ibrahim uslu

BAKIŞ

Döviz kurlarının düşmesi nedeniyle iktidar kanadının moral motivasyonu muhtemelen uzun zamandır hiç olmadığı kadar yüksek. Ancak, şu günlerin “pastırma yazı” gibi kısa sürmesi olasılığını da gözden uzak tutmamak gerekir. Seçmenler bir süre sonra enflasyon veya işsizlik gibi yaşam standartlarını doğrudan etkileyen alanlarda olumlu gelişmeler görmezse, iktidarla ilgili şu ana kadarkinden daha büyük bir hayal kırıklığı da yaşayabilirler.

Türkiye’nin başkanlık sistemine geçişinin ulusal güvenlik ve siyasal sistemle ilgili gerekçelerinin yanı sıra önemli ekonomik nedenleri de vardı.

2014 yılından itibaren sürekli gelgitler yaşayan ve büyüyemeyen ekonomi bir süre sonra önemli bir toplumsal sorun haline gelmeye başladı. 7 Haziran 2015 genel seçimlerine giderken başta emekliler olmak üzere çeşitli toplum kesimlerinin ekonomik beklentilerinin karşılanamaması, dönemin AK Parti iktidarı açısından ciddi bir kırılganlık yaratmıştı. Neticede çoğu kimse için sürpriz bir biçimde 10 puan kayıpla AK Parti yüzde 40 civarında bir oy alarak 7 Haziran genel seçimlerinden yaralı çıkmıştı. Yaklaşık beş ay sonra 1 Kasım’da yinelenen seçimlerde AK Parti yeniden yüzde 50 civarında bir oy alarak tek başına iktidar oldu ancak ekonomik sorunlar olduğu gibi devam etti.

Türkiye’nin başkanlık sistemine geçeceği 24 Haziran 2018 genel seçimlerinin yapılmasına sayılı günler kala Erdoğan’ın yaptığı “Bu kur filan, bunların hiçbirisi bizim geleceğimizi belirleyen şeyler değil. Bizim geleceğimizi, biz belirleyeceğiz. 24’ünde siz bu kardeşinize yetkiyi verin, ondan sonra bu faizle şunla bunla nasıl uğraşılır göreceksiniz” açıklaması aslında yeni sistemin en büyük vaadinin “ekonomi” olduğunu ifade ediyordu. Ancak yeni sistemin hayal kırıklıkları çok hızlı başladı. Ağustos ayında ABD’li Rahip Brunson nedeniyle ortaya çıkan döviz krizinin tetiklediği ekonomik türbülans, o günden beri hız kesmeden ülkemizi sarsmaya devam ediyor.

24 Haziran genel seçimleri AK Parti açısından bir tür Pirus Zaferi’ydi. Görünüşte bütün siyasi hedeflerini gerçekleştirmişti, ancak BBP ile birlikte girdiği seçimde oy oranı yüzde 42,6’ya inmiş ve TBMM’de ancak MHP’nin desteği ile çoğunluğu sağlayabilecek seviyeye gerilemişti.

Genel Seçimlerden yaklaşık 9 ay sonra yapılan yerel seçimlerde, yaşanmakta olan ekonomik krizin siyasi faturası seçmenler tarafından iktidarın önüne bir kez daha konuldu. Bu seçimde AK Parti ülke genelinde yüzde 38 civarında bir oy alabildi ve başta İstanbul ve Ankara olmak üzere çok sayıda büyükşehir ve il belediyesini kaybetti.

AK Parti açısından kötü gidişat yerel seçimlerden sonra da devam etti. Ekonomik krizin yanı sıra yaşanan çok sayıda sorun (göçmen meselesi, adam kayırma, otoriterleşme, yargının siyasallaşması vs.) iktidarın oy kayıplarının durdurulamamasına neden oluyordu. 2020’nin ilk çeyreğinde başlayan korona pandemisi tüm bu olumsuzlukların üzerine kelimenin tam anlamıyla tuz-biber ekti.

2021’in Nisan ayında beklenmedik bir süreç daha devreye girdi. Sedat Peker’in yurtdışından yapmaya başladığı açıklamalar bir süre sonra seçmen tercihlerini de etkilemeye başladı. Ağustos ayında yaşanan ve iktidarın yönetsel zaafları nedeniyle üstesinden gelmekte zorlandığı orman yangınları ve yine o dönemde yoğun olarak gündeme gelen Afganlı göçmenlerle ilgili tartışmalardan sonra AK Parti tüm tarihi boyunca almış olduğu en düşük oy seviyesine geriledi. İlk girdiği seçim olan 2002’de aldığı yüzde 34’ten sonra her zaman bu seviyenin üzerinde kalmayı başaran AK Parti, geçtiğimiz sonbaharla birlikte kendi dip seviyesinin altına indi.

Bu süreç boyunca çok sayıda araştırma şirketinin açıkladığı tahminlerde hem Sayın Erdoğan’ın hem de AK Parti’nin iktidar olmak için gerekli oy seviyelerinin altında görünmesi, genel siyasal psikolojiyi de dönüştürdü. 2002’den geçtiğimiz sonbahara kadar gerçekleşen tüm seçimlerden önce yapılan araştırmalarda sorulan “sizce seçimi kim kazanır?” sorusuna kamuoyunun çoğunluğu istisnasız “AK Parti” yanıtını verirken, son 4-5 aydır artık “muhalefet” cevabını verenler çoğunlukta.

21 Ekim’de Merkez Bankası’nın Erdoğan’ın talimatıyla faizleri 200 baz puan düşürmesinden sonra döviz kurlarının her gün yeni rekorlar kırması ve ekonominin kontrolden çıktığı yönündeki yaygın kanaatler, iktidar aleyhindeki bu siyasal psikolojiyi daha da güçlendirdi. Erdoğan’ın Dolar garantili mevduat uygulamasını açıkladığı ana kadar muhalif politikacı, yorumcu, kanaat önderi veya seçmenlerin çoğu artık bir dönemin kapanmak üzere olduğuna ve yeni bir dönemin başlayacağına muhtemelen büyük çoğunlukla inanmaya başlamıştı.

Yapılan açıklamayı müteakip döviz kurlarının hızlı biçimde düşmesinden sonra, iktidarın başlattığı bu uygulamanın ekonomik ve politik olarak işe yarayıp yaramayacağı konusunda tartışmalar da başladı.

Her bir somut olayın olası siyasi sonuçlarını tartışmak şüphesiz ki anlamlı bir çaba. Ancak geldiğimiz noktada, son alınan kararların ötesinde, genel olarak Tayyip Erdoğan’ın bundan sonrası için nasıl bir yol haritası izleyebileceğini anlamaya çalışmak daha önemli olmaya başladı.

Erdoğan’ın Avantajları

  1. AK Parti seçmen sadakatini güçlendirebilmek için uzun yıllardır çok güçlü bir endoktrinasyon çalışması yürütüyor. Dindar nesil yetiştirme çabası, açılan İmam Hatip Liseleri, medyanın büyük ölçüde kontrol edilmesi, mevcut muhafazakar STK’ların yanı sıra, bazıları doğrudan Erdoğan ailesi tarafından yönetilen yeni vakıflar kurulması ve bunlara aktarılan geniş kaynaklar, yeni bir tarih bilinci oluşturmak amacıyla çekilen çok sayıda dizi, camilerin sık sık propaganda mekanizmasının parçası haline gelmesi, dinî konular kadar siyasi meselelerde de konuşan ilahiyatçılar gibi çok sayıda yöntem ve mekanizma üzerinden seçmenlerinin bir kısmını önemli ölçüde formatladı.

  2. Uzun yıllardır sürdürülen kutuplaşma siyaseti, kendi dışındaki herkesin bir şekilde kriminalize edilmesi, ihanetle ya da kötü niyetli bazı mihrakların maşası olmakla suçlanması yahut bir tehdit olarak gösterilmesi nedeniyle seçmenlerinin bir kısmının parti değiştirme olasılığını minimize etmeyi başardı.

  3. Seçmenlerin yüzde 60’ından fazlası kendini milliyetçi, muhafazakar, İslamcı ve Ülkücü olarak tanımlıyor. Demokrasi kültürü zayıf, otoriter liderlik ve yönetim anlayışının yanı sıra patrimonyal siyaseti de ideolojik gerekçelerle benimsemeye meyyal bu seçmenler, AK Parti açısından, avantajlı olduğu bir oy havuzu anlamına geliyor. AK Parti’nin 2015’ten sonra liberalleri dışlayıp o güne kadar uzak durduğu milliyetçiliğe yönelmesi ve MHP ile kurduğu ittifak, İslamcı ve muhafazakarların yanı sıra geniş bir milliyetçi tabanla da yakınlaşmasını sağladı.

  4. Yaklaşık 20 yıldır aynı lider ve parti tarafından yönetilen seçmenlerde, benzer deneyimlere sahip başka ülkelerde de rastlandığı gibi, değişim kaygısı gelişiyor. AK Parti temsilcileri ve kanaat önderleri de uzun zamandır bu tedirginliği harekete geçirecek bir dil kullanıyorlar. “Beka” retoriği, su ve doğalgaz faturalarımızın terör örgütlerinin üyelerince dağıtılacağı ya da kazanımların kaybedileceği gibi çeşitli hayali tehditler, bu çabaların sonucunda toplumun gündemine sokuldu. Değişimden duyulan tedirginlik, bazı seçmenlerin iktidar dışındaki seçeneklere yönelmesini zorlaştırıyor. AK Parti’den kopan seçmenlerin ortağı olan MHP’ye yönelmesinin altında yatan en önemli sebep de yine bu değişim korkusu. Bugüne kadar çok sayıda seçmen başarısız buldukları AK Parti’yi terk etti ama MHP’ye oy vererek yeni bir iktidar yapısının ortaya çıkmasına da imkan tanımadı.

  5. Daha önce Gazete Pencere’de yayınlanan bir yazımda da bahsettiğim üzere, AK Parti’ye avantaj sağlayan önemli bir faktör de Sağcıların iktidara olan tutkusudur. Sağ seçmenlerin çoğunluğunu oy vermeye yönelten sebeplerin başında söz konusu partinin iktidar olma olasılığı geliyor. Sağ seçmenler siyaseti büyük ölçüde iktidar olma veya iktidardakilere yakın durma şeklinde değerlendiriyor. Erdoğan’a ve AK Parti’ye oy vereceğini söyleyen seçmenlerin neredeyse yarısının başta ekonomi olmak üzere, önemli şikayetleri var. Ancak iktidar gücünü elinde tutması nedeniyle bu seçmenler AK Parti’den uzaklaşmıyorlar.

Tüm bu faktörlerin neticesinde, Kasım ve Aralık aylarında yaşanan şiddetli ekonomik sorunlara rağmen, AK Parti oy oranını yüzde 30’un biraz üzerinde stabil tutmayı başardı. Belki de daha doğru bir ifadeyle seçmenler her şeye rağmen AK Parti’nin yanında yer alacak kadar tolerans eşiklerini süreç içerisinde yükselttiler.

Erdoğan’ın Oyun Planı

Yukarıda sıralanan avantajları Sayın Erdoğan’ın oyun planı konusunda bize ipuçları da veriyor.

  1. Gerek asgari ücretle ilgili tutumu gerekse de döviz artışlarını engellemek amacıyla çeşitli ekonomik ve politik riskleri göze alması Erdoğan’ın bazılarının yaymaya çalıştığı gibi seçimlerde demokrasi dışı işlere yönelebileceği yönündeki komplo teorilerini haksız çıkarıyor. Sayın Erdoğan en büyük gücünün sandık olduğunun farkında ve sandıktan galip çıkmasını sağlayabilecek şeyleri yapmaya gayret ediyor.

  2. Mutsuz seçmenlerinin başka partilere yönelmesini engellemek için önümüzdeki süreçte kutuplaşma ve karşı tarafı suçlama stratejisini daha çok kullanacak ve bu sayede bilhassa ikinci turda avantaj elde etmeye çalışacaktır.

  3. Kendisi açısından işlerin kötüye gittiğinin ve kısa vadede yapılacak bir seçimi kaybedeceğinin farkında. O nedenle her şeyden önce zaman kazanmaya çalışıyor. Bu arada da seçmenlerinin daha büyük bir kısmını mutlu edecek; onların takdirini ve sadakatini yeniden kazanmasına yardımcı olacak bazı adımları atabileceğini düşünüyor.

  4. Ne son iki aydır kamuoyuna sihirli bir formül gibi anlatılan ve ucuz TL-ucuz emek-yüksek ihracat-cari fazla şeklinde açıklanan yeni modelin ne de döviz destekli mevduatın oylarının artmasına herhangi bir katkısının olmayacağını aslında Sayın Erdoğan’da biliyor. Amaçladığı şey, oylarını belli bir aralıkta tutmaya çalışmak. Çünkü artık seçimi ilk turda kazanamayacağının farkında ve bu nedenle öncelikle ikinci tura kalabilmeyi hedefliyor. İkinci turda ise yüzde 60’ından fazlası aşırı sağ eğilimlere sahip seçmenlerden yüzde 50 + 1’in oyunu alabileceğini düşünüyor.

Sonuç

Bu hesapların ne ölçüde gerçekleşebileceğini şimdiden tahmin etmek oldukça zor. Sayın Erdoğan yukarıda sıraladığımız avantajlarından belki de daha fazla dezavantaja sahip. Muhalefet şimdiye kadar bu dezavantajları iyi kullandı ve önce yerel seçimlerde önemli başarılara imza attı; arkasından da gündelik siyasal süreçlerde ülkenin genel psikolojisini değiştirecek bir gündem yönetimi performansı göstermeyi başardı.

Son günlerde döviz kurlarının düşmesi nedeniyle iktidar kanadının moral motivasyonu muhtemelen uzun zamandır hiç olmadığı kadar yüksek. Ancak, şu günlerin “pastırma yazı” gibi kısa sürmesi olasılığını da gözden uzak tutmamak gerekir. Seçmenler bir süre sonra enflasyon veya işsizlik gibi yaşam standartlarını doğrudan etkileyen alanlarda olumlu gelişmeler görmezse, iktidarla ilgili şu ana kadarkinden daha büyük bir hayal kırıklığı da yaşayabilirler.

Öte yandan muhalefet de henüz bir sonraki seçimi garantiye alabilmiş değil ve önünde aşması gereken bazı engeller var. Millet ittifakının büyümesi zorunluluğu bunların başında geliyor.

Dolayısıyla her iki kanadın önümüzdeki süreçte siyasal avantajlarını pekiştirmesi için çok çaba harcaması gerekecek. Ortak aklı, bilgiyi ve sağduyuyu daha çok kullanan taraf ise ipi göğüsleyecek.

İLGİLİ YAZILAR

galip dalay

BAKIŞ

Yeni dönem Avrasyacılık, Rusya’yla ve Çin’le yakınlaşmayı öngörüyor. Batı-karşıtlığı ise bu yeni Avrasyacılık’ın kurucu bileşenlerinden birini, hatta en önemlisini oluşturuyor. Bir başka deyişle bu yeni form, Türkiye’nin Batı ile arasındaki makasın daha da açılıp Rusya ve Çin ile arasındaki makasın ise kapanmasını öngörüyor.

Türkiye ile Rusya arasında gelişen ilişkilerin mahiyeti ve yaşanan yakınlaşma kafaları karıştırıyor. Türkiye ile yakın bir ilişki içinde olmanın Rusya’ya sağladığı ciddi avantajlar var. Dahası Moskova’nın bu avantajları elde etmek için ödemesi gereken bedel de pek yüksek değil.  Fakat, Türkiye için aynısını söylemek zor, özellikle de bu ilişkinin bedeli söz konusuysa. Rusya’nın bu angajmandan ya da ortaklıktan sağladığı avantajların listesi uzun. Türkiye’nin de şüphesiz bu ilişkiden elde ettiği belli avantajlar var. Fakat bunlar için çok ağır bir bedeli ödemek zorunda kaldı. Hala da ödüyor. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze sistemi alması nedeniyle F-35 programının dışında bırakılması, CAATSA yaptırımlarına maruz kalması ve Türk-Amerikan ilişkilerinin derin bir krize girmesi ödenen bedel kalemlerinden başlıca üç tanesini oluşturuyor.

Bu resimde, Türkiye’yi Rusya ile daha yakın ilişki kurmaya neyin yönlendirdiği önemli bir soru ve bu sorunun, hiçbiri bir diğerini geçersiz kılmayan, muhtelif cevapları var. Türkiye’nin otoriterleşmesi; Türkiye’nin kendisini ABD’nin jeopolitik etkisinin azaldığı bölgesel ve uluslararası bir bağlama hazırlaması; ABD ile Türkiye arasındaki jeopolitik makasın daha fazla açılması; Erdoğan ile Putin arasındaki kişisel ilişkilerin oynadığı merkezi rol bu konuya ilişkin öne sürülen dört temel tezi temsil ediyor. Buna ilaveten, bu ilişkileri ideolojik bir zaviyeden açıklamaya çalışan bir yaklaşım da mevcut. Burada mevzubahis edilen ideolojik çerçeveyi Avrasyacılık oluşturuyor. Bahsedilen ilk dört açıklamanın gerekçeleri nispeten basit. Ne var ki Türk Avrasyacılığı’nın bu ilişkide ideolojik bir çimento işlevi gördüğü savına epey şüpheyle yaklaşmak gerekir.

Türk Avrasyacılığı ve Farklı Tezahürleri

Türkiye ve Rusya arasında gelişen bağları Avrasyacılık merceğinden açıklama eğilimi, birbiriyle ilişkili iki soruyu gündeme getirir: Türk Avrasyacılığı ne ifade eder? Türk dış politikası için ne anlama gelir? Konuya ilişkin tartışmalar cumhuriyet döneminde şu ya da bu şekilde hep var olmuşsa da, Türk Avrasyacılığı zaman içinde farklı anlamlar ifade etmiştir. Jeopolitik ve ideolojik Avrasyacılık arasındaki ayrım ise daha çetrefilli bir konudur. İki kriterin farklı kombinasyonları Soğuk Savaş’ın sonlanmasından bu yana üç farklı Türk Avrasyacılığı’nın tezahürüne yol açmıştır.

Daha açacak olursak, Avrasyacılığın Türkiye’ye nasıl bir dış politika vizyonunu sunduğunu anlayabilmek için aşağıdaki gibi bir formül geliştirebiliriz. Bu formül aynı zamanda Avrasyacılığın farklı formlarına da ışık tutar. Bir başka deyişle Türkiye’nin dış politikasını nasıl bir Avrasyacılığın yönlendirdiğini anlamak için, bahsedilen bu Avrasyacı vizyonun Rusya’yı içerip içermediğini ve bunun Batı ile işbirliğini mi; yoksa rekabeti mi öngördüğünü bilmek oldukça önemlidir. 

