ABD arasında değil aynı zamanda Avrupa’nın yakın çevresindeki daha küçük devletler arasındaki uluslararası ilişkilerin giderek artan sorunları, Avrupa’nın önümüzdeki yıl nasıl ilerleyeceği üzerinde doğrudan bir etkiye sahip olacaktır. Polonya, Bulgaristan ve Batı Balkan ülkeleri gibi Doğu Avrupa ülkeleri, 2022’de AB’nin karşılayamayacağı ve önlemek için yetersiz donanıma sahip göründüğü krizlere karşı özellikle savunmasız durumda.

Almanya’da görev alan yeni hükümet, 16 yıllık Şansölye Merkel’in yönetiminden sonra değişim vaatleriyle geliyor. Şansölye Olaf Scholz yönetiminde politika değişikliğinin ılımlı olacağını tahmin ediyoruz. Almanya’nın yeni liderliğinin; ülkeyi ve AB’yi her ikisinin de karşı karşıya olduğu sert jeopolitik ortama uygun politikalar geliştirme konusunda, koalisyonun tabiatından dolayı, Merkel kadar etkin olamayacağı öngörülüyor. Fransa’nın Ocak ayından Haziran 2022’nin sonuna kadar Avrupa Birliği Konseyi başkanlığını elinde tutacak olması ve Nisan ayındaki Fransız Cumhurbaşkanlığı seçimleri de Avrupa için dikkatle izlenmesi gereken başlıklar.

AB açısından hem birlik içinde hem de dış politika ve jeopolitik başlıklarda belirleyici önemli unsur Fransız-Alman ilişkilerinin kalitesi olacaktır. Bu ilişkinin kalitesi AB’nin Çin ve ABD ile ilişkilerini dengeleme kapasitesini de belirleyecektir. AB, her ikisinin de ekonomik ve siyasi baskısına karşı savunmasız durumda görünüyor. Özellikle stratejik sektörlerde yatırım yoluyla Çin’in ekonomik etkisini sınırlamayı amaçlayan AB; mevzuatını ilerletme çabaları da dahil olmak üzere, Çin’e karşı daha sert ama yine de çıkarlarını koruyan bir yaklaşım sergileyebilir. Bu tür önlemler Pekin tarafından misilleme riski taşıyor ve muhtemelen 2022’de hızla gerçekleşmeyecek, bu da AB liderlerinin uzun vadeli stratejik güvenlik projeksiyonları için zaman kazanmalarını sağlayacak.

Ortadoğu’da Kriz Statükosu

Ortadoğu, cari krizin bir statükoya dönüşmesinden dolayı 2022’yi de jeopolitik donma içerisinde geçirebilir. Bu durum, krizlerin azalacağı ya da siyasal, ekonomik, toplumsal ve jeopolitik maliyetlerin düşeceği anlamına gelmiyor. Suriye’de Şam merkezli bir düzenin kurulamadığı, Kuzeydeki otonom yapıların ise ne kendi bölgelerine ne de Suriye’nin geriye kalanına istikrar ihraç edecek kapasitelerinin ortaya çıktığı kısır döngü dengesi oluşmuş durumda. Amerika’nın Rusya ile 2022 içerisinde Çin stratejisi bağlamında alt bir başlık olarak Suriye’yi ele alması, ilk anda risklerin artması anlamına gelebilir. Böylesi bir gelişme, özellikle Türkiye’nin Washington-Moskova dengesinin Suriye’de bozulmasının ardından jeopolitik imkânlarının daralma sürecinin hızlanmasına yol açabilir.

Körfez ülkelerinin Katar ambargosunu sona erdirmeleri ve Türkiye-BAE ilişkilerinin düzelmesi de bölgesel kriz alanlarına pozitif olarak yansıyacaktır. Bu gelişmenin ardından Ankara’nın İsrail, Mısır ve Suudi Arabistan’la 2022’de ilişkilerini düzeltmesi daha gerçekçi bir ihtimale dönüşmüş durumdadır. Bölge ülkelerinin tamamının iletişimini birbirine açık hale getiren bu gelişme; Yemen’deki Husilerle kapsamlı, uzun vadeli bir ateşkes anlaşmasının müzakere edilebilmesine, Irak’ta hükümetin tesisine ve Lübnan’da istikrarın sağlanmasına katkı sağlayacaktır.

Irak’ta seçimler sonrası düzen kuramama riski devam etmektedir. Yeni bir eksen olarak “Sadr-Sünniler-Kürtler” ortaklığının oluşması Irak açısından olumlu bir gelişme olacaktır. Bu yönde çabaları İran’ın engelleme ihtimaline rağmen, Irak’ta da devam eden statükonun korunması ilk beklenti olmalıdır.

İran ve ABD’nin, önümüzdeki yıl JCPOA nükleer anlaşmasına en azından bir miktar uyum sağlayan bir anlaşma üzerinde anlaşmaya varmaları mümkün olabilir. İran’daki yeni yönetim tam anlamıyla bir kurumsal tahkimatın üzerinde oturuyor ve Washington’ın “tam baskı politikasından” kurtulmak için gerekli pragmatizme sahip görünüyor. İsrail’in görüşmelere karşı yüksek sesli muhalefetinin olmaması, Suudi yönetimi başta olmak üzere Körfez’in Trump sonrası Biden’la daha tutarlı bir ilişki kurma arzusu da anlaşma ihtimalini artırmaktadır. Ancak bu jeopolitik akış, ABD’nin bölge ülkelerini sahici bir şekilde ikna etmesiyle mümkün olabilir. 2021 içerisinde Çin’in İran’la geliştirdiği stratejik ilişkiler, BAE’nin Pekin yakınlaşmaları, Riyad’ın benzer şekilde proje ortaklıkları, Bağdat ve Erbil’in Çinli şirketlere açtıkları ihaleler, Ankara’nın Uygur Türklerine yönelik ağır insan hakları ihlallerini paranteze alarak Çin’le geliştirdiği ilişkiler, bölge ülkelerini Washington’la yeni bir düzlemde karşı karşıya getirecektir. ABD’nin bu düzlemi eksen tercihine zorladığı senaryoda gerilimler oluşması muhtemeldir.

İLGİLİ YAZILAR

mesut yeğen

BAKIŞ

Kürt meselesinin bölgedeki seyrinde olduğu gibi Türkiye’deki seyrinde de, seçimlerin ne zaman yapılacağına bağlı olarak, 2022’de ya da 2023’te bir değişim yaşanması muhtemel. Ancak bu değişimin kuvvetlice bir değişim olabileceğini söylemek zor.

Kürt meselesinin bölgesel durumuyla ilgili önceki yazıda 2015’ten sonra Suriye ve Irak’ta oluşan statükonun 2022’de değişebileceğini gösteren işaretlerden söz etmiş, meselenin Türkiye kısmını değerlendirmeyi bu yazıya bırakmıştım. Kürt meselesinin Türkiye’deki ve bölgedeki seyri uzunca bir zamandır iç içe girdiğinden bunların birindeki değişimin diğerini tetiklemesi kaçınılmaz olmakla beraber, meselenin bölgesel boyutunu bir an için askıya alarak ‘yerel’ duruma baktığımızda görünen esas olarak şu: Kürt meselesinin Türkiye kısmında 2015-2016’da kurulan statükoyu mümkün kılan siyasi iklim ve güç kompozisyonu önümüzdeki seçimlerde yenilenebilir görünüyor. Bu da şu demek: Kürt meselesinin bölgedeki seyrinde olduğu gibi Türkiye’deki seyrinde de, seçimlerin ne zaman yapılacağına bağlı olarak, 2022’de ya da 2023’te bir değişim yaşanması muhtemel.

Öte yandan, gerçekleşmesi muhtemel bu değişimin kuvvetlice bir değişim olabileceğini söylemek zor. Kürt meselesini çevreleyen durumu mümkün kılan faktörlerle etkinlikleri vasıtasıyla meselenin gidişatını şekillendirebilecek aktörlerin yatkınlıkları birlikte düşünüldüğünde değişim ihtimalinin kuvvetli, muhtemel değişimin kuvvetli olma ihtimalininse zayıf olduğu görülüyor. İzah etmeye çalışayım.

Durum

 

Kürt meselesinin Türkiye kısmını çevreleyen durumun ilk ögesi şu: 1999’dan başlayarak, AB perspektifi, vesayet rejimine karşı müttefik arama ve Arap Baharı’ndan bölgesel güç olarak çıkma işlerine bağlı olarak devleti yönetenlerce peşine düşülen “zayıf tanıma” siyaseti 2015’le birlikte yerini süreklileşmiş tahakküm siyasetine bırakmış durumda. Diğer bir deyişle, yakın zaman perspektifinden bakılacak olursa Türkiye eski Türkiye değil. 100 sene perspektifinden bakılacak olursa da Türkiye eski Türkiye.

Durumun ikinci ögesi de Kürtlerle ilgili. Burada görünen de şu: Kürt meselesi tam gaz devam ediyor. Bütün işaretler, nüfusun 5’te 1’ini oluşturan ve büyük kısmı ülkenin belli bir bölgesinde meskûn Kürtlerin yarısının ve hatta biraz daha fazlasının 100 senedir maruz kaldıkları ‘tanınmama’ statükosuna itiraz etmeye devam ettiklerini gösteriyor. 2015’ten bugüne takip edilen süreklileşmiş tahakküm siyasetine rağmen HDP’ye destek vermeye devam edip AK Parti’ye verdikleri desteği azaltmaları, Kürtlerin tanınma taleplerinin aynen sürdüğüne işaret ediyor. Yukarıda kullandığım benzetmeyi devam ettirecek olursam Kürtler de eski Kürtler, orada da değişen çok bir şey yok. Ama tam da değil. Bir açıdan bakıldığında Kürt meselesi de, Kürtler de değişmiş görünüyor. Şehir savaşlarının bildik akıbetinden beridir silahlı faaliyet, Kürt meselesinin de Kürt hareketinin de oldukça tali bir unsuruna dönüşmüş durumda ve yeniden asli bir unsura dönüşme ihtimali zayıf görünüyor.

Bu kısa durum analizi şunu gösteriyor: Kürtlerin tanınma talebi ve devletin tanımama kararlılığı, Kürtlerin maruz kaldıkları vaziyeti değiştirme arzusu ve devletin vaziyeti sürdürme istenci aynen devam ediyor. Kürt meselesini çevreleyen zeminde bu ikisinden başka bir faktör, işlerin gidişatını etkileyebilecek başkaca bir dinamik olmasaydı Kürt meselesinin seyrinin değişme ihtimali de herhalde epey zayıf olurdu. Çünkü, ne kadar kuvvetli olursa olsun Kürtlerin durumu değiştirme arzusu devletin durumu koruma istenci karşısında galebe çalabilecek gibi değil.

Ancak, bu türden faktörler var ve bu durum Kürt meselesinin seyrinde bir değişimi muhtemel kılıyor. Kürt meselesinin bölgesel seyriyle ilgili olanları askıya alacak olursak, bu faktörlerin en önemlisi Türkiye siyasetinde Kürt meselesi haricinde gerilim hatlarının mevcut oluşu. Türkiye siyaseti Kürt meselesi haricinde yaşam tarzları, bölüşüm işleri, adalet, Türkiye’nin küresel siyasetteki istikameti gibi hatlar üzerinden de geriliyor ve bu gerilimler 2018’den beridir bir meta-gerilime, otoriterlik karşısında demokrasi gerilimine hayat veriyor. Esasını tanınma talebinin oluşturması ve bir süredir süreklileşmiş bir tahakküm siyasetinin hedefinde olması, Kürt meselesini ve bu mesele etrafındaki gerilimi de bu meta-gerilimin menziline sokuyor.

Özetle, Kürt meselesi etrafındaki de dahil olmak üzere Türkiye siyasetinin ana gerilimleri bir süredir otoriterlik karşısında demokrasi gerilimi şeklinde kristalize oluyor. Nitekim, çok büyük bir değişiklik olmadığı takdirde önümüzdeki seçimler de bu gerilimin taraflarını temsil eden iki program, iki aday arasında olacak gibi görünüyor. Olur da, bugün itibarıyla hiç de küçük görünmeyen demokrasi hattındakilerin kazanması ihtimali gerçekleşirse, Kürt meselesinin seyri de bir biçimde değişeceğe benziyor. Gerek seçimlerin demokrasi tarafındakilerce kazanılması ancak tanınma talebinin taşıyıcısı Kürtlerin katkısıyla mümkün olacağından, gerekse de seçim sonrasında devreye girecek demokrasiye dönüş siyaseti doğal olarak süreklileşmiş tahakküm siyasetinin geriletilmesini getireceğinden, seçimlerin ardından Kürt meselesinin seyrinin değişmesi epey muhtemel görünüyor. Özetle, Kürt meselesi etrafındaki cari durum, diğer bir deyişle, Kürt meselesi etrafındaki gerilimin daha büyük bir gerilime teğellenmiş oluşu ve bu gerilimin belli bir istikamette çözülme ihtimalinin mevcut oluşu, meselenin seyrinin değişmesinin kuvvetle muhtemel olduğunu gösteriyor.

 

Değişim: Cılız ve İstikrarsız

 

Kürt meselesinin seyrinin değişme ihtimalinin kuvvetli olduğunu gösteren bu durum analizi bir başka şeyi daha gösteriyor: Değişimin kuvvetli olma ihtimalinin zayıf olduğunu. Hem şimdiye kadar sözünü ettiklerim hem de ilave birkaç faktör, Kürt meselesinin seyrindeki muhtemel dönüşümün pek muhtemelen cılız ve istikrarsız bir dönüşüm olacağına işaret ediyor.

Dönüşüm pek muhtemelen cılız ve istikrarsız olacaktır, çünkü yukarıdaki durum analizinin de gösterdiği üzere dönüşümü mümkün kılacak görünen müstakbel siyasi gelişme olarak otoriterliğe karşı demokrasi fikri etrafında bir ittifak kurulmasının arkasında üzerine uzlaşılmış kuvvetli ilkeler, sadakatle bağlı olunan normlardan ziyade mecburiyet var. Muhalefeti oluşturan çeşitli aktörler arasında şu ana kadar oluşmuş görünen mutabakat “mevcut otoriter rejimden çıkalım da sonrasına bakarız” türünden gevşek bir mutabakata benziyor ve Kürt meselesinde takip edilebilecek yol yordam hakkında neredeyse hiçbir işaret içermiyor. Şu ana kadarki vaziyet daha ziyade şunu gösteriyor: Kürtler maruz kaldıkları süreklileşmiş tahakküm halinin ötesine açılan bir kapıyı aralayabilmek için muhalefetle birlikte olmaya, muhalefetin başat aktörleri ise otoriter tek adam rejiminden parlamenter demokrasiye geçebilmek için Kürtlerle birlikte olmaya ihtiyaç duyuyor. Bu karşılıklı mecburiyet hali, Kürt meselesinin seyrinin seçimler sonrasında kuvvetli bir biçimde dönüşme ihtimalinin o kadar da kuvvetli olmadığını gösteriyor. Muhalefet aktörleri arasındaki cılız mutabakatın genişleyerek Kürt meselesinde daha nitelikli bir dönüşümü tetikleme ihtimali olmakla beraber, bugünkü mecburiyet mutabakatı Kürt meselesinin seyrinde seçimler sonrasında gerçeklemesi muhtemel dönüşümün cılız ve istikrarsız bir dönüşüm olacağını gösteriyor.

Üstelik, sözünü ettiğim muhtemel dönüşümü cılız ve istikrarsız kılacak başka faktörler de var ya da olacak. En başta da bugünkü otoriter durumun müellifi siyasi aktörlerin ve bürokrasinin müstakbel tasarrufları. Malum, AK Parti-MHP ikilisi ve bürokrasi açısından mevcut süreklileşmiş tahakküm siyasetinin Kürtlerin desteğinden mahrum kalıp müstakbel seçimleri kaybetme ihtimali yaratmaktan başka bir mahzuru yok. Aksine, bu küçük mahzuru olmasa söz konusu siyaset AK Parti-MHP ve bürokrasi nazarında başarılı olmuş ve sürdürülmesi gereken bir siyaset. Nitekim, seçimler sonrasında iktidar değişikliği gerçekleşir de Kürt meselesinin seyrini değiştirebilecek adımlar atılmaya başlanırsa bu üç aktörün nasıl davranacağını kestirmek zor değil. Hülasa, muhtemelen yeni müttefikler de bulacak bugünün iktidar aktörlerinin ve bürokrasinin göstereceği direnç, Kürt meselesindeki muhtemel değişimin cılız ve istikrarsız olmasına yol açacak bir başka faktör.

Muhalefet partileri arasındaki büyük farklılıklar da benzer bir faktör olarak işleyecektir. Şu ana kadar verilen işaretler Deva, Gelecek ve Saadet Partisi’nin Kürt meselesinin seyrindeki muhtemel dönüşümün nitelikli bir dönüşüm olmasına cevaz verebilecekleri yolunda. Ne var ki, muhalefetin lokomotif partisi olarak CHP’nin ve daha önemlisi İYİ Parti’nin bu türden nitelikli bir dönüşüme evet demesi pek de mümkün görünmüyor. Kürt meselesinin seyrini dönüştürmesi muhtemel bir gelişme olarak iktidarın değiştirilmesi işinin müstakbel faillerinden biri olarak İYİ Parti’nin ve kısmen de CHP’nin Kürt meselesi hakkındaki bilinen yatkınlıkları da, söz konusu dönüşümün cılız olma ihtimalinin kuvvetli olduğunu gösteriyor.

Son olarak, kamuoyunun mevzu hakkındaki genel eğilimi de benzer bir işlev göreceğe benziyor. Malum, Kürt meselesi ya da Kürt meselesinde yeni bir siyaset fikri uzunca bir süredir kamuoyunun gündeminde değil. Kaldı ki, kamuoyu yoklamaları vatandaşların büyük kısmının Kürt meselesinde liberal bir pozisyona uzak olduklarını gösteriyor. Bu durum seçimler sonrasında devreye girmesi muhtemel değişimin cılız kalması için kuvvetli bir mazeret oluşturacaktır.

Özetle, vaziyet ve vaziyeti şekillendirme kabiliyetine sahip aktörlerin yatkınlıkları, Kürt meselesinin Türkiye’deki seyrinde, seçimlerin ne zaman yapılacağına bağlı olarak bir değişimin gerçekleşebileceğini ancak söz konusu değişimin kuvvetli olma ihtimalinin olmadığını gösteriyor. Kürt meselesinin görünür geleceğinde nefes alabilecek türden bir ferahlamadan fazlası var görünmüyor.

İLGİLİ YAZILAR

BAKIŞ

Karar alma süreçlerinde nesnel gerçekliği değil kendi kurgularınızı yeğliyorsunuz. Üstelik kararları rasyonel biçimde ve bilimsel veriler ışığında değil önyargılarınızı doğrulayacak şekilde biçimlendiriyorsunuz. Ne kadar tehlikeli bir bileşim!

Eppur si muove… “Yine de dönüyor”… Copernicus’un 1544’te yayımlanan “Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine” adlı kitabı, Güneş merkezli bir gezegenler sistemi görüşünü ortaya koyuyordu. Matematikçi ve fizikçi Galileo, “Dünya’nın Güneş etrafında döndüğü” şeklindeki bu görüşü savunan bulgular ortaya koydu. Bu görüşleri yüzünden 1633’te İtalyan Engizisyonu tarafından yargılandı. Dünya’nın hareket etmesi fikri İncil’e aykırı bulundu ve Galileo tövbe edip bu görüşten dönmeye davet edildi. Ayrıca ömrünün sonuna kadar ev hapsine mahkûm edildi. Galileo’nun bu baskılara tepkisini (duruşma sırasında olmasa bile) yazının başındaki ifade ile dile getirdiği söylenir. “Eppur si muove” bilimsel gerçeklere karşı sergilenen bağnazlığa karşı duruşun efsanevî bir simgesi olmuştur.

9 Aralık’ta Perspektif’te yayımlanan yazımda; Türkiye’nin karşı karşıya olduğu krizin ekonomi de dâhil birçok alanda yansımaları olan bir yönetim ve daha da temelde bir zihniyet krizi olduğunu savunmuştum. Ayrıca bu zihniyet ve yönetim krizinin ekonomideki yansımalarının birkaç kategoride değerlendirilebileceğini, en önemlisinin olgusal gerçekliğin inkârı ve bunun yerine kurgusal gerçekliğin temel alınması olduğunu belirtmiştim. Bu bağlamda öne çıkan ikinci kategorinin; karar alma süreçlerinde bilimin kanıtlanmış önermelerinin reddedilmesi, rasyonellikten uzaklaşılması ve önyargılara dayanan kanaatlerin ekonomi politikalarına yön vermesi olduğu savunulabilir.

Toplumsal Gerçekliğin Ekonomik Yansımaları

İktisat bir sosyal bilimdir. Sosyal; yani toplum ile bilim kavramlarının bir tamlama olarak kullanılmasının sorunsal olduğunun, sosyal bilimlere yönelik bilim felsefesi eleştirilerinin hiç kuşkusuz farkındayım. İktisat içinde farklı düşünce okulları olduğunu, bunlar arasında paranın tanımı üzerinde bile görüş ayrılıkları olduğunu lisans düzeyinde düzgün eğitim alan her iktisatçı gibi biliyorum. Bununla birlikte, insanlığın deneyimi bize, söz konusu olan ekonomi olduğunda en az fizik yasaları kadar kesin bazı önermelerin geçerli olduğunu gösteriyor. Hiçbir post-modern epistemoloji tartışması “arz ve talep yasasının” gerçekliğini ortadan kaldırmayacaktır. Anaakımdan ayrılan ve “bilim kilisesine” karşı en aykırı görüşleri savunan iktisatçıların bile toplumsal gerçekliğin ekonomik yansımalarına ilişkin görüş birliğine katıldıkları konular var.

Önemli bir kısmı paradigma içi tartışmalar olan görüş ayrılıklarını, kendi alternatif model arayışlarına dayanak yapmaya çalışanların durumu (toplumsal sonuçları bu denli yıkıcı olmasaydı) hafif bir tebessümle geçiştirilebilirdi. Manzara dışarıdan ve güvenli bir mesafeden gülünç geliyordur. Evde ilk kez tek başına kalan ve ebeveynlerinin kısıtlamalarından âzâde kalan bir çocuk heyecanı ile öteden beri heves ettiği şeyleri deneyenlerin durumunun, en yakın müttefik saydıkları devlet başkanları tarafından bile alay konusu edilmesi de bu görüşü destekliyor zaten. Ne yazık ki 2019’dan beri sürdürülen bu ekonomi deneylerinin nesnesi/kobayı durumunda olanlar için durum bu kadar eğlenceli değil. Nev’i şahsına münhasır bu model arayışlarının, deneme-yanılma yöntemiyle geliştirilen parlak finansal mühendislik tasarımlarının maliyeti ağır oldu. 2013 yılında küresel üretim içindeki payı yüzde 1,23 olan Türkiye ekonomisi, dolayısıyla bütün bir toplumun dünya ortalamasına göre refah payı, bugün yüzde 0,85’e gerilemiş durumda. Bu rakamın 1979 yılında da yaklaşık bu düzeyde olduğunu göz önünde bulundurursak durumun vahameti kendiliğinden ortaya çıkar.

Avrupa merkezli sosyal bilim anlayışına, Batı tarafından ve önemli bir kısmı sömürgecilik döneminde geliştirilen disiplinlere eleştirel bakmak ve bunları sorgulamak ahlaken haklı bir duruş olduğu kadar bilimsel geçerlilik de taşıyor. Zaten yukarıda “paradigma içi tartışmalar” diye atıfta bulunduğumuz yaklaşımlar da bunu amaçlıyor. Dünyadaki değişimin, ortaya çıkan yeni düşüncelerin ve tartışmaların Osmanlı entelektüelleri tarafından yakından izlendiğini biliyoruz. Batılı güçlerle askeri gerilimin had safhada olduğu bir dönemde bile düşüncelerin ciddiye alınmasında, tartışmaların modern bilimin kavramlarıyla yapılmasında, gerekli görüldüğünde bunların bir kısmının içselleştirilmesinde hiç kompleks gösterilmediği anlaşılıyor. Yerel değerlerin korunması konusunda duyarlılık gösteren muhafazakâr düşünürler bile bu bakımdan istisna oluşturmuyor. Siyasal ve felsefî konularda daha temkinli bir tutum sergileyen Osmanlı aydınları, söz konusu olan temel bilimler ya da ekonomi olduğunda çok daha cesur davranmaktan kaçınmamış. Bu yaklaşımın sadece entelektüel düzeyde kalmadığını da biliyoruz. Doğal çevrenin, fiziksel koşulların, inanç yapısının, siyasetin hedeflediği toplumsal tasarımın Batı’dakinden bir hayli farklı olmasına ve nihayet bütün bunların sonucunda tarihsel tecrübenin de farklılaşmasına karşın 19’uncu yüzyılın özellikle son çeyreğinde “ezmânın tagayyuru ile ahkâmın tagayyuru inkâr olunamaz (dönemsel koşulların değişmesi yargıların da değişmesini gerektirir)” ilkesi doğrultusunda ekonomik yapının ve ilişkilerin bizzat devletin kendisi tarafından kökten biçimde ele alındığı yadsınamaz bir gerçektir.

Ne yazık ki 20’nci yüzyılın başına kadar süren bu dinamizm, biraz da 1930’lu yılların baskıcı/tekçi ortamının etkisiyle tevarüs edilebilecek süregiden bir gelenek çizgisi oluşturamadı. Çoğunluğu kırsal kesimden gelen Cumhuriyet dönemi muhafazakârlarının/dindarlarının heyecanla izledikleri kanaat önderleri; modası çoktan geçmiş Alman idealizmini Türk-İslam mitolojisiyle harmanlayarak sunan; Batı’ya ait her şeyi kategorik olarak reddeden, düşünsel derinlik yerine duygusal gerilimi, kavramsal bütünlük yerine demagojiyi yeğleyen bir anlayış sergiliyordu. Dahası, önce Hint altkıtasında İngiliz sömürgeciliğine karşı direnişin, ardından Pakistan devletinin Hindistan’dan ayrı siyasal varoluşuna meşruluk kazandırmaya yönelik çabaların bir unsuru olarak geliştirilen “özgüncü” akım da tercüme eserlerle Türkiye’deki muhafazakâr/dindar kesimin kafa karışıklığına katkı sağladı. Bu konu kuşkusuz bu yazı çerçevesine sığmayacak bir tartışma olsa da bugün politika yapımında söz sahibi olan kesimin zihin dünyalarını ve alternatif model aratışlarının altında yatan motivasyonu anlamak bakımından önemli olduğunu düşünüyorum.