Türk Avrasyacılığı’nın 1990’ların başındaki ilk tezahürü Rusya karşıtı ve Batı yanlısıydı. İkincisi ise Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrası dönemin jeopolitik gerçekliğinde rol arayışını temsil eder ve eski Dışişleri Bakanı İsmail Cem (1997–2002) ile ilişkilendirilebilir. Üçüncü ve bugün de dolaşımda olan tezahürünün kökleri ise 2000’lerin başına dayanır ve Batı karşıtı ideolojik konumlanmanın güçlü unsurlarını taşır. Avrasyacılık’ın ilk iki tezahürü jeopolitik addedilebilirken üçüncü tezahürü ideolojik olarak değerlendirilebilir.

Jeopolitik Avrasyacılık

Avrasyacılık, özellikle 1990’larda siyasal anlamda daha çok ön plana çıktı. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve Orta Asya’daki Türkî cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kazanması Türkiye’nin nüfuz ve güç projeksiyonu yapabileceği önemli bir coğrafyanın ortaya çıkması manasına geliyordu. Batı’nın desteklediği bu dönemki Avrasyacılık, Türkiye’yi post-Sovyet Orta Asyası veya post-Sovyet Kafkasyası’nın başat aktörlerinden birine dönüştürmeyi öngörüyordu.  Avrasyacılık’ın bu formu Rus-karşıtlığı ve Batı ile iş birliğine dayanan bir mahiyete sahipti. Batılı aktörler, bağımsızlığını yeni kazanan bu ülkelerde Rusya veya İran’dan ziyade Türkiye’nin nüfuz sahibi olmasını yeğliyordu. Batı’nın desteğine mazhar olan bu dönemki Avrasyacılık’ın coğrafi yoğunlaşma noktasını Orta Asya ve siyasal motivasyonlarından birini de anti-Rusçuluk oluşturuyordu. Başlardaki aktivizmine rağmen Türkiye, post-Sovyet coğrafyasının yaşadığı jeopolitik dönüşümden umduğu rolü veya kazancı elde edemedi. 

1990’ların sonu ve 2000’lerin başında ilgili kavram, bu sefer de büyük oranda Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in (1997 – 2002) dış politika vizyonuna ilişkin olarak tartışıldı. Cem döneminde, Türk – Rus ilişkileri ciddi bir iyileşme yaşadı. Cem, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin Türkiye’ye doğmakta olan Avrasya düzeninde merkezî bir rol oynama imkânı sunduğunu düşünüyordu. Fakat Cem, Avrasya’yı Batı’ya karşı ya da ona bir alternatif olarak konumlandırmadığı gibi onu Rusya’ya karşı da konumlandırmıyordu. Daha ziyade, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin Batı Avrupa ile Asya arasındaki yapay ayrımları sona erdireceğine ve küresel teknolojik ve iktisadi süreçlerin bu iki bölgenin entegrasyonunu kolaylaştıracağına inanmıştı. Bu nedenle, Cem’in bakış açısıyla Avrasya düzeni ne Batı ne de Rusya karşıtıydı. Buna ek olarak Cem, her ne kadar Rusya karşıtı bir motivasyonla hareket etmediyse de yine de Türkiye’nin Avrasya politikasının Batılı çıkarlara uygun olduğuna inanıyordu. 

İdeolojik Avrasyacılık

Türk Avrasyacılığı’nın Soğuk Savaş sonrası dönemdeki bu erken biçimleri daha jeopolitik bir forma sahip olsa da sonraki versiyonları daha ideolojik bir içeriğe sahip oldu. Yeni dönem Avrasyacılık, Rusya’yla ve Çin’le yakınlaşmayı öngörüyor. Batı-karşıtlığı ise bu yeni Avrasyacılık’ın kurucu bileşenlerinden birini, hatta en önemlisini oluşturuyor. Bir başka deyişle bu yeni form, Türkiye’nin Batı ile arasındaki makasın daha da açılıp Rusya ve Çin ile arasındaki makasın ise kapanmasını öngörüyor. Avrasyacılık’ın bu formunun tezahürlerini 2000’lerin başında Tuncer Kılınç gibi bazı askerî yetkililerle marjinal siyasi gruplar arasında görmek mümkündü. Avrasyacılık’ın bugün de dominant olan bu formu esas itibarıyla tutarlı bir jeopolitik vizyondan ziyade ideolojik bir eğilimi temsil ediyor. Bunun en güncel tezahürünü Mavi Vatan jeopolitik kavramı oluşturuyor. İdeolojik Avrasyacılık’tan esinlenen bu muğlak terim, özünde Türkiye’nin deniz sınırlarını daha geniş bir şekilde tasavvur etmenin yanı sıra, Türkiye’nin dünyadaki yerinin yeniden tahayyülü anlamına geliyor.

Mavi Vatan kavramı temelde üç şeyi ifade etmektedir. İlk olarak, bu kavram, Türkiye’nin Akdeniz ve Ege’deki deniz sınırlarının daha geniş bir okuma ve yorumla yeniden ele alınması anlamına geliyor. İkinci olarak, Mavi Vatan kavramını Türkiye’yi bir deniz gücü olarak yeniden tasavvur etmeye ve yeniden konumlandırmaya yönelik bir çağrı olarak okuyabiliriz. Üçüncü olarak ise bu kavram ya da ‘doktrin’  -Türkiye’nin jeopolitik çıkarlarına Rusya ve Çin ile yeniden bir ittifak kurarak daha iyi hizmet edileceğine inanan bu jeopolitik kavramın savunucularının anlatısının gösterdiği gibi- Türkiye’nin dünyadaki yerinin yeniden bir tahayyülünü ima ediyor. Ulusalcı ve Avrasyacı gruplar için Mavi Vatan, Türkiye’nin dış ve güvenlik politikalarının Batı’dan kopartılmasını ve Rusya ile Çin’in yörüngesine sokulmasını temsil ediyor.

İktidar ve Mavi Vatancı Ulusalcı-Avrasyacılar bu kavramın ilk iki anlamı üzerinde hemfikir gözüküyorlar; ancak henüz son hususta aynı yerde durmuyorlar. Ulusalcı-Avrasyacı grupların Türkiye’nin yönünü Rusya’ya ve Çin’e yönlendirme arzularının aksine, iktidarın en azından belli kısımları Türk-Rus veya Türk-Çin ilişkilerinin sınırlılığının farkında görünmekteler. Öte yandan, bu kavram jeopolitik bir doktrin izlenimi veriyor dahi olsa, merkezinde Batı-karşıtlığının olduğu ideolojik bir konumlanmayı temsil ediyor. İdeoloji ile jeopolitik arasındaki makas bu aktörlerin söylemlerine iç tutarsızlık veya iç çelişkiler şeklinde yansıyor. Örneğin, bu aktörler Türkiye ile Batının çıkarlarının çatıştığı tezine ısrarla vurgu yaparken, mesela yapısal ve tarihsel olarak çatışma halinde olan Türk-Rus çıkarlarına da adeta uyum içerisindeymiş muamelesi yapıyorlar. Ayrıca Batı’yla ilişkilerde sürekli vurgulanan bağımsızlık teması Rusya ve Çin söz konusu olunca aniden buharlaşıyor. Benzeri şekilde Mavi Vatan’ın savunmacı bir ‘doktrini’ mi yoksa yayılmacı bir tahayyülü mü temsil ettiği belli değil. Aslında kavramın bu ölçekte ana akımda tartışılması bu kavramın veya ‘doktrinin’ orijinal ve anlamlı bir düşünsel altyapıya dayanmış olmasından ziyade ülkenin yaşadığı fikri çoraklaşmayla yakından ilintili. Hasılı, Mavi Vatan söyleminde yansımasını bulan Avrasyacılığın güncel versiyonu jeopolitik bir vizyondan ziyade esas itibarıyla ideolojik bir konumlanmayı temsil ediyor. Ayrıca ideolojik bir konumlanmanın bütün sertliklerini, ön kabullerini, çelişkilerini ve iç tutarsızlıklarını bünyesinde barındırıyor. 

Buna karşın, Batı’ya yönelik jeopolitik şüpheciliği ve şikâyetleri bir tarafa bırakacak olursak, Rusya’nın dış politikasında ideoloji sınırlı bir role sahip gözüküyor.  Rusya’nın Orta Doğu’daki neredeyse tüm kutuplara ve aktörlere erişiminin olması bunun bir kanıtıdır. Aslında Avrasyacılık, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rus dış politikasında oluşan ideoloji açığını kısmen dolduran jeopolitik ve bölgesel entegrasyon vizyonunu temsil ediyor görünmektedir (örneğin Avrasya Ekonomi Birliği’yle). Sözün kısası Türkiye’de bir ideolojik konumlanmaya dönüşen Avrasyacılık, Rusya’da bir jeopolitik vizyonu temsil ediyor.

Bu nedenle Avrasyacılık sadece Türkiye’de farklı dönemlerde farklı anlamlar kazanmamıştır, aynı zamanda bugün de Türkiye ve Rusya için farklı şeyler ifade eder. Bu bakımdan Ankara-Moskova arasındaki ikili ilişkileri açıklayabilen güçlü bir analitik çerçeve sunmaz.

Avrasyacılık’ın Türkiye’de şu aralar yaygın olan ideolojik biçimi, daha geniş bir kitleye ulaşmak için devlet ve toplum düzeyinde artan Batı karşıtı, özellikle de ABD karşıtı fikirlerden yararlanmaktadır. Ancak Türkiye’de Batıcılık karşıtlığının otomatik olarak Avrasyacı jeopolitik bir eğilime dönüşmeyeceğini hatırda tutmak önemlidir. Batıcılık karşıtlığı çoğu zaman uluslararası ilişkilerde daha bağımsız ve daha otonom bir statü arayışına yol açar. Bununla birlikte, bu duygu ve arayış ideolojik Avrasyacılar için yeni kitlelere ulaşabilmek için elverişli bir zemin sunar.

Türk Dünyası Fikri ve Rusya’nın Jeopolitik Mahremi

Türk dünyası fikri bir süredir Türkiye dış politikasında kendisine daha fazla zemin buluyor. Türkiye’nin doğrudan desteğiyle Azerbaycan’ın İkinci Dağlık Karabağ Savaşı’nı kazanması, bu fikir ve duyguyu kabartan bir işlev gördü. Fakat Ankara’nın Türki dünya olarak gördüğü coğrafyayı Moskova jeopolitik mahremi olarak görüyor. Türkiye’nin buraya yaptığı açılımları Rusya jeopolitik mahreminin ihlali olarak telakki ediyor.

Bu minvalde, eğer Türk dünyası fikri Türkiye dış politikasında derinlik kazanıp daha sahici bir siyasete dönüşürse, bu Türkiye-Rusya ilişkilerinin rakip veya hasmane doğasını daha fazla ön plana çıkaracaktır. İdeolojik Avrasyacılık pahasına jeopolitik Avrasyacılık tahayyülünü canlandıracaktır. Bu gerilimin yansımaları da farklı bölgelerde ve kontekstlerde hissedilir.

Türk milliyetçiliğinin Rusya doğumlu ideologlarından Yusuf Akçura yüzyıldan uzun bir zaman önce bu senaryoyu öngörmüştü. 1904’te yazdığı meşhur makalesi “Üç Tarz-ı Siyaset: Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük”te, geç Osmanlı döneminde ülkenin seçkinlerinin dağılmakta olan imparatorluğu kurtarmak için hangi yolu izleyeceğine dair siyasi ve düşünsel tahayyüllerini şekillendiren üç önemli siyasi, ideolojik ve düşünsel akıma kafa yormuştu.

Akçura, Osmanlı seçkinlerinin imparatorluğun gidişatını değiştirmek için Türk milliyetçiliğine veya Türkçülük’e ağırlık vermesi gerektiğini öne sürdü. Emperyal bir dünya düzeninin sınırları içinde böylesi bir Türk dünyası politikasının fizibilitesi konusunda, Rusya’nın en önemli engel ve hasım olacağını, Batı’nınsa büyük bir Türk nüfusunu yönetimi altında bulunduran Rus imparatorluğunu zayıflatacağı gerekçesiyle bu politikayı destekleyebileceğini savundu. O zamanlar için geçerli olan bu sav, bugün de geçerliliğini büyük oranda koruyor. Eğer Ankara’nın dış politikasında jeopolitik Avrasyacılık ve Türk dünyası fikri yükselişe geçerse, bunun ilk kurbanı Türkiye’yi Batıcılık karşıtı bir biçimde Rusya ve Çin’e yakınlaştırmaya çalışan ideolojik Avrasyacılık olur.

__

Bu yazının farklı versiyonları GMF ve Mesail sitelerinde daha önce yayınlanmıştır. 

İLGİLİ YAZILAR

adnan boynukara

BAKIŞ

Çözüm tartışmalarında, çeşitli sabote girişimlerini yok saymanın bizi doğru sonuçlara götürmeyeceği görülmeli. Sorunu aşmaya ilişkin tüm tartışmalarda, örgütlerin yaptığı olumsuzlukları hatırlayıp çözüme odaklanmak, daha sağlıklı sonuçlara ulaşmamızı sağlayabilir.

Son yıllarda sıklıkla konuşulan konulardan birisi de 15 Temmuz sonrası ortaya çıkan siyasal iklim ve sistem değişikliği. Rahatsızlık duyulmasına ve dile getirilen olumsuzluklara rağmen, bu siyasal iklime ilişkin sağlıklı bir analiz yapıldığını söylemek zor. Sürecin tümüne ilişkin değerlendirmeler hükümetin tercihleri üzerinden yapılmakta. Bunlarda haklılık payı yüksek olsa da fotoğrafın tümünü yansıttığı söylenemez. Tartışılan siyasal iklimin ortaya çıkmasında etkili olan farklı bir faktöre dikkat çekmekte yarar var. Çünkü konunun netleştirilmesi ve tüm boyutlarıyla anlaşılması hem çözüm üretilmesini hem de geleceğe yönelik tedbir alınmasını kolaylaştırabilir.

 

12 Eylül Darbesi ve İki Örgüte Örtülü ‘Destek’

Askeri darbelerin görünen ve görünmeyen/gizli amaçları vardır. Görünmeyen amacın gizlenmesi için her şey yapılır. Yapılan en öneli etkinlik ise görünen amaç üzerinden her konuyu ‘magazin’ zeminine çekip konuşmak. Toplum yoğunluklu olarak magazinleştirilen konuları konuşmaya sevk edilir. Bizim kuşak, bu durumu yoğun biçimde, 12 Eylül darbesinde yaşadı. Terörün bitirilmesine ilişkin hikayeler, yapılan işkenceler, idamlar ve darbeci askerlerin konuşmaları sıklıkla gündeme geldi. Ancak terörün nasıl birden bitirildiği konuşulmadı, yeni türetilen örgütlere hiç değinilmedi, NATO ve soğuk savaş dönemi yapılanmaları hiçbir zaman tartışılmadı. Toplumun geniş bir kesimi, 12 Eylül darbesinin temel amacının, devlet içi kimi aktörlerin ‘izin verdiği’ şekliyle devam eden terör ortamını sonlandırmak olduğuna inandırıldı. Darbenin görünmeyen siyasal, sosyal, ekonomik ve askeri amaçları ise hiç konuşulmadı.

Konumuzla ilgisi nedeniyle, dönemin koşulları ve NATO’nun önerdiği konsept dikkate alınarak, darbenin görünmez amaçlardan birisinin de PKK ve FETÖ örgütlerinin önünü açmak olduğuna ilişkin önemli iddialar gündeme geldi. İran’ın, devrim sonrası Şiiliği yayma çabalarının bu yeni taktik adımda gerekçe olarak kullanıldı. PKK’nın varlığı, yürüttüğü terör faaliyetleri üzerinden orduda yeni bir dizayna gidildi. FETÖ ise ‘ılımlı’ din anlayışının oluşmasının aracına dönüştürüldü. Bunun için sistemin hassas olduğu iki fay hattı (muhafazakâr ve Kürt) kullanıldı. Ülkenin yaşadığı süreç sağlıklı bir biçimde analiz edilirse, iddiaların doğruluk payının yüksek olduğu görülür.

Bu tarihten itibaren, bahsettiğimiz örgütler yeni bir formatta faaliyetlerini yoğunlaştırdılar. PKK, Suriye ve Lübnan’a, FETÖ ise toplumun kılcal damarları olan eğitim ve bürokrasiye yönlendi. Laiklik ve Kürt meselesi siyasetin merkezine taşındı ve Türkiye siyasetindeki ana ayraca dönüştü. İrtica ve bölücülükle mücadele ise devletin ve hükümetlerin birincil gündem maddesi haline geldi. İki örgüt de aynı mecrada faaliyet gösteren diğer örgütlerle yollarını ayırdı, hatta düşman olarak kotladı ve imha etmeye çalıştı. Kendi içinde lider kültüne dayalı, katı ve kesin inançlı kadrolar yetiştirmeye dönük örgütsel yapılarıyla serpildiler…

12 Eylül darbesiyle önleri açılan örgütler, 2015-2016’lı yıllarında ise daha farklı fonksiyonlar icra ettiler. Bahsettiğimiz iki örgüt ürettikleri terör, kuşatma, esir alma ve darbe girişimi üzerinden sistem değişikliğine zemin hazırladılar. PKK, bölgesel-küresel aktörlerin desteğiyle Suriye’de elde ettiği alan hakimiyetini, Türkiye içinde de elde etmek için harekete geçti ve farklı taktiksel adımlar üzerinden sonuç almaya çalıştı. Ülkeyi terör sarmalı içine hapsetmek istedi. FETÖ, hem PKK’nın bu adımlarına destek olarak hem kolluk ve yargı aracılığıyla devleti ele geçirmeye yönelerek hem de 15 Temmuz darbe girişimiyle yaşadığımız sürecin aktörlerinden birisi oldu. 2016’dan sonra ortaya çıkan siyasal değişime, bu anlamıyla da bakılırsa, yaşadıklarımız, siyasi pozisyonlardaki farklılaşmalar, ortaya çıkan ittifak denklemleri gibi konuları anlamak biraz daha kolaylaşır. Bu arada, bahsettiğimiz örgütlerin mevcut pozisyonlarını, sadece “önlerinin açılması” üzerinden okumanın bizi yanıltabileceğini ifade etmeye gerek olmadığı ise açık.

 

FETÖ Etkisi

 

12 Eylül darbesinde önü açılan, örtülü destek sunulan ve devletin tüm kurumlarında ayrı bir hiyerarşi kurarak örgütlenen FETÖ, planladığı ve uygulamaya yöneldiği farklı taktiksel adımlar ile bu sürecin ortaya çıkmasında taşıyıcı rol üstlendi. Darbeciler tarafından 36 yıl önce ‘önü açılan’ ve ‘desteklenen’ FETÖ, farklı bir darbe mekaniği üzerinden ülke kontrolünü eline geçirmek istedi. 7 Şubat 2012’de ilk adımı atılan Fetöcü kalkışma, 15 Temmuz 2016’da son adımı atmak istedi. Örgütün bu girişimi, atılan karşı adımlarla boşa düşürüldü. Sonuçsuz kalmış olsa da bu darbe girişiminin örtülü ve açık amaçlarının olduğunu bilmekte yarar var. Bunların ne olduğunu önümüzdeki süreçte daha net olarak görebileceğiz.