İktisat Bilimine Direnmek

Bu zihinsel arka planın somut yansımasını para politikası alanında yaşıyoruz. İktisat bilimiyle kavga etmeyi bıraksalar durum aslında çok karmaşık ve anlaşılmaz değil. Türk lirasının fiyatı olan faizi Merkez Bankası belirliyor. Belirlediği fiyatın geçerli olabilmesi için de kim ne kadar TL isterse bu fiyattan vermesi gerekiyor. Bir miktar ticaret tecrübesi olan herkes, Merkez Bankası’nın kendisinden talep edilen TL’yi piyasaya vermemesi durumunda, TL’nin ikinci el piyasadaki fiyatının (piyasa faizi) resmi fiyattan (Merkez Bankası faizi) kopacağını sanırım anlar. Merkez Bankası para basma imtiyazına tekelden sahip olduğundan istediği kadar TL’yi piyasaya vermesinde bir zorluk yok. Peki TL’nin Merkez Bankası tarafından belirlenen fiyatı (faiz) ekonomik dengelerin ve piyasa gerçekliğinin gerektirdiğinin altında olursa ne olur? Değerinden ucuz satılan her ürüne ne olursa o olur; büyük bir talep, o ürünün piyasada aşırı bollaşması ve değerinin düşmesi. Faiz düşük tutulunca malların ve varlıkların TL cinsinden fiyatları kaçınılmaz olarak artıyor. Buna yabancı para da dâhil.

Şöyle düşünün; faiz düşük, Merkez Bankası piyasaya TL veriyor. Bu faizin enflasyon karşısında paranın satın alma gücünü koruyamayacağına inananlar, satın alma gücü sabit kalacak bir varlığı, yani dövizi satın alıyorlar. Dövize talep olunca da yabancı paranın TL karşısındaki fiyatı artıyor, kur yükseliyor. Merkez Bankası kurun yükselmesinden rahatsız ama akla ilk gelen ve doğru çözüm, TL’nin faizini artırmak mümkün değil. Bu durumda döviz rezervlerini satarak, yani döviz talebini karşılayarak kurum yükselmesini durdurmaya çalışıyor. Yabancı parayı alanlar ellerindeki TL’yi Merkez Bankası’na veriyor. Aslında Merkez Bankası bu TL’leri tutsa, piyasadaki TL miktarı azalacağından TL’nin ikinci el piyasadaki fiyatı artacağı, nakit sıkışacağı için döviz talebi de bir yerde duracak. Ama faizi düşük tutma konusunda talimat almış olan Merkez Bankası, satmış olduğu rezervler karşısında kendisine geri gelen TL’yi yine düşük faizle piyasaya geri veriyor. Aynı süreç bir daha tekrarlanıyor.

“İmkânsız Üçlü”

Bizim bir paragrafta anlattığımız bu basit ve yalın mekanizmayı reddetmekte direnmenin bir faydası olur mu? 1999 yılında Nobel Ekonomi ödülüne layık görülen iktisatçı Robert Mundell, bunu son derece kesin bir modelle kanıtlamış. Türkiye’de “imkânsız üçlü” adı verilen bu modele göre; sermaye hareketleri serbest ise, faizi ve kuru aynı anda kontrol altında tutmaya olanak yok. Sabit kur sistemlerinde yerli paranın faizi piyasa tarafından belirleniyor. Yok faizi siz belirlemek isterseniz kuru serbest bırakmanız gerekiyor. İsterseniz anarşist bilgi kuramının taraftarı olun, bu olgu bilimsel bir gerçek. Tıpkı Dünya ve diğer gezegenlerin Güneş’in yörüngesinde döndükleri gibi.

Son dönemde faizi ve kuru birlikte kontrol etme arayışlarının sermaye serbestisini ucundan kenarından aşındırması da bu yüzden. Bakmayın her ekrana çıkışlarında hükümet yetkililerinin kambiyo serbestisine inanç esası muamelesi yapıp Türkiye’nin serbest piyasa uygulamasından milim ayrılmayacağına dair güvence vermesine. Bankalardan kredi alanların döviz alması yasaklanıyor, hatta “kredilerin amacına uygun kullanılmaması” diye bir suç icat ediliyorsa, döviz mevduatlarına ağır vergiler getiriliyorsa, yurt dışındaki finansal kuruluşlarla TL işlem yapmak fiilen imkânsız hale gelmişse, bankalar TL likidite açıklarını ancak ellerindeki dövizleri Merkez Bankası’na emanete getirerek yaptıkları swap işlemleri ile sağlayabiliyorsa, bu sistemi 1990’dan beri uygulanmakta olan gerçek anlamda tam bir serbesti olarak tanımlayabilmek zor.

2019 Mayıs-2020 Ekim arasında bu model her şeye rağmen zorlandı. Kuru belli düzeylerde tutabilmek için kamuoyuna “128 milyar dolar” olarak yansıyan arka kapıdan muazzam miktarda rezerv satışları yapıldı. Ne yazık ki sonunda satılabilecek rezerv kalmayınca sistem çöktü. Ekonomi yönetiminde 8-9 Kasım 2020’deki değişiklikler yapılmak zorunda kalındı. Aradan bir yıl geçtikten sonra yeniden bıraktığımız yere dönüyoruz. Hatırlatmak gerekir ki 2019 Mayıs’ında bankaların yurt dışı finansal kuruluşlarla işlem yapmaları yasaklanıp ellerindeki dövizi Merkez Bankası’na getirmeleri zorunlu kılınınca bu da müthiş bir buluş, çok başarılı bir çözüm ve etkili bir önlem olarak görülmüştü. Merkez Bankası kura müdahale için dolaylı ve dolambaçlı yollardan rezerv satıyor, satılan dövizleri alan bankalar TL gereksinimlerini karşılamak için sahibi oldukları dövizi Merkez Bankası’na getiriyor, dolayısıyla sanki rezerv hiç eksilmemiş gibi görünüyordu. Sistem tamamen kendi içinde dönme dolap gibi çalıştıysa da sonuç değişmedi. Şimdi farklı olduğunu düşünenlere, Mehmet Akif’in “hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi” diye biten dörtlüğünü okumalarını tavsiye ederiz.

Bilimle Kavga Edenlerin Hazin Sonu

Karar alma süreçlerinde nesnel gerçekliği değil kendi kurgularınızı yeğliyorsunuz. Üstelik kararları rasyonel biçimde ve bilimsel veriler ışığında değil önyargılarınızı doğrulayacak şekilde biçimlendiriyorsunuz. Ne kadar tehlikeli bir bileşim!… Elinde TL olanların döviz almak istemesi, gözünüzde Türkiye’nin bağımsızlığına indirilen bir darbe olarak canlanıyor. Oysa gerçek çok farklı. Sizin de arzuladığınız yatırımı yapmak için makine, üretimi yapmak için hammadde ve ara mamul ithal etmek zorunlu. İthalat ise dövizle yapılıyor. Kısacası elindeki TL ile kurlar daha fazla yükselmeden döviz almaya seyirtenler sandığınızın aksine yerli ve milli sanayiciler, ihracatçılar olabilir. Ama akıl ile yolunuzu bir kere ayırmışsanız işiniz zor.

Bilimle kavga edenlerin durumu hep hazin oluyor. Yüksek bir binanın kenarında tehlikeli biçimde duran bir kişiyi uyarıyorsunuz. Ama o yerçekimi yasasını kabul etmiyor. Bütün uyarılara karşın kendini boşluğa bırakıyor. Hızla yere düşüyor olsa bile, bina yeteri kadar yüksekse, bir süre havada süzülecektir. Bu sırada dönüp kendisini uyaranlara; “hani yere çakılıyordum, bakın hiçbir şey olmadı” demesi mümkün. Yerçekimi yasasını, kendisini özgürce uçmaktan alıkoymak için üretilmiş bir tuzak olarak görüp, uyarı yapanları da “kafaları Batı bilimine esir olmuş mandacılar” olarak nitelendirebilir. Belki de bunu, kendisi de İlluminati ile ilişkilendirilen Newton’un bir komplosu olarak algılıyor bile olabilir, kim bilir.

Bu yazının başlığı; “akıl akıl, gel çengele takıl” olsa daha uygun olurdu belki ama biz duruşumuzu bozmayalım. Eppur si muove ile idare edeceğiz artık…

İLGİLİ YAZILAR

kerim rota

BAKIŞ

Sorunlara kısa vadeli parlak çözümler sunan finansal mühendislik uygulamaları başta çok çekici gelebilir. Bu çekici önerilerin daha sonra büyük sorunlar yaratması da olası.

Tacoma Köprüsü, Washington sınırları içerisindeki Tacoma kenti ile Kitsap Yarımadası’nı birbirine bağlamak üzere inşa edilecek köprülerin ilkiydi. Yapımının planlandığı 1938’de Golden Gate Köprüsü ve George Washington Köprüsü’nün arkasından, dünyanın üçüncü en uzun asma köprüsü olacaktı.

Bu köprünün yapımı için Clark Eldridge adlı yerel bir mühendis seçildi. Eldridge, geleneksel bir asma köprü tasarımı önerdi.

Ancak bu esnada iki köprü mühendisi, Leon Moisseiff ve Frederick Lienhard, ana kabloların sertliğinin, asılı bir yapıyı yanal olarak iterek statik rüzgâr basıncının %50’sini emeceğini iddia eden bir makale yayınlamışlardı. Moisseiff, Eldridge’in tasarladığı 7,6 metre derinliğindeki geleneksek kafes kirişler yerine, köprünün 2,4 metre derinliğinde plaka kirişlerle güçlendirilerek yapılabileceğini iddia etti. İnşaat maliyetlerini önemli ölçüde azaltacak olan bu seçenek onaylandı. Böylece köprünün inşası için başta düşünülen 11 milyon dolar yerine, 6 milyon dolar tahsis edildi.

İki şeritli köprünün inşaatına 23 Kasım 1938’de başlandı. 1 Temmuz 1940’ta trafiğe açıldıysa da sürücüler, köprünün dikey olarak salınım yaptığını fark ettiler. Sorunu analiz etmesi için Washington Üniversitesi’nden bir mühendislik profesörü görevlendirildi. O ve öğrencileri yaptıkları çalışmaların sonucunu 2 Kasım 1940’ta sundular. Ancak önerileri tartışılamadı bile. Köprü bu rapordan beş gün sonra, 7 Kasım 1940’ta çöktü. Köprünün çöküş anı kameralara aşağıdaki gibi yansıdı.

Yapımdaki Hata Neydi?

Köprünün ulaşıma açıldıktan beş ay sonra çok da güçlü sayılamayacak 65 km/saat hızında esen rüzgârın etkisiyle yıkılmasının nedeni rezonansa girmesiydi. Köprü, bir saatten fazla devam eden artan genlikli salınım hareketine dayanamamıştı.

Rüzgâr Tüneli ve Sönümleyici Plakalar

Yapımında daha az miktarda çelik kullanıldığı için köprü oldukça ucuza mal olmuştu. Ancak sorun sadece bu değildi. Rüzgârın köprünün doğal frekanslarından birini yakalamasına engel olmak için rüzgâr delikleri konması gerekiyordu. Tacoma Köprüsü’nde rüzgâr deliği de yoktu.

Rezonans dalgalarını engellemenin bir yolu da bu dalgaların gezinebileceği alanı küçültmekti. Köprü yolu monoblok tek parça yerine plakalar halinde yapılsaydı rezonans dalgaları sönümlenecek ve yıkım muhtemelen gerçekleşmeyecekti.

Tacoma Köprüsü deneyimi sonrası mühendisler, rezonans etkisini küçültmek ve engellemek için günümüzde sönümleyiciler kullanıyor ve proje aşamasında rüzgâr tüneli testleri yapıyor.

Uygun Adım Marş!

Askerlikte de uygulanan bir kural vardır. Askeri birlikler köprüyü geçerken askerlerin adımlarındaki ritmin frekansının, bu adımların köprüde yarattığı çok zayıf titreşimlerle aynı fazda olması rezonansa yol açabilir. Bu durum köprüde yıkıcı bir etkiye dönüşebilir. Bu nedenle komutanları, birliklerin uygun adım yürüyüşünü durdurup “rahat yürüyüş” komutu verirler.

Finansal Tacoma Köprüsü

Sabit hızda esen bir rüzgârın, yapının doğal frekanslarından birini yakalayıp salınımı hızlandırması ve yapıyı riske atması, ekonomi veya finansta mümkün mü?

Bunun en yakın örneğini Türkiye’de 128 milyar $ meselesinde yaşadık.

Mart 2019 ile Kasım 2020 arasında Uğur Gürses’in “arka kapı” olarak nitelendirdiği satışlar yapıldı. Ortada pandemi yokken faizleri hızlıca düşürme hevesi dövize talep yaratmış, çözüm olarak rezerv satmaya girişilince de Merkez Bankası’nın (TCMB) net rezervleri çoktan negatife geçmişti.

Türk lirasının değer kaybından en çok zarar görecek olan kamu, daha önce vazgeçtiği yurtiçinden döviz borçlanmaya tam gaz hız vermiş, üstüne “rüzgâr tüneli” olması gereken TCMB’yi de açık pozisyona sokmuştu. Böylece yatırımcılar Türk lirası değer kaybedince TCMB’nin bir ödemeler dengesi sorununda kamu ve özel sektöre yeterince destek veremeyeceğini fiyatlamaya başlamıştı. Finansal yapının zayıf karnı döviz riski iken, risk daha da artırılmıştı. 2020’nin Mart ayında pandemi, Tacoma Köprüsü’ne vuran rüzgâr gibi esmeye başlayınca rezerv kaybı daha da derinleşmiş ve ekonomideki salınımları hızlandırmıştı.

Aşağıdaki tabloda görebileceğiniz gibi 2018’in Haziran ayında döviz riskini iyi kötü dengeleyen tek kurum TCMB’ydi. Oysa Kasım 2020’de yarattığı döviz açığı ile artık hazine ile beraber köprüye aynı yönde kuvvet uygulamaktaydı.

 

Köprü Sağlamdır Garantisi

Değer kaybeden TL nedeniyle fiyat istikrarı, kaybolan güven nedeniyle de finansal istikrar riske girmiş, ödemeler dengesi krizi kapıya kadar gelmişti. Bu salınımdan Kasım 2020’de yapılan Hazine ve Maliye Bakanı ve TCMB başkan değişikliği ile kurtulabilmiştik. Bu iki görev değişimi ekonomiyi yıkıma götürecek rezonansı sönümleyici etki yaratmıştı. Böylece bir sonraki dış etkiye kadar bahar havasının esmesine neden olmuştu.

Bu bahar havası Mart 2021’de yeniden TCMB başkan değişikliği ile sona erse de, Eylül 2021’e kadar ciddi bir rüzgârla karşılaşılmadı. Ancak bu kez hükümet köprünün üstünde uygun adım yürümeye başlayarak kendi rezonansını yarattı. Eylül ayında faizleri enflasyonun altına tekrar indirmek için bahaneler ortaya atılmaya başlandı. Sonra çekirdek enflasyon, cari fazla, “Biz kura bakmıyoruz”, Çin modeli, Yeni Ekonomik Model (YEM), “nas” derken Aralık ayında köprü şiddetli şekilde sallanmaya başladı. Doların 18 TL’ye çıkması ve bankacılık sistemine güvenin sarsılmasıyla hükümet, köprünün üstündeki uygun adım yürüyüşünü durdurdu. Kur korumalı mevduat açıklanarak birkaç yüz bin mevduat sahibine köprünün yıkılmayacağına dair devlet garantisi verildi ve kriz tekrar sönümlendirildi.

Son kriz bir dış etkiden kaynaklanmadı. Ancak çıktıları yıkıcı oldu. TCMB faizleri %14 iken bugün mevduat faizleri %22’ye, kredi faizleri %30’a yükseldi. Eylül başında %18,5 olan tahvil faizleri yıl sonunda %25’e yükseldi. Yıl sonu TÜİK enflasyonu muhtemelen %30’u geçecek, gıda enflasyonu ise %40’a yaklaşmış olacak.

Suni Rüzgâr Estirilir mi?

Bu krizi bastırmak isterken “kapı arkası” satış yöntemi yeni Hazine ve Maliye Bakanı’nın görevi devralmasıyla beraber yeniden devreye girdi.

Bu yönteme dönüş, Türk lirasının yeni değer kayıplarında kamunun döviz açığının daha da artabileceği anlamına geliyor. Kur korumalı ürün ise Türk lirasının değer kaybının TCMB faizinin üstünde olması halinde bütçe açığını artıracak. Böylece yetersiz rezerv ve kamu maliyesi endişeleri birleşerek bir sonraki salınımın hızlanmasına yol açabilecek. Kur korumalı mevduatın bütçeye hasar vermemesi için suni rüzgârlar yaratılıp rezerv kaybının artması da bir olasılık.

Finansal Mühendislik Kazaları

Washington Üniversitesi’ndeki profesörün 1940’ta yaptığı gibi, yapılması gerekenler iktisatçılar tarafından sıkça yazılıp çiziliyor. Buna rağmen Kasım 2020 sonrasında finansal köprümüz dış bir etki olmadan iki ciddi salınıma girdi.

Şu anda bu salınım riski yüksek köprünün temel yapısal sorunları olduğunu yine unutmuş görünüyoruz. İleride karşılaşabileceğimiz bir dış rüzgârın etkisini azaltacak rüzgâr tünelleri ve sönümleyicileri inşa etmek yerine son salınımı durdurmanın rahatlığını yaşıyoruz.

Sorunlara kısa vadeli parlak çözümler sunan finansal mühendislik uygulamaları Moisseiff’in 1938’de yaptığı gibi başta çok çekici gelebilir. Bu çekici önerilerin daha sonra büyük sorunlar yaratması da olası. Tacoma Köprüsü Moisseff’in kariyerine mal oldu. Köprü ve aerodinamik tasarımcıları ise bu kazadan birçok ders çıkardı. Tacoma Köprüsü kaza anında boşaltılmıştı. Bir arabanın içinde bir köpek mahsur kalmıştı. Başka can kaybı olmadı.

Finansal mühendislik kazalarında sonuçlar daha ağır olabiliyor. 2008 global krizinin taşlarını döşeyen de finansal mühendislikti.

Umalım ki biz de bu finansal mühendislikle önemli bir maliyet ortaya çıkmadan daha sağlam yapılar inşa etmek için gereken vakti ve tecrübeyi kazanmışızdır.

İLGİLİ YAZILAR

Odadaki File Karşı Geçici Görüş Birliği

BAKIŞ

Türkiye; Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan’la, Arap ayaklanmaları sonrasında yaşadığı siyasi gerginlikleri adım adım yumuşatmaya başladığı bir sürece girdi.

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin 2021 Ocak ayında Körfez Krizi’ne son veren Al-Ula anlaşmasıyla tekrar masaya oturmaları, Türkiye’nin Katar’a verdiği destek üzerinden Suudi Arabistan, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır’la olan siyasi gerginliği için bir manevra alanı açtı. Geçtiğimiz hafta, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Katar Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman el-Sani, Türkiye-Katar Yüksek Stratejik Komitesi’nin 7’nci toplantısından sonra ortak basın toplantısı düzenledi. Çavuşoğlu, Türkiye’nin bölgede yaşadığı yumuşama sürecinde Katar’ın destek olduğunu ve bu nedenle teşekkür ettiklerini iletti. Benzer şekilde mevkidaşı El Sani de Türkiye’nin Katar’ın kardeşçe ilişkiler kurduğu bütün ülkelerle bağlarının kuvvetli olmasını desteklediklerini söyledi. Diğer bir deyişle, Türkiye’nin BAE ve Suudi Arabistan’la yürüttüğü uzlaşı sürecinin Katar tarafından desteklendiği ve Türkiye’nin iki blok arasında bir seçim yapmadığı, siyasilerin diliyle vurgulanmış oldu.

Aslında ne Türkiye’nin Ortadoğu’da yapıcı ve orta yolu bulmayı hedefleyen adımlar atması ne de Katar’ın bir arabuluculuk mekanizmasıyla bunu destekleyici unsurlar kullanması şaşırtıcı ya da yeni bir durum. Katar, dış politikasını ve uluslararası arenadaki tanınırlığını Lübnan, Sudan, Yemen gibi çatışma bölgelerindeki arabulucu rolü ile kurdu. Türkiye ise Arap ayaklanmaları sonrası Müslüman Kardeşlere Suriye, Libya ve Mısır’da destek verdi. Bunun yanı sıra bölgede statükoyu destekleyen politikaların aksine, değişim çağrılarını tanıdı ve bahsi geçen ülkelerin muhalif hareketlerine ev sahipliği yaptı. Bu nedenle 2011’den sonra Türkiye’nin Arap dünyası için bir rol model olarak anıldığı ve pek çok farklı taraflarla masaya oturmasına alan açan kritik bir stratejik gücü vardı. Değişim dalgalarına verdiği destek ve Mısır, Libya, Suriye gibi ülkelere doğrudan muamelesi, Suudi Arabistan ve Mısır’la arasını açana kadar Türkiye’nin bu yumuşak güç politikasını destekler nitelikteydi.

Uzlaşı Süreci Ne Anlama Geliyor?

Türkiye’nin Ortadoğu’daki statükoyu destekleyen ülkelerle ilişkilerinin gerilmesi hem ülkelerin iç politikalarıyla hem de bölgesel atmosferle yakından ilgili. Gelinen noktada Ortadoğu’daki hemen her ülkenin benzer kopuşlar ve ardından yakınlıklar yaşadığı bir sürece giriliyor. Arap Baharı sonrası artan tansiyonlar ve yaşanan bölgesel krizler, bölge genelinde devam eden bir yumuşama süreciyle hafifliyor. Bu noktada iki önemli soru yanıtlanmayı bekliyor. İlki, uzlaşı sürecinin tam olarak ne anlama geldiği. Aslında uluslararası ilişkiler literatüründe geçen uzlaşma ifadesi Türkiye’nin bahsi geçen ülkelerle yaşadığı süreçten daha etkin ve kapsamlı bir arabuluculuk ve müzakere sürecine işaret ediyor. Nitekim Mısır, BAE ve Suudi Arabistan’la temelde çatışmaya neden olan unsurlar en azından basına bildirildiği kadarıyla bir çözüme kavuşturulmadı, fakat onların göz önünde olmadığı bir ekonomik iyileştirme sürecine girildi. Sonrasında siyasi adımları getirmesi açısından ekonomik iş birlikleri de elbette önemli ama örneğin Suudi Arabistan’la devam eden Cemal Kaşıkçı davası, BAE ile Libya’da ve Doğu Akdeniz’de devam eden çatışma aslında Türkiye’nin milli çıkarları açısından oldukça hassas noktalar. Aynı şekilde BAE’nin Suriye rejimiyle ilişkilerini yürütmesi de Türkiye’nin ana güvenlik tehditlerinden birine denk geliyor. Bu nedenle sürecin uzlaşı için bir giriş olduğunu ve henüz çatışma noktalarının kapsamlıca ele alınmadığını söylemek mümkün.

Türkiye’nin Elinde Neler Var?

Diğer bir önemli soru ise uzlaşı sürecinde Türkiye’nin elini nelerin güçlendirdiği. Bu noktada, Türkiye’nin stratejik derinliğinin olduğu alanların öne çıkması bir adım olabilir ve İran bu manada çatışan taraflar arasındaki ilk ortak unsur. Çavuşoğlu Kasım ayında İran’a yaptığı ziyaret esnasında İran’ın uluslararası arenada maruz bırakıldığı yalnızlığı eleştirerek Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (KOEP) tekrar gündemde olmasını desteklediklerini belirtti. Suudi Arabistanlı yetkililer de benzer şekilde İran’la belli aralıklarla masaya oturduklarını ve aracısız şekilde müzakere ettiklerini açıklayarak nükleer anlaşmada yeni bir adım beklentisinde olduklarını ifade etti. BAE ise KİK ülkeleri arasında İran’a ve bölgede İran üzerinden oluşan güvenlik tehditlerine karşı açıklamalarda bulunsa ve Yemen’de karşı kutuplarda savaşsalar da en çok İran vatandaşına ev sahipliği yapan ve İran’la ticaret hacmi en yüksek olan KİK ülkesi. Bu nedenle, söylemsel tansiyonun aksine İran’la BAE arasında bir iletişim mekanizması olduğunu söylemek mümkün. Yine de KİK genelinde İran’a yönelik ortak tavırlar BAE için de geçeli. Geçtiğimiz haftalarda BAE Ulusal Güvenlik Danışmanı Şeyh Tahnoun bin Zayed Al Nahyan, İran’da temaslarda bulundu ve Devlet Başkanlığı Diplomasi Danışmanı Anwar Gargash twitter üzerinden açıklama yaparak İran’la gerilimin azaltılması için adımlar attıklarını ve İran ziyaretinin de bunun bir parçası olduğunu söyledi. Gargash benzer şekilde geçtiğimiz aylarda Türkiye’nin Mısır, Müslüman Kardeşler, Suudi Arabistan ve diğer ülkelerle olan ilişkilerini yeniden gözden geçirmesini memnuniyetle karşıladıklarını ve BAE’nin de adım atmasıyla ortak bir noktada buluşmalarının önemli olduğunu söyledi. BAE’nin Kasım’da Türkiye ziyaretiyle şartlarının belirlendiği BAE-İran-Türkiye ticaret yolunun alternatif bir koridor olarak açılması bu üç ülkenin ekonomik bağlantılar üzerinden bir uzlaşı adımında olduğunu gösteriyor. Bir diğer deyişle BAE ve Türkiye’nin iki farklı bölgesel anlayışa sürüklenmesine neden olan siyasi uzlaşmazlıklar devam ederken, İran-BAE ve Türkiye eksenli bir ekonomik planla, ikili ilişkilerdeki tansiyon aniden düşürüldü.

Gargashın BAE’nin İran ve Türkiye ile rekabeti yönetmesinin zamanının geldiğini söylemesi de fikir ayrılıkları ve rekabetinin kabul edildiğini fakat önceliklerin değiştiğini gösteriyor. Körfez monarşileri, İslam devriminden bu yana İran’ı üçüncü güçlerle dengelemeye çalışıyor. Türkiye ise KİK nezdinde İran’ı dengeleyen bir -Arap olmayan bölgesel güç- konumunda. Bu nedenle Türkiye’nin bu güvenlik denkleminde hem ticari ilişkiler hem nükleer anlaşmayı destekleme noktasında muhtemel bir stratejik rolü var.