Ancak şu an için görünen en önemli sonuçlarından birisi, örgüt tarafından enfekte edilen devlet kurumlarında ortaya çıkan yenilenmeye, alan hakimiyeti kazanan yeni kadroların politik duruşlarına ve mevcut siyasal iklimin oluşmasına sağladığı katkıdır. Bu girişimin devlet organlarını, kadrolarını ve hükümeti etkilemediğini söylemek mümkün değil. İlgili aktörler, yaptıkları değerlendirmelerin üzerine, daha korunaklı bir ilişki ve ortaklığı tercih ettiler. Bunun sonucunda hem sistem değişikliğinin koşulları oluştu hem de siyasi düşüncelerin ve pozisyonların öneminin öteleneceği yeni bir siyasal iklim ortaya çıktı.

 

PKK Etkisi

 

12 Eylül koşulları ve coğrafyamızda yaşanan değişimler gerekçesiyle önü açılan PKK, 2015 yılından sonra yürüttüğü taktik adımlarla, 2016 yılından sonra yaşanan değişimin ortaya çıkmasına katkı sağladı. PKK da FETÖ gibi taktik adımlar üzerinden kendisi için önemli olduğunu değerlendirdiği sonuçları alabileceğini düşündü. Ama devlet tarafından ortaya konulan yeni bir terörle mücadele perspektifi sonucunda bunun mümkün olmadığını gördü. Süreci sağlıklı analiz etmek için PKK’nın attığı taktik adımları hatırlamakta yarar var.

1. PKK’nın “devrimci halk savaşı” başlatması

 

“Devrimci halk savaşı”, örgütün denediği ilk taktik adımlardan birisiydi. Konu ilk kez, örgüt sorumlularından Hülya Oran (Bese Hozat) tarafından dile getirildi. Oran, 14 Temmuz 2015’de yazdığı yazıda “devrimci halk savaşı, serhıldan, silahlanma ve topyekûn savaş” çağrısı yaptı. Bu açıklamadan kısa bir süre sonra Cemil Bayık’ın, 20 Temmuz 2015’de, “halkımız meşru savunma örgütlenmesini ve bilincini de geliştirmeli, sadece askeri güçlerin büyümesi değil, halk olarak savunmasını da geliştirmeli, tüm halkımız silah almalı, bu temelde kendini eğitmeli ve örgütlenmeli, köylerde, kentlerde, mahallelerde yer altı sistemi, tüneller, mevzi sistemi geliştirmeli…” ifadelerini içeren açıklaması yayınlandı. Aynı dönmede, siyasi aktörlerden birileri de,benzer açıklamalar yaptılar. Bu açıklamalar, terörü tüm ülkeye yaymayı, ülkeyi terör sarmalı içine çekmeyi ve devletin üstlenmiş olduğu fonksiyonları boşa çıkarmayı hedefliyordu.

2. PKK’nın terörü şehirlere indirme girişimi

7 Haziran 2015 seçimleri, örgütün bölgeyi baskı altına aldığı ve bu baskı atmosferinin sonucu olarak birçok partinin siyaset yapmasına izin verilmediği bir atmosferde yapıldı. AK Parti’nin tek başına hükümet kuramayacağının anlaşılmasıyla birlikte örgüt, “kıra dayalı şehir gerillacılığı” stratejisini hayat geçirmeye başladı. 8 Ağustos 2015 tarihinde başlayan bu süreç içinde Sur, Silvan, Lice, Hani, Hazro, Bismil, Dicle, Bağlar, Kayapınar, Yenişehir, Kocaköy, Nusaybin, Dargeçit, Derik, Şırnak, Silopi, Cizre, İdil, Varto, Sason, Kozluk, Arıcak merkezlerinde şehirlerin içinde hendekler kazıldı, barikatlar kuruldu, halkın evlerine el konuldu, evden eve geçişi sağlayacak tüneller kazıldı. Örgüt, ‘kurtarılmış bölgeler’ veya ‘girilmez bölgeler’ oluşturarak egemenliğini tahkim ettiğini göstermek istedi.

Süreç 8 Ağustos 2015 tarihinde başlamış olsa da sürecin planlamasının daha eskilere dayandığı, Duran Kalkan tarafından kaleme alınmış dokümandan anlaşılıyor. “Kıra dayalı şehir gerillacılığı” başlığını taşıyan dokümanda, hendeklerin nasıl kazılacağı, barikatların nasıl kurulacağı, evler arası geçişin nasıl sağlanacağı, evlerin nasıl kontrol edileceği, halkla iletişimin nasıl kurulacağı, örgüt elemanlarının nasıl istihdam edileceği gibi tüm detaylar yer almakta. Bu belge, örgütün çözüm süreci konusundaki gerçek tutumunu ve niyetini de açıklayan önemli bir belgeydi.

 

3. PKK talimatıyla ‘özyönetim’ ilanı

Örgütün, 7 Haziran seçim sonuçlarından hareketle bölgeyi ‘savaş alanına çevirme’ girişiminin ilk adımı, 10 Ağustos 2015 tarihinde Şırnak’ta atılmıştı. Özünde kurtarılmış bölgeler oluşturma girişimi olan bu süreç, şehirlerde “halk meclisleri” oluşturulmasıyla başladı. Bu olayın ardından, 12 Ağustos 2015 tarihinde, KCK açıklaması geldi. Şırnak’ın yanı sıra Silopi, Cizre ve Nusaybin’de de öz yönetim ilan edildiğini duyuran KCK’nın açıklamasında, “Kürdistan halkı için öz yönetimden başka bir seçenek kalmamıştır” ifadesi kullanıldı. Devletin fonksiyonlarını yok sayan ve bölgede ‘yeni bir devlet yapısı öneren’ bu açıklamalardan sonra Hakkâri, Batman illeri ile Hakkari’nin Yüksekova, Muş’un Varto ve Bulanık, Van’ın Edremit ve İpekyolu, Diyarbakır’ın Sur, Silvan, Lice, Bitlis’in Hizan, Ağrı’nın Doğubayazıt ilçelerinde de “öz yönetim” ilan edildiğine ilişkin açıklamalar yapıldı. Bu açıklamalar Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) yöneticileri ve üyeleri üzerinden kamuoyu ile paylaşıldı. Bu taktik adım, örgütün Suriye’de uyguladığı ve sonuç aldığı bir taktikti.

 DAİŞ Etkisi

 

12 Eylül askeri darbesi sürecinden farklı gerekçeler ve farklı dinamikler üzerinden önü açılan bu iki örgütün ürettiği olumsuzlukların yanı sıra, süreçte etkili olan diğer bir örgüt ise DAİŞ. Bu yapı, geçmiş altyapısına rağmen örgüt Ebu Gureyb cezaevinde doğdu, Irak işgali ise organize bir örgüte dönüşmesini sağladı. Suriye iç savaşı ise DAİŞ’i global bir fenomene dönüştürdü. PKK ve FETÖ Türkiye’deki değişim dalgasını nasıl baltaladıysa, DAİŞ’de Ortadoğu’daki değişi dalgasını baltaladı.

Örgütün faaliyetleri ve varlığı, coğrafyadaki değişimin ana aktörü olan İslami hareketlerin terör parantezine alınması için kullanıldı. Yani; ABD’nin bölgedeki kaotik atmosferi derinleştirmek için ‘yol verdiği’, Rusya ve İran’ın ise Suriye muhalefetini terörle ilişkilendirip mahkûm etmek için alan sağladığı DAİŞ terör örgütü.

Coğrafyamızdaki devletleri dizayn etmek için kullanılan örgütün Türkiye’ye yönelik terör saldırıları ise oldukça bilinçli, planlı ve Türkiye’nin temel fay hatlarına yönelik saldırılardı. Örgütün Türkiye’ye yönelik saldırıları sağlıklı bir biçimde analizi edilirse, bunların rast gele seçilmiş saldırılar olmadığı, tam tersine ülkenin temel fay hatlarına yönelik planlı terörü saldırıları olduğu net bir şekilde görülür. DAİŞ’in Türkiye içine yönelik terör saldırıları ve hedeflediği temel fay hatları;

  1. Mezhep fay hattı, (Reyhanlı saldırısı, Ankara Gar saldırısı),

  2. Etnik fay hattı, (Suruç saldırısı, Diyarbakır saldırısı, Gaziantep saldırısı),

  3. Siyasal fay hattı, (Musul Başkonsolosluğu çalışanlarının rehin alınması, Süleyman Şah türbesine yönelik saldırı, Raina saldırısı)

  4. Ekonomik can damarı, (Sultanahmet saldırısı, Taksim saldırısı, Atatürk havaalanı saldırısı)

Bu noktada, terör saldırılarını gerçekleştiren örgüt kadar önemli ise arkalarındaki akıl teşhis etmektir. Türkiye içine yönelik terör saldırılarının arkasındaki akılın, Suriye coğrafyasında güç mücadelesi veren tüm aktörler olduğu açıktır. Etkileri farklı olmakla birlikte, hepsinin üstlendiği roller olduğunu görmek lazım.

Sonuç

Bir darbenin önünü açtığı PKK ve FETÖ, farklı bir darbe girişiminin taşıyıcı unsurları oldular. Küçük taktik adımlarla ülkeye tuzak kurarak, yeni bir siyasal iklimin ortaya çıkmasına yol açtılar. FETÖ, devlet kurumlarını ele geçirmeyi hedefleyerek birçok kurumsal yapıyı bozdu. Aynı zamanda farklı örgütlü yapılarda, kendi kullandığı yolu taklit etme duygusunu tetikledi. Özünde istihbarat yapılanması olan örgütün ortaya çıkardığı bu iki etki hem devleti hem de toplumu enfekte etti. PKK ise güvenlikçi reflekslerin aktifleşmesi, tehdit kapsamının genişletilmesi, risk katsayısını artırılması ve bunlar üzerinden politik dilin değişmesinin zeminine katkı sağladı. İktidar, örgütlerin kendilerince kazanım olarak gördüğü taktik adımlar üzerinden ortaya çıkan tehditle mücadele edebilmek için yeni ittifaklara yöneldi.

Örgütlerin taktik adımları üzerinden çıkarılan sonuçların neden olduğu siyasal iklimle ilgili olarak çok şey söylemek mümkün. En önemlisi, PKK ve FETÖ’nün bozduğu demokratik iklimin, daha fazla demokrasi önermesi ve bunun hayata geçirilmesi üzerinden aşılabilir olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesiydi. Demokratik perspektif göz ardı edilince, Türkiye kazanmadı, kaybetti. Olan biteni, salt bu örgütlerin yaptıklarının sonucu olduğunu söylemek elbette doğru değil. Buna ilişkin diğer faktörleri ayrıca konuşmak gerekir. Ancak bu tablo da yok sayılamaz Örgütlerin bu denli etkili olmaları siyasi alanın zayıflığını, manipülasyona açıklığını ve aktörlerin demokrasi anlayışlarındaki nakıslığı da ortaya koyuyor.

Dolayısıyla, mevcut duruma ilişkin analiz yapılırken ve çözüm yolu aranırken bu durumu gözetmek gerekir. Çözüm tartışmalarında, bu tür sabote girişimlerini yok saymanın bizi doğru sonuçlara götürmeyeceği görülmeli. Sorunu aşmaya ilişkin tüm tartışmalarda, örgütlerin yaptığı olumsuzlukları hatırlayıp çözüme odaklanmak, daha sağlıklı sonuçlara ulaşmamızı sağlayabilir. Ayrıca bahsettiğimiz iklimin yarattığı psikolojiye teslim olmak, bu örgütlerin yürüttüğü operasyonların hedefine örtülü hizmet etmek olduğu ise açık.

İLGİLİ YAZILAR

özgür ünlühisarcıklıoğlu

BAKIŞ

Aslında hükümetlerin dış politika üzerindeki etkileri düşündüğümüz kadar fazla değil. Bir ülkenin dış politikası tarih, coğrafya, uluslararası sistem, bölgesel dengeler, ülkenin o dönemdeki ulusal kapasitesi, iç politik gelişmeler, kamuoyu algısı, hâkim elitin çıkarları ve ideolojik faktörlerin etkisiyle belirleniyor. 

Yirmi yıla yakın süredir farklı formlarda AK Parti ve Erdoğan tarafından yönetilen Türkiye’de, ilk kez bir seçimde iktidar değişikliği olasılığı ufukta belirdi. Aslında bu olasılığın konuşulur olması bile birtakım ezberlerin bozulması anlamına geliyor. Çok uzak olmayan bir geçmişte Erdoğan’ın seçim kaybetmesi Almanya Milli Futbol Takımının maç kaybetmesinden bile daha düşük bir olasılık olarak görülüyordu. Bu yaygın kabul Erdoğan’ın siyasi liderliği ve taraftarlarının bir bölümünün ona “körü körüne bağlılığı” kadar muhalefetin “beceriksizliğine” de bağlanıyordu. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra bunlara yeni bir argüman eklendi. Bu iddiaya göre artık Türkiye’de “gerçek bir seçim yapmak imkansızdı”, bir diğer ifade ile Türkiye’deki seçimler an itibariyle tiyatrodan ibaretti.

Bu algı Türkiye’de olduğu kadar yurtdışında da yaygındı. Bu dönemde yurt dışında katıldığım toplantılarda Türkiye’deki seçimlerin adaletsiz de olsa gerçek olduğunu ve muhalefetin kazanma şansını olduğunu söylediğimde kimi zaman naif olduğum, kimi zaman da otosansür etkisi altında konuştuğum düşünülüyordu. Erdoğan seçim kaybetmezdi, zaten kaybedeceği seçimin yapılmasına izin vermezdi. Bu argümanları tehlikeli buluyordum, zira iktidarın demokratik yollarla değiştirilebileceği inancı ortadan kalkarsa demokrasi dışı arayışlar güç kazanabilirdi.

2019 yılında gerçekleştirilen ve muhalefetin Türkiye’deki büyük şehirlerin neredeyse hepsinde kazandığı seçimler naif olmadığımı ve otosansür yapmadığımı gösterdi. Gerçi AK Parti’nin İstanbul’daki seçimleri sudan sebeplerle iptal ettirmesi bu sefer de iktidarın gelecekte seçim sonuçlarını tanıyıp tanımayacağı hususundaki soru işaretlerini güçlendirse de tekrar edilen seçimde İstanbul’daki seçmenin iradesini bu sefer sarih şekilde ifade etmesi de gözden kaçmadı.

Artık Türkiye’de seçimlerin gerçek olup olmadığının sorgulanması şöyle dursun, yapılacak ilk seçimde iktidar değişikliği ciddi bir olasılık olarak kabul ediliyor. Bu algı Türkiye’de de, Türkiye dışında da böyle. Başka ülkelerde Türkiye’yi takip eden uzmanların şimdi merak ettiği şey iktidar değişimi durumunda Türkiye’nin dış politikasının ne ölçüde ve ne yönde değişeceği. Şunu da belirtmek lazım ki Avrupa’da ve Amerika’da bu soru Türkiye’nin son yıllarda uygulayageldiği dış politikada köklü değişiklikler olması ve Türkiye’nin yüzünü yeniden Batı’ya dönmesi umudunu da içeriyor.

Bu soruya cevap vermek bir yanıyla zor bir yanıyla ise kolay. İşin zor kısmından başlayacak olursak, öncelikle seçimlerde Erdoğan’ın rakibinin kazanması durumunda yeni Cumhurbaşkanı olacağını bilmiyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (kısaca Meclis de denebilir ama son zamanlarda böyle uzun uzun yazmayı seviyorum) nasıl bir sandalye dağılımı olacağını bilmiyoruz. Cumhurbaşkanlığı kabinesinin nasıl şekilleneceğini ve Dışişleri Bakanı’nın kim olacağını da bilmiyoruz. Henüz ortada olmayan bir iktidarın dış politikasının neye benzeyeceğini nasıl bilebiliriz ki?

İşin kolay kısmına gelecek olursak, aslında hükümetlerin dış politika üzerindeki etkileri düşündüğümüz kadar fazla değil. Bir ülkenin dış politikası tarih, coğrafya, uluslararası sistem, bölgesel dengeler, ülkenin o dönemdeki ulusal kapasitesi, iç politik gelişmeler, kamuoyu algısı, hâkim elitin çıkarları ve ideolojik faktörlerin etkisiyle belirleniyor. Bu faktörlerden tarih, coğrafya, uluslararası sistem ve bölgesel dengelerin kısa vadede sabit olduğunu varsayabiliriz. Bu durumda değişecek olan faktörleri iç politik gelişmeler, iktidar koalisyonunun çıkarları ve siyasal tahayyülleri, kamuoyu algısı ve ideolojik faktörlerle sınırlandırabiliriz.

Değişmeyecek olan faktörler zaten Türkiye’nin uzun vadeli stratejisini belirliyor. Bu faktörlerin etkisi ile Türkiye güvenlik kaygılarını ön plana çıkartan, büyük güçlerin arasında bir denge ve bu yolla stratejik özerklik arayışında olan, bölgesinde üstünlük kurmaya bunun için de ulusal kapasitesini sürekli olarak geliştirmeye çalışan bir dış politika stratejisini farklı iktidarlar döneminde uyguladı. İktidar değişikliği durumunda bu stratejinin değişmesi için herhangi bir sebep bulunmuyor. Bu çerçeve Türkiye’nin 1971’den beri devam eden Kıbrıs politikasında, 1992’den beri devam eden Azerbaycan politikasında köklü değişiklikler beklememek gerekir. Günümüzün sıcak konusu olan Doğu Akdeniz meselesindeki tarihsel sürekliliği Hazal Pabuççular ‘12 Ada ve Türkiye’ adlı kitabında detaylarıyla ele alıyor. Bu açıdan bakınca kullanılan enstrümanlar değişse de Doğu Akdeniz politikasının aynı hedefler doğrultusunda devam etmesi beklenebilir. Türkiye Körfez Savaşı’ndan (1991) beri terör örgütü PKK’nın toprak kontrolünün ve devletleşmesinin önüne geçmek için çaba sarf ediyor ve iktidar değişikliği durumunda bu yaklaşımın değişmesi için de hiç bir sebep yok. Dikkat ederseniz bu konular Türkiye ve Batılı müttefikleri arasındaki ilişkiyi en çok zorlayan konular ve gelecekte de böyle olması beklenebilir. Öte yandan Türkiye ve Batı arasındaki genel atmosferin olumlu olduğu bir ortamda yaklaşım farklılıkları daha etkin bir biçimde, krize dönüşmeden yönetilebilir.