KİK’in bölgesel olarak kendi iç rekabeti ise Türkiye’nin hem İran’ı dengelerken hem de Al- Ula sonrası süreçte petrol monarşileriyle ekonomik ilişkilerini güçlendirirken göz önünde bulundurması gereken bir husus. Kuveyt ve Umman, Körfez Krizi’nde arabulucu pozisyonda yer almış ve Türkiye ile askeri mühimmat ticareti ve ekonomik bağları güçlendirmeye sıcak bakan ülkeler. Bu nedenle, Türkiye’ye Suudi Arabistan ve BAE’nin olumlu bir alan açması bu ülkelerle de ilişkilerinin geliştirmesine ortam hazırlayabilir. Diğer yandan Katar ve Türkiye, Amerika sonrası Afganistan’da ortak bir politika izleyerek hem insani yardımları güçlendirme ve barışı koruma hedefinde olduklarını hem de havalimanının idaresine talip olduklarını söylediler. BAE de daha önce Afganistan’da NATO bünyesinde bulunmuş tek Arap ülkesi olarak havalimanı idaresinden sorumlu olmak istediğini ifade etti. Suudi Arabistan ise Amerika’nın ülkeden çekilmesinin ardından tekrar Afganistan’daki bağlantılarını yenilemek ve geçiş sürecinde söz sahibi olmak için harekete geçti. 1980’lerden bu yana ülkeye aşina olan Krallık, tecrübe ve Afganistan’daki gruplarla iş birliği manasında KİK’teki en güçlü adaylardan biri. Ekonomik olarak değil fakat siyasi olarak oldukça prestijli olan bu koruma gücünün, Suudi Arabistan, BAE, Katar ve Türkiye’yi -ve Afganistan’da söz sahibi olmak isteyen İran ve Pakistan gibi diğer güçleri- yeni bir rekabet çıkmazına sokmaması için bu süreçte atılacak adımlar oldukça hassas. Aksi takdirde henüz BAE ile Libya, Suriye, Filistin, Mısır ve Doğu Akdeniz gibi anlaşmazlıklar çözülmemişken yeni dosyaların açılması uzun ömürlü bir uzlaşıya engel olabilir.

Bu nedenle, Türkiye’nin Ortadoğu’da henüz başlayan uzlaşı sürecindeki rolü, özellikle KİK ülkeleri ile bağlantısı üzerinden ele alındığında, İran’la olan ilişkileri ve KİK-İran gerginliğinde potansiyel aracı konumu ön plana çıkıyor. Ekonomik ilişkilerin siyasi çatışmaları perdelediği bu süreçte, dış politikada pragmatist hamleler görmek mümkün. Türkiye’nin İran’ı dengeleyici stratejik gücü ve Afganistan’da Katar’la beraber yürütmesi planlanan rolü, yeni dönemde KİK le ilişkilerinde siyasi çatışmaların bir süre rafa kalktığı bir geçici görüş birliği, modus vivendi, doğurabilir.

İLGİLİ YAZILAR

fuat keyman

BAKIŞ

Bir tarafta belirsizlik, kaygı, var olanı korumak; diğer tarafta değişim ve geleceğe umut ile bakmayı sağlayacak yeni bir hikâye, yeni bir yönetim vizyonu ve yeni bir toplumsal sözleşme yaratmak… Sancılı olabilecek ama ilginç dönüm noktalarını da içerebilecek bir 2022 bizi bekliyor.

Türkiye, 2021’in sonunda, son dönem yaşadığı savrulmaları tepe noktasına çıkaran bir güne sahne oldu: 16 Aralık sabahı önce dolardaki ani aşırı yükselişi endişeyle izledik. Akşam saatlerinde ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Kur Korumalı-Dövize Endeksli Mevduat Hesabı” kararını da içeren önlemler paketi açıklamasını dolardaki çok hızlı düşüş takip etti. 

O sabah uçakla Ankara’ya gidecek ve akşam son uçakla dönecektim.

Sabah, havaalanında uçağı beklerken dolar hızla yükseliyordu. Uçaktaki herkes belirsizlik ve kaygı içinde durumu izliyordu. Doların yükselişi, konuşulan tek konuydu.

Akşam 22:55 uçağına binmek için Ankara’da havaalanına giderken dolar bu sefer düşmeye başladı. Bankalar ve borsa kapanmıştı ama dolar sürekli satılıyor ve düşüyordu.

Herkes doların niye hızla çıkıp sonra düştüğü üzerine yorumlar yapıyordu. 

Bilimin Bittiği Nokta

Uçağımı beklerken bir yandan da yapılan yorumlara kulak misafiri oluyordum. O sırada, Netflix’te, son dönemlerde beğenerek seyrettiğim ve “gerçek sonrası, her şeyin neoliberal metalaşması ve akıl çöküntüsü yaşayan Amerika”nın hiciv dolu eleştirisine yer veren Yukarı Bakma (Don’t Look Up) filmi geldi aklıma.

Himalaya Dağı büyüklüğünde bir kuyruklu yıldızın dünyaya çarpması sürecinin Amerika’da başta hükümet nasıl yönetildiğini ve nasıl yaşandığını anlatan film gibiydi yaşadıklarımız.

Bilim bitmişti. Gerçek ötesi dönem ve buna dair yorumlar tam anlamıyla başlamıştı. Yüksek riskli siyasi hamleler ve demagoji, ekonomi biliminin önüne geçiyordu.

Risk alınarak imkânsız başarılmak isteniyordu: Kazanmak da, büyük kaybetmek de mümkündü. 

Cumhuriyet Tarihinin En Büyük Kumarı

Türkiye, son dönemde dünyada tek faiz indiren ülke oldu. 

Faiz indirildikçe ya da Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından bu yönde açıklamalar yapıldıkça dolar artıyordu. 

Önce ekonomi alanında “Milli Kurtuluş Savaşı” denmiş, olmamış; sonra, “Çin Modeli” denmiş, olmamış; sonra “Türkiye Modeli” denmiş, olmamış, 16 Aralık günü dolar bir anda 18.50 TL’ye yükselmişti. 

22 ya da 25 TL olabilir derken, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları gelmiş ve iki-üç saat içinde dolar 11-10.5 TL’ye inmişti. 

Devlet böylece, Cumhuriyet tarihinin belki de en riskli kararını uygulamaya sokmuş, en büyük kumarını oynamıştı.

Kaybederse tüm Türkiye, çalışanlar, hepimiz kaybedeceğiz.

Kazanırsa Erdoğan, Cumhur İttifakı, 16 Aralık’ta dolar alıp satanlar ve kur korumalı hesaba geçenler kazanacak.

Kabul etmek gerekir ki Erdoğan, siyasette oyun kurma kabiliyetini bir kere daha göstererek siyasi ve moral üstünlüğü tekrardan eline aldı. Ekonominin bozulmasını iç ve dış güçlere bağlayan, kurtarıcılığı da kendisine veren siyasi hamleyi başarıyla yaptı. 

Muhalefet, bizlerle birlikte şu anda süreci izler konumda. Son dönemde aktif siyaset yapan muhalefet, bu konumu şimdilik Erdoğan’a kaptırmış görünüyor.

Dört Önemli Risk Alanı

2022 yılına, ekonomide ve siyasette 16 Aralık hamlesiyle siyasi konumunu güçlendiren Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kurduğu oyunu ve bu siyasi oyunu şekillendiren söylemsel ve eylemsel hamlelerini izleyerek giriyoruz. 

Fakat ekonomide ve siyasette oynanan oyunun iktidar açısından ortaya çıkacak ve 2022’de yaşanacak dört önemli risk alanı var:

Birincisi, ekonomi dışa bağımlı olduğu için dolardaki hareketlenme küresel ekonomiye, özellikle Amerika’da alınan kararlara bağlı. Ocak ayı başından itibaren küresel ekonomide alınan kararlar doları yukarı çekebilir, bu da oynanan siyasi oyunun maliyetini artırarak halkı daha da fakirleştirir.

İkincisi, faizleri düşürme ve kur korumalı mevduat hamleleri başarılı olmayabilir. Bu noktada ilginç bir gelişme Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Türkiye’yi biraz alaya alan açıklamasıyla yaşandı. 

Putin, geleneksel yıl sonu basın toplantısında Merkez Bankası’nın faiz artırımı ile ilgili soruya yanıt verirken, Banka’nın bağımsız bir politika izlediğini ve faiz artırımı dahil tüm aygıtları dikkatle kullandığını vurgularken, bu yaklaşımın doğruluğunu Türkiye’ye yaptığı gönderme ile ifade etti: “Ama bu yapılmazsa, Türkiye’nin yaşadığı sorunu biz de yaşayabiliriz… Sonumuz Türkiye gibi olabilir… Bu (enflasyon-faiz ilişkisi) ciddi bir sorun ve zorluk… Bu size garip gelebilir ama Merkez Bankası’nın işine karışmam.

Üçüncüsü, halk TL’ye ve kur korumalı mevduat hamlesine güvenmeyip dolara yönelişini devam ettirebilir. Bu, yapılan hamlenin halk tarafından istenilen derecede satın alınmadığı anlamına gelir.

Dördüncüsü, yapılan hamleler enflasyonu, hayat pahalılığını ve işsizliği düşürmez ki bu güçlü bir olasılık. Bu durumda Cumhurbaşkanı’nın siyasi ve moral üstünlüğü kısa dönemli olur, muhalefet tekrardan gündemi belirlemeye başlar. 

Bu dört riski hem Erdoğan hem halk iyi biliyor. 

Bu nedenle halk, büyük ölçüde, 2022’ye belirsizlik-kaygı duyguları içinde giriyor ve yeni yılı bu duyguyla yaşayacak gibi görünüyor.

Bu anlamda 2022, halk ve geniş kitleler için belirsizlik ve kaygı duygularının güçlü olduğu bir risk yılı olarak geçecek.

2022 Seçim Yılı mı Olacak?

Erdoğan da bu risklerin farkında. Bu nedenle her ne kadar “seçimler zamanında, 2023’te yapılacak” dese de 2022, seçim yılı olabilir. 

Belirsizlik ve kaygı, yaklaşan seçimler konusunda da yaşanıyor. Erdoğan’ın yüksek riskli ve maliyetli hamleleri, erken seçim kararını gerekli kılabilir. Bu yüzden erken seçim tartışmalarına son nokta konulamıyor.

Bu bağlamda bana ilginç gelen, Japonya’nın önemli bankalarından Nomura’nın yayımladığı Türkiye Raporu oldu (12 Aralık).  Rapor, Türkiye’de çok ciddi bir enflasyon krizi yaşandığı ve krizin Erdoğan’ın seçimleri kaybetmesine neden olmak gibi ciddi sonuçları beraberinde getirebileceği saptamasında bulunuyor.

Nomura Bankası’nın raporu, Erdoğan’ın seçimi kaybetme olasılığının yüksek olduğunu anladığını, bu nedenle de 2022’nin Haziran ayında erken seçim yapacağını ve seçime giderken de kazanmak için asgari ücret artırımı, faiz indirimi, dolar kuruna Merkez Bankası ve kamu bankalarının müdahalesi, dış politika atılımları ve olağanüstü hal ilanı gibi adımları içeren beş boyutlu bir plan yaptığını ileri sürüyor. Bu boyutların ilk üçünün şimdiden hayata geçirildiğini görüyoruz.

Gerek Nomura Bankası’nın erken seçim saptamasının New York Times (13 Aralık) gibi ciddi gazeteler, saygın ekonomistler ve muhalefet partileri tarafından da dile getirilmesi, gerek olağanüstü hal ilan etme olasılığının Erdoğan’a yakın ekonomistler tarafından da ortaya atılması ya da İçişleri Bakanlığı’nın İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik teftiş başlatılması, Haziran 2022’de erken seçim yapılamasını, sürpriz senaryolardan biri haline getiriyor.

Benzer bir durumu, Libya’dan Suriye’ye uzanan geniş bir yelpazede çıkmaza giren ve savrulma yaşanan Dış Politika alanında da görüyoruz. Belirsizlik ve yalnızlaşma sarmalı 2022’de bu alanı şekillendirecek gibi görünüyor.

Ekonomi, seçim, dış politika alanlarının ön planda olduğu, var olanın devamı mı yoksa değişim mi sorusuna yanıt olabilecek gelişmelerin yaşanacağı yeni bir yıla, 2022’ye giriyoruz.

İkinci Yüzyılda Nasıl Bir Türkiye?

2022, aynı zamanda, Cumhuriyetin ve Cumhuriyet modernleşmesinin yüzüncü yılından önceki son yıl.

Tartışmalarımız, “İkinci Yüzyılda Nasıl bir Türkiye?” üzerine de yoğunlaşacak. 

Seçim sonuçlarıyla geleceğin inşası hem zamansal hem de siyasi olarak bağlantısal.

Bir tarafta belirsizlik, kaygı, var olanı korumak; diğer tarafta değişim ve geleceğe umut ile bakmayı sağlayacak yeni bir hikâye, yeni bir yönetim vizyonu ve yeni bir toplumsal sözleşme yaratmak.

Yukarıya bakmayacak mıyız, yoksa bakıp, gerçekleri görüp, yeniyi dünden ders alarak mı inşa edeceğiz?

Sancılı olabilecek ama ilginç dönüm noktalarını da içerebilecek bir 2022 bizi bekliyor.

Mutlu ve sağlıklı bir yeni yıl dileğimle.     

İLGİLİ YAZILAR

vahap coşkun

BAKIŞ

Kamuoyu yoklamaları Cumhur ve Millet ittifaklarının aldıkları desteğinin birbirine yakın olduğunu gösteriyor. Yarışın muhtemelen nefes nefese geçecek olmasından ötürü bir seçmen grubundaki küçük bir dalgalanma bile seçimin sonucuna doğrudan tesir edebilir. Bu bağlamda dindar seçmenlerin tercihlerindeki kısmi bir değişim dahi büyük çaplı bir dönüşümün önünü açabilir.