Nelerin değişeceğine gelecek olursak önceliği iç politikaya vermek gerekiyor. Millet İttifakının bileşenleri, Gelecek Partisi ve Değişim ve Atılım Partisi’nin de katılımıyla parlamenter sisteme dönüşü hedefleyen bir çalışma yapıyor ve temel hak ve özgürlüklerin gelişmesi bu çalışmanın önemli bir ayağını oluşturuyor. Zaten birbirinden çok farklı ideolojik temelleri olan bu partilerin işbirliğinin devamı da ancak çoğulcu ve demokratik bir yaklaşımla mümkün olacaktır. Türkiye’nin temel hak ve özgürlükleri geliştirmeyi hedefleyen demokratik reformlara dönüşü Batılı müttefikleri ile ilişkilerinin yumuşamasına katkıda bulunacaktır.

Bazen kamuoyu algısı kendiliğinden oluşan bağımsız bir değişken gibi ele alınıyor. Oysa her ülkedeki kamuoyu o dönemin resmi söyleminden fazlasıyla etkilenir. Hükümetin iletişim kanalları üzerindeki etkisini düşünecek olursak bu durum Türkiye’de daha da belirgindir. Türkiye’nin Batılı müttefikleri ile ilişkilerinin yumuşamaya başladığı dönemde Türkiye’deki güncel hâkim söylemi tarihsel bir bağlama yerleştirip servis eden dönem dizilerinin de değişmeye başlaması şaşırtıcı olmaz.

İktidar değişikliği durumunda dış politikayı etkileyen en büyük değişim ideolojik alanda görülecektir. Türkiye dış politikası son yirmi yıldır şu veya bu şekilde İslam dünyasının lideri ve Batı karşısında sözcüsü olmaya odaklı bir ideolojik yaklaşımın etkisi altında. Arap ayaklanmaları döneminde bu yaklaşım daha da belirgin hale geldi. Mısır’daki darbe ile birlikte süreç tersine döndüğü zaman Türkiye sanki Arap Baharı hala varmış ve devam ediyormuş gibi davranmaya devam etti. Sonuç olarak Suudi Arabistan ve bölgesel ağı ve İsrail tarafından dışlandı, daha da ötesi açıkça hedef alındı. Bu durum Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de diplomatik izolasyonuna ve artık diplomatik yöntemlerle koruyamadığı çıkarlarını kılıç şakırdatarak koruma yoluna gitmesine yol açtı. Bu da Türkiye üzerindeki baskıyı daha da artırdı.

İktidar değişikliği olmayan bir ortamda bile Türkiye nihayet ulusal çıkarlarına hizmet etmeyen bu politikadan çıkışın arayışlarına başladı. İktidar değişikliği olması durumunda Türkiye’nin bu politikadan daha inandırıcı şekilde uzaklaşmasını, ulusal çıkarlarına zarar vermedikleri sürece Mısır, İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler ile dengeli ilişkiler yürütmesini bekleyebiliriz. Böyle bir politika değişikliği Türkiye’nin elini diplomatik olarak güçlendirecek ve Türkiye bölgedeki çıkarlarını korumak için saldırgan bir ülke izlenimi vermek zorunda kalmayacaktır.

Batı’da en çok merak edilen konu ise iktidar değişikliği durumunda Türkiye-Rusya ilişkilerinin nasıl etkileneceği. Tabi bu konunun sadece Batılı başkentlerde değil Moskova’da da merak ediliyor olduğunu tahmin etmek zor değil. Türkiye ve Rusya arasında rekabetçi işbirliği olarak tanımlanabilecek ilişki zannedilenden çok daha fazla süreklilik arz ediyor. Soğuk Savaş döneminde bile Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile sanayi işbirliği ve Sovyetler Birliği’nin Türkiye’deki ağır sanayi altyapısının kurulmasındaki etkisi malum. Dolayısıyla iktidar değişikliği durumunda Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerini tamamen kesmesi gerçekçi bir beklenti olmaz. Öte yandan NATO üyesi Türkiye’nin çok ağır mali ve siyasi bedeller ödeyerek Rusya’dan S-400 aldığı ve sonuçta hala operasyonel hale getiremediği S-400 sistemlerini ve Rusya ile stratejik alana da kayan ve şeffaf olmayan bir ilişki modeli geliştirmesini sadece yukarıdaki çerçeve içerisinde açıklamak da mümkün değil.

Türkiye’deki mevcut iktidar Batılı devletlerin kendisini devirmek istediğini düşünüyor ve bunu her fırsatta dile getiriyor. İlk defa 2013’deki Gezi protestoları sırasında açıkça dile getirilen bu şüphe 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında iktidar nezdinde kesin bir kanaat halini aldı. Zaten S-400 alımı da dahil olmak üzere Rusya ile Batı’yla ilişkilerin zayıflaması pahasına yaşanan yakınlaşma da bu ortamda gerçekleşti. Yukarıda ele alınan nedenlerle Batılı müttefikleri ile daha olumlu ilişkiler kurabilecek olan yeni bir iktidarın, ulusal çıkarların gerektirdiği alanlarda Rusya ile işbirliğini sürdürmesi ancak bu işbirliğini NATO üyeliği ile çelişmeyen ve Türkiye’nin dünyadaki yerini sorgulatmayan bir çerçeveye oturtmak için çaba sarf etmesi beklenebilir.

Türkiye-Çin ilişkilerinin nasıl evrileceği de merak uyandıran bir başka konu. Çin’in ekonomik gücü Batı Avrupa ülkelerinin dahi göz ardı edemediği bir gerçek iken Türkiye’de olası bir yeni hükümetin Çin ile ekonomik ve ticari ilişkileri geliştirmeyi hedeflememesi şaşırtıcı olur. Öte yandan Batılı müttefikleri ile ilişkilerini geliştirmiş, diplomatik olarak güçlenmiş bir Türkiye’nin Çin ile ilişkilerinde daha özgüvenli olması ve örneğin Çin’in Uygur Türkleri’ne reva gördüğü muamele karşısındaki sessizliğini bozması beklenebilir.

Türkiye’de ilk seçimde iktidarın değişip değişmeyeceğini bilmiyoruz. Bugün için bu sadece olasılıklardan birisi. Ancak bu Türkiye’nin müttefiklerinin artık göz ardı edemeyeceği ve bugünden hazırlanmaya başlamaları gereken bir olasılık.

İLGİLİ YAZILAR

emine uçak erdoğan

BAKIŞ

Temel sorunun eşit yurttaşlık temelinde, demokratik çoğulcu bir şekilde herkesin kendini içinde var edebildiği bir sistem olduğunu görmek gerekiyor. Ez cümle, sistemlerin adı değil mekanizmalarının nasıl işletileceği önemli.

Yılın son günlerini ağır bir ekonomik krizin gölgesinde geçiriyoruz. Aralık başında açıklanan Dünya Eşitsizlik Raporu, gelir adaletsizliğinin küresel ölçekte olduğu gibi Türkiye’de de derinleştiğini ortaya koyuyordu. Rapora göre, en zengin yüzde 10, tüm gelirin yüzde 54,5’ini alırken, en yoksul yüzde 50’nin payı sadece yüzde 12. Türkiye İstatistik Kurumu’nun geçtiğimiz haziran ayında yayınladığı gelir ve yaşam koşulları araştırması da bu verilerle örtüşüyor. TUİK’e göre, 2020 yılında en yüksek eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine sahip yüzde 20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay bir önceki yıla göre 1,2 puan artarak %47,5’e yükselirken, en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay 0,3 puan azalarak %5,9’a düştü. Verilerde yoksullaşma oranının da arttığı belirtiliyor.

Yaşanan son dalgalanma düzenli geliri olanların alım gücünü iyice düşürürken, normal şartlarda üretimleriyle geçinebilecek durumda olan çiftçiler için en önemli maliyet olan mazot-gübre-yem fiyatlarını iyice başa çıkılmaz hale getiriyor. Yaklaşık bir haftadır süren saha çalışmasında çiftçilerin karamsarlığına, sıkıntılarına birebir tanıklık ettik. Karşılaştığımız çiftçilerin gündemi, tıpkı ülkenin dört bir yanındaki herkes gibi dolardaki artıştaydı; son birkaç yıldır üretimi kredi ve borçlanmayla sürdürdüklerini bu artışlarla önümüzdeki dönemde üretim yapamaz hale geleceklerini söylediler. Kırsalda korunaklı bir gelecek ancak yevmiyeli işçi tutmadan tarım yapabilecek geniş ailelerde, aile fertlerinden bazılarının düzenli geliri olması durumunda mümkün olabiliyor… İcarla üretim ya da yalnız başına üretim yapan kesimler için geçinebilmek mümkün değil ve temel gıda malzemelerinden bile kısarak hayata devam edebiliyorlar.

Döviz artışı, enflasyonla hepimiz ekonomik adaletsizliğe odaklansak da siyasi-hukuki, sosyo kültürel eşitsizlikler noktasında da makas iyice açıldı.  Aynı gemide olmadığımızı, korunaklı bir geleceğin ancak sosyo-ekonomik siyasi arka planlarla mümkün olduğunu hepimiz biliyoruz. Sürekli vurgulanan ‘adalet’ vurgusunun kağıt üstünde kaldığını, eşitsizlikleri giderek kalıcı hale getiren sistemi; çiçeği burnunda Maliye ve Hazine Bakanı Nureddin Nebati’nin  “Sen maaş alıyorsun. En fazla neyini kaybedersin? Enflasyonun altında ezilirsin. Ama ben bütün varlığımı kaybederim bu iş düzelmezse eğer. 1000 çalışanımız var. 1000 kişiyle beraber bütün varlığımı kaybederim. Ben babadan görme bir insanım. Babamın bana bıraktıklarını kaybederim. Ben bunu göze alır mıyım?” sözleri çok veciz bir şekilde ortaya koyuyor. Ki burada bin çalışanın durumuyla kendini ‘patron’ olarak da gören Bakan’ın aynı şekilde olmayacağını, ‘çoktan çok azdan az gitmediğini’ sosyo ekonomik pratiklerimizle bildiğimizi de vurgulamayı ihmal etmeyelim. Patronların kendilerine yeni gelecekler inşa etmesiyle çalışanların hayata tutunabilmesi aynı olmuyor nitekim.

 

Kalıcı ve Hak Temelli Çözümler

Kalıcı eşitsizlik, eşitlik üzerine kurulmayan sistemlerde bu eşitsizliğin doğal bir durum olarak içselleştirilmesi anlamında kullanılıyor. Bakan için babadan kalan sosyo-ekonomik güce, ticari ve siyasi güçler eklenmesinin tam tersi olarak, güçsüzlüğün, yoksulluğun devredilmesinden söz ediyoruz. Sosyal devlet tam da miras alınan eşitsizliği,  eşit yurttaşlık prensibiyle çözmek için varken, bunun ancak kağıt üzerinde veya seçim programlarında vurgulandığını pratikte daha da derinleştiren bir yapıya dönüştüğünü görüyoruz. Sosyal devlet, hak temelli bir bakış yerine, vakıf, dernek, parti teşkilatlarıyla sosyal yardımı ‘sadaka-hayırseverlik’ üzerinden rıza oluşturarak sürdüren bir yoksulluk yönetimi durumu yaşanıyor. Ve bu durum dezavantajlı kesimlerin temel haklara erişiminin devletin sorumluluğu ve güvencesinde noktasında hissetmediği bunu ancak partilere, kişilere, kurumlara bağlı olduğunu içselleştirmesiyle sonuçlandı. Tıpkı siyasi, kamusal, demokratik haklar gibi…

Ekonomik eşitsizliklerdeki diğer bir sorun, siyasi alanlardaki karşıtlığın, rövanşist tutumun bu alanda da inşa edilmesi. Yani ekonomik sıkıntıların, gelir adaletsizliğinin, kalıcı eşitsizliklerin sebebinin sistem değil başka kesimler olduğunu düşünme hali. Yaşam tarzı güvencesi konusunda vatandaşlar birbirine karşı konumlanırken, sosyo ekonomik olarak da talepler ötekinin karşıtlığı üzerine kurgulanıyor. Asgari ücrete yapılan düzenlemeye gelen tepkileri, gelir yoksulluğunun tüm kesimler için yaşandığını ortaya koymak ve siyasi talebe dökmek yerine; durumu nihayet biraz iyileştirilen ötekine yüklenme odaklanma halinden söz ediyorum. Alt, orta sınıf kıyaslarıyla kesimleri karşı karşıya getirmek de buna dahil. Ekonomik sıkıntıların sebebi, Suriyelilerin gelişine bağlanıyordu şimdilerde ise asgari ücretlilere fatura kesiliyor ki bunda siyasi mühendisliklerin payı büyük.

Burada siyasete, muhalefete büyük bir görev düşüyor. Hem adalet hem de ekonomik anlamdaki eşitsizliklerin keyfiyetin çözümü için yapısal ve bütüncül çözümler geliştirmek, sosyal hak merkezli politikalar oluşturmak ve eşitlikçi demokratik bir sistem kurmanın mümkün olduğunu vatandaşlara göstermek, ikna etmek zorundalar. Özellikle yoksullukla, kalıcı eşitsizlikle mücadelede bütünsel bir bakış çok önemli. Çünkü farklı tezahürleri yaşanan bu eşitsizliklerin çözümü ancak bütünsel bir bakışla mümkün. Örneğin kadın yoksulluğunun çözümü, sadece istihdam, gelir gibi yöntemlerle değil kadın erkek eşitliği, sosyal güvence gibi kavramlarla ilişkili olduğunu daha yapısal sorunlar içerdiğini, ev içi, yaşlı-engelli bakımını kadınlara yüklerken başka sorunların ortaya çıktığını görmek gerekiyor. Tüm bu yapısal sorunları çözerken, aslında temel sorunun eşit yurttaşlık temelinde, demokratik çoğulcu bir şekilde herkesin kendini içinde var edebildiği bir sistem olduğunu görmek gerekiyor. Ez cümle, sistemlerin adı değil mekanizmalarının nasıl işletileceği önemli.

İLGİLİ YAZILAR

mesut yeğen

BAKIŞ

2022’de Irak ve Suriye’deki Kürt meselesi statükosu ve bunu çevreleyen bölgesel statüko birlikte değişebilir, görünen bu. Öte yandan, bütün bu resmin bir de görünmeyen ya da henüz belli olmayan bir tarafı var. Başta İran ve Türkiye olmak üzere, muhtemel görünen bu değişimden memnun olmayacak aktörlerin neler yapabilecekleri…

Geçen sene biterken bir sene sonu muhasebesi yapmış ve Kürt meselesinde 2015 sonrasında inşa edilen yeni statükonun 2021’de devam edecek gibi göründüğünü yazmıştım. Hem bir sene daha geride kaldığından, hem de söz konusu statükonun aynen sürdürülmesinin eskisi kadar kolay olmayacağını gösteren işaretler belirdiği için benzer bir muhasebenin yeridir.

Muhasebeyi bu kez iki kısımda yapmak istiyorum. Kürt meselesinde bölgesel statükonun 2022’deki muhtemel seyrine dair düşüncelerimi bu yazıda, statükonun Türkiye içi seyrine dair değerlendirmelerimi de sonrakinde aktaracağım. Bölgesel durumla başlamak istememin kendimce bir sebebi var: Kürt meselesindeki bölgesel statükonun değişebileceğini gösteren işaretler Türkiye içi statükonun değişebileceğini gösterenlerden daha çok, daha güçlü. Gerçekleştiği takdirde, bölgesel statükodaki değişimin Türkiye içi statükonun değişmesini tetikleyip onunla iç içe girmesi çok muhtemel, lakin şimdilik görünen şu: Kürt meselesinin Irak ve Suriye kısmındaki cari durum yakın zamanda ama az ama çok değişeceğe benziyor.

 

2016-2017 Statükosu

Değişim işaretlerine geçmeden önce statükonun, cari durumun kendisine dair bir iki cümle edeyim. Kürt meselesinde bugünkü bölgesel statüko, en azından Türkiye’nin dahil olduğu kısmıyla, kabaca 2016-2017 arasında kuruldu. 2016 Ağustos’unda başlatılan Fırat Kalkanı harekatıyla Kürt meselesinin Suriye kısmında, Irak Kürdistanı’nda yapılan 2017 referandumunun ardından Tahran ve Bağdat’la zımni ya da açık eşgüdüm içerisinde atılan adımlarla da Kürt meselesinin Irak kısmında yeni bir statüko inşa edilmiş oldu. Sonrasında yapılanlarla birlikte Fırat Kalkanı operasyonu Suriye Kürtlerinin Türkiye’nin sınır boyunda kesintisiz bir otoriteye sahip olmasını engellerken, referandumla birlikte devreye giren üçlü kıskaç Irak Kürtlerini Kerkük ve ‘tartışmalı bölgelerden’ çekilmeye mecbur bıraktı.

Bağımsız Kürdistan için referandum yapan Irak Kürtleri Kerkük’ün kontrolünü kaybederken, Türkiye’nin güney sınırındaki üç Kürt yerleşimini birleştirmeye koyulan Suriye Kürtleri de Afrin’den ve pek çok yerde sınır boyundan çekildi. Hülâsa, Arap Baharı’nın ve DAİŞ’i yenmiş olmanın yarattığı imkanlarla 2015 öncesinde sahip olduklarından epey fazlasına kavuşan Suriye ve Irak Kürtleri, Türkiye’nin 2016-2017’de bir kısmı Tahran ve Bağdat’la birlikte attığı adımların neticesinde kazandıklarının önemli bir kısmından vazgeçmek zorunda kaldı. Irak’ta 2003, Suriye’de de 2011 öncesi statükoya dönülmedi ya da Bağdat Erbil’i, Türkiye de Haseke ve Kobani’yi ele geçiremedi ama 2015 sonrasında oluşan durum bozulmuş oldu.

Arap Baharı’ndan ve ABD’den Sonra

İşaretler Kürt meselesinin Irak ve Suriye kısımlarında 2016-2017’de oluşan statükonun değişebileceğini, hem Irak hem de Suriye Kürtlerinin hareket alanlarının genişleyeceğini gösteriyor. Aslında işaretler bir başına Irak ve Suriye’deki Kürt meselesi merkezli statükonun değil, bu statükoyu çevreleyen bölgesel statükonun da değişeceğini, en azından Arap Baharı’nın ardından oluşan bölgesel durumun bir biçimde yenileneceğini, Irak ve Suriye’de Kürtlerin durumunun da buna bağlı olarak değişebileceğini gösteriyor.

Sözünü ettiğim işaretlerin daha görünür, daha semptomatik olanı bölgenin neredeyse bütün siyasi aktörleri arasında son birkaç ayda yürüyen yoğun diplomatik temas. Bir seviyede ABD, Rusya ve Fransa gibi ‘bölge dışı’ aktörlerin ‘nezaretinde’ bölgedeki belli başlı devletler arasında, diğer bir seviyede de Irak ve Suriye’deki Kürt aktörlerle bölge devletleri ve bölge dışı aktörler arasında yoğun bir diplomatik trafik var mâlum. Bu diplomatik trafik bir başına önemli olmakla birlikte sözünü ettiğim değişim işaretlerinin yüzeyde olanı, çünkü söz konusu trafiği mümkün ve kaçınılmaz kılan bir arka plan var: Suriye ve Irak’ta 2016-2017 sonrasında oluşan statükoya ve bu statükoyu çevreleyen bölgesel duruma yol veren ana faktörlerin değişmesi ve ‘yeni’ faktörlerin devreye girmesi. Kürt meselesinde bölgesel statükonun değişeceğini gösteren esas işaretler bunlar. 2016 sonrasında Irak ve Suriye’de oluşan statükoyu mümkün kılan geniş bölgesel durumda bir zamandır yaşanan değişme belli bir olgunluğa ulaştığından, Kürt meselesinin Irak ve Suriye’deki seyri de değişecek görünüyor.

Başkaları da eklenebilir ama değişen faktörlerin en önemlileri mâlum: Arap Baharı’nın (büyükçe bir hasarla da olsa) ağırlıkla bölgedeki rejimlerin lehine olmak üzere sona ermiş oluşu, Suriye’de rejimin ayakta kalması, 2011 öncesi bölgesel statükonun en çetin rakibi İhvan’ın bütün bir bölgeden neredeyse silinmesi, DAİŞ’in ‘yönetilebilir’ bir büyüklüğe çekilmesi, İran Körfez geriliminin taraflardan biri lehine bir sonuç üretmeyip tavsaması, Irak seçimlerinin İran’ın Bağdat üzerindeki etkisini zayıflatacak şekilde sonuçlanması vs. Tabii bir de ‘yeni’ bir faktör var: Henüz nasıl bir form alacağı belli olmasa da bir müddettir yürüyen ABD’nin bölgeden çekilme işinin hızlanmış oluşu. (Bölgede yaşanan bütün bu değişime dair iyi bir analiz için Galip Dalay’ın geçenlerde Perspektif’te yayımlanan yazısına bakılabilir.)

İlk bakışta çok çeşitli ve uyumsuz görünen bu değişimlerin ortak bir noktası var ve bölgedeki aktörler arasındaki diplomasi trafiğinin son birkaç ayda aniden hızlanmasının ardındaki esas sebep de bu ortak nokta ve ‘yeni’ bir faktör olarak ABD’nin bölgeden çekilmesi. Ortak nokta şu: İran hariç bölgedeki belli başlı aktörlerin hepsi bir biçimiyle ‘kazanmış’ görünüyor. Bölge devletlerinin hemen hepsi Arap Baharıyla birlikte karşılarına dikilen riskleri büyük kısmıyla bertaraf etmiş olmanın ‘rahatlığına’ kavuşmuş gibiler.

Malum, Suriye rejiminin ayakta kalmış olmasından rejimin kendisi ama daha önemli olarak Rusya (ve kısmen İran), İhvan’ın çökmesinden Mısır ve (Katar hariç) Körfez ülkeleri, Suriye’nin tamamıyla İran’ın kontrolüne girmemesinden ve İslamcılığın genel zayıflamasından İsrail, DAİŞ’in yönetilebilir bir büyüklüğe indirilmesinden ABD ve AB, Kürtlerin Suriye’de sınır boyunca kontrolü ele geçirememiş olmasından da Türkiye memnun. Beri tarafta ise ABD’nin Irak ve Suriye’yle ilgisinin daha ziyade nezaret etmeye dayalı, dolaylı bir form alma ihtimali var. Bu da Arap Baharı sonrası halden memnun olan aktörler için yeni risklerin ve imkânların oluşması demek. Özetle, bölgedeki hemen herkesin kazanma anıyla yine hemen herkes için yeni risk ve fırsatların oluştuğu bir an çakışmış durumda ve bu çakışma hali bölge aktörlerini yeni ilişkiler geliştirmeye ve yeni pozisyonlar almaya sevk ediyor. Bu yeni ilişkilerin ve alınan yeni pozisyonların hem bölge hem de Irak ve Suriye Kürtleri için bugünkünden farklı bir durumu üretmesi muhtemel görünüyor.

 

Yeni Bir Statükoya Doğru

Bölge devletlerini tedirgin eden tehlikelerin bertaraf edilmiş olmasının yarattığı rahatlamayla ABD’nin bölgenin bir kısmından çekiliyor olmasının yarattığı risk ve fırsatlar kombinasyonundan ne çıkabileceğine gelince… Görebildiğim şu: bölgede Rusya, İsrail, Fransa (ve İngiltere), Mısır ve Körfez arasında bir denge ve bu dengeden meşruiyet alan bir statüko kurulabilir. Geçen birkaç senenin İran ve Türkiye’yle anılan iki ‘aşırılığın’, Şii Hilalinin ve İhvan Kuşağının zayıflamasıyla neticelenmesi ve ABD’nin bırakmaya hazırlandığı boşluk, bölgenin geleceğine ve temel birkaç meselesine dair bu saydığım aktörler arasında bir dengenin ve bu dengeye yaslanan bir mutabakatın kurulabileceğine işaret ediyor.

Sözünü ettiğim, sonunda bölgeye barış ve refahı getirecek türden bir denge ve mutabakat değil tabii ki. Daha çok, esas olarak Irak ve Suriye’nin, kısmen de Filistin meselesinin istikbaline dair bir mutabakattan söz ediyorum. Saydığım aktörler, ABD’nin de dolaylı desteğiyle, Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüklerinin korunması ve mevcut yönetimleri üzerinden istikrara kavuşması ve bunun üzerinden İran ve Türkiye’nin bu iki ülkedeki nüfuzunun azaltılmasını esas alan bir programda uzlaşabilecek görünüyor. Bir de daha ziyade iktisadi teşvikler vasıtasıyla Filistin meselesinin akıbeti hakkında. Hülasa, sözünü ettiğim aktörler arasındaki denge İran’ın etkisinin azaltıldığı istikrarlı bir Irak ve daha çok Rusya’nın kısmen de İran’ın nüfuzu, Türkiye’nin de gözetimi altında istikrarlı bir Suriye şeklinde bir mutabakata kapı aralayabilir görünüyor.

Öte yandan, bu türden bir denge ve mutabakatın hem Türkiye’ye ama daha fazla İran’a karşı ya da bu iki ülkeyi rahatsız edecek bir denge ve mutabakat olacağına şüphe yok. İran, Bağdat üzerindeki etkisinin azalmasından ve Suriye’de ikincilleşmekten memnun olmayacaktır elbette. Nitekim, Irak’ta hem yeni hükümetin hem de Kürdistan Bölgesel Yönetiminin (KBY) karşı karşıya kaldığı tehdit ve saldırılar bu memnuniyetsizliğin izdüşümlerinden olsa gerek. Bununla birlikte, Türkiye de hem içinde en azından şimdilik merkezi bir rol oynamasına yer açılmayan bu denge ve mutabakat durumundan hem de bu türden bir mutabakatın doğal sonucu olarak Irak ve Suriye’de Kürtlerin mevcuttakinden daha fazlasına sahip olmalarından rahatsız olacaktır.

Ancak Suriye’de Kürt kemerinin kurulmaması, Irak’ta KBY’nin bağımsızlıktan uzaklaşmış olması ve muhtemel bölgesel mutabakata bir yerinden dâhil olmakla edinilebilecek diplomatik ve finansal fırsatlar Türkiye’yi bu mutabakata bodoslama karşı çıkmaktan alıkoyabilir. Keza, zor ihtimal ama, nükleer anlaşmaya dönüp tecritten kurtulmak ödülü İran’ı bile bu mutabakata ölümüne karşı çıkmaktansa, (Türkiye’yle birlikte) manipüle etmeyi esas alan bir yola sevk edebilir. Her hâlükarda, itiraz edilecek gibi görünse de bölgedeki bir grup önemli aktör arasında bir denge ve buna dayanan bir tür mutabakat oluşma ihtimali var.

Kürtleri Bekleyen

Sözünü ettiğim denge kalıcı olur da bu dengeye yaslanan bir mutabakat bir müddet işlerse Kürt meselesinin Irak ve Suriye kısmındaki cari durum da bir biçimde değişebilir. Aslında, bu türden bir değişimin başlamış olduğunu söylemek bile mümkün, özellikle de Irak’ta.

Son birkaç ayda Irak’ta olanlar, Kürtlerin 2017 referandumu sonrası sıkıştıkları cendereden çıkmakla kalmayıp Irak siyasetinde eskisinden de merkezi bir rol oynamaya başladıklarını gösteriyor. Irak’taki değişimin birkaç katmanı var. Evvela, seçim sonuçlarının da göstermiş olduğu üzere, Irak’ta İran’a mesafeli Şii Arapların, Irak Kürdistanı’nda ve Bağdat’ta ise KDP’nin etkinliği artmış durumda. Bu iki aktör arasındaki temasın seyri, bunların sadece ayrı ayrı güçlendiklerini değil, ortak bir Irak vizyonunda buluşabileceklerini gösteriyor. İran’ın Irak’taki nüfuzundan rahatsız iki aktör olarak Şii Arapların ve Irak Kürtlerinin çoğunluğu, sözünü ettiğim yeni bölgesel statükonun başat sponsorlarının da teşvikiyle, Irak’ı federatif temelde istikrarlı bir ulus devlet olarak yeniden inşa etmek vizyonunda ama isteyerek ama mecburen ortaklaşmış görünüyor.

Değişimin ikinci katmanında Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) içi güç dengesinin bozulmuş olması var. Irak seçimleri ve YNK (Kürdistan Yurtseverler Birliği) içinde büyüyen ayrışma KDP’nin KBY içerisindeki gücünü hiç olmadığı kadar büyütmüş görünüyor. Bu durum, KBY yönetiminin neredeyse eşit biçimde paylaşılmasına dayalı parçalı yapının yavaş da olsa aşılmasına hizmet edecek görünüyor. Nitekim, peşmergenin birleştirilmesine ve Kerkük’e dönmesine yönelik adımlar da bunu teyit ediyor. Değişimin üçüncü katmanında da KBY liderlerinin vizyonunda gerçekleşen dönüşüm var. Son birkaç ayda yoğunlaşan diplomatik temas ve toplantılarda serdedilenler KBY’nin yönetimi altında olmayan Kürtleri de hesaba katan bir pozisyon almaya başladığını gösteriyor. Irak’la beraber Suriye ve Türkiye’ye de devletlerin egemenliğiyle beraber Kürtlerin haklarının da tanındığı ve Kürtler arası sınırları işlevsizleştiren bir genel vizyon önermeleri Barzanilerin KBY ve Irak içinde artan etkilerini ‘dışarıda’ da kullanmaya hazırlandıklarını gösteriyor. Hülâsa, bütün bu hal Irak’ta 2017 sonrasında oluşan Kürt meselesi statükosunun bir biçimde değişebileceğini gösteriyor. Değişimin istikametinin de Irak’ta istikrar, KBY’yle Bağdat arasındaki meselelerin yeni bir yaklaşımla ele alınması ve KDP’nin diğer aktörler aleyhine güçlenmesi şeklinde olacağı anlaşılıyor.

Iraktakiler kadar kuvvetli olmasa da Suriye’de de değişim işaretleri var. Yukarıda sözünü ettiğim yeni bölgesel statükonun önemli bir ayağını Suriye’de rejimin devamını esas alan bir istikrar durumuna geri dönüşte uzlaşılmış olması oluşturuyor. Ne var ki, bu türden bir istikrarın oluşabilmesi için Suriye Kürtlerinin iradelerinin ya tümden kırılması ya da bir biçimde tanınması gerekiyor.

Bölgedeki yeni statükonun sponsorları arasındaki denge Kürtlerin iradelerinin bir biçimde tanınmasından yana oluşmuş görünüyor. SDG temsilcilerinin son birkaç ay içinde hem ABD hem de Rusya’yla görüşmesi ve Avrupalılarla beraber Körfez ülkelerinden gördükleri ilgi bu durumu teyit ediyor olsa gerek. Özetle, Suriye’de rejimin kollanması ve istikrarın tesis edilmesine dönük uzlaşma bir biçimde Suriye Kürtlerinin 2016 sonrasında içine düştükleri durumun da değişeceğini gösteriyor. Suriye meselesinde nüfuzunu arttıran Rusya, rejimle Kürtleri, ellerinde tuttukları toprakların ve sahip oldukları geniş fiili özerkliğin bir kısmından vazgeçmeleri karşılığında Kürtlerin hukuken tanınmış dar bir özerklik edinmesine dayanan bir uzlaşmaya razı edebilir görünüyor.

Hülâsa, 2022’de Irak ve Suriye’deki Kürt meselesi statükosu ve bunu çevreleyen bölgesel statüko birlikte değişebilir, görünen bu. Öte yandan, bütün bu resmin bir de görünmeyen ya da henüz belli olmayan bir tarafı var. Başta İran ve Türkiye olmak üzere, muhtemel görünen bu değişimden memnun olmayacak aktörlerin neler yapabilecekleri…

İLGİLİ YAZILAR

taha özhan

BAKIŞ

Türkiye’nin zirveye davet edilmemesi, Washington açısından tam anlamıyla bir siyasal miyopluğun derecesine ve yeni dönemde jeopolitik süreçleri ne kadar taşıyabileceğine dair fikir vermektedir. Ancak benzer şekilde Ankara’nın bu konuda neredeyse kamuoyuna yansıyan hiçbir çabasının duyulmaması da meseleyi ele alış biçimi ve ciddiyetine dair bir fikir vermektedir.

Amerika hem demokrasisinin seyri hem de jeopolitik ve güvenlik politikaları açısından ciddi sorunlar yaşıyor. Biraz önceki cümlenin herhangi bir siyasi analiz açısından değeri olmadığı aşikâr. Zira dünyanın geriye kalan ülkelerinin tamamına yakını da aynı başlıklarda farklı düzeylerde sorunlar yaşıyor. Ancak 1990’ların sonunda bir şekilde demokratik kabul edilen rejimlerin sayısının demokratik olmayan rejimleri ilk kez geçtiğini akılda tutarsak, Amerika’nın da demokrasi sorunları yaşamasında bir tuhaflık bulunmadığını söyleyebiliriz. Ne var ki Amerika krizleri Amerika’da kalamıyor, dünyanın geriye kalanındaki sorunların sirayet etkisinden çok daha yüksek bir güce sahip.

Bunun en canlı örneğini 2016’da seçilmesiyle birlikte küresel otoriter dalgaya etkili bir kaldıraç rolü gören Trump yönetimiyle bütün dünya tecrübe etti. Benzer şekilde 11 Eylül sonrası Amerikan icadı “terörle savaş” dalgasının küresel düzeyde demokrasileri ve demokratik hakları nasıl baskıladığını da gördük. Dolayısıyla girişteki ilk cümle Amerika açısından sorunlara, dünya içinse genellikle krizlere tekabül eden süreçlere denk gelmektedir. Bu durumun, Amerika’nın hegemon rolü jeopolitik ve ekonomi-politik olarak radikal bir değişime gitmedikçe veya yeni bir hegemon ya da hegemonik düzen zuhur etmedikçe sürmesi beklenmelidir. Washington’a hem tahrip hem de inşa imkânı sunan bu küresel “vazgeçilemez” pozisyon, bugüne kadar Batı için imkanlara, dünyanın geri kalanında -münhasıran bizim bölgemizde 1948’ten beri- ağır yıkımlara yol açtı. İran devriminden bu yana, 40 yıldır, Amerikan askeri konuşlanmasının ve güvenlik odaklanmasının, savaşlarının ve işgallerinin ana üssünün bizim bölgemiz olması, Washington’daki hemen her jeopolitik eksen setindeki değişimin Ortadoğu’yu da yakından ilgilendireceğini gösteriyor.

Washington 20 yıl aradan sonra bir kez daha güçlü bir retorikle “yeni bir vizyondan” bahsetmeye başladı. En son Yeni Amerikan Yüzyılı Projesini (YAYP) oldukça abartılı bir özgüvenle gündemine alan “ekip” de -içeriği farklı görülse de- benzer bir hararetle “yeni bir vizyonla” yola çıkmışlardı. Sonuç Afganistan ve Irak’ı harap eden, işgalin etkisiyle bütün bölgenin etnik, mezhebi ve siyasal fay hatlarını harekete geçiren, büyük bir insani trajediden ibaret kaldı. Yeni yüzyılı “Amerikan yapmak” üzere yola çıkanlar kendilerini “Çin yüzyılını” tartışırken buldular. Şimdi de henüz bir yılını görevde tamamlamamış Biden yönetimi, 20 yıl önceki Bush ekibinin motivasyonuna benzer bir odaklanma ve kadrolaşma ile retoriği yüksek bir vizyondan bahsediyor: Demokrasi ve demokrasilerin korunması. 20 küsur yıl önceki YAYP’ın da önemli bir başlığı olan bu “yeni vizyon” için Biden ilginç bir yol izleyerek sorunlu da olsa katılımcı bir vizyon ortaya çıkarmaya çalışıyor.

Bu amaca matuf olmak üzere 9-10 Aralık’ta Biden’ın ev sahipliğinde sanal olarak başlayan ancak yüz yüze devam etmesi öngörülen bir küresel “Demokrasi Zirvesi” gerçekleştirildi. Amerika’nın elbette zirve marifetiyle demokrasi ekseni oluşturması, asker-endüstriyel makinasını soğutmayı başarması, savaşlarını durdurması gibi başlıklar bu aşamada üzerinde fazlaca durulmuyor. Özellikle son yıllarda dünya genelinde demokrasi(leri)n gerilemesiyle oluşan açığı “küresel gücün” kapatmasına dair aceleci arzu, Çin’in ekonomi-politik güç maksimizasyonunun jeopolitik iştaha dönüşmesin oluşturduğu tedirginlik, Rusya’nın dengelenme ihtiyacı gibi başlıklar Amerika’nın böylesi bir perspektifi hangi dinamiklerle ve krediyle taşıyacağın tartışılmasını geri plana itiyor. Oysa 1945 sonrası Amerika’yı ve bütün sorunlarıyla yürüyen küresel düzeni derli toplu bir şekilde değerlendirmeden Biden’ın “Demokrasi Zirvesi”ne dair derinlikli bir okuma yapmak mümkün olamayabilir.