Toplumsal Etki Araştırmaları Merkezi (TEAM) “Dindar Seçmenler” başlıklı araştırmasını yayınladı. Araştırma kapsamında 11 ilde 2424 kişiyle 8 başlık üzerinden yüz yüze görüşmeler yapıldı, 68 kişiyle derinlemesine mülakatlar gerçekleştirildi. Özel olarak dindar seçmenleri merkeze alan bu araştırmada gaye dindarların yoğun olarak yaşadığı bölgelerde farklı dindar profillerini tespit etmek, dindar seçmenlerin siyasi eğilim ve tercihlerini, bunların nedenlerini ve yakın zamandaki seyrini anlamaktı.

TEAM’in araştırmasına göre dindar seçmenleri tanımlayan iki önemli özellik var: Birincisi, siyasi kimliklerinin parçalı olmasıdır. Dindarlık bu kimliğin inşasında temel değer ama tek değer değil. Bu seçmeler dindarlıklarının yanında milliyetçiler, ataerkiller, pragmatikler, kendilerine demokratlar. Bir lokma bir hırkaya gönül indirmiyorlar, varlıklarını başkalarıyla/Suriyelilerle paylaşmaktan hoşlanmıyorlar, ötekilerin derdiyle pek hemhal olmuyorlar. Refahı arzuluyorlar. Liyakatsizlikten, yolsuzluktan ve israftan şikayetçiler.

Erdoğan’da en beğendikleri özelliklerin başında “dik duruşunun” gelmesi ataerkilliğin, en yakın ikinci partilerinin açık ara MHP olması (%82) ve milliyetçiliğin dindarlık kadar toplumda yaygın olması gerektiğini düşünmeleri de milliyetçiliğin dindarlar açısından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Keza, Kürtçenin eğitimde ve idarede kullanılmasına karşı çıkmaları kendine özgürlükçü olduklarını, Erdoğan’ın en beğenmedikleri özelliklerinin başında göçmen sorununu zikretmeleri ve Suriyelilerin ülkelerine dönmesi gerektiğine dair güçlü kanaatleri de rızklarını göçmenlerle paylaşmaya ya da ensar olmaya razı olmadıklarını gösteriyor.

Benzer bir biçimde, İslam ülkeleri kadar olmasa da Batı’yla iyi ilişkiler kurulmasına önem vermeleri pragmatizmlerine, AK Parti’nin en beğendikleri özelliklerinin başında sağlık sistemi ve hizmet siyaseti alanında yaptıklarının gelmesi, Erdoğan giderse en çok korkulanın ekonominin kötüye gitme ihtimali oluşu dindarların bir lokma bir hırka anlayışında olmadıklarını gösteriyor.

Dindar seçmenleri tanımlayan ikinci özellik ise bu seçmenin muhalefete olan uzaklığıdır. Araştırmanın muhalefet ve CHP algısına odaklanan bölümünde verilen cevaplar dikkate alındığında dindar seçmenler ile muhalefet partileri arasında çok büyük bir mesafenin olduğu görülür. Muhalefetin mevcut haliyle bu seçmen kitlesiyle arasını kapatması ve onlar için güven duyulacak bir adrese dönüşmesi çok güç.

Hülasa dindarların siyasi kimlikleri farklı hassasiyetleri mezcettiğinden Erdoğan ile dindarlar arasındaki ilişki de sadece din/inanç üzerinden kurulmuyor. Tabanın karmaşık bir siyasi kimliğe sahip olması AK Parti üzerinde iki taraflı etkide bulunuyor. Bir taraftan bu kimliğin milliyetçilik, ataerkillik, kendine özgürlükçülük ve muhalefet karşıtlığı gibi yönleri dindarları Erdoğan’a bağlıyor ve AK Parti’nin oy zemini genişletiyor. Diğer taraftan aynı kimliğin refah ve adalet talebi, israf ve yolsuzluktan duyulan rahatsızlık gibi yönleri ise bu bağın kayıtsız şartsız olmasını engelliyor ve dindarları Erdoğan’dan uzaklaştıran bir işlev görüyor.

Dindarlık Seviyesi, Etnik Kimlik ve Oy Tercihleri

Nitekim son üç yılda dindarların Erdoğan’a, AK Parti’ye ve MHP’ye verdikleri destekte kayda değer bir gerileme var; Cumhur İttifakı’nın seçmen desteğinde 2018’den bu yana 10 puanlık bir azalma (%68’den %58’e) gözleniyor. Kürtler, Aleviler ve dini inancı olmayanlar dışarıda bırakılıp sadece Sünni Türkler baz alındığında da Cumhur İttifakı’ndaki düşüş 10 puanı (%74’ten %64’e) buluyor.

Dindarların Cumhur İttifakı’na verdikleri destek dindarlık seviyelerine ve etnik kimliklerine bağlı olarak farklılaşıyor. Dindarlık seviyesi yükseldikçe Cumhur İttifakı’nın desteği de yükseliyor. Cumhur İttifakı dindarlık seviyesi düşük olanların %46’sının, orta olanların %63’ünün, yüksek olanların %78’inin tercihini oluşturuyor. Dindarların yoğun olarak yaşadığı bölgelerde yaşayan dindar olmayan seçmenlerin %37’si de seçimini Cumhur İttifakı’ndan yana kullanıyor.   

Araştırma verileri dindar seçmenlerin siyasi parti ve cumhurbaşkanı adayı tercihlerinin Türkiye ortalamasından önemli oranda farklılaştığına işaret ediyor. Türk dindarlar AK Parti ve MHP’ye Türkiye ortalamasının çok üzerinde (%53 ve %11), CHP’ye bu ortalamanın çok altında (%16), İYİ Parti’ye de biraz altında (%12.5) destek veriyorlar. HDP ise Türk dindarların radarına giremiyor. 

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Türk dindarlar Türkiye ortalamasından farklı olarak kahir ekseriyetle (%62) Erdoğan’ın arkasında duruyorlar. Buna mukabil Kürt dindarlarda Erdoğan’ın eli bu kadar güçlü değil. MHP ile yapılan ortaklık, milliyetçi bir atmosferin ülkeye egemen olması ve Kürt siyasetçiler üzerindeki baskılar Erdoğan’ın bu seçmen kitlesindeki gücünü aşındırıyor ve desteğini %50’nin altına (%46’ya) düşürüyor.

“Erdoğan İyi, Çevresi Kötü”

Dindarların Erdoğan’a ve AK Parti’ye Türkiye ortalamasının üzerinde destek vermelerinin altında üç temel neden var: Birincisi, ekonomik büyüme (altyapının gelişmesi, sağlık ve eğitim alanında imkanların artırılması, sosyal yardımlarla dar gelirlinin desteklenmesi gibi).  İkincisi, yasakları kaldırması ve ülkeyi özgürleştirmesi (dindarlara konan engellerin aşılması, başörtü sorununun giderilmesi). Üçüncüsü de terörle kararlı bir şekilde mücadele etmesi, savunma sanayiinde ve dış politikada büyük hamleler yapması. Bu sayede içte huzuru koruması, dışta da Türkiye’yi güçlü ve itibarlı bir aktör konumuna getirmesi.

Dindar seçmen Erdoğan ile AK Parti’nin arasına belirgin bir çizgi koyuyor. Siyasette elde edilen kazanımları ve galibiyetleri, tereddütsüz olarak Erdoğan’ın hanesine yazıyor. Fakat bir yanlış, hata veya mağlubiyet olduğunda Erdoğan’ı sakınıyor ve sorumlu olarak AK Parti kadrolarını işaret ediyor. Direkt Erdoğan’la irtibatlı bir mevzuda bile eleştirilerini Erdoğan’a, onun seçimlerine veya liderlik özelliklerine yöneltmekten imtina ediyor, suçu veya kabahati çevresindekilere ya da sorunun kendisine yüklüyor. Bu itibarla muhaliflerin iğnelemek veya alaya almak için kullandıkları “Erdoğan iyi, çevresi kötü” ifadesinin dindar seçmenler nezdinde tercihlerini şekillendiren bir anlamı var.

Ancak dindarların Erdoğan’a bağlılığının bu denli kuvvetli olmasından bunun kategorik bir bağlılık olduğu neticesi çıkarılmamalıdır. Zira dindarlar da rahatsızlıklarını dillendirmekten geri durmuyorlar. Ekonominin kötüye gittiği, mahkemelerin iyi çalışmadığı, çarpık bir kentleşmenin yaşandığı, krizlere müdahalede yetersiz kalındığı, yolsuzluk ve israfın arttığı, liyakatin göz ardı edildiği, çıkar ilişkilerinin ön plana çıktığı hususunda toplum genelinin iktidara yönelttiği eleştirileri dindar kesim de paylaşıyor. Hoşnutsuzluk duyulan alanların çoğalması Erdoğan’a olan desteği de azaltıyor. Üç yıl önce %74 olan destek şimdi %62 olarak görülüyor.

“Oylarını Makarnaya, Kömüre Satıyorlar”

Yani Türkiye’deki genel eğilime uygun olarak dindarların da Erdoğan ve AK Parti’ye verdiği destekte bir düşüş var. Ancak bu düşüş Türkiye ortalaması ile aynı hızda ve oranda yaşanmıyor. Dindarların desteği Türkiye ortalamasına nispetle daha yavaş ve daha az düşüyor.  Bu da muhalefete duyulan güvensizlikten kaynaklanıyor.

TEAM, dindar seçmenlerin CHP ve İYİ Parti’ye karşı tutumlarını ikiye ayırıyor: İlki, dindar seçmenlerin bir kısmı ile bu muhalefet partileri arasında “yapısal” denebilecek bir mesafenin varlığıdır. Bu mesafe muhalefetin güncel performansından bağımsızdır. Dolayısıyla muhalefet yapabileceklerinin azamisini sahaya yansıtsa bile bu aranın kapanması çok zor. İkincisi ise muhalefete güven duymamanın meydana getirdiği mesafedir. Bu durum yapısal veya muhalefetin ne yaparsa yapsın kapatamayacağı bir mesafe değil, muhalefetin icraatlarından doğan bir mesafedir. Muhalefetin siyaset tarzını değiştirmesiyle üstesinden gelebileceği bu mesafeyi yaratan üç temel nedenden bahsedilebilir.

Birincisi, muhalefetin yönetim kapasitesinin yeterli olmadığı düşüncesidir. Dindarlara göre muhalefet ülkeyi yönetemez. Eğer iktidara gelirse hizmete ve büyümeye dayalı yaklaşımı terk eder, ideolojik bir çerçeveye sıkışır. Birbirine benzemeyen aktörlerden oluşan Millet İttifakı istikrarlı ve ahenk içinde hareket edemez, ülkeye düzen yerine kaos getirir. Zaten muhalefet, iktidarın takdire layık çalışmaları da içinde olmak üzere, her şeyi sürekli eleştirir ama çözüme dair ortaya bir plan ve program koymaz. Bu nedenle yanlış gidenleri düzeltmek bir yana, yanlışları daha da büyütür ve yıkıma yol açar.

İkincisi, sosyal desteklerdir. Bazı muhalif çevrelerin uzunca bir süre “Oylarını kömüre veriyorlar, makarnaya oylarını satıyorlar” yollu küçümsemelerine ve aşağılamalarına maruz kalan sosyal destekler, bilhassa dindar kadınlar için hayati bir önem arz ediyor. Muhalefete dair ciddi kaygıları var bu konuda. Dindarlar, iktidar olması halinde muhalefetin bu destekleri keseceğinden, kesmese bile eşit davranmayıp kimliklerinden ötürü kendilerini bu desteklerden mahrum edeceğinden ve sivil toplumun çalışmalarını engelleyeceğinden endişe ediyorlar. Keza CHP ve Millet İttifakı’nın, AK Parti’nin başarılı olduğu eğitim ve sağlık alanındaki kazanımları heba edeceğinden ve ülkeyi geriye götüreceğinden kaygı duyuyorlar.

Üçüncüsü de rövanşizm korkusudur. AK Parti iktidarında başörtüsü, Kur’an kursları ve imam hatip okulları gibi alanlarda sağlanan ilerlemeye dindarlar çok büyük bir değer veriyorlar. Olası bir muhalefet iktidarında bu kazanımların elden gideceğinden ve eskisi gibi tekrar baskıya uğrayacaklarından korkuyorlar. Özellikle kadınlarda bu korkunun daha derinden hissedildiğini söylemek gerekiyor.

Bu yönde CHP’de yaşanan dönüşümün farkında olsalar da henüz güven duymuyorlar. Birçoğu parti yönetimini yeteri kadar samimi bulmazken, parti seçmenine güven neredeyse hiç yok. Samimi bulanlar bu hamlelerin yeterli olmadığını ve parti örgütü ile seçmenin buna direneceğini düşünüyor. CHP’nin iktidara gelmesiyle kadrolaşma ve rövanşizmin hâkim olacağı ve AK Partililerin dışlanacağı düşünülüyor ve hukuki güvence bekleniyor.

Dindarlar rövanşizmin işaretlerini şimdiden gördüklerini belirtiyorlar. Muhalefetin güçlendiğini hissettiği anlarda kendilerine karşı saldırganlaştığını söylüyorlar. Henüz iktidar olmadan açığa çıkan bu saldırganlığın iktidar olunduğunda çok daha artacağını düşünüyorlar. Keza AK Parti iktidardan düştüğünde toplumsal saygınlıklarını da yitireceklerine inanıyorlar.