Çevrimiçi gerçekleşen zirveden bir kare

Amerikan Demokrasisinin Savaşları

İkinci Dünya Savaşı’ndan jeopolitik bir tekâmül yerine askeri-endüstriyel bir strateji çıkartan Washington, beş yıllık savaş arasından sonra, III. Dünya savaşına yol açmasından endişe edilen Kore Savaşı’na girdi. Üç yıl süren savaşın ardından sular yine durulmadı ve Amerika sadece iki yıl sonra Vietnam savaşına başladı. Yıllarca Amerika’nın en uzun savaşı olarak adlandırılan Vietnam Savaşı, Soğuk Savaş’ın kanlı bir vekalet savaşı olarak kayda geçerek 1975’te son buldu. II. Dünya Savaşı sonrası en uzun savaşsız dönemini yaşayan Washington, tartışmasız küresel hegemon pozisyonundan pax-Americana çıkaramadı ve 1991’de Körfez Savaşı’nı başlattı. Oldukça kısa süren bu müdahalenin ardından Amerika için tekrar savaşsız bir çağın başladığı, tek kutuplu bir dünya düzeni ve tarihin sonu analizlerinin yapıldığı bir dönemi tecrübe ettik. Ancak bu dönemde Soğuk Savaş galibi Washington ne liberal bir küresel düzen için gerekli olan jeopolitik zemini inşa edecek ne de küresel güvenlik atmosferine katkı sağlayacak bir perspektifi ortaya koyamadı. 11 Eylül saldırılarıyla, bir yönüyle öğrenilmiş çaresizliğine, karşısındaki oldukça asimetrik gücün tahrikiyle savaş silahına yeniden sarıldı. Amerika’nın Vietnam’dan daha uzun bir savaş yaşamayacağına dair ikna olmuş herkesi yanıltarak tarihinin en uzun savaş(lar)ına Afganistan ve Irak’ta girdi. II. Dünya Savaşı sonrası dönemdeki beş Amerikan savaşının dördünü (Vietnam, Körfez, Afganistan ve Irak) Cumhuriyetçi ABD başkanları (Eisenhower ve baba-oğul Bush), Kore savaşını da Demokrat başkan Truman başlattı.

Bu kısa savaş tarihi hafıza tazelemesine, Washington’un Soğuk Savaş çağının yaşayan son siyasi figürlerinden, Afganistan ve Irak savaşları sırasında başkan yardımcılığı yapmış ve son olarak Afganistan’dan ABD askerlerini çekerek savaşa son noktayı koymuş olan Biden’ın ‘Demokrasi Zirvesi’nin bağlamını kaybetmemek için ihtiyaç duyabiliriz. Zira insanoğlunun gördüğü en kanlı savaştan sonraki 75 yılın 45 yıldan fazlasını savaşla geçirmiş, Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya askeri darbelerin her daim aktif destekçisi olmuş, daha bir yıl önce kaybettiği seçim sonuçlarını reddeden başkan taraftarlarının Meclisi bastığı bir ülkenin düzenlediği “Demokrasi Zirvesi” birçok soru işaretlerini akıllara getirmektedir. Ancak gerçekleşen zirveyi soğukkanlı bir şekilde değerlendirmek için Amerikan demokrasisinin ve Amerika’nın demokrasi karnesinin kredi notunun yaşanmakta olan jeopolitik süreç açısından fazlaca bir anlamının olmadığını da ifade etmek gerekiyor. Zira meselemiz Washington’un samimiyeti ve sahiciliğinden ziyade “demokrasinin jeopolitik araçsallaşmasından” ibarettir. Bu araçsallaşmayı doğru okuyabilen ve sindirebilen yaklaşımların Washington’un jeopolitik, ekonomik ve güvenlik başlıklarındaki seyrüseferini kendi çıkarları açısından anlamlı bir eksene oturtabilirler. Bu okuma için Washington’un yeni dönemdeki perspektifini ve reflekslerini tarihsel dinamikleriyle değerlendirilip insicamlı projeksiyonlar eşliğinde jeopolitik bir bakış açısına ihtiyaç bulunmaktadır.

Amerika’nın “Demokrasi Savaşı”

2. Dünya Savaşı’ndan muzaffer olarak çıkan Amerika eliyle inşa edilen 1945 sonrası küresel düzen birçok imtihandan geçse de -şimdilik- içinden çıkamadığı ciddi bir kriz sarmalına ne siyasal ne askeri ne de ekonomik olarak girmedi. Bazen ağır yaralar alsa da son “dünya sistemi” varlığını sürdürmeyi başardı. Ancak “sistemin” adaptasyon ve ayakta kalma kabiliyetlerinin bizzat Amerika için de aynı ölçüde geçerli olduğunu iddia etmek kolay değildir. Soğuk Savaş döneminde oluşan siyasal ve ekonomik narkoz etkisinden Sovyetlerin çözülmesiyle çıkmaya başlayan Amerika, kelimenin tam anlamıyla 1990’larla birlikte ülke içerisinde ve dünyada yönsüzlüğe ram olmaya başladı. Amerika, Soğuk Savaşın basit ikili çatışmacı ama konforlu dünyasının ortadan kalkmasıyla, ülke içerisinde demokrasisi dünyada ise jeopolitik tezleri gerçek birer siyasal stres testine girdiler. Washington malum olduğu üzere, bir hegemon olarak girdiği imtihanda, beklenenden de kötü bir performans sergiledi. 1945 düzenini oldukça ağır şartlar altında inşa etmeyi başaran hegemon akıl, Soğuk Savaş sonrası tek küresel güç olmasına rağmen yeni döneme, II. Dünya Savaşı sonrası 15 yıllık savaşsız dönemini sona erdiren Körfez Savaşı körleşmesiyle başladı.

Global düzeyde ve özelde Ortadoğu’da, insicamlı bir siyasal perspektifi olmaksızın, küresel tek gücün vizyonunu “İsrail projesine” indirgeyen, bu daralma neticesinde emperyal gücüyle mütenakız bir miyopluk yaşayan Washington’un, bölgemizde sürdürülemez ya da sürdürülmesi oldukça maliyetli statükoyu koruma reflekslerini aşan bir jeopolitik akıl üretemediğini geçen yüzyıldan beri görüyoruz. En son Biden’ın başkan yardımcılığı yaptığı Obama yönetimi, bugün ABD başkanının bir vizyon olarak sunduğu “Demokrasi kazaen zuhur etmemektedir. Demokrasiyi savunmalı, güçlendirmeli, güncellemeli ve onun için mücadele etmeliyiz” yaklaşımını daha 7-8 yıl önce Arap Baharı sırasında unutup darbelerden yana tercih yapmıştı. Hal bu olunca, Biden’ın “Demokrasi Zirvesi”nin en son ciddiye alınacak başlığı “demokrasilerin” savunulması hatta “demokrasi” kısmı olabilir. Biden’ın ve ABD’nin demokrasi kredi notunun “oldukça yüksek riskli” olduğu konusu izahtan varestedir.

Demokrasi için yapılan zirveyi anlamlı kılan şey ABD’nin bundan sonraki dönemde “demokrasiyi” bir jeopolitik araç ve kaldıraç olarak nasıl kullanacağına dair ilk işaretleri öğrenmeye başlamamızdır. Aksi takdirde katılımcıların çoğunun ülkesindeki anti-demokratik süreçlerin bir yerinde belli bir ölçüde yer almış olan Washington’un ev sahipliğindeki zirvenin demokrasi kalitesini konuşmamız gerekecektir. İlk 10 dakikasının ardından ilk antidemokratik adımı atarak, şeffaflığın da konuşulacağı zirveyi kapalı yayına geçiren yaklaşımın, bizlerden bir demokrasi zirvesinde neleri duymamızın münasip olmadığını düşündüklerini sorgulamamız gerektirecektir. Ya da oldukça ilginç ve bir o kadar da sorunlu davetli listesiyle demokratik katılım kalitesine dair örneklik teşkil eden bir demokrasi zirvesini konuşmamız gerekecektir. Washington’un Çin karşıtı ekseni Çin karşıtı ilan etmeksizin, aynı eksenin meşru bir zeminde ABD’nin Çin’i püskürtme stratejisinde hem sürecinden fayda sağlayacakları hem de hedef olmayacakları meşru ve konforlu bir başlık olarak demokrasiyi kullanması akılcı olduğu kadar da pratik bir tercih olmuştur. Burada Washington’un sergilediği rasyonel yaklaşımın (stratejik çıkarlara halel gelmemesi için birçok önemli ülkeye davet gitmemesi gibi) bir benzerini sergileyerek, yeni dönemin muhtemel jeopolitik eksenini anlamamıza Amerika’nın demokrasi ilgisindeki samimiyet veya demokrasi karnesi mâni olmamalıdır.

Demokrasi Zirvesindeki Fil: Çin

Amerika bir emperyal güç olarak küresel düzende güvenlik ve ekonomi-politik istikrarı korumak zorunda olduğunu düşünüyor. En azından dört yıllık aradan sonra Biden yönetimi Trump’ın küresel sistemden çıkış tezlerini ve adımlarını durdurmuş durumda. Zira 1945 sonrası oluşan düzenin istikrarı Washington’un ve müttefiklerinin çıkarlarını büyük ölçüde koruyor. Yapılan zimmi anlaşma gereği onlarında düzenin istikrarını korumaları bekleniyor. 75 yıldır küresel düzen dediğimiz mekanizmanın kabaca bu şekilde işlemesi umut ediliyor. Ancak aynı anda küresel düzeyde demokrasileri veya demokrasiyi koruma gibi bir misyonu Washington’un sahiplendiğini söylemek zor. Açıkçası böylesi bir misyon ciddi anlamda gerçeklikten uzak olmanın yanında bir demokrasi için pek de arzu etmemesi gereken bir vesayet olurdu.

1989 Tiananmen Meydanı demokrasi yanlısı hareketin sembolü olan Demokrasi Tanrıçası, 4 Haziran 1999’da Hong Kong’daki anma protestosunda göze çarpıyor.

Biden’ın gerçekleştirdiği Demokrasi Zirvesi’ni de bu bağlamda okuyarak, demokrasi(leri)n geleceğinden ziyade küresel düzenin istikrarı genel başlığı atında değerlendirmek daha yerinde olur. “Demokrasi Zirvesi” isimli toplantının başlığına biraz dikkatli bakanlar isterlerse odadaki fili de görebilirler ya da alt başlığı da okuyabilirler: “Çin’i püskürtme stratejisinde demokrasi(ler)”. Washington’un Çin’le rekabetinin nasıl bir sürece dönüşeceğine dair iddialı tahminlerde bulunmak bu aşamada mümkün değil. Ama her iki aktörün de “Soğuk Barış” sürecine razı olacağı ilk beklentimiz olabilir. Bu durum dünyanın geriye kalanı için de en azından ilk aşamada en hayırlı netice olabilir. Zira konvansiyonel veya vekalet savaşı olmasa bile Amerika’nın Soğuk Savaşı’nın o kadar da soğuk olmadığını tecrübeyle biliyoruz. Benzer şekilde Çin’in küresel bir perspektif ve emperyal bir vizyon ortaya koymadan jeopolitik kas yapmasının nasıl tahripkâr olabileceğine dair de bir fikrimiz var. Washington’un Çin’i püskürtme stratejisinin henüz sert sürtüşmeli dönemine girmiş bulunmuyoruz. Ancak ortaya çıkan tablo Biden yönetiminin somut adımlar atarak ilerleyeceğini gösteriyor.

Çin’le Soğuk Barış Ekseninde Demokrasi

 

Kasım ayında Amerika’nın Çin’e yönelik AUKUS (Avusturalya-İngiltere-ABD) üçlüsüyle Fransa’yı dışarıda bırakarak Avusturalya üzerinden Çin’e karşı ilk somut adımını artmış oldu. Burada dikkat çekici husus bu adımın sadece Çin’e yönelik olmaması, Çin’le rekabette, tek hamlede Fransa’yı oldukça sert bir şekilde sahne dışına iterek oluşturulan Anglosakson ittifaktı. Washington’un bu denli sert bir şekilde bir müttefikini dışlaması, ABD’nin “Çin’i püskürtme” sürecinde hiçbir aktöre stratejik veya taktiksel bağımsızlık vermek istememesi olarak okunabilir.

Avusturalya-İngiltere-ABD Başkanlarının AUKUS birliğini ilan ettikleri çevrimiçi toplantıdan bir kare

ABD, Çin’e karşı geliştireceği güvenlik ve ekonomi stratejilerinde tek taraflı adımlar atacağını göstermiş oldu. Fransa veya benzer ülkelerin Çin’le ilişkilerinde fiilen talep ettikleri veya uygulamak istedikleri otonom alanlara müsaade etmeyeceğini ortaya koydu. Bu adım yeni bir Soğuk Savaş tartışmasını başlatacak kadar güçlü değilse de yeni bir Soğuk Barış’ın göze alındığını gösteriyor.

Fransa’ya karşı takınılan bu tavrın başta Almanya olmak üzere Japonya, Hindistan ve Rusya’yı da da belli kararlar almaya icbar etmesi beklenmelidir. AUKUS’un hemen ardından, 25 Eylül’de Washington’da Beyaz Saray’da bir araya gelen QUAD üyeleri (ABD-Japonya-Hindistan-Avusturalya) açık bir şekilde Çin’in Hint Pasifik’teki politikalara karşı jeopolitik ve askeri dayanışmalarını ilan ettiler. Her iki ittifakın da uyum içerisinde olması “Çin’i püskürtme sürecinin” her geçen gün ciddileşerek derinleşeceğini göstermektedir. AB’nin gelişen yeni ittifaklarda somut olarak yer almamış olması AB’yi yakın dönemde jeopolitik tercihlere zorlaması kaçınılmazdır. AUKUS’u diğer askeri, ekonomik ve jeopolitik adımların izlemesi beklenmelidir. AUKUS sonrası ABD Başkanı Joe Biden ve Çin lideri Şi Jinping bir zirve gerçekleştirdi. Gerilimin düşmesine katkı sağlayan görüşme Washington-Pekin ilişkilerine dair mütevazi ama pozitif bir adım olarak değerlendirildi. Soğuk Savaş ve çatışma senaryolarının konuşulduğu bir dönemde küresel aktörler tarafından hali hazırda satın alınan “Soğuk Barış” jeopolitik düzeninin bütün maliyetlerine rağmen öncelikli senaryo olması olumlu bir küresel gelişme olarak okundu. Demokrasi Zirvesi sonrasında bu süreçlerin biraz daha ete kemiğe bürünmesi beklenmelidir.

Demokrasi Zirvesi mi Ekseni mi?

 

Milenyum sonrası ABD marifetiyle “terörle savaş”ın kilitlediği küresel jeopolitik gündem demokratik ülkelerin tamamında hem demokratik hem de ekonomik daralmaya yol açtı. Bu dönemde Çin odaklandığı ekonomik gündemiyle ciddi anlamda jeopolitik ve ekonomik mesafe alırken, Rusya’da bölgesinde askeri toparlanma yaşadı. Başta Amerika olmak üzere son 20 yıl boyunca bu kayıpları popülizmin ve milliyetçiliğin yükselmesiyle meşgul olarak geçirirken demokrasilerin tamamında belli daralmalar yaşandı. Aynı dönemde küresel ekonomik krizin ve mülteci meselesinin de etkisiyle hem demokrasi hem de jeopolitik odak büyük ölçüde tahrif oldu. COVID-19 ve ABD’de iktidar değişiminin ardından yeni küresel jeopolitik gündemler zayıf da olsa belirginleşmeye başladı.

Bu gündemlerin önemli bir odağını demokrasilerin “stratejik yolsuzluk düzeni” devam ettiği sürece korunamayacağı ve ortaya çıkamayacağı tartışması oluşturmaya başladı. Burada dikkat edilmesi gereken husus “yolsuzlukla ve kayıt dışılıkla mücadele” meselesinde başta Washington olmak üzere paydaşların samimiyeti veya iyi niyeti değildir. Bu yeni gündemlerin jeopolitik vizyonlarında ve dış politika yapımında öne çıkan veya çıkaracakları bir araç olmasıdır. Dolayısıyla bu başlıklarda farklı başkentlerin karnelerine dikkat çekmenin realist bir jeopolitik bir değeri bulunmamaktadır. Tam tersine bu araçları kullanarak işleyeceği belli olan (yeni) sistem ve jeopolitik hizalanma karşısında ülkelerin, özellikle de ABD ile müttefik olanların dış politika ve jeopolitik çıkarlarını sürdürülebilir bir düzlemde nasıl korunacağı meselesidir. Bu noktada Ankara’nın son dört yıldır ciddi sorunlar yaşadığı Washington’la nasıl bir rasyonelleşmeyi tercih edeceği ve çıkarlarını nasıl bir eksende maksimize edeceğine dair vereceği kararlar sürecin kaderini belirleyecektir.

ABD-Çin ilişkilerinin önümüzdeki yıllarda küresel jeopolitik ve ekonomik gündemi belirleyecek akışı karşısında Ankara’nın hızla pozisyon geliştirmesi çıkarları açısından kaçınılmaz olacaktır. An itibariyle her iki tarafın, ABD ve Çin’in, “Soğuk Barış” düzeninde gerilimlerini yönetme sürecini kabullendikleri görülüyor. Bu iki gücün yanında, dünyanın geriye kalanına da aslında ciddi bir alan açarak zaman da kazandırıyor. ABD’nin proaktif, Çin’in ise daha savunmada olacağı bu süreçte başta küresel ekonomi-politik olmak üzere farklı ittifak alanları ve ilişkiler güncellenmek durumunda kalacak. Çin’li şirketlere ticaret ambargo rejimini sıklaştırmanın yanında 2022’de Çin’de düzenlenecek Kış Olimpiyatlarını boykot edeceğini açıklayan Washington’ın, bu ve benzeri kararları önümüzdeki dönemde almaya devam etmesi muhtemeldir.

Bütün bu adımların tedrici bir şekilde Çin karşısında önce ekonomi-politik ardından da güvenlik ekseni oluşturması düşünülmektedir. Ankara şimdiden yol haritasını belirleyebilirse jeopolitik çıkarlarını maksimize etmekte daha az sıkıntı yaşayacaktır. Bu yol haritasının önemli ayaklarından birisi Demokrasi Zirvesi’ne katılmak olabilirdi. Ancak Biden’la ilişkileri rasyonelleştirmede ve Amerika ile yaşadığı sorunları (F-35, S-400, Suriye YPG vb.) arzu ettiği şekilde çözemediğinde araçsallaştırmada sıkıntılar yaşayan Türkiye, son iki ayda küresel ve bölgesel düzeyde gerçekleşen liderler düzeyindeki üçüncü toplantıya da katılmamış oldu. İskoçya’daki iklim zirvesine, Paris’teki Libya zirvesine lojistik veya usul başlıkları gerekçe gösterilerek; Demokrasi Zirvesi’nde ise ABD’nin dışlamasıyla yer almadı.