Aslında, dindarları muhalefet partilerinden uzak tutan sebeplerin üçü tek bir sebep olarak düşünülebilir: Güvensizlik. Dindar seçmenler belli ki muhalefet partilerine güvenmiyorlar.

Dindarların Tercihi ve Seçimin Kaderi

Araştırmanın bulguları bir bütün olarak değerlendirildiğinde dindarların siyasi seçimlerini biçimlendiren iki faktörün altı çizilebilir: Bunlardan biri Erdoğan ve AK Parti’nin yapıp ettikleri ile bunların dindarlar nezdindeki algılanışlarıdır. Diğeri ise Erdoğan ve AK Parti’nin dışında kalanlara dönük kanaatleri ile bu aktörlerin söylem ve icraatlarıdır. Dolayısıyla dindarların oylarına talip olanların öncelikle onları tanıması, onların endişe ve taleplerini anlamaya çalışması icap eder.

Bu itibarla TEAM’in bu araştırmasından iktidarın da muhalefetin de alabileceği çok dersler bulunuyor. Dindarlar, kimlikleriyle özdeşleştirdikleri Erdoğan ve AK Parti ile çok sıkı bir irtibat içindeler. Lakin bu asla kopmaz, hiçbir şart altında sarsılmaz bir bağ değil. Dindarlar arasında eleştirel tutum yaygınlaşıyor. Şayet Erdoğan seçime kadar olan sürede dindarların memnuniyetsizliklerini dillendirdiği meselelerde bir iyileşme sağlayabilirse bu bağı koruyabilir. Aksi halde dindarların Erdoğan’dan uzaklaşmaları ivme kazanabilir.

Muhalefetin ise dindarların bir kısmının desteğini alması iki yönlü bir siyaset izlemesine bağlıdır. Muhalefet bir yandan ülkeyi yönetebilecek kabiliyette ve ehil bir hükümet kuracağına, rövanşizme asla geçit vermeyeceğine ve sosyal yardımları geliştirerek sürdüreceğine dindar seçmenleri ikna etmelidir. Diğer yandan da “dindar seçmenlerin Erdoğan’a bağlılığını kuvvetli tutan dış politika, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki ‘kararlılık ve dik duruş’ imajlarını karşılayabilen bir cumhurbaşkanı adayında ya da hükümet önerisinde” ortaklaşmalıdır.

Kamuoyu yoklamaları Cumhur ve Millet ittifaklarının aldıkları desteğinin birbirine yakın olduğunu gösteriyor. Yarışın muhtemelen nefes nefese geçecek olmasından ötürü bir seçmen grubundaki küçük bir dalgalanma bile seçimin sonucuna doğrudan tesir edebilir. Bu bağlamda dindar seçmenlerin tercihlerindeki kısmi bir değişim dahi büyük çaplı bir dönüşümün önünü açabilir.

Ezcümle her iki ittifakın kaderini de onların dindar seçmenleri kendilerine çekmekte gösterecekleri muvaffakiyetin çizeceği söylenebilir.

İLGİLİ YAZILAR

hale sert

BAKIŞ

Hasan Âli Yücel; Nurullah Ataç, Peyami Safa belki biraz da Tanpınar gibi geçiş dönemi aydınlarından. İcracı bir bakan olması ise onu diğerlerinden ayırıyor.

Biyografi okumanın en güzel yanı, gerçek kişiyle algısı arasındaki gel-gitli hikâyenin eşliğinde kişinin imgesini yeniden kurmayı denemek.  Tanıl Bora’nın hazırladığı Hasan Âli Yücel biyografisini[1] okurken de Yücel’in kişiliğinin boyutlu, katmanlı, renkli yapısının onun kişiler nezdindeki algısının farklılaşmasındaki rolünü takip edebilme imkânını buldum.

Yücel hakkındaki yorumların değişkenliği sadece onun çok yönlü karakterinden kaynaklanmıyordu. Onun hakkında konuşan, yazan insanların siyasî duruşları, kendi katılıkları, esneklikleri, dine, Kemalist ideolojiye, devrimlere, Yücel’in başlattığı projelere mesafeleri bu eleştirilerin tonunu, dozunu belirliyordu. Tanıl Bora bu farklı idraklerin, onun kişiliği ile bir kamusal figür oluşu arasındaki gerilimden kaynaklandığını düşünüyor. Bora, onu “bir tek-parti figürü”, “Kemalizmin bir figürü” ve “kültür adamı figürü” diye tanımlıyor.

Hasan Âli’nin algılanışında ister istemez önyargılar, dar bakışlar da işlemiş. Eleştirilerin haklılığı ya da haksızlığından öte belki günümüzde de siyasilere bakıştaki marazın tezahürleri göze çarpıyor. Siyasînin de eninde sonunda bir insan oluşu, her birey gibi değişerek, dönüşerek kendini inşa ettiğinin ıskalanması, doğarken bir beton kalıp olarak doğduğu, ölene kadar aynı kalacağı, en ufak yanlış yapma lüksünün olmadığı vehmi orada duruyor.  Eleştirenlerin de pür dosdoğru yolda yürüdükleri ve hayatları boyunca hiçbir konuda yanlış yapmamış gibi konumlanmaları işin cabası. Hasan Âli Yücel’i ona yöneltilen eleştirilerle birlikte okuduğumda acımasız bir toplum olduğumuzu düşündüm.

Bir hayat hikayesinden çok “entelektüel biyografi” olarak tasarlanan çalışmada Tanıl Bora, Yücel’in hayatıyla ilgili yeni bilgi sunmaktan ziyade birincil ve ikincil kaynakları ince eleyip sık dokumaya, aralarındaki bağlantıları kurmaya çalışıyor. Bu çatma işlemi sırasında yazarın sesini duyabiliyoruz, ele aldığı kişiye de ikincil çalışmalara da mesafeli, eleştirel, hata affetmeyen bir ses.

Çocuk Hasan Âli’yle tanışıyoruz önce. Mevlevî bir ailede, tek çocuk. Anne çok merhametli, baba biraz daha katı ve uzak. Onun babasıyla ilişkisi bana Oğuz Atay’ın “Babama Mektubu”nu hatırlattı. Baba Ali Rıza Bey, İttihat ve Terakkî’nin siyasetine tepkiyle giderek muhafazakarlaşır, Cumhuriyet’in ilanından sonra gelen devrimlere de tepkilidir. Şapka devriminden sonra başında bereyle dolaştığı için sık sık karakolda bulur kendisini. Hasan Âli’nin babasının çok onaylamadığı bu davranışları, zaman geçtiğinde özellikle 1950 sonrası onun daha rahat ve yüksek bir sesle dile getirdiği dini düşüncelerini gözlemlediğimizde içte taşınan babanın yeniden dışavurumu olarak okunabilir mi? Atay’ın da içinde taşıdığı ve zamanla ona dönüştüğünü düşündüğü babası gibi.

Dinle ilişkisi, Hasan Âli’yi tartışmalı kılan yönlerinden. Hoş neredeyse Ahmet Güner Sayar’ın Hasan Âli Yücel’in Tasavvufî Dünyası ve Mevlevîliği’ni kaleme aldığı 2002’ye kadar onun bu yönünü ele alan derli toplu bir çalışma olmamış, hep birkaç cümleyle geçiştirilmiş. Bora’nın deyimiyle dindarlık ondan beklenmeyen bir şeymiş, o daha çok Türk aydınlanmasının, hümanist-batıcı, rasyonalist, seküler, bilimci figürü olarak addedilmiş.

Yücel’in dinle ilişkisinin kafa karıştıran yönleri olduğu biyografide de açığa çıkıyor. Bir yandan özellikle 1950 sonrası kaleme aldığı yazılarında çok samimi ve sağlam bir inancı görüyoruz, diğer yandan ezanın ve ibadetlerin Türkçeleştirilmesine, tekke ve zaviyelerin kapatılmasına verdiği net desteğini. Yine seküler bir devlet idaresinin, dinin özel ve vicdani alanda kalmasının, İslamiyet’in de yararına olacağı düşüncesini. Söz konusu uygulamalarda dinden kurtulmayı, uzaklaşmayı ya da onu reddetmeyi değil örneğin millîleşmiş, Türkleşmiş ve Türkçeleşmiş bir İslamiyet’in toplum için daha hayırlı ve iyi olacağı inancını benimsiyor. İslamiyet’i Türklükle mecz etmesi ve buradaki milliyetçiliği Bora’nın referanslarında açık bir şekilde görülüyor.  Yücel’in algılanışındaki farklılıklara, zıtlıklara neden olan bu yönünün Tanıl Bora’nın önerdiği okuma biçimlerinden en çok “Cumhuriyetçi laisizm ile ‘dini yaşama’ talebi arasında bir ılımlı ‘orta yol’ bulma çabası”na denk düştüğünü düşünüyorum.

Yücel’in Kemalizm’le, rejimle ilişkisi de farklı bakış açılarından değişen görünümler arz etmiş.  1935 yılında İzmir milletvekili olarak TBMM’ye giriyor, 28 Aralık 1938’de ise Maarif Vekilliği’ne atanıyor. Tanpınar günlüğünde onu “Atatürk devrinde açıkça dalkavuk, İsmet Paşa devrinde aşikâr şekilde parvenue [sonradan görme]” diye tanımlamış. “İnkılâbın rüzgârına, onu hususî şekilde mânalandırmadan, kendi içinde münakaşasını yapmadan uymuş” diye de betimlediğini aktarıyor Bora ve buradan hareketle onun Kemalistliğini, bunun Şeflere dalkavukluk mu yoksa hayranlık ve samimilikten mi kaynaklandığını araştırıyor.

Onun Atatürk’ün nezdinde yolunu açtığı düşünülen “sıfır vakası”nın[2] muhafazakâr kesimce yıllarca aşağılayıcı bir anekdot haline geldiğini, yine “dalkavukluğunu” da doğrulayan bir simgeye döndüğünü öğreniyoruz; onu çoğunlukla “vasat” bulan Nurullah Ataç’ın da onun Atatürk’e dalkavukluk ettiğini düşündüğünü.

Diğer yandan II. Türk Dil Kurultayı’nda ortaya atılan Güneş Dil Teorisi’ni benimsemediği için  bununla ilgili toplantılara katılmamasını bu itham karşısında bir tavır olarak okuyabileceğimizi öneriyor Bora. Yücel’in çocuklar için yazdığı şiirlerde: “Türkü ölümden /Odur kurtaran. / Odur yeniden /Türklüğü kuran” ya da Atatürk’ün naaşını taşıyanlar arasına seçilmesinin üzerine yazdığı: “Taşı O’nu… Bir cihan götürüyorsun. […] Gaflet etme, bir tarih taşıyorsun. İstikbal olmuş bir mazi götürüyorsun” ya da ölmeden önce: “O bir insan mı? Olamaz. O bir cihandı Fezalara sığmamalıydı” dizeleri, 1950’lerde, 60’larda tonunu değiştirmeyen bir sevgi ve “Ne mutlu Atatürk’tenim diyene…” sözü.

Yücel, Bakanlığı boyunca Millî Şef’i yüceltenler arasında en öne çıkanlardanmış. Tanıl Bora, bunu onun mimarı olduğu projelerini yürütme ve gerçekleştirme şevkinden olabileceğini ve karakterindeki çoşkun yanından kaynaklanan bir yönü olduğunu da hatırlatıyor. Kemalizm’den ne anladığı sorusuna cevabında “kalkınmanın gereği olan bir çalışma etiğinden” söz ediyor, Yücel’in ifadesiyle “Tenbel herşeyden önce bir vatan hainidir”. Bu sözleri okuyunca; Hasan Âli’nin I. Türk Dil Kurultayı’nda eski ve yeni edebiyatı karşılaştırırken divan edebiyatının insanı miskinliğe sevk ettiğini oysa halk şiirlerinin hayatla mücadeleyi öğütlediğini, “Yiğit attan düşer, yine atlanur”, savunusunun altında işleyen asıl ilke benim için daha anlaşılır oldu.

Kitabın 4. kısmından itibaren onun tam 7 yıl 7 ay 7 gün (28 Aralık 1938-5 Ağustos 1946) süren Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en uzun bakanlığının icraatları ve sonrasında olanlar ele alınıyor.  Bu dönemin başat projeleri Tercüme Hareketi ve Köy Enstitüleri’dir. Bu icraatlarıyla hem sevgi hem nefret imgesine dönüşecektir. Biyografiyi ayrıcalıklı kılan, tüm bu icraatları sırasında onun “insanî” yönünü daha rahat görebilmemiz. Örneğin Necip Fazıl’la, Nurettin Topçu’yla bakanlığı döneminde yaşadıklarını okumak hayli ilgi çekici. İnönü’nün muhaliflerle barışma siyaseti bağlamında Hasan Âli’nin Adnan Adıvar’ı İslam Ansiklopedisi’nin Türkçe yayınlanması projesinin başına getirmesi, Tolstoy’un Savaş ve Barışı’nın çevirisinin hapishanede bulunan Nâzım Hikmet’e sipariş edilmesi, yine hapisteki Orhan Şaik Gökyay’dan Kabusnâme’nin Mercimek Ahmet çevirisini yayına hazırlamasını istemesi gibi anekdotlarla onun bazı klişelere, kalıplara sığmayan nev-i şahsına münhasır ve kendisinden alıntılarla da örtüşen Mevlevîmeşrep yönünü zihnimizde oturtabiliyoruz.