Türkiye’nin zirveye davet edilmemesi, Washington açısından tam anlamıyla bir siyasal miyopluğun derecesine ve yeni dönemde jeopolitik süreçleri ne kadar taşıyabileceğine dair fikir vermektedir. Ancak benzer şekilde Ankara’nın bu konuda neredeyse kamuoyuna yansıyan hiçbir çabasının duyulmaması da meseleyi ele alış biçimi ve ciddiyetine dair bir fikir vermektedir. Son tahlilde önümüzdeki yıllarda tıpkı AUKUS adımında olduğu gibi yeni bir jeopolitik araca dönüşmesi beklenen bir dinamik üzerinde Türkiye’nin nüfuz alanı daralmış durumdadır. Bu durum elbette düzeltilebilir. Ancak Ankara’nın uzun süredir dış politikada ve jeopolitik başlıklarda kararsızlık ve yönsüzlük sorununu aşmadan küresel düzeyde hissedilmeye başlanacak olan eksen gerilimlerindeki konumlanma sorununu aşması kolay gözükmemektedir. Zira küresel gündemi “Çin’i püskürtme” tartışmalarının işgal ettiği dönemde Ankara’da bir kurtarıcı olarak “Çin Modeli” tartışılması sadece iktisadi asgari basiret açısından bir akıl tutulmasına değil jeopolitik açısından da yaşanan yönsüzlüğe işaret etmektedir.

Türkiye’nin küresel gündem eş zamanlama krizini aşması daha ağır bir soruna tekabül etse de Amerikan “demokrasi jeopolitiği” kaçınılmaz olarak Ankara’nın ajandasına gelecektir. Üstelik oldukça basit adımlar ve temel demokratik değerler ekseninde oluşturulacak bir atmosfer bile Türkiye’nin yeni jeopolitik eksende(n) çıkarlarını maksimize etmesine imkân da verebilir. Her şeye rağmen, yakın dönemde, ABD jeopolitiğinin görünür etiketinin “demokrasi” olacağı anlaşılmaktadır. Bu etiketin -içeriğinden bağımsız bir şekilde- görünür olması bile demokrasilerin yaşadığı daralma sürecinden çıkma çabası gösterdiklerinde katalizör görevi ifa edebilir.

İLGİLİ YAZILAR

kerim rota

BAKIŞ

Sadece dar ve sabit gelirliyi ezip geçecek, içinden çıkılması zor bir yüksek enflasyon /yüksek kur sarmalına girmeden önce güven sağlayıcı politikalara dönüş için hala az da olsa zaman var.

Türkiye’de seçimler öncesi verilen bazı vaatler hafızamıza kazınmıştır. Muhalefette kalanların verdikleri vaatler çabucak unutuluyor. Oysa iktidara gelenlerin verdikleri vaatler bir gölge gibi kendilerini takip ediyor.

Kayıp Anahtarlar

Ekonomi üzerine verilen vaatlerin en cömerti Süleyman Demirel’in 1991 seçimlerinde tütün taban fiyatını kastederek “Kim ne veriyorsa biz 5 bin lira fazlasını vereceğiz.” sözü olsa gerek. En çok ses getiren vaat ise Tansu Çiller’in yine 1991 seçimleri öncesi “her eve iki anahtar” sözü olmalı. 1993 yılında Turgut Özal’ın vefatıyla Başbakanlığı devralan “Ekonomist” başbakanın iktidarında %125’e ulaşan enflasyon nedeniyle her eve hırsız girmiş gibi hissedilince anahtarların önemi çok iyi anlaşılmıştı.

1991 seçimlerinde verilen vaatlerin tek bir sonucu oldu. Enflasyonun daha da artması. 2018 seçimleri öncesinde verilen “Verin yetkiyi; faizle dövizle nasıl uğraşılır görürsünüz.” vaadi ise bu kategoriye girmeye şimdiden hak kazandı. Bu vaadin sonucu da eriyen rezervler ve hayatımıza hızla geri dönen kalıcı yüksek enflasyon oldu.

Enflasyonla Tanışma

Türkiye’nin yüksek enflasyonla tanışması tabi ki 1991’den çok daha eskiye dayanıyor. 1970’ler sonrası yüksek enflasyon hayatımızın bir parçası oldu. Aşağıda görülebileceği gibi son 50 yılın sadece 11 yılını %10 enflasyonun altında geçirebilmişiz.

 

Finansal Hafıza Kaybı

Yüksek enflasyonun zararları çokça yazılıp çiziliyor. Ancak pek de konuşulmayan tarafı ise, ülkede yaşayan vatandaşların “finansal hafızasını” yitirmesine neden olması. Hiçbirimiz 10 sene önce ne kadar gelirimiz olduğunu, o gelirin nasıl bir alım gücüne denk geldiğini hatırlayamaz haldeyiz. Bu nedenle alım gücümüz düşse de hangi kriz yılında daha ağır sorunlarla karşılaştığımızı bile ayırt edemiyoruz. Paramızdan 15 yıl önce atılan altı sıfır nedeniyle konuşmalarımızda hala milyon, milyar trilyon birbirine karışıyor.

Yakın zamana kadar çocuklarımızın elde ettikleri teknolojik imkânlara bakarak bizden daha şanslı olduklarına inanırdık. Onların gerçek durumunu ise ancak sabit gelirli bir işte çalışarak bir ev ve arabaya ulaşma imkânlarının kalmadığını gördüğümüzde anlayabildik.

Finansal hafızamızı kaybetmemize neden olan fiyat seviyelerini anlayabilmek için bir örnek verelim.

1993 Ocak ayındaki 100 liralık malın fiyatı, 7 yıl sonra 1999 yılı sonunda 6.676 TL’ye çıkmış.

1993 Ocak ayında 1 Milyon TL ile 115 Dolar alınırken, 1999 sonunda bu parayla artık 2 dolar bile alınamaz hale gelmiş. (7 yılda 1 dolar 8.700 TL’den 525.000 TL’ye çıkmış)

Düşülen Çukura Verilen İsim

Enflasyonun %10’un altında kaldığı 11 yılın hepsi de 2004-2016 arasında. Bu 11 yıl nispeten düşük enflasyonla geçtiği için, bugünün 40’lı yaşlarının altındakilerin enflasyon ile yaşama konusunda tecrübeleri kısıtlı. Görünen o ki enflasyon YEM (Yeni Ekonomik Model) ile TÜİK rakamlarına göre bile %40’lara yaklaşacak.

Yeni ekonomik model hükümet tarafından “rekabetçi kur ve düşük faiz” olarak pazarlanmaya çalışılıyor. Aslen buna model demek yerine düşülen çukura isim verilmesi demek daha doğru olur. Bu çukurda yaşamanın sonuçları ise şimdiden belli; yüksek kur, yüksek enflasyon, negatif reel faiz ve düşük ücretler.

1970’lere Dönüş

Bu dönem 50 yıllık tarihimizde hangi dönem ile benzerlik gösteriyor acaba? 1974-1980 arası döneme baktığımızda dünyada bugünkü gibi global bir krizin etkileri görülüyordu. Petrol krizi, ABD ve Batı ile sorunlu dış ilişkilerle ve düşük yönetim kapasitesi ile birleşince o tarihten sonra Türkiye’nin 30 yıllık yapışkan yüksek enflasyon hikâyesi başlamıştı.

1980’ler sonrasında ihracat odaklı bir teşvik ve kambiyo sistemi ortaya konsa da negatif reel faiz dönemi sona ermişti. Sonrasında kamu finansman sıkıntıları ile geçen 90’lı yıllarda da reel faiz genelde çok yüksek oldu. 2002 sonrası istikrar programı da başlangıçta çok yüksek bir reel faize neden olmuş, 2013 sonrası ise %2-3 bandında tutulmaya çalışılmıştı.

O nedenle negatif reel faizin yüksek enflasyon ve düşük ücretlerle birleştiği 1974-1980 arası dönem kapalı ekonomi dönemi olsa da sonuçları bugüne daha çok benziyor. Öyleyse o dönemin enflasyon trendine tekrar göz atmakta fayda var.

 

Enflasyon ile Yaşamak

Peki 1974-1980 arası dönemini yaşayan tüketiciler, iş insanları ve bankaları kendilerini bu yüksek enflasyon ve düşük faiz dönemine nasıl adapte etmişlerdi acaba? Bu konuda tecrübesi olan, o dönemde kendisi ücretli çalışırken, aynı zamanda bir şirketin mali işlerini yönetmiş birinin sözlerini aşağıda aktarıyorum:

“Vatandaş cebinde veya bankada vadesiz hesapta tuttuğu Türk Lirasının enflasyona karşı güneş görmüş kar gibi eriyeceğinin farkına hemen varırdı. O nedenle eline maaşı geçer geçmez aylık erzak harcamalarını hemen yapardı. Elektrik kesildiği için aybaşında buzluğa atılan etlerin yakın akrabaların dolabına taşınması sıkça karşılaşılan bir durumdu.

Vatandaş bankadan aldığı faizi üstüne koysa bile daha fazla mal alamazdı. Banka mevduat yapana çekiliş ile ev verirdi, bir ümit onun çıkması hayali kurulurdu. Şirketi olanlar için en önemli kişi en yakın bankanın şube müdürüydü. Enflasyon %50 iken, %15-%20 ile kredi verme “salahiyetine” sahip banka müdürünü hoş tutmak için her şeyi yapardık. Muhasebecinin en başarılısı en çok kredi bulanıydı. Malı alırken vadeli alabilen, satarken her ay zam yapıp peşin satabilen bir işiniz varsa sırtınız yere gelmezdi.”

Bu sözler enflasyon beklentilerinin yükseldiği bir iklimde tasarruf etme ve iş yapma kültürünün nasıl değişebileceğini ortaya koyuyor. Üstelik artık dışa açık ve kambiyo rejimi serbest bir ekonomiyiz.

Şirketlerin enerjilerini ve kaynaklarını üretimde verimliliği arttırmak ve rekabet etmek yerine, stok değerlemesine, finansal işlemlere ve ayrıcalıklı finansmana erişimi sağlamaya ayırmaları önceki yıllarda da çok yaşandı. Kısa süreli bu hayatta kalma mücadeleleri sonunda krizlerin daha da derinleşmesine yol açtı.

Eski bir bankacı olarak bankaların bu ortamda motivasyonlarını tahmin etmem zor değil. TCMB’den alabilecekleri tutar kısıtlı ve teminatlı olacağından enflasyonun çok altında kredi verme istekleri olmayacak. Kaynaklarını ya artık rahatça ulaşabildikleri risksiz enflasyona endeksli tahvillere ya da faizleri iyice yükselecek Hazine tahvillerine yatırmayı tercih edecekler. 2020 yılında uygulanan “Aktif rasyosu” türü zorlamalar ortaya çıkarsa da kredi riski düşük ürünler yaratıp kredi veriyormuş gibi görünmeyi tercih edecekler.

1970’li yıllar bazıları için nostaljik olarak hoş anılar barındırıyor olabilir. Ancak üzerinden neredeyse yarım asır geçti. O günlerin davranış kalıplarının günümüz teknolojisi ile birleşirse çok ağır ekonomik sonuçlar yaratacağı umarım göz ardı edilmez. Sadece dar ve sabit gelirliyi ezip geçecek, içinden çıkılması zor bir yüksek enflasyon /yüksek kur sarmalına girmeden önce güven sağlayıcı politikalara dönüş için hala az da olsa zaman var.

İLGİLİ YAZILAR

fuat keyman

BAKIŞ

Her gün halkını daha da fakirleştiren ve ucuz işgücüne dönüştüren, aynı zamanda demokrasi, ekonomi, yönetim alanlarında çoklu kriz yaratan kararlar yeni ekonomik model ya da yeni devlet politikası olarak düşünülebilir mi?

Türkiye hem seçim sürecine girdi hem de ekonomik krize.

Her iki süreç de bir taraftan siyaseti canlandırıyor, diğer taraftan da geleceğin belirsizliği ve muğlaklığı durumunu derinleştiriyor.

Muhalefetin güçlenmesi, iktidarın yaptığı tercihlerin özellikle ekonomide ciddi işsizlik, yüksek enflasyon, inanılmaz düzeyde hayat pahalılığı ve fakirleşme sorunları yaratması, kamuoyu araştırmalarında Cumhur İttifakıyla Millet İttifakının oylarının yakınlaşması ve muhalefet partilerinin toplam oylarının iktidardan yüksek olması siyaseti ve siyasi/kamusal tartışmayı canlandırıyor.

2002’den bugüne Türkiye’yi yöneten “Erdoğan’ın liderliğinde AK Parti dönemi bitiyor mu?” sorusu ve olasılığı artık bir temenni değil, aksine gerçekleşebilir bir olgu olarak kabul ediliyor.

Aynının Devamı, Bir Dönemin Bitimi, Süpriz Senaryolar” başlığında tartışılan senaryolara ve çözümlemelere başka bir yazıda döneceğim.

Var olan demokrasi, ekonomi ve dış politika sorunlarına odaklanarak ve geleceğe dönük senaryolar temelinde Türkiye çözümlemesi yapmak önemli olmakla birlikte, bugünü anlamanın ve bugün yaşanılan büyük çalkantıyı doğru teşhis etmenin esas odak noktamız olması gerektiğini düşünüyorum. 

Şüphesiz ki mutlak doğrudan söz etmiyoruz. Bununla birlikte “bugün yaşamış olduğumuz yeni bir resmî ideoloji ve rasyonel bir devlet politikası mıdır, yoksa Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi-Cumhur İttifakı-Cumhurbaşkanı Erdoğan üçgeninde uygulamaya sokulan yönetim anlayışının yarattığı büyük çalkantı ve çoklu kriz durumu mudur” sorusuna verilen yanıtın da stratejik ve siyasal önemde olduğunu söylemeliyiz.

Bu noktada hemen belirteyim: Ben ikinci görüşü benimsiyorum. Yürütme aygıtında güç yoğunlaşmasına, lidere mutlak sadakate, zayıf denge ve denetlemeye, içeride merkezi yönetime, dışarıda sert-askeri güce dayanan yönetim anlayışının ve uygulamasının Türkiye’yi 2018’den başlayarak giderek yaygınlaşan, derinleşen ve çözümü imkansızlaşan bir krize, hatta çoklu kriz ortamına soktuğunu düşünüyorum. 

Akademik araştırmalara ve uluslararası endekslere baktığımız zaman şunu görüyoruz: 2018’den başlayarak bugüne kadar geçen sürede Türkiye’deki demokratik sistem, otoriterlik tonu yüksek melez rejime dönüşüyor; demokrasi alanında başlayan kriz yönetim kriziyle birleşiyor; bilimsellikten ve rasyonellikten uzaklaşarak alınan kararlar bugün çok ciddi ekonomik ve ahlaki kriz (çalışan kesimin hızla fakirleşmesi ve ucuz işgücü olmaya mahkûm edilmesi) yaratıyor. 

Bu olumsuz gelişmelerden her biri ve hepsi, yeni bir durumun, yeni bir resmî ideolojinin, yeni bir devlet aklının değil; tam aksine Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında kurulmak istenenin, arzulananın, hayalin bir nevi iflasını bize gösteriyor. 

İlginç olan nokta şu: Demokrasi-yönetim-ekonomi alanında yaşanan çoklu kriz durumunu “yeni olan için yapılan rasyonel bir tercih” olarak teşhis etmek ve çözümlemek sadece hükümete yakın olan yorumculardan gelmiyor. Aksine, birbirleriyle zıt yerlerden bakan ve konumlanan çalışmalar ve yorumlar içinde de yapılıyor. 

Sol ya da Marksist siyasal ekonomiden bakan arkadaşlarımız bugünkü ekonomik durumu ihracata dayalı, düşük faiz-yüksek büyüme-ucuz emek temelinde “yeni bir sermaye birikim modeli” ya da “yeni ekonomik model” için rasyonel bir tercih olarak görüyorlar.

Demokratlık görüşünü temsil eden arkadaşlarımız da bugün yaşananları yeni bir durum olarak görüyorlar. Bugün yaşananların rasyonel bir tercihle geliştirilen ve “İttihatçılık” benzeri bir devlet politikasının ve yeni bir resmî ideolojinin inşası olarak tanımlanmasını öneriyorlar.  AK Parti’nin artık önemli olmadığı söylüyorlar. Esas odak noktasının İttihatçılığı yeniden uygulamaya sokan güvenlik temelli devlet ve resmî ideoloji olması gerektiği vurgulanıyor. 

İki zıt pencereden dünyaya ve Türkiye’ye bakan, iki farklı metodolojiye sahip, siyasal kuram ve ideoloji açısından zıt noktada olan bu iki görüşün bugünün teşhisinde ve yorumlanmasında benzeştiğini görüyoruz. 

Bir de bu çıkışları ve çözümlemeleri kullanarak yaşanılan durumu bir kriz değil ama gelecek için yapılan bir rasyonel tercih olarak yazan ve konuşan hükümete yakın kesimler var.  Onlar da ya ekonomi yakın gelecekte düzelecek, bu nedenle de bugün sabretmemiz ve fedakârlık göstermemiz gerekir düşüncesini; ya da siyasi partilerin, hatta AK Parti’nin artık önemli olmadığı, fakat devletin ana aktör olduğu yeni bir rejimin ve yeni bir resmi devlet ideolojisinin inşasını yaşıyoruz düşüncesini yaygınlaştırarak dikkatleri ekonomik krizden ve fakirleşmeden uzaklaştırmak istiyorlar.

Bu çıkışları, özellikle ilk iki görüşü ve yorumu önemli görüyorum. Her ikisi de ciddiye alınması gereken ve belli ölçüye kadar katıldığım bakış açılarını içeriyor.

Bugünün doğru teşhisi hem akademik hem de daha önemlisi siyasi açılardan önemli. Seçim kazanma stratejilerinden ülke yönetimi nasıl olmalı sorusuna kadar kritik öneme sahip tercihleri ilgilendiriyor.

Bununla birlikte, dört noktada bu görüşlerin sorunlu olduğunu düşünüyorum:

Birincisi, bugünü okurken ve çözümlerken her ikisi de alınan kararlara ve yapılan tercihlere aşırı anlam ve rasyonellik yüklüyor. Başta Merkez Bankası başkanları olmak üzere ekonomi yönetimini sıklıkla değiştiren, devlet kurumlarını erozyona uğratan, tüm sanayi aktörlerini ve ekonomik hayatın çoğunluğunu karşısına alan, milletim dediği çalışan insanları bu kadar fakirleştiren ve ucuz emek olmaya zorlayan kararlara rasyonel ve yeni sermaye birikim modeli ya da yeni resmî ideoloji amacı içeriyor demek bir yerden sonra zorlama olmuyor mu? 