Yücel’in inandığı hayat tasavvurunda insan yetiştirmenin önemi sanırım en iyi onun uhdesinde kurulan Tercüme Bürosu’nca yapılan Klasiklerin çevirilerinin Köy Enstitüleri’ndeki köy çocuklarınca okunması anlatıyor. Köy Enstitüleri İsmail Hakkı Tonguç ve Yücel’in ideal birliği ve tüm yönleriyle anlatılıyor. Türkiye’de komünizm imgesinin oluşturulmasında ve çoğaltılmasında başta Köy Enstitüleri olmak üzere icraatlarının kilit bir işlev gördüğünü delillendiriyor Bora.

Siyaset bir cambazlık işi, mahir ve usta olmayı gerektiriyor, düştüğünde ölüyorsun zaten. Hasan Âli de Köy Enstitüleri ipinden düştü, yeniden kalkması, anısının düştüğü yerden kaldırılması yıllar aldı. 1990’larda DSP’nin yükselişiyle ve 1997’nin Unesco tarafından Dünya Hasan Âli Yücel yılı ilan edilmesiyle daha sık anıldı, anlama çabaları arttı. AK Parti döneminde özellikle Ziya Selçuk’un bakanlığı döneminde kendisine yapılan atıfların artmasına da dikkate çekiyor Tanıl Bora.

Hasan Âli Yücel; Nurullah Ataç, Peyami Safa belki biraz da Tanpınar gibi geçiş dönemi aydınlarından. İcracı bir bakan olması onu diğerlerinden ayırıyor. Bu isimlerce yerilse de Tanıl Bora’nın çalışmasının sunuşundaki ifadeleriyle üzerinde hala çalışılmayı, düşünülmeyi gerektiriyor:

Hasan Âli Yücel, modern Türkiye’nin en uzun süre görev yapmış eğitim ve kültür bakanıdır. Türkiye’nin kültür tarihinde başlı başına bir fasıl teşkil eden, klasik dünya edebiyatı kanonu çevirisi programının başlatıcısı, yürütücüsüdür. Seksen yıldır tartışılan Köy Enstitüleri’nin ‘siyasî sorumlusudur.’ “1930’ların sonlarından 1940’ların ortalarına, tek-parti döneminin önde gelen siyasî şahsiyetlerindendir. Şiirleri, eğitim alanında incelemeleri olan, yüzlerce deneme yazmış çalışkan bir yazardır. İsmi Türkiye’de ‘kültür adamı’ figürünün alâmetlerinden sayılır. Şair Can Yücel’in babasıdır.

_

[1] https://iletisim.com.tr/kitap/hasan-ali-yucel/9980

[2] Hasan Âli, Mustafa Kemal’in 1930 Kasım-1931 Şubat aralığında bir dizi heyetle gerçekleştirdiği tren seyahatlerine Maarif müfettişi kadrosundan katılır. Heyet Kayseri’de bir lisede felsefe dersine katılır, derste Hasan Âli’nin yazdığı Mantık kitabı okutulur, bu sayede dikkati üstüne çeker. Sonrasında Sivas’ta kurulan sofrada Mustafa Kemal kendisine felsefe terimleriyle ilgili sorular sorar ve sıfır’ı tarif etmesini ister. İkisi arasında varlık-yokluk- ebediyet-adem dolayımında geçen diyalogda Mustafa Kemal, Hasan Âli’nin açıklamalarını hep kendi söyleminde hizalamaya çalışır. En sonunda Hasan Âli pes edercesine, “Efendimiz, sıfır yok demektir.” der. Mustafa Kemal, “Güzel” der, “ama”: “Bu yok olan şey bir rakamın önüne, sağına geçince onu on misli yükseltiyor. Bu nasıl olur?”, Hasan Âli şu cevabı verir: “Efendimiz, diyor daima arkanızda ve solunuzdayım. Sıfır işte efendimizin solunda olan bendenizim.” (Tanıl Bora bu anekdotu Ahmet Hamdi Başar’ın Hatıraları’ndan aktarıyor, s.190-191)

İLGİLİ YAZILAR

menekşe tokyay

BAKIŞ

Normalleşme süreçlerini uzun erimli kılan genellikle siyasi düzeyde karar-alıcıların bu süreçleri devam ettirme taahhüdünde bulunmaları ve normalleşmeyi geçici bir heves olarak değil, uzun soluklu bir bölgesel barış girişimi olarak sürdürmeleri, sağduyulu açıklamalarda bulunmalarıdır.

Soğuk bir kış sabahıydı. Kirpiler ısınmak için birbirlerine yaklaştılar. Ama bir süre sonra dikenlerinin birbirlerine battığının ayrımına vardılar ve birbirlerinden uzaklaştılar. Lakin birazdan yeniden üşüyünce birbirlerine bir kez daha yaklaştılar. Karşılarında iki seçenek vardı: Ya soğuktan donacaklardı ya da birbirlerine batan dikenlerinin acısına dayanacaklardı. Bu ikilemi çözmeleri için aralarındaki mesafeyi donmak ile can acısı arasında tahammül edilebilecek bir noktada sabitlemeleri gerekiyordu.

Alman feylesof Arthur Schopenhauer’in 1851 yılında kaleme aldığı bir eserindeki bu kirpi metaforunu zaman zaman anımsarım. Her ne kadar aktörlerin çıkarlarını maksimize etmeye odaklandığı, güçlü olanın hakim olduğu ve eşit güçler arasında cereyan etmeyen uluslararası ilişkiler alanına her koşulda uygulanması pek mümkün olmasa da son dönemde Türkiye’nin attığı normalleşme adımlarını biraz da kirpilerin dikenlerini birbirlerine zarar vermeyecek, bununla birlikte uluslararası ilişkilerde de yalnız kalmayacak optimal bir mesafeye sabitleme girişimi olarak görmek mümkün.

Son aylarda farklı ülkelerle ve farklı coğrafyalarla “normalleşme” politikaları izlerken, buna dair çalışma grupları oluşturup özel temsilciler atarken, “aslında bizim aramızda husumet yoktu, bir yanlış anlaşılma oldu” minvalinde açıklamalar yaparken aslında birbirimizin canını acıtmayıp uluslararası sahnede yalnızlıktan donmamak için siyasi manevralar yapıyoruz. İsrail’den Birleşik Arap Emirlikleri’ne, Suudi Arabistan’dan Ermenistan’a, Yunanistan’a, Fransa’ya dek bir sene önce yoğun husumet içerisinde olduğumuz birçok bölgesel aktörle ilişkilerimizi düzeltme, yakınlaşma ve ortak çıkar alanları yaratma amacıyla yoğun bir çaba sarf ediyoruz.

Peki normalleşme süreçleri mutlaka yaşanarak mı öğrenilir? Her normalleşme sürecinin dinamikleri kendine mi özgüdür? Öte yandan, normalleşme süreçlerinde tünelin ucundaki ışık en baştan görülür mü? Öngörülebilir bir süreç midir yoksa tamamen el yordamıyla mı ilerler?

Öncelikle, ülkeler arasında normalleşme adımları atılması ülkeler ve bölgelerin istikrarı açısından önemlidir. Zira ilk aşamada ilişkilerin teknik düzeyde normalleştirilmesi ile birlikte ticaretten iş dünyası arasındaki ilişkilere, siyasi açılımlara, hatta charter seferlerine dek birçok “teknik” konu kağıt üzerinde çözülür. İkinci aşamada ise toplumlar arasında bir uzlaşı doğrultusunda adımlar atılır. Şayet kapalıysa kara sınırları açılır, sivil toplum örgütleri arasında diyalog kanalları tesis edilir, medya kuruluşları zamanın ruhuna uygun olarak yanlı haberleri bir yana bırakıp birbirlerini gerçek anlamda anlamaya dönük bir haber dili kullanmaya yönelir. Böylelikle toplumların birbirlerini anlaması, siyasetin gölgesinde düşmanlıkların sürdürülmemesi için destekleyici bir ortam yaratılır.

“Küçük adımlar siyaseti”nin mimarlarından, Almanların yumuşama politikasının ardındaki başlıca isimlerden Alman siyasetçi Egon Bahr’ın eski ve günümüzde modası geçmiş düsturuna göre insanlar konuşurken birbirlerine ateş etmezler. Dolayısıyla ülkelerin düşmanlıkları bir yana bırakıp normalleşme adımları atmaları, konuşmak üzere masa başına oturmaları, bunun için özel temsilciler atamaları oldukça önemlidir; zira diyalog bu barış sürecinin çıpası haline gelir. Ne de olsa İngiltere eski Başbakanı Winston Churchill’in o güzel sözünde dediği gibi “Ayağa kalkıp konuşmak cesaret ister, oturup dinlemek de cesaret ister.”

2008 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan arasında “futbol diplomasisi” üzerinden iki ülke arasında başlayan yakınlaşma süreci Aralık ayı ortasında Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun meclis konuşmasında yeniden gündeme geldi ve Türkiye-Ermenistan arasında Ağustos ayından beri süregiden yakınlaşma ve normalleşme sinyalleri, karşılıklı özel temsilciler atanmasıyla birlikte somut bir zemine taşınmaya başlandı.

Türkiye’nin bu denli çok normalleşme politikasına ihtiyaç duymasının sebeplerinden biri de kuşkusuz ilişkileri çok çabuk kopartmamız, sorunlarımızı biriktirip çözümü ertelememiz, sonra status quo ante’ye geri dönmek için adımlar atmak zorunda kalmamız.

Normalleşme süreçlerinde pragmatizmin izinden giden ve gerek bölgesel gerekse küresel güç dengelerinin yanı sıra jeopolitik gerçekleri de göz önünde bulunduran taraflar, çıkarları arasında uzlaşı alanları yaratarak ortak işbirliği projeleri geliştirirler ve beraber yarattıkları bu yeni normal içerisinde hem kendi faydalarını maksimize etmeye çalışırlar hem de uluslararası ilişkilerde yalnızlıktan kurtulurlar. Bu projeler genellikle teknik ve ekonomik yönü güçlü projeler olur. Ne de olsa coğrafya kaderdir ve bu coğrafyayı barışçıl bir şekilde yönetebildiğiniz sürece bir avantaja dönüştürülebilir. Bu yapıcı aktör rolü üstlenilmediği sürece ise coğrafyadaki tüm anlaşmazlıkların parçası olmak kaçınılmazdır.

Ermenistan örneğinde olduğu gibi taraflardan birinin dış dünyaya veya denizlere açılımını güçlendirmek için ulaştırma ağları kurulur, koridorlar açılır ve bu koridorlar üzerinden ticaret ve ülkeler arasında fiziksel bağlanırlık potansiyeli değerlendirilir. Tarihi anlaşmazlıkların konuşulması için gerektiğinde bilim insanlarından, tarihçilerden oluşan komisyonlar kurulur. Türkiye de tarihsel ilişkileri bağlamındaki yapısal sorunların ve tehdit algılarının ötesinde yeni bir ilişki normali kurmaya başlar.

Öte yandan kamuoyunu hazırlamak için ülkeler arasında sivil toplumların karşılıklı temasları başlatılır. Halihazırda Ermenistan’ın normalleşme süreci için atadığı 31 yaşındaki genç temsilci Ruben Rubinyan’ın Hrant Dink Vakfı’nın düzenlediği ve sınır-ötesi işbirliği ağları kurmayı hedefleyen Türkiye–Ermenistan Burs Programı’nın 2017-2018 dönemi bursiyerlerinden oluşu bunun en net örneklerinden biri. Normalleşme süreçlerinin ayrılmaz bir parçası da insani ilişkiler, enerji, ulaşım, ticaret, iş dünyası yakınlaşması gibi yumuşak güç araçlarını diplomasinin hizmetine sunarak bölgesel nüfuz parametrelerini sırf siyasi güç projeksiyonuyla sınırlamamaktır. 

Elbette yüzyıllar boyu farklı devletlerin farklı zaman dilimlerinde sürdürdükleri normalleşme politikalarının sonucunda her şey güllük gülistanlık olmadı. Ancak sorunlar daha yönetilebilir hale geldi, ülkelerin üzerindeki baskılar azaltıldı ve krizlerin yönetimi sürece yayıldı. Normalleşme süreçlerini uzun erimli kılan ise genellikle siyasi düzeyde karar-alıcıların bu süreçleri devam ettirme taahhüdünde bulunmaları ve normalleşmeyi geçici bir heves olarak değil, uzun soluklu bir bölgesel barış girişimi olarak sürdürmeleri, sağduyulu açıklamalarda bulunmaları.

Uluslararası ilişkilerde sonsuz bir normallik yok ve ülkeler-arası karşılıklı bağımlılık olduğunda bile ilişkiler bir anda kopabiliyor. Peki normali kim belirliyor? Kimler daha güçlüyse onlar. Farklı güç skalalarındaki devletlerin bir arada yaşama pratiği geliştirdikleri, farklılıkların benzerliklerle dengelendiği, diplomasi kurallarının temel normu belirlediği bir ekosistemde çoklu belirsizliklere ve kaygan zeminlere karşı çetrefilli sorunlara sahip komşular arasında akıllı diplomasiye dayalı normalleşme adımları atılması, yumuşak güç realizminin benimsenmesi; özünde sert gücü ve militarist çözümleri önemseyen devletlere karşı bir meydan okumadır.

Ne de olsa birçok alandaki zıt görüşlerimize rağmen “soğuk bir kış sabahı donmamak için birbirine yaklaşan oklu kirpiler gibiyiz.” Uzlaşıya yanaşmayanlar, yerkürede kendine ayrılan köşede tek başınalığı tercih edenler ise bir süre sonra er ya da geç sistemden dışlanıyor.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.