İkincisi, üstelik bu kararlar yaklaşık üç yıl önce reform edileceği söylenen ama bir türlü reform edilemeyen (bu yapısı içinde reform edilmesi belki de mümkün olmayan) Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin sadece sorunlu değil, ayrıca çoklu kriz yaratan yapısı korunarak alınıyorsa. Bu sistemin içerik ve uygulama içinde taşıdığı ciddi sorunlarından bahsetmeden ve bugün Türkiye’yi yönetemez duruma gelmesini görmeden, bu sistem içinde alınan kararları yeni bir model ya da yeni bir resmi ideoloji olarak görmek ne kadar doğru olur? 

Üçüncüsü, tarihe bakarak uygun örnek bulmak (İttihatçılık) gibi önemli olmakla birlikte, bugünü anlarken Türkiye’yle benzer ülke örneklerini (Macaristan, Polonya, Rusya, Hindistan, Brezilya, vb.) karşılaştırmalı çözümleme sürecine sokmanın çok daha faydalı olduğunu düşünüyorum.  Karşılaştırmalı çözümleme yapmamak bizi sorunlu ve hatalı teşhislere götürebilir. Örneğin diğer benzeri örneklerde, otoriter olmakla birlikte, ekonomi ve dış politika alanlarında Türkiye örneğinden daha rasyonel ve devlet aklı içeren karar alma süreçlerinin varlığını görüyoruz

Dördüncüsü, yeni Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati kucaklayıcı ve iyi niyetli bütçe görüşmeleri konuşmasında bu sürecin iki yıl süreceğini söylüyordu. Dolayısıyla fakirleştirilme sürecine sokulmuş Türkiye halkından iki yıl sabretmesini ve feragat etmesini istiyordu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen hafta Dolmabahçe Sarayı’nda düzenlenen İslam Ülkeleri Parlamento Konferansı’nda konuşurken Bakara suresinden alıntı yaparak “Muhakkak ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle deneriz. Sabredenleri müjdele!” sözleri de fakirleştiren iktidarın milletinden sabır ve fedakârlık istemesine açık bir örnek olmuştu.

Her gün halkını daha da fakirleştiren ve ucuz işgücüne dönüştüren, aynı zamanda demokrasi, ekonomi, yönetim alanlarında çoklu kriz yaratan kararlar yeni ekonomik model ya da yeni devlet politikası olarak düşünülebilir mi?

En azından ben ikna olmada zorlanıyorum.

İLGİLİ YAZILAR

hatem ete

BAKIŞ

Günün sonunda, seçmen gerçekçi bir muhasebeyle siyasi ve ekonomik açıdan ne kazandığına ve ne kazanacağına bakarak karar verecektir. Ancak nihai kertede sonuç üretip üretmediğinden bağımsız olarak iktidarın yeni tercihi; siyaseti güvenlikleştirecek, toplumu kutuplaştıracak, Türkiye’nin seçimlere kadarki süreyi gergin bir atmosferde geçirmesine yol açacaktır.  

Türkiye bu yılın ikinci yarısından beri, yeni bir siyasi momentuma sahip. Bu yeni durumun temel dinamiğini, iktidarın siyasal inisiyatifi ve sayısal üstünlüğü kaybetmesi ve muhalefetin oluşan boşluğu doldurmaya yönelmesi üzerinden yaşanan canlanma oluşturuyor. İktidar değişimi ihtimalinin belirmesi ve güçlenmesi, iktidarı da muhalefeti de güdüleyen en önemli dinamiğe dönüşmüş durumda.

İktidarın siyasal ve sayısal avantajını yitirmesini tetikleyen birçok unsurdan bahsedilebilir. Ancak, bu unsurları iki başlık altında toplamak mümkün. İktidar, önce demokrasi perspektifini kaybetme sürecine girdi. 2013 yılından itibaren iktidarın karşı karşıya kaldığı ciddi meydan okumalara karşı geliştiridiği enstrümanlar üzerinden sınırlı başlıklarda süreli olarak vazgeçilen demokrasi perspektifi, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra Cumhur İttifakı terkibiyle bütün başlıkları içeren kuşatıcı ve kalıcı bir karara dönüştü. Cumhur İttifakı ve güvenlik paradigmasının mücessem hali olarak kurgulanan başkanlık sistemi üzerinden demokrasi perspektifinden vazgeçildi.

Bunun doğal yansıması ve seçmen davranışı üzerinde daha doğrudan etkili olan ikinci dinamik, rasyonel yönetim perspektifinin kaybedilmesi oldu. Demokrasi perspektifini kaybetmenin doğal bir sonucu olarak; liyakatli kadrolardan, kurumsal kapasiteden ve kurallı yönetimden uzaklaşma rasyonel yönetiminin zeminini aşındırdı. İktidarın rasyonel yönetim perspektifini kaybetmesinin toplum-siyaset-devlet ilişkilerini doğrudan etkileyen birçok yansıması oldu ama muhtemelen seçmen davranışını etkileyen en önemli dinamik ekonominin kötüleşmesi ve krizin gün geçtikçe derinleşmesi oldu.

Böylece, demokrasi perspektifinden ve rasyonel yönetimden uzaklaşma ekonomik krize, ekonomik kriz de iktidarın toplumsal desteğinin azalmasına yol açtı. İktidarın toplumsal desteğini arttırması için ekonomik krizi toparlaması, ekonomik krizin üstesinden gelmek için de demokrasi perspektifine ve rasyonel yönetime dönmesi gerekiyordu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kasım 2020’de ekonomi yönetimini değiştirerek reform arayışına yönelmesi, siyaset ve yönetim anlayışı-ekonomik durum-seçmen davranışı arasındaki ilişkiyi gördüğü izlenimine yol açmıştı. Erdoğan bir yıl boyunca, birden çok enstrümana başvurarak arayışını sürdürse de bir yol alamadı. Kısmen 15 Temmuz sonrası siyaset ve yönetim denklemi hareket alanını sınırladığı için, kısmen bu siyaset ve yönetim tarzının sağladığı konfordan vazgeçmek istemediği için, kısmen de siyaset ve yönetim tarzını değiştirmeden ekonomideki kadro ve karar değişiklikleriyle yol alabileceğini zannettiği için, bir yıl boyunca kararsız ve değişken bir hat üzerinde salınıp durduktan sonra nihayet, değiştiremediği mevcut duruma siyasi bir çerçeve biçmeye yöneldi.  

Bu bir yıllık süre boyunca yaşanan kararsızlık, çok başlılık ve deneme-yanılma üzerinden el yordamıyla yol bulma arayışı ekonomiyi daha da kötüleştirdi. İktidarın yönetme krizi daha görünür hale geldikçe seçmen hareketliliği hızlandı. Muhalefet iktidarın kaybetme ihtimalini gördükçe siyasi inisiyatif almaya başladı.

Bir ay önce, iktidar ve muhalefet arasındaki dengenin değişmesini ve “iktidar değişimi” duygusunun güçlenmesini “eşik” metaforuna başvurarak değerlendirmiş ve Erdoğan’ın muhalefet lehine yaşanan ivmeyi tersine çevirmek için mevcut siyasetini değiştirmeye yönelik radikal ve yapısal kararlar alma zorunluluğuyla karşı karşıya olduğunu ifade etmiştim.

Erdoğan yeni bir siyasete yönelmek yerine mevcut siyaseti tahkim ederek eşiği aşmaya yönelmiş görünüyor. “Yeni ekonomik model” olarak adlandırdığı bu süreç, “düşük faiz/yüksek kur” gibi ekonomik tabirleri içerse de esasında ekonomik bir model değil. Ancak her hâlükârda karşımızda model olarak sunulan bir politika ve verilmiş bir karar var.  Bu çerçevede, Erdoğan’ın yaklaşık bir yıldır ekonomide deneme-yanılma üzerinden el yordamıyla bir yol bulma ve siyasal boşlukta salınma sürecine son verip bir politikada karar kıldığı söylenebilir. Dolayısıyla, iktidar açısından önümüzdeki dönemin bu “yeni ekonomik model” ve bu modele giydirilen söylem ve politikalarla geçirileceğini ve seçimlere bu zemin üzerinden gidileceğini söylemek mümkün.

15 Temmuz Sonrası Siyasi Düzene Dönüş

Bir ekonomik model, uzun süreli hazırlıklar, uzun vadeli planlar, kalkınma ve/ya büyüme öngörüleri, kapasite artırımı gibi birçok unsur barındırır. Erdoğan’ın “yeni ekonomi modeli” bu unsurların hiçbirini içermiyor. Bu nedenle, karşımızda yeni bir ekonomik modelin olduğunu söylemek zor. Karşımızda, Türkiye’yi uzun vadeli bir ekonomik büyüme/kalkınma sürecine sokacak bir ekonomik modelden çok, bir türlü rayına oturtulamayan ekonomiyi siyasi bir bağlama yerleştirmeye yarayan bir siyasal öneri var.

Türkiye iktidar ve muhalefet arasındaki dengenin muhalefet lehine bozulduğu bir trendle seçimlere gidiyor. Erdoğan, mevcut ekonomik durum devam ettiği müddetçe kazanma şansının azaldığını görüyor. Ancak mevcut ittifak ilişkilerinden ve siyasi tercihlerinden/alışkanlıklarından taviz vermeden ekonomik duruma da bir çare bulamıyor. Bu çerçevede, meseleyi en iyi bildiği alana, siyasal alana çekerek yönetmeyi deniyor.

Sürecin safahatı da bunu gösteriyor zaten. Önce krizin varlığı inkâr edildi, Avrupa ülkelerinden daha iyi durumda olduğumuz söylendi, sonra krizin varlığı kabul edildi ama abartıldığı söylendi, şimdi de mevcut gidişatın kötü olduğu artık inkâr edilemediği için, ekonomik kriz yönetim başarısızlığı parantezinden çıkarılarak siyasi bir tercih ve yeni bir model olarak lanse edilmeye çalışılıyor.

Küresel kapitalizm, faiz lobisi, yeni kurtuluş savaşı, bağımsızlık gibi kavram setleri üzerinden ekonomi, iktidarın 15 Temmuz sonrasında benimsediği söylemsel, siyasi ve jeopolitik bağlama yerleştirilerek güvenlikleştiriliyor. Siyaset bilimi literatürünün aşina olduğu bir süreçle, her mesele gibi ekonomi de ulusal güvenlik parantezine alınıyor. 15 Temmuz sonrası siyasal ve idari kapasite ekonomi için seferber edilerek, krizin ekonomik parametreler üzerinden konuşulmasının önüne geçilmeye çalışılıyor. Din (Kur’an’a referans), devlet (MGK kararı) ve siyaset mevcut krizin ekonomik boyutunu gölgelemek için seferber ediliyor. Böylece, yeni ekonomik model, ekonomiyi konuşmamak için tedavüle sokuluyor. Aslında bu durum/yaklaşım Türkiye’ye özgü de değil. Literatür güvenlikleştirme süreçlerinin ürettiği siyasal, ekonomik ve toplumsal sonuçlara dair örneklerle dolu.

Kısacası Erdoğan, ekonomik krizi demokratik perspektife ve rasyonel yönetime dönüş üzerinden çöz(e)mediği için, kriz terminolojisini değiştirerek, ekonomiyi siyasallaştırıyor. 15 Temmuz sonrası siyasal düzeni değiştir(e)mediği için, bu düzenin siyasi, idari ve jeopolitik kapasitesini ekonomik algıyı şekillendirmek üzere seferber ediyor. Bu siyaset, 15 Temmuz sonrası siyasal düzenin ekonomiyi de uhdesine alarak güncellenmesi anlamına geliyor.

Etyen Mahçupyan, bu siyaseti devletin Erdoğan üzerinden topluma yeni bir resmi ideoloji sunması olarak okumak gerektiğini, bunun Erdoğan’ı içerse de onu aşan bir devlet kararı/politikası olduğunu yazdı. Erdoğan bu tercihi yaparken, Mahçupyan’ın içeriklendirdiği anlamıyla “devlet”in beklentileriyle örtüştüğünü göz önünde bulundurmuş olabilir, ayrıca 15 Temmuz sonrası siyasal iklim ve doğal habitat bu tercihi mümkün ve tercih edilebilir kılmış da olabilir ama en nihayetinde bu yeni siyasetin devletin bilinçli, planlı, iradi bir kararından öte, yukarıda vurguladığım gibi, Erdoğan’ın çaresizlik ve alternatif maliyet üzerinden yöneldiği bir söylemsel ve siyasal inşa olduğunu düşünüyorum.

Bu konuda farklılaşmakla beraber yönelinen “yeni” siyasetin muhtemel yansımaları konusunda Mahçupyan’a katılıyorum. Bu tercihin nihai yansıması, ekonominin siyasileştirilmesi, siyasetin güvenlikleştirilmesi, toplumun baskılanması ve devletin yüceltilmesi olacaktır.

 

Muhtemel Siyasi Yansımalar

Nihai kertede Erdoğan’ın demokrasi ve rasyonel perspektife dönüş seçeneği yerine güvenlik siyasetini tahkim etmeye yönelmesinin yanlış olduğunu ve hem AK Parti hem de Türkiye açısından önemli bir fırsatın kaçırıldığını düşünüyorum. Ancak bu tercihin Erdoğan’a bazı avantajlar sağlayacağı da açık.

Öncelikle uzunca bir süredir el yordamıyla sürdürülen kararsız politika veya politikasızlık yerine nihayet doğru-yanlış bir politikada karar kılınmış olması iktidar için avantaj teşkil edecektir. Önümüzdeki dönemde bu politikanın ekonomik parametreleri de icat edilecek, küresel örnekler üzerinden ikna edici bir modele dönüştürülmeye çalışılacak, ücret artışı, sektörel imtiyazlar ve krediler üzerinden belli oranda bir toplumsal memnuniyet de üretilecektir. Dolayısıyla, irrasyonel ve tutarsız görünse de iktidarın, siyasi ve idari kapasitesini başarılı olması için seferber edebileceği bir politikaya kavuştuğu söylenebilir.

İkinci olarak, iktidar başta kendi seçmeni olmak üzere topluma siyasi bir çerçeve sunarak, ekonomik krizi yönetim beceriksizliği bağlamından çıkarmayı öngörüyor. İktidar bununla ilişkili olarak, önümüzdeki dönemde, ekonominin konuşulmasını öteleyerek/baskılayarak meseleyi siyasal bir terminoloji üzerinden, siyasi ve ekonomik bağımsızlık uğruna başvurulan siyasi ve ideolojik tercihler üzerinden konuşma imkanına kavuşmayı umuyor. Böylece, ekonomik kriz dolayısıyla erime sürecinde olan tabanını konsolide etmeyi, tabanını siyasallaştırarak yanında tutmayı ve -mümkünse- yeni taban edinmeyi öngörüyor.

İktidarın medet umduğu muhtemel avantajların sayısını arttırmak mümkün. Bu ve buna eklenebilecek başka avantajların elde edilip edilemeyeceğini zaman gösterecek.
Ancak bu söylem ve siyaset üzerinden Erdoğan’ın seçimlere kadarki gelişmeleri şekillendirecek iki önemli dinamiği harekete geçirdiği açık.

İlk dinamik, siyasetin önümüzdeki dönemde daha da güvenlikleşmesi ve sertleşmesidir. İlk günden tedavüle sokulan bağımsızlık, kurtuluş savaşı, emperyalizm gibi kavramlar ve ayetlerden MGK kararına kadar seferber edilen değer ve kurumlar önümüzdeki dönemin sertlik derecesi hakkında fikir verebilir.

İkinci dinamik, iktidarın ekonomiyi seçimlerin ana gündemi olmaktan çıkararak, muhalefetle siyasal gündemler/başlıklar üzerinden karşılaşmak/mücadele etmek üzere bütün siyasi ve idari kapasitesini seferber edeceğidir. Türkiye siyasi tarihinin bütün işlevsel başlıkları, toplumsal ayrışmayı tetikleyecek fay hatları, kimlik siyasetini tahkim edecek yatırımlar siyasal alana boca edilecek, muhalefetin dağınıklığı, siyasetsizliği, iç gerilimleri avantaja dönüştürülmeye çalışılacaktır.

Bu politikanın iktidardaki erimeyi durdurma olasılığı olmakla beraber, seçimleri kazandıracak bir katkı sağlama ihtimali oldukça düşük görünüyor. Türkiye buna benzer bir süreci 31 Mart’ta yaşadı ve sonuç iktidarın lehine olmadı. Dolayısıyla o zaman işlemeyen bir politikayı, bugün siyasi ve ideolojik tahkimatla işler kılma ihtimali oldukça düşük görünüyor.

Türkiye, iktidarın örnek aldığı/imrendiği ülkelerden farklı olarak siyasi ve ekonomik açıdan içe kapanmayı finanse edecek doğal kaynaklara da demir yumruk imkanlarına da sahip değil. Kapanmanın maliyetini karşılayacak dinamiklerin yokluğu söylemsel ve siyasi kapasite aktarımı ile giderilmeye çalışılacaktır ama bunun da artık sınırlı bir etki alanı var. Günün sonunda, seçmen gerçekçi bir muhasebeyle siyasi ve ekonomik açıdan ne kazandığına ve ne kazanacağına bakarak karar verecektir.

Ancak nihai kertede sonuç üretip üretmediğinden bağımsız olarak, bu yeni tercih, siyaseti güvenlikleştirecek, toplumu kutuplaştıracak, Türkiye’nin seçimlere kadarki süreyi gergin bir atmosferde geçirmesine yol açacaktır.  

Öte taraftan, nesnel koşullar ve iktidarın performansı kadar muhalefetin kapasitesi ve performansı da önümüzdeki dönemin nasıl yaşanacağı, seçimlerin nasıl sonuçlanacağı üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olacaktır. İktidar bu yeni kararla, bugüne kadar muhalefetin lehine işleyen iki unsura müdahalede bulundu. Muhalefetin en önemli iki avantajı, ekonomik kriz ve iktidarın siyasetsizliğiydi. İktidar bu iki açmazını tek bir söylem/siyaset üzerinden gidermeye karar verdiğine göre, muhalefetin önümüzdeki dönemde göstereceği performans daha kritik bir anlam yüklenmiş durumda.

Sonuç olarak, iktidar “yeni ekonomi modeli” söylemi ve siyasetiyle seçim stratejisine karar vermiş görünüyor. Bu karar, önümüzdeki siyasal süreci ve muhalefetin muhtemel stratejisini de etkileyecektir. İktidar yöneldiği bu hamle dolayısıyla bir süredir devam eden oy kaybını durdurmayı başarabileceği gibi oy kaybının hızlanmasını da tetikleyebilir. Bu ihtimallerden hangisinin hayata geçeceği üzerinde iktidarın kapasitesi ve performansı kadar muhalefetin karşı hamleleri ve siyasi performansı da belirleyici olacaktır.

İLGİLİ YAZILAR

Sitemizde mevzuata uygun biçimde çerez kullanılmaktadır. Bilgi için tıklayınız.